Vejetaryen olarak etiketli yazılar

FALAFEL

6

Yemekli misafir ağırlamak kolay iş değil. Özellikle konuklar arasında, farklı kültürlerden gelen misafirler de varsa. Herkesin yediği, içtiği, inandığı kendine ama karşındakinin seçme hakkına da saygı göstermek zorundasınız.

Mesela;

Misafiriniz Musevi ya da Müslümansa domuz eti koyamazsınız tabağa. Hinduysa ya hiç et yemez vejetaryendir; et yiyense de dana pişiremezsiniz ona. Ortodoks Museviyse etin sütle, kremayla birlikte pişmesine Kaşrut izin vermez. Budistse zaten hiç et yemez. Jain ise et de yemez patates, soğan, sarımsak gibi hiçbir kök de yemez. Lacto ovo vejetaryense yumurtalı ve sütlü yiyecekler uyar;  Lacto vejetaryen yalnız sütlüyü yer; Ovo Vejetaryen yalnız yumurtalıyı yer. Kimi vejetaryenim der ama balık yer. Vegansa ne etliyi ne sütlüyü ne yumurtalıyı ne de ballıyı yer. Ramazanda Müslümana gündüz yediremezsin, Paskalya öncesindeki Büyük Perhiz‘de Hristiyana ne etli ne sütlü pişiremezsin; denizdekiler dışında hayvansal hiçbir şeyi yemez. Hatta Ortodoks rahipler belli günlerde zeytinyağ bile yemez; (diyeceksiniz ki insan ömründe kaç kere rahip ağırlar evinde, ama olur ya rast gelir bir gün…) benden söylemesi 🙂

 

Ama bitmedi. İnancı koy kenara sağlık sebeplerini de unutmamak gerek. Çölyaklıya bulgur pilavı yapamazsın, şeker hastasına pirinç pilavı. Tansiyonu olana turşu yedirilmez, hamileye ne gazlı ne de alkollü içecekler. Laktoz intoleranslıya muhallebi, kazandibi ikram edilmez. Aslında yumurta, çikolata, soya, gluten, çerez, mantar, bakla alerjisi gözardı edilemez.

 

Düşünün ki kişisel damak zevklerini hesaba katmıyoruz bile.

 

Şimdi tüm bunların kesiştiği bir nokta bulunmaz gibi gelse de, güzelim bakliyatlar, salatalar herkese uyar. Et olmayan sofralar, şahsen beni hiç bozmaz ama insanların çoğu sofrada misafirine etli yemek ikram etmedi mi, misafiri ağırladık saymazlar nedense… Et yemeyen insanları yemeğe çağırdıklarında da kara tasalara bürünürler ve nedense canım bakliyatları misafir sofralarına yakıştırmazlar. Onlara göre, kuru fasulye ve pilav, “misafirlik” bir yemek olmak ne kelime, esnaf lokantasında tabldot menüsü olmaktan öteye geçemez.

Siz de misafirinizi fasulye-pilavla ağırlamak istemeyenlerdenseniz; bakliyatların kraliçesi nohutla yapılan harika bir tarifim var size: FALAFEL!

Boşuna, Ortadoğunun en popüler pide arası fast-food’u olmamıştır.

Falafel, İsrail’de (özellikle Filistin’de), Lübnan’da ve Mısır’da yaygın olarak yapılır. Orta doğuya özgü bu lezzet, adını bütün dünyada duyurmuş, pide arasında elde yenen bir sokak yiyeceğidir aslında. O kadar popüler olmuştur ki fast-food deyince akla ilk gelen McDonald’s bile, bazı ülkelerde menüsüne McFalafel eklemiştir. Ramazan ayı boyunca, bazı ülkelerde ayak üstü iftar yerine de geçmektedir. Genellikle nohuttan; bazen kuru bakladan, bazen de ikisinin karışımından oluşturulan köfte harcından yapılan nohut-köfteleri bol yağda kızartılıp pide arasında soğan, maydanoz, domates, turşu, marul, roka ve tahin sosuyla birlikte bir lezzet şöleni olarak önünüze gelir. Protein ve lif açısından zengin olan nohutta; kalsiyum, demir, magnezyum, C ve B vitaminleri olduğuna göre, vejetaryenler arasında da popüler bir yiyecek olmasına hiç şaşmamak gerekir.

Arap ülkeleri ve İsrail arasında zaman zaman “Falafel kimin?” tartışmasının çıkmasına hiç şaşmamak gerek!

 Biz yıllardır, bıkmak usanmak bilmeden şu sözleri duymaz mıyız; “Kahve Türk mü, Yunan mı?”, “Baklava kimin?”, “Yoğurt bizim, hatta dolma da bizim!”. Verilecek cevap da kime, neye yarayacaksa?  

Bu arada, Kahvenin kime ait olduğu konusunda, fikrimi merak edenlere, daha blogumu yeni açtığımda, 2006da yazdığım şu yazımı okumalarını öneririm.

Biz falafeli ilk defa İsrail’de yemiştik ve tadı damağımızda kalmıştı. Hep dışarda yenen, evlerde pişmeyen bir şey olduğu için de tarifini edinemeden döndüğümüze çok üzülmüştük o zamanlar. Bir gün evimizde de aynı lezzeti yapıp, pek çok arkadaşımızın da ilk kez bizim sayemizde bu lezzetle tanışacağı aklımızın ucundan bile geçmezdi. Türkiye’de daha yeni yeni tanınmaya başlayan falafeli, daha önce dışarıda yiyip / beğenip de, falafelin evde nasıl yapılabileceğini merak ediyorsanız, benim tarifimi mutlaka deneyin derim.

Doğrusunu söylemek gerekirse biz hep göz kararıyla yaptığımız için, nohutun tam miktarını veremeyeceğim. Tecrübelerimden kesin olarak söyleyebileceğim tek şey, falafel için nohutları önceden haşlamaya kalkmayın. Birkaç başarısız deneyimden sonra işin sırrını öğrendik ki falafel için nohutlar haşlanmıyor ancak uzun saatler boyunca (en azından 12 saat) suda bekletilip kabartılıyormuş.

  • Önceki geceden suda ıslatılmış nohut (1 kilodan daha az – 800 gr. kadar)
  • 2 – 3 orta boy kuru soğan
  • 2 demet maydanoz  (isterseniz biraz da taze kişniş)
  • birkaç yemek kaşığı nohut unu (yoksa normal un)
  • kimyon, karabiber, tuz
  • kızartma için yağ
  • ve bütün bunları öğütebileceğiniz güçlü bir mutfak robotu/blender

Önceki günden suda bekletilmiş nohutları, maydanoz ve soğanlarla birlikte robotta öğütüyoruz. Nohutların tamamen püre gibi olması GEREKMİYOR; bilakis dişe gelecek kıvamda çekilmesi kızartıldığı zaman ona özgü kıtırlığı veriyor. (Çok da iri parçalar kalmamalı; o zaman da yaptığımız köftecikler yağda dağılabiliyor.) Açıkçası, öğütücünüzün kuvvetine göre ve zamanla deneye deneye en uygun kıvamı tutturuyorsunuz.

Falafel harcımız bu aşamada yemyeşil olmalı. Şunu da eklemek isterim ki nohutlar uzun süre suda bekledikleri için böyle bile yenilebilir. Aynı taze nohutların lezzetinde oluyor.

Sonra kuru malzemeleri ekliyoruz. Baharatlarımız ve karışımı elimize aldığımızda elimize yapışmayacak kıvama getirecek kadar birkaç kaşık nohut unu (ya da yoksa normal un). Çok fazla un eklemiyoruz ki nohut köfteleri hamurlaşmasın. Bu arada bir tavada yağı kızdırıyoruz.

Ve sıra geldi falafellerin hepsini aynı boyda yapan süper alete! Biz bunu, yıllar önce falafelle ilk tanıştığımız yer olan İsrail’den, Kudüs’ten almıştık. Sanırım internetten de satın almak mümkün. Ama böyle bir aletiniz yoksa da falafelleri bir yemek kaşığı yardımıyla, fazla büyük olmamak kaydıyla elinizle de yapabilirsiniz.

Bu özel aletin, yanındaki düğmeyi geri çektiğinizde haznesi açılıyor. Tekrar düğmeyi ittiğinizde de hazneye doldurduğunuz şeyi itiyor.

Böylece, falafel kalıbının haznesini karışımla doldurup bastırdığımızda aynı boyda köftecikler elde ediyoruz.

Bir bıçak yardımıyla kalıptan çıkıp kızgın yağa giren falafellerin kızarmış halleri de aşağıdaki gibi oluyor.

Kızarmaları da çok uzun sürmüyor. Neredeyse 2 dakika içinde, renkleri değişir değişmez yağdan çıkarmanız gerekiyor. Belki de falafel yapmanın, birden fazla kişiye ihtiyaç duyduğu en zor aşaması bu kısım. Birisi kızgın yağa falafelleri tek tek kalıptan çıkartırken, bir başkasının aynı anda kızarmışları çıkarması gerekiyor. Eğer bu işe yalnız kalkıştıysanız, o zaman tavayı çok fazla doldurmadan, azar azar miktarlarda kızartmanızı tavsiye ederim ki bir yandan kızaranları kavrulmadan çıkarmayı yetiştirebilesiniz. İnanın tahmin ettiğinizden de çabuk oluyorlar.

Falafellerinizi isterseniz kızarmış patatesle ya da bizim en çok sevdiğimiz şekliyle Arap pidesinin içinde servis yapabilirsiniz.

İşin en zevkli yanı da sofraya bütün malzemeleri koyup herkesin kendi falafelini istediği gibi hazırlaması. İnanın, çocuklar da bundan büyük keyif alıyorlar 🙂

Son olarak da, falafelin olmazsa olmazı “Tahin Sosu“ndan söz etmek istiyorum.

Sosun, malzemeleri tahin, limon, biraz tuz ve arzu ederseniz biraz sarımsak. Hepsi bu!

Tahinin içine limon suyunu -en ideali bir çırpma teliyle ya da mutfak robotunda- azar azar karıştırıyoruz. Çünkü limon suyu tahini koyulaştırıyor. Evet, yanlış duymadınız, sulandırmıyor, koyulaştırıyor. O yüzden limon suyunu azar azar katarak ve sürekli karıştırarak sosumuzu arzu ettiğimiz kıvama getiriyoruz.

Tahinli sos, inanın, falafellere çok yakışıyor.

Etsiz sofralarda misafir ağırlamaya utananlara, unutulmayan ziyafetler verebilmeniz dileğiyle…

Yeniden Kabak Çiçeği Dolması

3

“Yeniden” diyorum çünkü daha önce yapmış ve tarifini de yayınlamıştım. Dolmanın içini keyfinize göre hazırlamak, narin çiçekleri dikkatlice açıp doldurduktan sonra yaprakları usulca kapatmaktan ibaret.

O zamanlar kabak çiçeklerini pazarda görebiliyordum ancak. Pazara renk katıyorlar; böyle güzel süslüyorlardı tezgahları.

Yıllar önce kabak çiçeklerini toplayan kadınların ellerinde onları ilk kez gördüğümde; vazoları süsleyecek çiçek buketleri olduklarını sanmıştım. Oysa şimdi evimizin bahçesinde sarı sarı parlayan kendi kabak çiçeklerimiz olacağını kim hayal edebilirdi ki o zaman?

Evet, bizim aldığımız minicik kabak fideleri boylarından büyük çiçekler açtılar ama henüz bir tencere dolma yapacak kadar çok değiller. Bizimkiler yine pazardan.

Kabaklarımız yeterince büyüyünce onlarla ilk ne yapsam diye düşünüyorum şimdilerde.

Hint Böreği Samosa

11

Sene 1999. Girit’e yeni gelmiştik. Üniversitedeki Yabancılar için Yunanca kursuna başlamıştım. Aslında bu kurs, değişim programı öğrencileri içindi ve yalnız ben Avrupa dışındaki bir ülkedendim. Çünkü okumak için değil de evli olduğumdan gelmiştim eşimin memleketine. İlk gün herkes kendini tanıttığında, “ben de Türkiye’denim” dediğimde bütün kafalar dönüp bana bakmıştı. Halbuki benim gözlerim, sınıfa girdiğim ilk andan itibaren yalnızca 2 kişinin üstündeydi. Bunlar biri kız biri oğlan iki Hintliydi. Tabi Hindistan’dan değil, Galler’den gelmişlerdi. Yanyana oturuyorlardı. Ne yapıp edip onlarla konuşmak, ilk fırsatta da yemek yapmakla aralarının nasıl olduğunu sormaktı tek düşüncem 🙂 İkinci gün onların önünde oturuyordum. Çok genç ve güleryüzlüydüler. Çok geçmeden beklediğim muhabbet açıldı. Hint mutfağını ne kadar çok sevdiğimi, ancak kitaplardan öğrendiğim kadarıyla pişirmeye çalıştığımı söylemiştim. Baharatlara da ne kadar düşkün olduğumu ve bildiğim/duyduğum her baharatı tadına bakmak için edindiğimi de. Kızın kocaman güzel gözleri açılmıştı. “Ben de yemek yapmayı çok severim ama burada öğrenci evimizde her baharatım yok tabi” diye yakınmıştı. İşte fırsat! O zaman soluk bile almadan onu evimize davet etmiştim, birlikte Hintli birşeyler pişirmeye 🙂 O da hemen kabul etmişti, Hintli oğlanı çoktan saf dışı etmiştik, yemek yapmakla ilgisi olmadığından….

Vilash, o minicik esmer güzeli Hintli kız tanıştığım ilk Hindu ve doğduğundan beri vejetaryendi. Anlamakta güçlük çekip defalarca sormuştum “yani sen ömründe hiç mi et tatmadın?” diye. Neyse ki yumurta yediği için ben ona menemen ve kabak köftesi yapmıştım. O da, Hint Vejetaryen mutfağından samosa yapmıştı bana. Aradığı her baharatı baharat rafımda bulunca sevinçten çıldırmıştı. Yalnız nohut unumuz yoktu. Aslında nohut unuyla açıldığını söylediği yufkaları tek tek elinde açmıştı da ben ağzım açık hayranlıkla seyretmiştim onu. O günkü heyecanımı hala unutamam. İçi için ayrı, yufkasını açması, pişirmesi için ayrı, doldurup kızartması için ayrı uğraşılan bu tarifi aşama aşama not etmiştim en eski tarif defterime. Oldukça uzun süren bir uğraş sonunda çok acıkmış olarak oturup iştahla yiyişimizi de; Vilash’ın Yorgo’ya dönüp “she is really happy” deyişini de unutamıyorum.

Vilash memleketine döndükten sonra biz aynı tarifle birkaç kere yaptık. onun gibi yusyuvarlak açamadık tabi. Ama görüşünü de lezzeti de aynı oldu. Mutfağımızın bol zamanımız varken keyişle yapılacak baş tacı tarifi oldu samosalar. Sonra Maya’mız oldu, bebekle çocukla bol vakit bulup da yapılabilecek bir tarif değildi. Tarif defterinde Samosa sayfası uzun bir süre açılmadı.

SAMOSA‘nın malzeme listesi biraz kalabalık:

6-7 tane karanfil  (koyduğunuz sayıyı not edin)

4 kakule

1 yemek kaşığı dolusu hardal tohumu (tercihen rengi koyu bordoyla siyah arası olan koyu renkli hardal (Sinapis Nigra))

2 tatlı kaşığı dolusu tane kimyon

1 tatlı kaşığı zerdeçal

3-4 diş sarmısak

1 parmak kalınlığında ve boyunda taze zencefil  (bunun yerini toz kuru zencefil tutamıyor ne yazık ki)

Acıya dayanma sınırınıza göre 1-3 tane kuru kırmızı acı biber  (red hot chilli)

Bol, avuç dolusu tane karabiber

Bol, avuç dolusu tane kişniş

1 parmak uzunluğunda tarçın çubuğu

2 büyük soğan

2-3 patates

2 havuç

1 büyük kase bezelye

1 limonun suyu

1-2 yemek kaşığı un

2-3 tatlı kaşığı tuz

Patatesleri ve havuçları minik küpler halinde doğruyoruz.

Tavada sıvıyağı iyice kızdırıyoruz. Kakule tohumlarını, karanfileri ve hardalı atıp hardal tohumlarının patlamasını bekliyoruz. Bu sırada kapağı kapalı tutmanızda fayda var! Hardalların sesi kesilince, zerdeçalı, tane kimyonları, tarçın çubuğunu ekliyoruz.

İster havanda isterseniz robotta sarmısak-taze zencefil ve kırmızı kuru chili biberleri birlikte öğütüp, bu karışımı da tavaya ekliyoruz.

Mis kokular salan baharat karışımına ince doğradığımız soğanları ekleyip kavuruyoruz. Soğanlar kavrulurken;

varsa bir baharat öğütücüsünde (kahve değirmeni de aynı işi görüyor) tane karabiberleri ve kişniş tohumlarını öğütüyoruz. (Baharatları toz halde kullanmak yerine tanelerin o anda yeni çekilmesi bambaşka bir aroma veriyor. O yüzden zamandan kazanabilirsiniz ama lezzetten feragat etmeyin ve paketlenmiş toz baharat kullanmak yerine taneleri ihtiyaç anında çekin) Öğütülmüş karabiber ve kişnişi tavaya ekleyip karıştırıyoruz.

Önceden doğradığımız patates ve havuçları, bezelyeleri ekliyoruz. Tuzunu atıp hiç susuz kavuruyoruz. İyice kavrulduktan sonra biraz un ekliyoruz. Tamamen pişmesine yakın da, 1 limonun suyunu ekleyip güzelce karıştırıyoruz. İçimiz hazır! İçindeki tarçın çubuğu ve karanfilleri çıkarıyoruz.  (bu yüzden kaç tane koyduğumuzu unutmamalıyız!)


Samosaların içi soğurken hamurumuzu tutuyoruz. Hamur için;

Yaklaşık 1 kg. un  (bulabilirseniz Nohut unu)

3 tatlı kaşığı tuz

1 tatlı kaşığı dolusu tane kimyon

gerektiği kadar su

Bütün malzemeleri karıştırıp hamur tutuyoruz. Ceviz büyüklüğünde yuvarlaklar ayırıp merdaneyle mümkün olduğunca yuvarlak açıyoruz.

Eğer Hintli arkadaşım gibi ideal boyda ve yusyuvarlak açamazsanız, bizim gibi bir tabak yardımıyla yaklaşık bir avucunuz çapında daireler kesebilirsiniz.(Bizde Yorgo benden güzel açıyor 🙂

Yuvarlak kestiğimiz yufkaları yağsız tavada (bizim demir bir tavamız var) her iki tarafını da gözleme gibi kabarcıklar oluşuncaya kadar pişiriyoruz. Burada fazla pişirmemeye gayret edin. Fazla pişirmek yufkayı kurutuyor; dolayısıyla esnekliğini de kaybediyor ve sonraki kıvırma aşamasında elinizde dağılıyor. Biz ilk defa yalnız yapışımızda çok zorlanmıştık.

Hafifçe pişirdiğimiz yufkalarımızı üstüste koyup üstlerini bir bezle örtüyoruz ki kurumasınlar. Yufkaları ortadan ikiye kesiyoruz. Küçük bir kasenin içinde biraz un ve suyla böreklerimizin kenarını kapatmak için “yapıştırıcı” hazırlıyoruz. Artık böreklerimizi yapmaya başlayabiliriz.

Yarım daire şeklindeki yufkamızın yuvarlak kısmı yukarıya gelecek şekilde, külah gibi üçgen katlıyoruz. İçine dolu dolu içimizden koyup; şekildeki gibi üstte kalan yuvarlak kenarı da kapatıp, üçgen tombik muska börekleri yapıyoruz.

En son kapatığımız kenara hazırladığımız “yapıştırıcı”dan sürüp iyice kapandığından emin oluyoruz. Yoksa kızarırken açılır ve içi boşalır.


Böreklerimizi kızgın bol yağda kızartıp soğumasını bile beklemeden afiyetle yiyoruz!  Hintli arkadaşım o gün yanında bol baharatlı Lassi, yani bir çeşit baharatlı ayran yapmıştı. Üstüne de garam masalalı, oldukça baharatlı ve acılı bir çay içmiştik 🙂

Not: Bir sonraki sefer, 11 sene sonra Hindistan’daki samosa maceramızı anlatacağım…

Anneme vejetaryen olduğumu söylemeyin o beni hala et yiyor sanıyor…

5

Bazı kararlar vardır, siz bile  verdiğinize inanamazsınız. Bu kadar kolay olabileceğini düşünemezdiniz. Çünkü yalnızca uygun zamanı bekliyordur; belli bir olgunluğu, içinize iyice sindirmeyi; bazen belli bir yaşı, tecrübeyi, görmüşlüğü…Bugün (Paskalya’dan bir gün önce) ben bir karar aldım. Aslında bu kararla dünyaya bir fırsat tanıdım. Soluduğum havaya, kirlenip duran dünyaya, bizim kölemizmiş gibi aşağıladığımız hatta canlarını alma hakkına sahip olduğumuza inandığımız bütün hayvanlara… Ben bundan sonra benim gibi canı, kanı olan; kalbi atan, gözü gören, canı yanan, acısını kafası çalışmadığı için değil konuşamadığı için dile getiremeyen hiçbir canlıyı yememeye karar verdim: uzun lafın kısası vejetaryen.

Ne yazık ki hayatımızın geçtiği her iki ülkede de buna alışkanlık olmadığı için; ya “neler kaçırdığıma!?!” acıyarak bakılacak ya da nasıl olup da hiç yemediğim asla anlaşılmayacak. “Ama hiç et yemesek de olmaz ki, o da lazım….” laflarını çoooook duyacağım biliyorum. Mesele değil. Çocuk yaşta değilim. 42 senedir yediklerim bana yeter. Bu suçluluğu duyduğum andan itibaren bana ağır geliyorsa daha fazla üstlenmenin anlamı yok.

Şöyle bir düşündüm de, son 15-16 yıldır etle ilişkim ne kadar da değişti, farklı deneyimler içinde farklı şekiller aldı. Yorgo -bence doğası gereği- hep yatkındı etsiz bir yaşama. Onun bu kararını aklım almazdı önceleri; kendimi düşünemezdim bile. Böyle bir kararı alacak olsam -almazdım ya- aklıma gelen ilk düşünce “ama ben köfteleri, döneri çok severim” olurdu. Ne kadar bencilce! Hayat bu işte… Zaman geldi aklım almadı hiç et yemeyenleri, hem ki ben herkesten çok hayvan sever(d)im. Sanki benim yemememle hiçbir şey değişmeyecek; nasılsa o hayvanlar yiyenler için kesilip duruyor diye düşünür, kendimi sıyırırdım suçluluk duygusundan. Yıllar sonra ömründe hiç et yemeden büyümüş Hintli gençkızla tanıştığımda, insan et yemeden de sapasağlam insan olabiliyormuş diye şaşıp kaldım. Defalarca sormuşumdur kıza yani sen şimdi ömründe hiç mi tatmadın? diye. Hiç, demek… Hmm… Yok o zaman bile etkilenmedim. Dedim ya, bir zamanı var demek. O kızdan sonra da daha ne etler yedim ben, itiraf ediyorum.

Yıllar sonra hayvan sanayinin küresel ısınmaya etkisinin egsoz gazlarından çok daha fazla olduğunu hayretler içinde öğrendim. Büyükbaş hayvanların geviş getirirken çıkardıkları ve dışkılarında bulunan metan gazının, onlara otlak alan yaratmak için kesilen ormanların, hayvanların beslenmesi sırasında kullanılan fosil yakıtların, ürünlerin taşınması ve işlenmesi sırasında açığa çıkan karbon emisyonlarının giderek ısınmasına yadsınamayacak katkısıyla sarsıldım. Yine de et yedim ben. Başka vejetaryenler ağırladım evimde, ben vejetaryen olan arkadaşlarımın evinde kaldım, onları da hesaba katarak yemekler pişirdim. Ama aklıma esip canım çektiğinde yine yedim. Yorgo’nun hiç et yemediği dönemlerde zorlanırdımne yemek yapsam diye. Hayatını sınırlamak, kendini zora koşmak gibi gelirdi. bir de bir yere gidince “ne yiyeceğiz?” derdi olurdu. Öyle ya, toplumca etçiliz. Misafir etle ağırlanır. Ana yemek etli olmazsa ayıp olur! Misafirperverlik uğruna kurban edilir birkaç hayvan. Kurban’lara hiç değinmeyeyim…En azından, cennetlik olucaz diye umarak hayvan kanı akıtan bir aileden değilim. Bayramlarda asla kurban kesmezdik; tam tersi ailecek acırdık, doğru bulmazdık. Ama acırdık yalnızca, sonra komşunun kurbanından gelen daha sıcacık et kavrulur, evin içini kavurma kokuları sarardı.   ……………

Kurban eti yiyemeyenler de var. Sanki kasaptakiler kurban edilmemiş de, kendi isteğiyle intihar etmişler.

1995 – Yeni evliyken çok kısa bir süre Pınaret’te çalışmıştım. Daha ilk günden alıp götürdüler; hayvanların kesilişine tanık oldum. 2 ay dayanabildim bahçesindeki kokuya. Danaların canlı girip parçalara ayrılışı, kesik boynundan akan kan, kasapların kan içindeki üstü başı haftalarca aklımdan çıkmadı. Salam, sucuk olmak için çeşmelerden akan şeyin et olduğuna şahit lazımdı. O zamandan beri salam yemedim ama neden et yedim ki?

1998-Kelebekler vadisi, iki kız arkadaşla kamp yapmaya gittik. Çıkan tabldotta vejetaryen menü vardı; daha da ilginci onları yiyen vejetaryen genç turistler vardı, kolları bacakları dövmeli. O tatilden sonra bir kelebek dövmesi iz bıraktı hayatımda ama etli diyetimde değişiklik olmadı.

1999- Hintli gençkız Hindu olduğu için vejetaryendi. Bir insanın et yemeden yaşayabileceğinin canlı kanıtı karşımda duruyordu. İyi ki yumurta yiyordu da ona kabak köftesi yapmıştım. İnsan etsiz tarif bulamıyordu misafirine.

2003-israilde ne çok kısmi vejetaryen vardı. Kısmi demek evinde pişirmez ama dışarda bulunca yer, demek. Acıdıklarından falan değil. Kaşrut kurallarına göre; eti kestiğin bıçakla peynir kesilmez, süt kaynayan tencerede et pişmez. Ona ayrı buna ayrı kim uğraşacak. Evinde et pişmezse evi “temiz” kalır, dışarı çıkınca da kaşer et lokantasında içi rahat yer. Ama yine de yer. Tembellikten vejetaryen olsalar da, soyadan dondurmalar, çeşit çeşit tofular var.

2003- Maya’ya hamileyim. Canım hiç et istemiyor. Bol bol balık yiyorum. Her balık yiyişimde Maya karnımda dans ediyor 🙂 İlk kez düşünüyorum, Hindistan’da vejetaryen kadınlar n’apıyorlar? Hamilelikte et yemek şart olsaydı, orada her çocuğun gelişimi eksik doğması lazımdı. Burada bir tuhaflık var… Dünyanın en zeki bilgisayar programcıları da Hintliler bu arada.

2004- Maya doğdu. “Ye kızım ye, emziriyorsun” dediler, yedik bu kez…

2007- İngiltere. Yanında kaldığımız aile vejetaryen. Ne kadar çok insan var et yemeyen bu ülkede. Etsiz sosisler de varmış! Bizde yok böyle şeyler. Bizim ülkemizde vejetaryen olsan ne yiycen? Haydi, döndük başa yine…

2008- Darioya hamileyim, canım hiiiiiiç et istemiyor. Doğum doktorum her randevuda tembihliyor; “kızım biraz et ye”…. “Ya, canım istemiyor” Kan değerlerim düşüyormuş….

2009- Yeşiller’den öğreniyorum ki ozon deliğinin en büyük suçlusu et sektörüymüş! Et sektöründe dünya ihtiyacından da fazla hayvanı beslemek için harcanan tahılla 2 milyar aç insanın beslenebileceğini öğrendim…. de ben hala et yiyordum.

2010 – Food Inc. gibi gerçekçi filmler, yığınla belgesel, internette dolaşan videolar karara adım adım yaklaştırdı, içime sindirdi, kesinleştirdi. Maya’yla gittiğimiz Çocuk Yogasında Yoga öğretmenimizden vejetaryen bir diyetin zihnimizi de nasıl temizlediğini, konsantrasyonu arttırdığını öğrendim. Kanser için inek sütü ve şeker kadar fazla etten de uzak durmam gerektiğini biliyorum artık.

Bir de Gary Yourofsky 🙂 “Birgün biriyle karşılaştım hayatım değişti” dersiniz ya öyle bir insan. Hem de şahsen tanışmadan…

Blogumda çok kere etli tarif vermedim, herhalde 2 post öncesi 2. etli tarifimdi -sonuncu oldu 🙂 O etli yemek de kimi arkadaşımı şaşırtmış; lasagna’nın bile tofulu tarifini verdiğimden kaçınız zaten et yemediğimi sanmış. Evet, yiyordum, delisi değildim ama gerçekten birkaç gün öncesine kadar yiyordum. Sanıyordum ki insan vejetaryen olacaksa kendine güzel bir sofra hazırlar da bir veda yemeği yer. Alakası yokmuş…

2011 Paskalyadan 1 gün önce, dün, hiçbir “kuzu çevirme” şölenine davetli değildik. Geleneksel olarak, oruç bitince zincirden boşalmış gibi ete saldıran Yunanlıların adeta kuzu katliamına dönüşen paskalya kutlaması için ne yapacağıma karar vermiş de değildim. Yorgo bir süredir et yemiyor zaten. Yine de “alışkanlıktan” kasaba gidip alacaktım birşeyler. İşte beklediğim an, o andı. Kasabın önünden geçerken insanların adeta itiş kakış 4-5 kişilik bir aile için 10 kilo et almış, elleri kolları etlerle dolu hallerinden iğrendim. Tereddüt etmeden çok da düşünmeden geçtim gittim. Almayacağım. En azından bu paskalyada ve bundan sonra benim sayemde bir kuzu eksik kesilsin diye karar verdim. Zamanı gelmişti.

Bugün vejetaryen olsanız kaç hayvanın hayatını kurtarırdınız, öğrenmek ister misiniz? 🙂



Go to Top