İçecek

RΑΚΟΚΑΖΑΝΟ

4

Bu da ne demek şimdi demeden önce bir daha bakın bakalım. RAKO + KAZANO diye ayrıştırsam bir şeyler çağrıştırıyor mu? Hadi sizi fazla uğraştırmayayım…

Raki (sonu “i”) Girit’e özgü, üzüm posasından yapılan, alkol oranı yüksek, minicik kadehlerde sek içilen, içenin boğazını alev gibi yakan sert bir içki. Bir diğer adı da Çikudya, Giritliler iyi bilir. Derler ki yöreye özgün adı Çikudya olup raki adı adada yaşamış Osmanlılardan kalma yadigarmış. Καζάνι de bildiğimiz “kazan”.  Rakokazano ise rakinin kaynadığı/damıtıldığı kazanı anlatır. Kasım ayı oldu mu, artık şaraplar olmuş, dinlenmeye bırakılmış olur. Şimdi raki kazanlarının kaynama zamanıdır. Bu çoğunlukla bir ziyafet sofrasına eşlik eden bir şenliktir.

Hayatımın Girit’te geçen 14 yıla yakın zamanında, bir salyangoza hiç mi hiç alışamadım bir de raki’ye; oysa ki raki ve ben pek çok kereler karşılaşmış, aynı masada karşılıklı oturmuş, yine de birbirimize pek ısınamamıştık. Belki Yorgo da düşkün olmadığı için hiç evimizde bile bulunmadı. Halbuki Giritliler sofralarından eksik etmezler onu. Bazen bir dilim karpuza eşlik eder, bazen mevsimine göre bergamot, üzüm, turunç reçeline. Bazen de gelirken manavdan alınmış yarım kilo taze bakla dökülür masanın üstüne, yeşil yeşil bakla tanelerine eşlik eder yudum yudum.

Burada yemek bittikten sonra -adettendir- minicik bir şişe eşliğinde minicik bardaklarla gelen raki, restoran sahibinin ikramıdır. Giritlilere sorarsanız, raki yemeklerden önce iştah açsın diye sunulur. Yemek yendikten sonra da hazmettirsin diye içilir. Sevinçli bir haber alınca “hadi gel sana bir raki ısmarlayayım” denir, uzun süre birbirini görmemiş olan dostlar raki kadehlerini tokuşturarak hasret giderir. Bir de ballı olanı vardır; adına Rakomelo denir, bal renginde likör tatlılığındadır. Açıkçası onu içmek içi fazla bahaneye gerek yoktur, zaten günün her saatinde, evlerde, kahvelerde, lokantalarda, restoranlarda her yerde içilir. Bana gelince, ne zaman bir cesaret gelip de denesem, gözlerimden alevler çıkaran bu sert içkiyle beraberliğimiz, hep ilk kadehle sınırlı kalmışken…

Bu sene benim raki ile yakınlaşmam çok ani bir kararla oldu diyebilirim. İrem bilir 🙂 Direksiyon sınavına gireceğim günün sabahı, kafeye bir hışımla girmiştim. Kendime bile itiraf etmek istemesem de elim ayağım titriyordu heyecandan. O kadar aylık çabanın, harcanan onca zamanın bir anlık heyecana kurban gitmesi fikrine dayanamıyordum. Şimdi bir kahve içsem daha da beş beter gerilecek sinirlerim deyip;  bir anlık kararla ” İrem, sen bana bir raki getir” deyivermiştim. Şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemeyip yalnızca “emin misin Papatya?” demişti. “Evet, hem de çok! Getir sen…” demiştim. Yoksa bütün çabalarım boşuna gidecek, heyecanıma yenik düşüp ellerim ayaklarıma dolanacaktı.

Aynen bu şekilde gelmişti önüme: domates, Girit peksimedi ve zeytin eşliğinde. Bu kadar çabuk bittiğine üzüleceğim aklıma gelir miydi hiç? Ama, “yeter!” dedim, “1 kadehte kalayım” 🙂

(Sonuç mu? Sınavdan geçtim. Ehliyeti aldım! 🙂

O gün bugündür ben raki ile iyi geçinmeye başladım. Duyduğum minnettarlıktan daha kolay mı içiyorum, bana mı öyle geliyor, bilemiyorum.

“İyi olacak hastanın doktor ayağına gelir” çünkü o hastanın iyileşme vakti gelmiştir.

Bazı zamanlar bir şeyin/birisinin hayatınıza girmesi için bilinmeyen bir güç tarafından programlanmış gibi uygun zamanın gelmesi beklenir. O kritik an gelmeden önce ne yapsanız yollarınız çakışmaz. Önünüzden geçse fark etmezsiniz. Çünkü size dönüp bakmaz bile, size dokunmaz, hayatınızda bir iz bırakmaz. Ama o an geldiği vakit de, nereye kaçsanız sizi bulur. Saklandığınız fare deliği olsa çıktığınızda burnunuzun dibinde biter. Ben buna çok kere tanık oldum ve artık ikna da oldum.

Hiç düşündünüz mü? Aslında hayatta her şey ondan en çok zevk alacağınız anı bekler, bir şeyin zamanından erken olmasına çabalamak duyguların yeterince olgunlaşmasına fırsat tanımadan boşa harcanan bir emektir. Erken edinilen bir bebek, aceleye gelen bir evlilik, pişmeden ocaktan alınan bir yemek, demlenmesine fırsat verilmeden sunulan yavan bir çaydan farksızdır. Tadını çıkarmak belli bir olgunluğu, doygunluğu gerektirir. Her şeyin bir zamanı vardır.

Kasım ayı da raki kazanlarının kaynadığı zamandır. Bağ bozumu yaz sonunda yapılır. Toplanan üzümler şarap olmak üzere sıkılır, şırası çıkarılır. Üzümün suyu şaraba dönüşürken, posası da boşa gitmez elbet, değerlendirilir. İşte şimdi zaman raki zamanıdır. Peynirin kalan suyundan lor yapılması gibi, üzümün de posasından yepyeni bir içki yaratılır. Sert, Türk rakısı/Yunan uzosu gibi anason kokmayan, siz farkına bile varmadan fena çarpan bir içkidir.


Raki’nin nasıl yapıldığına tanık olmak da bu sonbaharı, belki de benim raki içmekten zevk almaya başlamamı beklemiş. Benim daha yeni tanıştığım Yorgo’nun çocukluk arkadaşı Maria, geçenlerde bizi kendi raki kazanlarının kaynayacağı yere çağırınca, neredeyse sevinçten çığlık atacaktım! “Ben daha önce hiç görmedim” diyebildim yalnızca. Iraklio’dan yarım saat kadar mesafede bir köydeki raki imalathanesine girdiğimizde karşılaştığımız ilk manzara avluda sırasını bekleyen onlarca plastik varildi.

Bu dev plastik varillerin içinde, şırası çıkarılmış üzüm posaları var.

Üzüm posaları kazana boşaltılıyor.

Ezilmiş üzümlerin mayhoş, hafif baş döndüren kokusu yayılıyor etrafa.

Raki kazanı dedikleri; üzüm posalarının kazanın altındaki fırının ısısıyla belli bir derecede damıtılmasını sağlayan; 2 bakır kazandan oluşan bir düzenek.

Bizim gidip gördüğümüz kazanda yakıt olarak zeytin çekirdeklerinden elde edilen prina kullanılıyordu.
Tabi ki alev alev yanan fırın değerlendiriliyor ve bir tepside patatesler de sıcaktan nasibini alıyorlar.
Yaklaşık 1 saatlik bir süreç sonunda soldaki kazanın borusundan raki, nam-ı diğer Çikudya akmaya başlıyor.

Bu arada sofralar kuruluyor, raki kadehleri tokuşturuluyor. Yorgo dönüşte araba kullanacak diye pek fazla içmek istemiyor. Ben de 1 minik kadehcik raki, 1 kadeh de şarap içiyorum. Ama sanıyorum ki hiç hesaba katmadığımız bir şey daha etkiliyor bizi. Bütün öğleden sonra raki kazanıyla aynı kapalı ortamda olmak, o havayı bile teneffüs etmiş olmak hiç farkına varmadan bizi sarhoş değilse de bir hoş yapıyor. Bir şişe yeni mahsul raki nasibimizi alıp yola koyuluyoruz. Eve döndüğümüzde çocukları her zamanki gibi 8de yatırıyorum ve yorgunluktan anında uyuyorlar. Dariocuk o gün avluda bulup da binme şansını yakaladığı traktöre binmiş rüyalar alemine giderken Maya rakokazano ile ilgili daha ne resimler yapıyor uykusunda kim bilir.

 

Kafamızı kaldıracak halimiz kalmadığına ikna olup biz de erkenden yatıp uyuyoruz.

 

Portakal Aromalı Kahve

2

Komşuda Pişer grubuna, yukarındaki fotoğrafı koyup “Ne yaptım bilin?!” diye bir laf attım ortaya, neler neler geçti aklınızdan di mi? Portakal şekerlemesi belki de likörü, hatta portakal reçeli diyen de oldu, bergamot ya da turunç reçeli sanan da. Ama beni en çok “soyucuyu yeni aldın da denedin bakalım kesiyor mu” yorumu güldürdü 🙂

Ne yalan söyleyeyim, şu aşamada beni aşan tahminlerde bulundunuz. Benden beklentileriniz daha yukarılardaymış demek ki. Evimizde daha hala açılacak kutular varken oturup reçel için portakal/turunç kabuğu dizecek halim yok vallahi. Annemi hatırlıyorum nasıl uğraşırdı turunç kabuklarını elinde tek tek yuvarlar, ipe dizer, defalarca haşlar, süzer. Zor iş ne diyeyim. Yemesi güzel tabi 🙂

Ben çok kolay bir şey yaptım. Belki de biliyorsunuz. Şimdiye kadar denemediyseniz hemen sonraki kahvenizde deneyin. Eğer benim gibi portakal aromasını kahveyle birlikte solumaktan hoşlananlardansanız bayılacaksınız. Tarif edilecek bir şeyi de yok aslında.

Portakalın kabuğunu soydum

(Başucuma değil de :) Kahve press’inin içine koydum

üstüne kahvesini ve suyunu ekledim

ve bekledim.

Dikkat edilecek tek nokta, portakalı sebze soyucuyla soymadan önce güzelce fırçalayıp yıkamak. Benim bu iş için kullandığım, özellikle patates, pancar gibi kök sebzeleri yıkadığım bir fırçam var. Bulabiliyorsanız organik portakal kullanmak en güzeli. Hatta kendi bahçenizden olanı daha da güzel. Yoksa da güzelce fırçalamak şart çünkü meyvelerin kabukları belki de en tehlikeli bölümleri.

Yapay aroma katılmış kahvelerden nefret ediyorum ama işin içine o anda keyfinize göre doğal olarak katılmış aromalar girince durum değişiyor. Ben kahveme bazen tarçın çubuğu bazen de vanilya çubuğu katıyorum. Bazen de iki aromayı birlikte.

Vanilya çubuğunu boylu boyunca ikiye ayırmak hatta içindeki yumuşak kıvamlı kısmı bıçakla sıyırıp kahvenin içine atmak kokusunun daha da keskinleşmesini sağlıyor.

Deneyin. Yanında bir de portakallı kurabiye yapın benim için 🙂

Freddo ‘nun fendi Frape’yi yendi!

0


İraklio’dan başka fotoğraflara geçmeden önce, annemlerin de bu kez geldiklerinde tanıştıkları bir lezzetten söz etmek istiyorum. Belki bu yazıyı yazın en sıcak günlerinde yazmak uygun düşerdi ama o günlerde sıcağın verdiği miskinlikten hergün yaptığımız birşey hakkında bile yazı yazmak zor geliyordu, doğrusu.
Şimdi bu satırları okuduğunuzda, yaşadığınız yerlerde Eylül nasıl geçer, havalar nasıldır bilemiyorum ama buralarda hala sıcak… hala soğuk şeyler içmek hoş geliyor.
Gerçi Yunanistan’da her zaman her yerde her mevsim soğuk şeyler içiliyor.

Rehber olarak turistlerden gelen her çeşit soruyla, tepkiyle ve yorumla karşılaşan Yorgo’ya Türk turistlerden gelen en büyük yakınma genellikle şu:
“Yorgo Bey, burada herşey iyi, çok güzel de…. çay yok burada, çay!”
Yorgo’nun da cevabı belli:
“Çay yok çünkü burada sıcak şeyler içilmiyor, her zaman soğuk şeyler içiliyor. Türkiye’de yaz kış sıcak çay içiliyor. Buradaysa çay ancak hasta olunduğunda içiliyor” (Turistler buna inanmakta güçlük çekiyor!!?!) (* Turistlerden gelen başka ilginç sorular :)) *)

Gerçekten de Nescafe’yle yapılan soğuk Frape’yi ne kadar pazarlamaya çalıştılarsa da Türkiye de bir türlü tutunamadı, en sıcak bölgelerde bile bir bardak demli çayın karşısında rakip olamadı. Türkiye nasıl çaysız olamazsa, Yunanistan’ı da Frape’siz düşünmek imkansız! “Yunanistan’ın milli içeceği nedir?” diye sorsalar, ben hiç düşünmeden “Frape!” derdim.

Çünkü sanıldığı gibi burada herkes uzo içmez. En azından Girit’te yerli şarap ve bira daha yaygındır. Ama popülerlikte bunları geride bırakan yegane içecek Frape’dir. Çünkü Frape, Yunanistan’ın -en turistiğinden dağ köyüne kadar- her yerinde, -sabahın köründen geceye kadar- her zaman, her şekilde her çeşit bardağın içinde görmek mümkündür. Bankaya gidersiniz memurun Frape’si vardır, pazardaki pazarcının da. Otobüse binersiniz otobüs şoförünün yanında içmediği zamanlarda Frape’sini koyması için bir halkası vardır. Gençler içer, yaşlılar içer, papazlar içer 🙂

En ucuz yollu Frape için, bir küçük şişe soğuk su, bir de aynı poşet içinde plastik bardağı, kahvesi, şekeri ve pipeti olan pratik paketlerden biri yeter! Bu işin “en fakir usulü”; işçilerin tercihidir, ucuzdur. (Buraya fotoğrafını ekleyeceğim!!!)

Bir de şehrin havalı bir kafeteryasında oturup, upuzun cam bardaklarda, yarısına kadar köpük dolu, bol buzlu, ister şekerli ister sade, ister kremalı ister dondurmalı olarak önünüze gelen ve aheste aheste içimi adeta bir keyif felsefesi yaratan “havalı” olanı vardır ki bu keyfin bedeli -nerede içtiğinize doğrudan bağlı olarak- 2€ dan başlayıp 4e hatta daha da fazlaya mal olabilir.

Frapeyi ilk defa 1993de Yunanistan’ı ilk ziyaretimde Girit’te içmiş ve o gece gözlerimi kırpmamış, sabaha karşı yatakta dönüp durmaktan yorgun halde uyuyakalmıştım 🙂 Ben zaten oldum olası nescafeyi sevmem. Tadı da kokusu da bana kendimi aldatıyorum gibi gelir. Herhalde hayatımda en çok nescafeyi İzmir’de çalıştığım günlerde mecburiyetten içmiştim. Çünkü biz “nes” kahveyle yetinirken kahve makinasındaki “has” kahve yalnızca müdürümüze aitti. (Ne adaletsizlik!) Dupduru sıcak suya attığım granül kahveyi suyun rengini bulandırsın diye karıştırırken, makinadan burnuma gelen mis gibi “gerçek” kahve kokusunu içime çeker, bol da süt eklerdim ki, tadını bastırsın…

Ama Frape öyle değil işte. Nescafeden yapılmış da olsa, o üstünde sönmek bilmeyen köpüğüyle bir başka havası var. Çırpılmakla ya da shaker ile çalkalamakla oluşan kalın köpüğün içinde adeta ayakta duran genellikle renkli bir pipeti var. Soğuk kahvenin yanısıra muhabbet uzayıp gittikçe uzun bardağın içinde dizili buzları bu pipetle aheste aheste karıştırması var. Herşeyden de önemlisi Frape’yi içmenin bir adabı 🙂 bir de “süresi” var! Usulünü bilmeyenler hemen belli olur, “yabancı” olduğunuzun sinyalini verir etrafa 🙂 Benim ilk yıllarda yaptığım gibi Frape’nizi hüp diye 3-4 çekişte bitiriverdiniz mi, “ne çabuk içtiniz!” diye size hayretle bakakalırlar *8) Bazen de turistlere “ara sıra pipetle karıştırmanız gerekir” dersiniz ve bakarsınız ki hepsi birden aynı hareketi durmadan yaparlar; elleri pipette sürekli karıştırırlar ama sürekli 🙂

Gelelim işin iç yüzüne… havalıdır, keyiflidir de, yine de nes’tendir, kimyasallıdır ve işlenmiştir (Kahvesi az koyulmuş olursa da fecidir!) Bu yüzden yıllardır giremez evimize, ne de dışarda sipariş listemize. Özellikle çarpıntılarımın çok sık olduğu dönemde kalp doktorunun “kahveyi azalt, içeceksen de Türk kahvesi ya da filtre iç” tavsiyesi büyük rol oynar. Kahveye “Türk kahvesi” demesi bile sözlerini ciddiye almamda etkendir 🙂 (Bknz: Yunanistan’da “Türk” Kahvesi hakkında önceki yazım) Ardından hamilelikle birlikte kahvelerin tüm çeşitlerine veda edilir -sonsuza dek değil tabi 😉 Ardında da emzirme derken yıllardır evimizde yoktur.

Ama burası Yunanistan, dedim ya yazın soğuk birşeyler içmeden de olmaz! Meyve suları tatlı olur, kolalıları biz içmeyiz, portakal suyu kahvaltıya yakışır. Hem insanın canı ille de kafein isterse n’olur? İşte o zaman Freddo yetişir imdadımıza! Frape’den çok daha yenidir kendisi 🙂 Belki de benim gibi hem bu zevkten mahrum kalmayıp hem de “has” kahve tadından mahrum kalmak istemeyenlerin keşfidir. Uzun lafın kısası, kendisi bildik espresso kahvenin buzlusu ve uzun bardakta gelenidir 🙂 Kahve kahve kokan, istendiği sertlikte yapılan, ister krema ister kremşanti eklenip lezzetine lezzet katılandır.

Bazen canınız öylesine kahve ister ama oturup içecek vaktiniz yoktur. O zaman Frape’nizi plastik bardakta alır gidersiniz 😉

Arkadaşlarla biraraya gelip arada sırada bir kahve keyfi yapmanın da tadı başkadır…
En iyi haber de; bir blender’ınız varsa, evde de yapılır! Öyle her seferinde dışarda 3-4 € vermeye gerek kalmaz 🙂

Espresso makinanızda her zaman yaptığınız gibi; her zaman kullandığınız kahveyle kişi sayısı kadar fincan espresso pişirin.

Mis gibi kokan, okkalı bir fincan espressonuz olunca, sıra blender’ınızda…

Blender’ınıza her kişi için en azından 3 küp buz atın.

Espresso kahvenizi blender’daki buzların üstüne boşaltın.

Blender’ınızı varsa “buz kırma” modunda, yoksa hızlı modunda çalıştırın.

Buzlar kırılıp kahve-buz karışımı köpük köpük olduğunda durdurun.

Bardağınıza boşaltın.

Boşalttığınız anda köpük köpük ve bembeyaz iken…

Biraz beklediğinizde köpüğü yukarıda, kahvesi aşağıda kalacaktır. İsterseniz biraz süt veya süt kreması ekleyebilirsiniz. Bir pipet koyup tadını çıkartın!

Have an Ice day! 🙂

İlginç Frape linkleri:
Frape Nation
Italians make good espresso, Greeks make good Frape

Sapsarı mısırların bambaşka bir anlamı var benim için

0


Mısır, Amerika’nın keşfiyle tanıştığımız bir bitki. Yabani bitkinin evcilleştirilmesinin ilk olarak Meksika’da yapıldığı söylense de, Peru ya da Ekvator’da da olabileceği kabul ediliyor. Mısırın son derece kolay döllenebilir olması tüm kıtada hızla yayılmasını sağlamış. Öyle ki Avrupalılar gelmeden çok önce Karaip adaları dahil kıtanın her yerinde yetiştiriliyormuş. Bu bakımdan Aztek, Maya ve İnka imparatorluklarının mısıra dayandığı söylenebilir. Zaman içinde pek çok yabanıl mısır türleri yok olmuş, evcil türler tüm kıtaya yayılmış. Genellikle bol yağışlı iklimleri seven mısırın neden Karadeniz bolgesini sevdiğini de böylece izah edebiliriz 🙂 Tanelerini dökmeyen bir türün yetişmesi sağlandıktan sonra, ekip biçmesi kolay, verimi de hayli fazla olan mısır için, 1’e 150 bile fazla birsey sayılmazmış! Kıtayı fetheden İspanyollar ve Portekizliler sayesinde Avrupa’da ilk kez İspanya ve Portekiz’de ekimine başlanmış. Ancak hayvan yemi olarak kullanılıyormuş. Tarihciler, insani besin olarak ilk kez Ortadoğu’da yetiştirildiği konusunda hemfikirlermiş. Kolomb’un keşfinden elli yıl geçmeden, 1520-1530 yıllarında Mısır, Suriye ve Lübnan’da mısır ekildiği biliniyor.

Tarih Boyunca Yemek Kültürü” adlı kitabında Murat Belge; “Türkçe’deki adı ‘mısır’ zaten bu bakımdan bir ipuçu” diyor. “O yıllarda İspanya’dan kovulan Mağribiler(*) oradan belki de Mısır’a gelmişlerdir” diyor. “Bizim mısır dediğimiz bitkiyi Osmanlının batı sınırlarında yaşayan Slav ve Macar halkları “Türk buğdayı” anlamına gelen adlarla tanıdılar. Böylece mısır Avrupa’ya Osmanlı üzerinden yayıldı, İspanya üstünden değil” diye ekliyor.

(*)Mağribiler: Afrika’nın Mısır dışındaki kuzey ülkelerinden olanlar.

Ne yazık ki mısırın kıymetini anlamamız biraz geç oldu ailemizde. İzmir’in sokaklarında dolaşan “kaynamış darı” satıcıları ve zevkle kemirdiğimiz “darı”ları bir kenara koyarsak, çocukluğumun anılarından hatırladığım tek mısırlı şey Bahar’ın bir yazısında söz ettiği, babaannemin “şakşak” adını verdiği mısırunlu, ısırgan otlu böreği. O zamanlar yediğimiz bu mısırunlu böreğin, yıllar sonra canım kardeşimin yiyebileceği yegane börek olduğunu bilemezdik elbet. Hangi tahıllar glutenli diye düşünmek zorunda da değildik. Ne Çölyak’tan haberdardık ne de mısırla pirincin glutensiz tahıllar olduğunun farkındaydık. Mısırunu, -evde varsa- balıkları bulayıp kızartmaktan öte bir işe yaramazdı o zaman. Halbuki mısırununun bizim için değeri bunun çok üstündeymiş.


Bütün hayatları kendimizinki gibi sanıp yanılıyoruz bazen. Mesela, Internet’te gördüğünüz mükemmel pastaların tadına bile bakamayacak çocuklar olduğunu düşündünüz mü hiç? Düşünseydiniz, her simit alışınızda çok derinlerden bir yerden suçluluk duyar mıydınız siz de? Peki bu durum, pastayla da sınırlı kalmayıp, içinde un olan herşeyi kapsıyorsa… aklımıza ilk anda gelen ekmekarası, pide arası, pizza, makarna, sandviç, simit, börek, çörek de eklenseydi yasaklar listesine? Dışarda yenen hemen herşeyin unlu (yani glutenli) bir şeylerin içinde/arasında/üstünde sunulduğu bir toplumda bunlara imrense de elini süremeyecek bir çocuk yetiştirmek hiç de kolay olmazdı herhalde. Kendi başımıza gelmedikçe çok ender aklımıza düşer bunlar. Ama sevdiğinin başına gelmesi, kendi başına gelmesinden de çok sarsar insanı. Özellikle önünde uzun bir ömür olanın; eşinin, çocuğunun, kardeşinin.


İşte Bahar‘ın hayatındaki bu değişim elbette hepimizi etkiledi. İnsanı kolaylıkla paniğe sokup, “ben artık hiç birşey yiyemiyeceğim” bunalımına sürükleyebilecek karamsarlıktan sıyrılıp, kendi çabalarıyla yaptıklarını, kendisi gibi glutensiz diyeti uygulamak zorunda olanlarla paylaştı. Zaman geldi bir annenin, çölyaklı çocuğuna yıllar sonra ilk kez bir dilim kek ya da pasta yedirebilme sevincine tanık oldu. Bir yandan da, sürekli, yeni glutensiz reçeteler geliştirdi. Bu reçetelerde de doğal olarak mısırın ve pirincin unları baş rol oynadı. Biz de, başlangıçta onun da yiyebileceği birşeyler yapabilme çabasıyla eskisinden daha cok kullanır ve bulundurur olmuştuk mısırununu. Daha sonra da, yalnızca onun icin yapmakla kalmayıp sanki yeniden keşfetmiştik mısırlı lezzetleri. Maya’nın her doğumgününde büfenin baş köşesinde yer aldı mısırunlu, otlu böreklerimiz.


Resimde gördüğünüz mısırunlu böreği, bu kış tazecik ısırgan otlarıyla defalarca yaptım. Aynı tarif, ıspanaklı, ıspanak ve lorlu, pırasalı, yazın patlıcanlı da yapılabiliyor.

Yarım kilo ot ya da sebze (ısırganotu / ıspanak(+lor) / pırasa / patlıcan olabilir)
Yarım kilo mısırunu
3 yumurta
1 bardak yoğurt
1 bardak zeytinyağ
1 tatlı kaşığı şeker
1/2 tatlı kaşığı tuz
2 paket kabartma tozu
1 bardak kadar su

Pırasalı veya patlıcanlı ise içi önceden kavrulup ılınacak. Ispanaklı veya otlu ise çiğden koyulacak. İç malzemesi dışındakilerin hepsi iyice karıştırılır. Çok koyu bir bulamaç olacak kadar su eklenmelidir. Sonra doğranmış iç malzemesi de eklenip biraz karıştırdıktan sonra fırın kabına dökülüp önceden 180 derecede ısınmış fırında pişirilir. Fırına koymadan üstüne susam ya da çörekotu koyulabilir.

** Sarı tariflerde daha mısır kroketler, safranlı lezzetler var 😉 O zamana kadar siz en iyisi, bir de Limoncello‘ya bir bakın. Bu sıcaklarda bundan güzel bir sarı olamaz!

CİNCİBİR

0


Babamın kulakları çınlasın! Bu kelimeyi en çok ondan duyardık, küçüklüğümüzde. Küçüktük, anlamazdık ne anlama geldiğini. Ama ne çok duymuştuk; cincibir, cincibir gazozları, cincibir gazoz fabrikası gibi lafları. Hatta babam bazen bu kelimeyi bizi kızdırmak için bir isim gibi de kullanırdı. Kardeşim Bahar, herkesten iyi anlayacak ne demek istediğimi 🙂

İsmini bu kadar duymama rağmen, ne görmüş ne de tadına bakmıştım bu cincibir gazozlarının. Sanıyordum ki daha o zaman bile artık bulunmazlar arasına girmiş, çocukluklarından kalma nostaljik bir şeydi annem ve babam için. Halbuki biraz araştırınca hiç ummadığım birşeyle karşılaştım: İzmirde bir yerlerde hala üretiliyormuş cincibir, bugün kendinden İnternette söz edildiğinden habersiz 🙂 Üstelik çağa ayak uydurmak(?!) uğruna kolalı ve portakallı çeşitler de geliştirmişler. Belki bizim yaşımızda olup da Egeli olanlar arasında tadına bakmışlar vardır aramızda kim bilir?…

Aradan yıllar geçip de biraz İngilizce öğrenmeye başladığımda önce “Beer” kelimesini öğrendim, daha sonra da “ginger”. Yine de bu iki kelimenin bir araya gelip de karşıma çıkması kimbilir ne kadar zaman aldı. Belki birgün bir yerde tekrar duyduğumda; “tabi ya, Cincır-biir” diyerek çocukluğumun bir anısı her zamankinden daha da aydınlanmıştı 🙂

Aradan yine yıllar geçti. Geçenlerde bir gün, sarı tariflerde artık limonluları yapmamaya karar vermişken, yalnızca ısınan havalarla özlenen buz gibi bir içecek yapmak için kitapları karıştırırken, aşçıların en salaşı da olsa kendini sevdirmeyi bilen Oliver’in kitabında buluverdim tarifini.

Demek ki, insanın yıllarca duyduğu ama tadına bakmadığı birşeyi ilk defa kendi kendine yapıp tatması da varmış nasipte 🙂


GINGER BEER

100 gr. taze zencefil (kalınca bir parça zencefilden 4-5 parmak boyunda kullandım)
4-5 kaşık şeker
3 limon (kabuğu da suyu da)
1 litre soda
İstenirse servis için taze nane yaprakları

Taze zencefilin kabuğunu soyup, rendenin peynir rendesi tarafında rendeleyin. Zencefili suyu ve içi lifli posasıyla birlikte (1 litre sodayı da içine alabilecek büyüklükte) bir kaba alın, üstüne şekeri ve limon kabuğu rendesini koyup elinizle ya da havan eliyle iyice ezin. Limonların suyunu sıkın ve aynı kaba boşaltın. En son da 1 litre sodayı ekleyin ve birazcık kendi haline bırakın ki içindeki lifler ve limon posası birazcık çöksün. (Yoksa tadına bakmak çok zevkli olmayacak!) Tadına bakın, eğer çok ekşi geliyorsa biraz daha şeker, çok tatlı geliyorsa biraz daha limon suyu ekleyin. Bunu herkes kendi damak zevkine göre ayarlayabilir. Bir sözgeçten geçirdikten sonra içine ekleyeceğiniz buzlarla Ginger beer içmeye hazır!
Sodanın gazı kaçmadan hemen içerseniz çok “gazozlu” havayı da kaçırmamış olursunuz 🙂

Bu da hiç hesapta olmayan bir sarı tarif oldu çıktı işte… Aslında zencefil aromalı ve su yerine sodayla yapılan limonatadan başka birşey değilmiş. Zencefil olduktan sonra her zamanki limonatadan daha değişik, içtikten sonra boğazınızda hala izlerini bırakan bir lezzet. Zencefilin keskin tadı çocuklara biraz acımsı gelebilir. Siz de onlara bildik bir tarifle limonata yapıp, sonra da limonatayı minik dondurma kalıplarına doldurup ve dondurup limonatalarını ellerine tutuşturup onları böyle şaşırtabilirsiniz 🙂

Wikipedia’da Cincibir için, 70’li yıllarda özellikle Ege Bölgesi’nde tanınan bir gazoz, diyor.

Ginger Beer için ise; zencefil, limon ve şekerle yapılan alkollü ya da sodalı bir içecek, diye bahsediyor. İngiltere’de 17 yüzyılın ortalarında yapılmaya başlanmış, popüleritesinin doruğuna ise 19 yüzyılın bailarında ulaşmış.

Go to Top