yaratıcı çocuk olarak etiketli yazılar

Bir avuç Masal Küpünüz olsaydı eğer

0

Bu yazım 19.12.2016 tarihinde, HTHayat’ta yayınlandı.

Masal Küpleri de ne demek dediğinizi duyar gibi oluyorum. İlk gördüğümüzde ne olduğunu biz de pek anlayamamıştık. Ta ki paketi açıp oynamaya başlayıncaya kadar…

Televizyonun ve bilgisayar oyunlarının çocuklarımızın hayatından çaldığı yegane şey zaman değil, ne yazık ki… Hareketsiz kaldıkları süreyle doğru orantılı olarak aldıkları kilolar da değil…  Daha da kötüsü,  çocuklarda bol miktarda olan bir cevheri kökünden kurutması: Hayal Gücü!

Oysa Hayal Gücü nelere kadirdir, bir düşünsenize?! “Hayatta olmaz!” dediğimiz her ama her şey hayallerde gerçek olmaz mı? Minik bir anahtarın koskoca kale kapısını açması gibi… minicik bir çocuk,  karşısındaki bir dev bile olsa, aklını kullanıp her çeşit tuzaktan kendini kurtaramaz mı? Hayal gücünün elinden ne kaçan kurtulur ne de uçan! Bir düğme uğruna yorganların yakıldığı, prensesi kurtarmak uğruna dağların aşıldığı, acımasız korsanların dev bir dalgayla alabora edildiği hayaller uçuşup durur minik beyinlerinde çocukların. Yeter ki çocuklara bu yaratıcı güçlerini kullanma fırsatı verilsin.

İşte bunun için harika bir oyun sunuyor şu bir avuç masal küpü. Minicik bir kutunun içinden çıkan 9 tane küp. Küplerin her bir yüzünde ayrı bir resim, yani 54 resimden ve milyonlarca kombinasyondan oluşan bir oyun. Yalnızca hayal gücünüzün derinliği ve yüksekliğiyle sınırlısınız. Küpleri atıyorsunuz ve rast gelen resimlere bakarak hikayenizi anlatmaya başlıyorsunuz. Her çocuğun kendi masalını yaratabilmesi için mükemmel bir oyun. Her zar atışıyla değişen ve asla bir öncekinin aynı olamayan sonsuz hikayeler. Biz çok sevdik ve zevkle oynuyoruz.

Hayallerin Gücü adına, bütün masal kahramanları hazır olun! Minik senaristler sıvayın kolları!

☼ Bırak güneş yeşil olsun

3

☼  Bırak güneş yeşil olsun…

Ağaçtan illa ki de kıpkırmızı elma sallanmasın, pembe çiçekler açsın. Belki onun hayal ettiği bir erguvandır. Kelebeğin, balığın mavisi olur da devenin niye olmasın. Çocuğun hayal dünyasında bal gibi de olur! Ne olur mor ayılar, pembe kız kediler dolaşıp dursa önündeki kağıtta. Çizdiği kuş, adamdan büyük olsa; portakal rengi bir çocuk gök kuşaklarıyla ip atlasa… uzaktaki yakında; yakındaki uzakta görünse. Nehirler tersine aksa, dağlar tepetaklak olsa, atlar şaha kalksa, başının üstünde rengarenk balonlar uçuşsa n’olur ki?

Bırak hayal gücü çalışsın.

Kalıplarla boğulmasın…

Cenderelerde sıkıştırılmasın minicik yürekleri.

Bu yaşlarda en yoğun haliyle kullanabileceği bu hazinenin farkına varsın. Onu sımsıkı tutup hiç bırakmasın!  “Bunu ben seçtim, bunu ben yaptım çünkü böyle olmasını istedim”, diyebilsin.

Bir çocuğun hayal gücü bulutların ötesine uçabilir, denizin derinliklerinde yüzebilir, bir balinayı parmağıyla kaldırabilir, bir şahin kadar uzakları görebilir, çakıl taşlarından ve kumdan dünyanın en büyük kulesini inşa edebilir-ken;  biz, zamanında “hayal güçleri kırpılmış” büyükler elimizde silgimiz, makasımızla gelip onların “yanlışlarını” düzeltmeye kalkışırız.

Bırakın çocuklar, doyasıya yaratıcılığının sınırlarını zorlasın, kapılarını kırıp çıksın. Belki de dışarıda keşfedilmeyi bekleyen nice yemyeşil bayırlar, rengarenk çiçekli parklar, kurabiyeden evler, şekerden bisikletler vardır. Kim bilir?

Biz, büyüklerin bilmediği kesin!

Çünkü biz çoktan unuttuk bunları. Bizi ikişerli sıralara sokup, itiş kakış kalıplara soktular. Aynı hamura yoğurup, rulo yapıp yuvarladılar, sonra da aynı kalınlıkta dilim dilim doğradılar.

Artık her birimiz, yanımızdakinden bir çizgi farklı değiliz.

Aynı beyaz dizaltı çorapları giydik yıllarca, aynı boyda eteklerin altında. Büyüyünce de aynı beyaz gömlekli iş adamları/kadınları olduk. Aynı boyda kestirdik saçlarımızı yıllarca. Saçlarımız uzundu ama salık bırakamazdık. Ortadan ikiye tarayıp kızılderililer gibi ördük ama kızılderililere beyazların yaptıkları haksızlıkları öğrenmedik. Onlar bizden uzaktı, gönülden ıraktı, çünkü. Tıpkı kitaplarda resimlerle gösterilip anlatılmaya çalışılan, gerçekte varlığından şüphe duyulabilecek şeyler gibi. Yanardağlar, şelaleler, barajlar, humuslu toprak, killi toprak gibi… Hiç gerçeğini gördük mü? Dokunduk mu? Halbuki çamurun elleri kirlettiği avuçlamadan, tuzun lezzeti tatmadan, sıcaklık/soğukluk hissi dokunmadan öğrenilebilir mi? Bırakın çamurla kirlensin de sabunun da kiri temizlediğini öğrensin çocuk. Kitaplardaki ülkeler, şehirler, dağlar, nehirler yalnızca bir ezber listesi midir? Yoksa dünyanın bir başka yerinde birilerinin, bizim gibi yaşamakta olduğu gerçek yerler midir? 4 bardak suyun 2 tane 2 bardaklık kabı doldurduğu eliyle koyduğunda mı, bin kere söylediğinde mi akılda daha kolay kalır? Amaç hiç bir şeyi anlayıp öğrenmeden iyi not alıp geçmek midir yalnızca? Peki özel yetenek gerektiren derslerde neden not verilir?  Bir çocuk ne yapsa güzel harfler yazamaz, hiç resim çizemez, hiç bir notayı söyleyemezse hayatta asla başarılı olamaz mı? Bunu kim bilebilir ki?

Her birimizin farklı şeylere yeteneği vardı ama kurulu düzen gereği aynı resimleri çizip, aynı notaları söylemek zorunda kalmadık mı? Büyüdükçe birbirimize benzedik. Aynı kitapları, gazeteleri okuduk. Aynı TV kanallarını seyrettik ki ertesi günü işte, 1 saatcik molada, konuşacak sözümüz olsun. En komiği de, hep bir ağızdan, işimizde yaratıcı bir şeyler yapmadığımızdan yakınıp durduk. Markete giderken bile, reklamlarda bize özendirilenleri arabamıza doldurup geldik. Hiç vaktimiz olmadığından evde yemek yapıp işe getirmedik ki sağlıklı beslenelim. Dışardan yedik. Kilo aldık. Kolestrol, şeker, tansiyon sahibi olduk. Yediğimizi, içtiğimizi bile kendimiz seçmedik. Çünkü seçmeyi öğrenmedik. Bizim için hep birilerinin seçmesine alışmıştık.

İşten eve gelince yorgun argın, ne yapacak başka bir işi ne de amacı olmadığından TV karşısında uyuyakalmak için mi bunca yıl okuduk?!

Halbuki…

Biraz olsun hayal gücümüzü kullansaydık ve birazcık özgürce seçim yapabilseydik, yoksa… birazcık da olsa, daha mı mutlu olacaktık?

Belki gerçekten bu hayatta neyle uğraşmak istediğimizi keşfedebilecek kadar şanslı, belki tam da olmak istediğimiz insan olabilecek kadar ÇOK şanslı olacaktık.

Nasıl mı?  Yalnızca birazcık özgür bırakılsaydık. Kendimiz olabilseydik…  bize sunulanlar, başkalarının ve toplumun seçenekleri değil de bizim kendi seçimimiz olabilseydi.

Her şey bambaşka olurdu…

********************************************************************************************************************************************************************************

Bu yazıyı yazmaya, kızım Maya, 1. sınıfa giderken başlamıştım. Şimdi oğlum Dario 1. sınıfta ve neredeyse 4 yılda hiçbir şey değişmediği için tekrar aynı konular gündemimize geldi. Her Eylülde “Yetti gari yaz tatili, şu okullar açılsın artık!” desem de, çocuklarımı kendi ellerimle aynı eğitim sistemine teslim etmenin üstüme çöken melankolisiyle yine yazmadan duramıyorum. Hiç içime sinmiyor…

Önceki gün Dario, okuldan döner dönmez bana, o gün okulda düz çizgileri çok güzel yaptığını ve  A (Alfa) aldığını söyledi, gururla. Sonra da bütün eğitim sistemini çökertecek o soruyu sordu:

– Anne, “Alfa” ne demek?

Söyleyecek söz bulamadım önce. “Alfa”ymış, “pekiyi”ymiş, “10 puan”mış ya da adı ne olursa olsun; çocuklara yaptıkları işin ne kadar “iyi” olduğunu koşullandırmak için koyduğumuz etiketler, puanlar, notlar, sınırlar neydi gerçekten? Ne kadar gerekliydi? Bunun anlamı, konunun gerçekte ne kadar öğrenildiğini es geçip ne kadar puan aldığına indekslenmek değilse neydi peki, oğlumun sorduğu gibi?  “Alfa” ya da “Vita” almak kime, neye göreydi?  Her çocuk niye “Alfa” almak zorundaydı ki?  Peki her çocuk alabilir miydi? Bunu düşünen var mıydı? Her çocuğun becerisi, yeteneği, meyili aynı mıydı?

Asıl soru şu olmalıydı: Peki bu “Allfa”lar “Vita”lar dünyasında hayal gücünün yeri neydi?  Hiç ona yer var mıydı ki?  Çocukları nasıl da belli ölçülerde yaşamaya, belli kalıpları “taşırmadan” doldurmaya zorluyoruz. Neler yapıyor çocuklarımıza bütün bu çarpık eğitim sistemi neler!!? Hayal güçlerini sigara söndürür gibi ezerek köreltip aynı şeyleri çizen, aynı renk boyayan, aynı şarkıları söylemeye zorlanan çocuklar üretiyoruz. Ne yazık! 🙁

*******************************************************************************************************************************

☼☼ 4 yıl önceydi  ☼☼

Kızım oldum olası çocuklara sınıfta dağıtılan, “önemli günler ve haftalar” konulu tek tip (fotokopi) boyama sayfalarından nefret eder. Her yılbaşında aynı Noel Baba, Noel ağacı; Paskalyada tavuklu, yumurtalı; dini bayramlarda İsa’lı Meryem’li; milli bayramlarda bayraklı sayfalar… Bir çocuğa, (büyük ihtimalle bir büyük tarafından) önceden çizilmiş resimlerin, “istediği gibi” boyamak üzere verilmesi, çocuğun hayal gücüyle bir resim yapma hakkını elinden almak değil midir?

Kızım Maya okula başladığı günden beri, her seferinde, öğretmenine boyama sayfası istemediğini, boş temiz bir kağıt istediğini söylüyordu. Bu uzun bir süre de böyle devam etti. Artık senenin sonunda, öğretmen de ikna olmuştu ve söylemesine gerek kalmadan ona boş kağıt vermeye başlamıştı. Ama bütün bunlara rağmen, yaptığı resimlere öğretmeninin müdahalesine engel olmayı başaramadık.

Bir gün eve geldiğinde, elinde yaptığı resmi tutuyordu ve nedense bana göstermeye pek de hevesli değildi. Çünkü kafası karışıktı. Sonra işin iç yüzü anlaşıldı. Kendi hayalince güzel bir manzara resmi yapmıştı. Bir ev, ağaçlar, çiçekler, gökyüzünde bulutlar ve tabi ki bir de güneş. Ama güneşi yemyeşil boyamıştı! İşte en büyük “hatası”(!?) da bu olmuştu. Çünkü öğretmenin gerekçesi “güneş yeşil olmaz”dı!

Bir elindeki kağıttaki yeşil güneşe, bir de mutsuz mutsuz bakan güzel gözlerine baktım. “Sen nasıl istiyorsan güneş o renk olabilir!” dediğim anda yüzü aydınlandı. “Ressamlar her şeyi istedikleri gibi, hayal ettikleri gibi çizerler. Öğretmenin beğenmediyse, bana hediye edebilirsin resmini. Ben seve seve asarım” diye sözlerimi tamamladığımda da tamamen kabul görülmüş olmanın sevinciyle sarhoşluğu birbirine karışmıştı. Zaten çocukların en büyük ideali de yalnızca bu değil mi ki? Kabullenilmek, onaylanmak, beğenilmek, kısacası biz anne babalarının -ve aslında öğretmenlerinin de- gözümüze girmek.

*** Eğer bu yazıyı beğendiyseniz;  geçen sene okullar açıldıktan sonra, özellikle Türkiye’de tek tip kıyafet giyilmesi konusunda yazdığım şu yazıya da bir göz atın.

**** Bir de film önerisi: Taare Zameen Par “Her çocuk özeldir” diyerek problemli olduğuna inandığımız çocukların da neler başarabilecekleri hakkında harikulade bir Hint filmi. Kaç kere seyrettiğimi hatırlamıyorum.

Go to Top