İçecek
Freddo ‘nun fendi Frape’yi yendi!
19 Eyl
İraklio’dan başka fotoğraflara geçmeden önce, annemlerin de bu kez geldiklerinde tanıştıkları bir lezzetten söz etmek istiyorum. Belki bu yazıyı yazın en sıcak günlerinde yazmak uygun düşerdi ama o günlerde sıcağın verdiği miskinlikten hergün yaptığımız birşey hakkında bile yazı yazmak zor geliyordu, doğrusu.
Şimdi bu satırları okuduğunuzda, yaşadığınız yerlerde Eylül nasıl geçer, havalar nasıldır bilemiyorum ama buralarda hala sıcak… hala soğuk şeyler içmek hoş geliyor.
Gerçi Yunanistan’da her zaman her yerde her mevsim soğuk şeyler içiliyor.
Rehber olarak turistlerden gelen her çeşit soruyla, tepkiyle ve yorumla karşılaşan Yorgo’ya Türk turistlerden gelen en büyük yakınma genellikle şu:
“Yorgo Bey, burada herşey iyi, çok güzel de…. çay yok burada, çay!”
Yorgo’nun da cevabı belli:
“Çay yok çünkü burada sıcak şeyler içilmiyor, her zaman soğuk şeyler içiliyor. Türkiye’de yaz kış sıcak çay içiliyor. Buradaysa çay ancak hasta olunduğunda içiliyor” (Turistler buna inanmakta güçlük çekiyor!!?!) (* Turistlerden gelen başka ilginç sorular
) *)
Gerçekten de Nescafe’yle yapılan soğuk Frape’yi ne kadar pazarlamaya çalıştılarsa da Türkiye de bir türlü tutunamadı, en sıcak bölgelerde bile bir bardak demli çayın karşısında rakip olamadı. Türkiye nasıl çaysız olamazsa, Yunanistan’ı da Frape’siz düşünmek imkansız! “Yunanistan’ın milli içeceği nedir?” diye sorsalar, ben hiç düşünmeden “Frape!” derdim.
Çünkü sanıldığı gibi burada herkes uzo içmez. En azından Girit’te yerli şarap ve bira daha yaygındır. Ama popülerlikte bunları geride bırakan yegane içecek Frape’dir. Çünkü Frape, Yunanistan’ın -en turistiğinden dağ köyüne kadar- her yerinde, -sabahın köründen geceye kadar- her zaman, her şekilde her çeşit bardağın içinde görmek mümkündür. Bankaya gidersiniz memurun Frape’si vardır, pazardaki pazarcının da. Otobüse binersiniz otobüs şoförünün yanında içmediği zamanlarda Frape’sini koyması için bir halkası vardır. Gençler içer, yaşlılar içer, papazlar içer
En ucuz yollu Frape için, bir küçük şişe soğuk su, bir de aynı poşet içinde plastik bardağı, kahvesi, şekeri ve pipeti olan pratik paketlerden biri yeter! Bu işin “en fakir usulü”; işçilerin tercihidir, ucuzdur. (Buraya fotoğrafını ekleyeceğim!!!)
Bir de şehrin havalı bir kafeteryasında oturup, upuzun cam bardaklarda, yarısına kadar köpük dolu, bol buzlu, ister şekerli ister sade, ister kremalı ister dondurmalı olarak önünüze gelen ve aheste aheste içimi adeta bir keyif felsefesi yaratan “havalı” olanı vardır ki bu keyfin bedeli -nerede içtiğinize doğrudan bağlı olarak- 2€ dan başlayıp 4e hatta daha da fazlaya mal olabilir.
Frapeyi ilk defa 1993de Yunanistan’ı ilk ziyaretimde Girit’te içmiş ve o gece gözlerimi kırpmamış, sabaha karşı yatakta dönüp durmaktan yorgun halde uyuyakalmıştım
Ben zaten oldum olası nescafeyi sevmem. Tadı da kokusu da bana kendimi aldatıyorum gibi gelir. Herhalde hayatımda en çok nescafeyi İzmir’de çalıştığım günlerde mecburiyetten içmiştim. Çünkü biz “nes” kahveyle yetinirken kahve makinasındaki “has” kahve yalnızca müdürümüze aitti. (Ne adaletsizlik!) Dupduru sıcak suya attığım granül kahveyi suyun rengini bulandırsın diye karıştırırken, makinadan burnuma gelen mis gibi “gerçek” kahve kokusunu içime çeker, bol da süt eklerdim ki, tadını bastırsın…
Ama Frape öyle değil işte. Nescafeden yapılmış da olsa, o üstünde sönmek bilmeyen köpüğüyle bir başka havası var. Çırpılmakla ya da shaker ile çalkalamakla oluşan kalın köpüğün içinde adeta ayakta duran genellikle renkli bir pipeti var. Soğuk kahvenin yanısıra muhabbet uzayıp gittikçe uzun bardağın içinde dizili buzları bu pipetle aheste aheste karıştırması var. Herşeyden de önemlisi Frape’yi içmenin bir adabı
bir de “süresi” var! Usulünü bilmeyenler hemen belli olur, “yabancı” olduğunuzun sinyalini verir etrafa
Benim ilk yıllarda yaptığım gibi Frape’nizi hüp diye 3-4 çekişte bitiriverdiniz mi, “ne çabuk içtiniz!” diye size hayretle bakakalırlar *8) Bazen de turistlere “ara sıra pipetle karıştırmanız gerekir” dersiniz ve bakarsınız ki hepsi birden aynı hareketi durmadan yaparlar; elleri pipette sürekli karıştırırlar ama sürekli
Gelelim işin iç yüzüne… havalıdır, keyiflidir de, yine de nes’tendir, kimyasallıdır ve işlenmiştir (Kahvesi az koyulmuş olursa da fecidir!) Bu yüzden yıllardır giremez evimize, ne de dışarda sipariş listemize. Özellikle çarpıntılarımın çok sık olduğu dönemde kalp doktorunun “kahveyi azalt, içeceksen de Türk kahvesi ya da filtre iç” tavsiyesi büyük rol oynar. Kahveye “Türk kahvesi” demesi bile sözlerini ciddiye almamda etkendir
(Bknz: Yunanistan’da “Türk” Kahvesi hakkında önceki yazım) Ardından hamilelikle birlikte kahvelerin tüm çeşitlerine veda edilir -sonsuza dek değil tabi
Ardında da emzirme derken yıllardır evimizde yoktur.
Ama burası Yunanistan, dedim ya yazın soğuk birşeyler içmeden de olmaz! Meyve suları tatlı olur, kolalıları biz içmeyiz, portakal suyu kahvaltıya yakışır. Hem insanın canı ille de kafein isterse n’olur? İşte o zaman Freddo yetişir imdadımıza! Frape’den çok daha yenidir kendisi
Belki de benim gibi hem bu zevkten mahrum kalmayıp hem de “has” kahve tadından mahrum kalmak istemeyenlerin keşfidir. Uzun lafın kısası, kendisi bildik espresso kahvenin buzlusu ve uzun bardakta gelenidir
Kahve kahve kokan, istendiği sertlikte yapılan, ister krema ister kremşanti eklenip lezzetine lezzet katılandır.
Bazen canınız öylesine kahve ister ama oturup içecek vaktiniz yoktur. O zaman Frape’nizi plastik bardakta alır gidersiniz

Arkadaşlarla biraraya gelip arada sırada bir kahve keyfi yapmanın da tadı başkadır…
En iyi haber de; bir blender’ınız varsa, evde de yapılır! Öyle her seferinde dışarda 3-4 € vermeye gerek kalmaz
Espresso makinanızda her zaman yaptığınız gibi; her zaman kullandığınız kahveyle kişi sayısı kadar fincan espresso pişirin.
Mis gibi kokan, okkalı bir fincan espressonuz olunca, sıra blender’ınızda…
Blender’ınıza her kişi için en azından 3 küp buz atın.
Espresso kahvenizi blender’daki buzların üstüne boşaltın.
Blender’ınızı varsa “buz kırma” modunda, yoksa hızlı modunda çalıştırın.
Buzlar kırılıp kahve-buz karışımı köpük köpük olduğunda durdurun.
Bardağınıza boşaltın.
Boşalttığınız anda köpük köpük ve bembeyaz iken…
Biraz beklediğinizde köpüğü yukarıda, kahvesi aşağıda kalacaktır. İsterseniz biraz süt veya süt kreması ekleyebilirsiniz. Bir pipet koyup tadını çıkartın!
Have an Ice day! ![]()
İlginç Frape linkleri:
Frape Nation
Italians make good espresso, Greeks make good Frape
Sapsarı mısırların bambaşka bir anlamı var benim için
23 Haz
Mısır, Amerika’nın keşfiyle tanıştığımız bir bitki. Yabani bitkinin evcilleştirilmesinin ilk olarak Meksika’da yapıldığı söylense de, Peru ya da Ekvator’da da olabileceği kabul ediliyor. Mısırın son derece kolay döllenebilir olması tüm kıtada hızla yayılmasını sağlamış. Öyle ki Avrupalılar gelmeden çok önce Karaip adaları dahil kıtanın her yerinde yetiştiriliyormuş. Bu bakımdan Aztek, Maya ve İnka imparatorluklarının mısıra dayandığı söylenebilir. Zaman içinde pek çok yabanıl mısır türleri yok olmuş, evcil türler tüm kıtaya yayılmış. Genellikle bol yağışlı iklimleri seven mısırın neden Karadeniz bolgesini sevdiğini de böylece izah edebiliriz
Tanelerini dökmeyen bir türün yetişmesi sağlandıktan sonra, ekip biçmesi kolay, verimi de hayli fazla olan mısır için, 1′e 150 bile fazla birsey sayılmazmış! Kıtayı fetheden İspanyollar ve Portekizliler sayesinde Avrupa’da ilk kez İspanya ve Portekiz’de ekimine başlanmış. Ancak hayvan yemi olarak kullanılıyormuş. Tarihciler, insani besin olarak ilk kez Ortadoğu’da yetiştirildiği konusunda hemfikirlermiş. Kolomb’un keşfinden elli yıl geçmeden, 1520-1530 yıllarında Mısır, Suriye ve Lübnan’da mısır ekildiği biliniyor.
“Tarih Boyunca Yemek Kültürü” adlı kitabında Murat Belge; “Türkçe’deki adı ‘mısır’ zaten bu bakımdan bir ipuçu” diyor. “O yıllarda İspanya’dan kovulan Mağribiler(*) oradan belki de Mısır’a gelmişlerdir” diyor. “Bizim mısır dediğimiz bitkiyi Osmanlının batı sınırlarında yaşayan Slav ve Macar halkları “Türk buğdayı” anlamına gelen adlarla tanıdılar. Böylece mısır Avrupa’ya Osmanlı üzerinden yayıldı, İspanya üstünden değil” diye ekliyor.
(*)Mağribiler: Afrika’nın Mısır dışındaki kuzey ülkelerinden olanlar.
Ne yazık ki mısırın kıymetini anlamamız biraz geç oldu ailemizde. İzmir’in sokaklarında dolaşan “kaynamış darı” satıcıları ve zevkle kemirdiğimiz “darı”ları bir kenara koyarsak, çocukluğumun anılarından hatırladığım tek mısırlı şey Bahar’ın bir yazısında söz ettiği, babaannemin “şakşak” adını verdiği mısırunlu, ısırgan otlu böreği. O zamanlar yediğimiz bu mısırunlu böreğin, yıllar sonra canım kardeşimin yiyebileceği yegane börek olduğunu bilemezdik elbet. Hangi tahıllar glutenli diye düşünmek zorunda da değildik. Ne Çölyak‘tan haberdardık ne de mısırla pirincin glutensiz tahıllar olduğunun farkındaydık. Mısırunu, -evde varsa- balıkları bulayıp kızartmaktan öte bir işe yaramazdı o zaman. Halbuki mısırununun bizim için değeri bunun çok üstündeymiş.
Bütün hayatları kendimizinki gibi sanıp yanılıyoruz bazen. Mesela, Internet’te gördüğünüz mükemmel pastaların tadına bile bakamayacak çocuklar olduğunu düşündünüz mü hiç? Düşünseydiniz, her simit alışınızda çok derinlerden bir yerden suçluluk duyar mıydınız siz de? Peki bu durum, pastayla da sınırlı kalmayıp, içinde un olan herşeyi kapsıyorsa… aklımıza ilk anda gelen ekmekarası, pide arası, pizza, makarna, sandviç, simit, börek, çörek de eklenseydi yasaklar listesine? Dışarda yenen hemen herşeyin unlu (yani glutenli) bir şeylerin içinde/arasında/üstünde sunulduğu bir toplumda bunlara imrense de elini süremeyecek bir çocuk yetiştirmek hiç de kolay olmazdı herhalde. Kendi başımıza gelmedikçe çok ender aklımıza düşer bunlar. Ama sevdiğinin başına gelmesi, kendi başına gelmesinden de çok sarsar insanı. Özellikle önünde uzun bir ömür olanın; eşinin, çocuğunun, kardeşinin.
İşte Bahar‘ın hayatındaki bu değişim elbette hepimizi etkiledi. İnsanı kolaylıkla paniğe sokup, “ben artık hiç birşey yiyemiyeceğim” bunalımına sürükleyebilecek karamsarlıktan sıyrılıp, kendi çabalarıyla yaptıklarını, kendisi gibi glutensiz diyeti uygulamak zorunda olanlarla paylaştı. Zaman geldi bir annenin, çölyaklı çocuğuna yıllar sonra ilk kez bir dilim kek ya da pasta yedirebilme sevincine tanık oldu. Bir yandan da, sürekli, yeni glutensiz reçeteler geliştirdi. Bu reçetelerde de doğal olarak mısırın ve pirincin unları baş rol oynadı. Biz de, başlangıçta onun da yiyebileceği birşeyler yapabilme çabasıyla eskisinden daha cok kullanır ve bulundurur olmuştuk mısırununu. Daha sonra da, yalnızca onun icin yapmakla kalmayıp sanki yeniden keşfetmiştik mısırlı lezzetleri. Maya’nın her doğumgününde büfenin baş köşesinde yer aldı mısırunlu, otlu böreklerimiz.
Resimde gördüğünüz mısırunlu böreği, bu kış tazecik ısırgan otlarıyla defalarca yaptım. Aynı tarif, ıspanaklı, ıspanak ve lorlu, pırasalı, yazın patlıcanlı da yapılabiliyor.
Yarım kilo ot ya da sebze (ısırganotu / ıspanak(+lor) / pırasa / patlıcan olabilir)
Yarım kilo mısırunu
3 yumurta
1 bardak yoğurt
1 bardak zeytinyağ
1 tatlı kaşığı şeker
1/2 tatlı kaşığı tuz
2 paket kabartma tozu
1 bardak kadar su
Pırasalı veya patlıcanlı ise içi önceden kavrulup ılınacak. Ispanaklı veya otlu ise çiğden koyulacak. İç malzemesi dışındakilerin hepsi iyice karıştırılır. Çok koyu bir bulamaç olacak kadar su eklenmelidir. Sonra doğranmış iç malzemesi de eklenip biraz karıştırdıktan sonra fırın kabına dökülüp önceden 180 derecede ısınmış fırında pişirilir. Fırına koymadan üstüne susam ya da çörekotu koyulabilir.

** Sarı tariflerde daha mısır kroketler, safranlı lezzetler var
O zamana kadar siz en iyisi, bir de Limoncello‘ya bir bakın. Bu sıcaklarda bundan güzel bir sarı olamaz!
CİNCİBİR
11 Haz
Babamın kulakları çınlasın! Bu kelimeyi en çok ondan duyardık, küçüklüğümüzde. Küçüktük, anlamazdık ne anlama geldiğini. Ama ne çok duymuştuk; cincibir, cincibir gazozları, cincibir gazoz fabrikası gibi lafları. Hatta babam bazen bu kelimeyi bizi kızdırmak için bir isim gibi de kullanırdı. Kardeşim Bahar, herkesten iyi anlayacak ne demek istediğimi
İsmini bu kadar duymama rağmen, ne görmüş ne de tadına bakmıştım bu cincibir gazozlarının. Sanıyordum ki daha o zaman bile artık bulunmazlar arasına girmiş, çocukluklarından kalma nostaljik bir şeydi annem ve babam için. Halbuki biraz araştırınca hiç ummadığım birşeyle karşılaştım: İzmirde bir yerlerde hala üretiliyormuş cincibir, bugün kendinden İnternette söz edildiğinden habersiz
Üstelik çağa ayak uydurmak(?!) uğruna kolalı ve portakallı çeşitler de geliştirmişler. Belki bizim yaşımızda olup da Egeli olanlar arasında tadına bakmışlar vardır aramızda kim bilir?…
Aradan yıllar geçip de biraz İngilizce öğrenmeye başladığımda önce “Beer” kelimesini öğrendim, daha sonra da “ginger”. Yine de bu iki kelimenin bir araya gelip de karşıma çıkması kimbilir ne kadar zaman aldı. Belki birgün bir yerde tekrar duyduğumda; “tabi ya, Cincır-biir” diyerek çocukluğumun bir anısı her zamankinden daha da aydınlanmıştı
Aradan yine yıllar geçti. Geçenlerde bir gün, sarı tariflerde artık limonluları yapmamaya karar vermişken, yalnızca ısınan havalarla özlenen buz gibi bir içecek yapmak için kitapları karıştırırken, aşçıların en salaşı da olsa kendini sevdirmeyi bilen Oliver’in kitabında buluverdim tarifini.
Demek ki, insanın yıllarca duyduğu ama tadına bakmadığı birşeyi ilk defa kendi kendine yapıp tatması da varmış nasipte
100 gr. taze zencefil (kalınca bir parça zencefilden 4-5 parmak boyunda kullandım)
4-5 kaşık şeker
3 limon (kabuğu da suyu da)
1 litre soda
İstenirse servis için taze nane yaprakları
Taze zencefilin kabuğunu soyup, rendenin peynir rendesi tarafında rendeleyin. Zencefili suyu ve içi lifli posasıyla birlikte (1 litre sodayı da içine alabilecek büyüklükte) bir kaba alın, üstüne şekeri ve limon kabuğu rendesini koyup elinizle ya da havan eliyle iyice ezin. Limonların suyunu sıkın ve aynı kaba boşaltın. En son da 1 litre sodayı ekleyin ve birazcık kendi haline bırakın ki içindeki lifler ve limon posası birazcık çöksün. (Yoksa tadına bakmak çok zevkli olmayacak!) Tadına bakın, eğer çok ekşi geliyorsa biraz daha şeker, çok tatlı geliyorsa biraz daha limon suyu ekleyin. Bunu herkes kendi damak zevkine göre ayarlayabilir. Bir sözgeçten geçirdikten sonra içine ekleyeceğiniz buzlarla Ginger beer içmeye hazır!
Sodanın gazı kaçmadan hemen içerseniz çok “gazozlu” havayı da kaçırmamış olursunuz
Bu da hiç hesapta olmayan bir sarı tarif oldu çıktı işte… Aslında zencefil aromalı ve su yerine sodayla yapılan limonatadan başka birşey değilmiş. Zencefil olduktan sonra her zamanki limonatadan daha değişik, içtikten sonra boğazınızda hala izlerini bırakan bir lezzet. Zencefilin keskin tadı çocuklara biraz acımsı gelebilir. Siz de onlara bildik bir tarifle limonata yapıp, sonra da limonatayı minik dondurma kalıplarına doldurup ve dondurup limonatalarını ellerine tutuşturup onları böyle şaşırtabilirsiniz
Wikipedia’da Cincibir için, 70′li yıllarda özellikle Ege Bölgesi’nde tanınan bir gazoz, diyor.
Ginger Beer için ise; zencefil, limon ve şekerle yapılan alkollü ya da sodalı bir içecek, diye bahsediyor. İngiltere’de 17 yüzyılın ortalarında yapılmaya başlanmış, popüleritesinin doruğuna ise 19 yüzyılın bailarında ulaşmış.
Yaseminli Çin Çayının düşündürdükleri…
14 Eyl
Bazen terslikler üst üste geliyor hayatta. Annemin ameliyatına biz İzmir’den döndükten sonra karar verildi. Gidemediğim için içim içimi yiyordu. Neyse ki kardeşim Bahar oradaydı ve benim yokluğumu aileme hissettirmediği gibi, beni de gelişmelerden haberdar edip her geçen gün annemin daha da iyileştiğini söyleyerek yüreğime su serpti. Dünya tatlısı ikizlerini mecburen babaannelerinin köyüne bırakıp gitmişti İzmir’e. Annemin “artık ben iyiyim kızım, sen de çocuklarına kavuş” ısrarlarıyla geçen hafta başında onları köyden almaya gitti. Bu arada tatlı yeğenlerimden birinin, Elif’ciğimin başına “ucuz atlatılmış” bir bisiklet kazası geldiğinden ne o haberdardı ne de biz. Şimdi Elifçik evde dinleniyor, anneciği de onunla birlikte. Bacağının iyileşmesi için bir süre daha ilaçlarına ve dinlenmeye devam etmeliymiş… Kısacası, Bahar’dan döneli beri ses seda çıkmayışının sebebi annemin rahatsızlığı değil fakat Elif’in başına gelenler. Umarım en kısa sürede iyileşip kendini toparlar güzel yeğenim.
“Gözden ırak gönülden ırak” derler ama olmuyor işte öyle…
Olayların ardı ardına böyle gelişmesi, ne kadar uzakta olursam olayım, yüreğim onlarla olduğu için ister istemez beni de etkiledi. Uzun bir süre, annemden gelen haberler ne kadar iyi olsa da, sanki her an birşeyler ters gidebilir gibi bir hisle doğru düzgün sevinemedim bile bu iyi haberlere. İnsanın gözü görmeyince yüreği hiç de daha kolay rahatlayamıyor ki…
Bu arada geçen hafta sonuna doğru, bir de fotoğraf makinam bozuldu
Öylesine, durduk yerde. Bir gün önce Maya’nın fotoğraflarını çekmiş, koymuştum rafa. Ertesi sabah açtığımda vizörden görünen görüntü, rengarenk bir ses grafiğini andırıyordu. Servisi var ama makinayı Atina’ya göndermem gerekiyor. Digital makinaların fiyatlarının her geçen gün düştüğünü göz önüne alırsak, inşallah astarı yüzünden pahalıya malolmaz bize. Bakalım…
Tabi ki bu aksilik diğerleriyle kıyaslanamayacak birşey. Ne de olsa maddi birşey. Tamir olursa, olur. Olmazsa -varsa parası insanın- yerine yenisi alınır. Oysa sağlığımız öyle mi ki?…
Onun kıymetini ancak elimizden kayıp gidivermek üzereyken anlıyoruz ancak. Geç de olsa, değerini anlayabiliyorsak yine de ne mutlu bize. Sağlıklı olmak, ayakta ve her işimizi kendi başımıza yapabilmek ne büyük bir nimet aslında.
Çocuklarımızın sağlıklı olmasına gelince, işte bu en büyük mucize benim için! Ne çocuklar var dünyada… yokluğun ya da savaşın içinde doğmuş olmayı bir kenara koyun, ne çeşit sağlık problemleriyle uğraşanlar. Kolu, bacağı olmayanlar, gözleri kör doğup annesini hiç görmemiş olanlar, doğuştan sağır olup hayatında hiçbir ses duymamış olanlar ve niceleri ki minicik yaşlarında ölümcül hastalıklarla boğuşanlar… neler var bu dünyada neler… Dünyada bunca dert, bunca hastalık ve sakatlık varken ve benim herşeyden önce eli ayağı sapasağlam, sağlığı yerinde, aklı yerinde, tatlı bir kızım varken; “fotoğraf makinam bozuldu” gibi bir laf etmemin ne kadar boş ve anlamsız olduğunu şimdi daha da çok idrak ediyorum.
Kızım melek gibi uyurken, Yorgo’nun çok sevdiğimi bildiği için Atina’daki Çinlilerden alıp da bana getirdiği yaseminli yeşil çaydan demliyordum kendime. İçindeki yasemin tomurcuklarının sıcak suyun etkisiyle tekrar birer çiçek gibi açılması içimde bambaşka duygular uyandırmış, günler sonra bilgisayarın başına geçip parmaklarımdan bu satırların dökülmesine yaramıştı.
İyi de oldu
Tekrar bir başladım mı, arkası daha kolay gelir… Hem ne zamandır yapılıp, fotoğraflanan ama yazılmayı bekleyen tarifleri de değerlendirme fırsatım olur böylece.
Bu arada, eğer bulursanız içinde yasemin tomurcukları olan yeşil çayı tavsiye ederim. Mis gibi yasemin kokusuyla içerken yalnızca içinizi değil yüreğinizi de ısıtıyor
Lemoncello ile tekrar merhaba!
10 Ağu
Döneli 1 hafta oluyor. Yokluğumda bırakılan notlara bir cevap yazmak dışında fırsatım olmadı bir türlü sayfamı güncelleştirmek için. Malum döndükten sonra, hayatına bıraktığın yerden devam ediyor insan. Yine de uyum sağlamak birkaç gününü alıyor. Her evin kendine göre bir düzeni, bir ritmi var çünkü. Şehirlerin de öyle değil mi sanki. Ben yine aynı ben’im ama İzmir’deki düzen bir başka oluyor, burada Girit’teki düzen bir başka. Yol yorgunluğumuzu atıp, girişteki çantaları da boşaltıp yerleştirdikten sonra, bizimle gelenlerle de artan çamaşırlar ve evdeki birkaç eksik için yapılması gereken günlük alışveriş dışında sanki hiç gitmemişiz gibi devam ediyordu işte hayat! Ev, beklediğimden daha derli toplu kalmış, Mayacık 2 haftadır görmediği oyuncaklarıyla hasret gidererek uzun bir süre kendi kendine oyalanmıştı. Vardığımız gün hazır yemek bulmak güzeldi elbette
Ama derler ya, hazıra dağ dayanmaz. Yemek yapmak yine günlük hayatın bir gereği haline gelmişti. Zor da gelmedi açıkçası, çünkü İzmir’de pek de mutfağa sokmamıştı beni annem
* Güzel suratlardan en kirloş olanı benimki
İzmir… Güzel geçti 2 hafta. Sayılı gün olunca, ister 2 hafta olsun ister 2 ay, bir de bakarsın geçivermiş onca gün. Az şey yapmadık yine de… Tadını en çok da Maya çıkardı. Zaten öyle olsun istemedik mi? Bahar’ın fıstıkları, sevgili kuzenleri Elif’le Yağmur’un İstanbul’dan anneanneye gideceklerini duyduğumuz günden itibaren planlamıştık bu seyahati. 3 kuzen bir arada harika günler geçirdiler
Her sabah parka, ayrıca Fuar’a, lunaparka, Kordon’a, Karşıyaka’ya gittik. Kordon’da fayton sefasından tutun da Konak meydanında kuşlara yem atmaya, oradan vapurla Karşıyaka’ya geçmeye kadar pek çok değişik tecrübe minik kızların minicik hayatları için…
Sınırlı zaman zarfında yetiştirebildiğimiz kadar arkadaşımızı gördük. Çok istesek de bir türlü görüşemediklerimize de bir dahaki sefere görüşme sözü vererek, 200den fazla fotoğraf, 2 saatlik video ve babasına anlatmak üzere not ettiğimiz, Maya’nın yeni marifetleri ve de sözleri, bir sürü de anıyı yanımızda getirdik. Bazı şeyleri hala hatırlayıp da anlatıyoruz…
Tebdili mekanda bereket var, derler ya.. Ben buna inanıyorum. Gerçi bizim mekan değişikliğimiz hep Türkiye-Yunanistan arasında olsa da, birinde yaşarken diğerine gitmek bir tadımlık da olsa, canlılık getiriyor hayatına insanın. Tazeleniyor sanki insan. Birşeyleri tekrar hatırlıyor. 2 yıldır yazın gitmediğimden neredeyse İzmir’in yazını unutacaktım. Gerçi Girit’e döndüğümüzde de daha farklı bir hava beklemiyordu bizi. Sıcak aynı sıcak… arada sırada çıkan hafiften bir esinti de olmasa, katlanılması iyice zorlaşan yaz günler. Bu sıcak günlerde içimizi serinletecek birşey vardı ki, ayrılmadan önce yapıp atmıştım buzdolabına. Yeteri kadar beklemişti. Lemoncello aslında bir Yunan tarifi değil, limon aromalı bir İtalyan likörü. Ben ilk kez denedim ve beğendim.
Lemoncello için;
- 8 limonun kabuğu (bize yalnız kabukları lazım, limonlar yine size kalıyor
- 1 litre kaliteli votka
- 900 gr. toz şeker
- 1,5 litre içme suyu
Limonları -mümkünse fırçayla- bir güzel temizliyoruz. Kabuklarını elma soyar gibi soyuyoruz. Bu kabukları büyük bir kavanoza koyup üstüne votkayı döküyoruz. Kavanozu en azından 5 gün, dilerseniz 1 hafta buzdolabında bekletiyoruz.
1 hafta sonra, buzdolabından alıp süzerek içindeki limon kabuklarını atıyoruz. Diğer yanda şekerle suyu karıştırıp 5 dakika kaynatarak koyu olmayan bir şurup elde ediyoruz. Şurubu soğuttup, limon aromalı votkamızla karıştırıyoruz. Bu karışımın da buzdolabında en azından 10 gün beklemesi öneriliyor. Bizimkini tam ayrılmadan önce yapıp buzdolabına koymuştum. Dönünceye kadar 15 gün beklemiş oldu. Belki de daha iyi oldu. Limon tadı içine öyle işlemişti ki alkol tadını neredeyse tamamen bastırmış, beklediğimden daha tatlı, içimi çok hoş olmuştu. Benim gibi votkanın düşkünü değilseniz bile, yaz günleri için limon aromasıyla ferahlatıcı bir içecek!





Son Yorumlar