Occupy Turkey olarak etiketli yazılar

– Anne, sen gitme. Ben giderim, dedi… ve gitti

0

Ne içtiğim kahvenin tadı var bu sabah, ne de yediğim ekmeğin…

Sabahın 7sinde ben çocuklarımı sıcacık yataklarında öperek uyandırırken; bir başka yavrunun elleri buz gibiydi, yatağı soğudu. Solgun yanaklarından son kez öperek uğurlandı son yolculuğuna.

Sabah sabah aramızdan ayrıldığının haberini aldığımdan beri kanım dondu sanki, elim ayağım buz kesti. Her şey tatsız, anlamsız bu sabah. Ağzımın içi zehir gibi acı. Kin gütmek, nefret en kötü duygular… ama elde değil. Seni öldürenlere duyduğum nefret yüreğime sığmıyor artık!  “Yüreğim ağzıma geldi” demek bu olsa gerek. Yüreğimdeki öfkenin, nefretin metal gibi soğuk tadı yüreğimden ağzıma geliyor sanki.

Ben seni hiç görmedim bile, çocuğum. Sen kaçıncı cansın bu uğurda yitirdiğimiz? Sayınızı unuttum. Sekizinci mi? Hepsi tazecik bedenler, tertemiz yüreklerdi ama sen… pek bir küçüktün be kara gözlü kuzucuk… derin uykuya dalalı beri daha da küçüldün. O güzel kara kara gözlerini açıp gülümseyemedin bir daha. Sen uyuyalı neler neler olduğunu bilemedin.

Ah be Berkin, bize ne yaptığını bir görebilseydin…

Savaşma seviş yahu!

9

Bugün internette okudum: “Devletin yasama, yürütme ve yargı organlarını hallettiniz de sıra geldi üreme organlarına” diyordu. Ne güzel özetliyor güler misin ağlar mısın halimizi… Kızlı erkekli aynı evde kalmanın dayanılmaz kabul edilmezliğini eleştiriyor kaç gündür RTE.

Kızlarla erkekler aynı evde kalıyorlarsa; o evde neler oluyor olabilir. En iyimser senaryodan en kötüsüne gidelim:

* Kızlı erkekli olarak bir doğum günü kutluyor olabilirler. Paşa paşa çay içip kuzu kuzu pasta yiyorlardır.

* Aslında kızlı erkekli bir araya gelmiş ders çalışıyor da olabilirler ki kızların kıvrak zekası erkeklere sınavda ne sorular çıkabileceği konusunda yardımcı olabilir.

* Belki kızlı erkekli grup, yemekli içkili bir parti veriyor da olabilir ki içkiler gece saat 22den sonra alınmıyorsa suç işlenmiş sayılmaz.

* Hatta kızlı erkekli içip içip sonra yanyana sızıp kalmış olabilirler. Ertesi sabah kimin yanında uyanacağının paniğini de bırakın onlara sabah sürpriz olsun.

* Belki de aynı evi gece gündüz paylaşıyor; kızlı erkekli aynı yatakta masum masum yatıyor olabilirler ki bundan da size ne?  Kimin kimle yatacağından daha ciddi meseleleri yok mu bu hükümetin? Biz size kimin eli kimin cebinde diye soruyor muyuz?

Kızlı erkekli “camide yaptılar” diye iftirasını attığınız “şey”i -siz lafını etmeye bile korkuyorsunuz ama- kendi evlerinde yapıyorsa; bundan size ne yani?!  Buna da karışmak haneye tecavüz değilse nedir?

Hatta ve hatta kızlı erkekli aynı yatakta hem de çıplak olarak oynaşıyor, sevişiyor ya da sizin anlayacağınız şekilde “çiftleşiyor” olabilirler. Onlar birbirini seviyorsa, birbirini arzuluyorsa, aşkın önüne kim geçebilir ki? Hem siz demiyor musunuz 4-5 çocuk isterim diye? Vallahi sizin tavsiyenize kanıp da onca çocuk yapmaya kalkanlar da sevişe sevişe yapacaklar bu işi. Zaten yaşları 18i geçiyorsa, bize karışmak düşmez. Ama 18in altındaysa, bunu da siz daha iyi bilirsiniz.

Sizin derdiniz başka! Bütün mesele; kızları daha çocukluktan kontrol altına almak. 4-5 sene ilkokula gitsin, az biraz okuma-yazma bilsin, gerisini de hiç aramasın. Zaten okuyup da n’apacak diplomaları? Kocasına vereceği alışveriş listesini yazabilsin yeter. Daha fazla bilirse, kalkıp mektup filan yazar sevgilisine. Bakarsın, eline bir yerlerden kitaplar geçer de okuyacak olur. Okur da sonra gözleri açılır. Dünyada kendi ayakları üstünde duran özgür kadınların, kadın haklarının varlığından haberdar olur. Sonra feminist filan olmaya kalkar başımıza. Kadın olmanın verdiği gücün farkına varırsa ne olur sonra? Kim tutabilir onu?  Maazallah ecnebilerin gavur icatlarını öğrenir de ufku falan açılır. Ne gerek var?! Halbuki hayatta ne bilmesi gerekiyorsa hepsi 15 yüzyıl önceden zaten yazılmamış mıdır kitapta? Fazla söze de araştırmaya, öğrenmeye de ne gerek vardır ki?!?!?!?!?

Size kalsa kızların hepsi evde oturusun. Karşı cinsle temasa geçmesin. Dokunmak ne demek; görmesin bile! Yalnızca bir gün gelip onu baba evinden kendi evine götürecek bir “beyaz atlı prens” olarak hayal ededursun… yani bir hapishaneden başka bir bir hapishaneye. Baba efendiliğinden koca cariyeliğine. Küçük erkek kardeşini bile çıplak görmekten utansın, sakınsın; değil başka adamları kendi kocasını bile zifaf gecesine kadar çıplak görmesin. Neden görmesin, bilmesin, öğrenmesin ki? Önceden görse, bilse, anlasa, korkmasa, kasılmasa yoksa zevk mi alır, aman diyeyim.  En iyisi başına ne gelecek bilmesin de, korkunun dizginleri her zaman sizin elinizde kalsın. Çünkü işinize böyle geliyor. Kadının hayatı her dönem bir başka erkeğin kontrolunda geçiyor. Önceleri baba, amca, ağabey, sonra da koca oluyor sözü geçen.

Başına ne geleceğini bile anlayamayacak yaşta kızları, yaşını başını almış koca adamların kucağına attığınızda ne oluyor?  O ilk gece yaşananlar, artık “helali” olduğu için mi tecavüz sayılmıyor?

Peki, siz nasıl oldunuz? (Olmaz olaydınız, o bizi yakan ayrı bir konu tabi! Keşke olmasaydınız diyeceğim ama madem ki oldunuz)

Sizi doğuran ana da babanızla sevişti de oldunuz, hala bilmiyorsanız benden duymuş olun. Ama tabi buna sevişmek denirse… belki de “çiftleşmek” demek lazım yine. Nasılsa tek gerekçesi çocuk yapmak, çoğalmak.

Belli ki bu konular hiç konuşulmamış büyüdüğünüz evlerde. Bu konular yok, sevişmeler yapılmıyor sayılmış. Kadının sahip olduğu “yüz kızartıcı suç”; erkeğin sahip olduğu da “iktidar ve güç” unsuru kabul edilmiş. Sevişmenin adını hiç duymamış ki kulaklarınız beyniniz idrak edebilsin. Yok sayılan “o şey”den kadınlar ürkütülmüş, erkekler de kendine has bir pay çıkarmış. Sonuçta, kadını da erkeği de bastırılmış, bastırılmış, bastırılmış. Gün gelmiş ki arzularının da, sevgisinin de farkında olan gençleri görünce azmış kudurmuş. Cesaretlerinin üstüne gaz bombasıyla, Tomalar dolusu ilaçlı suyla, palayla, sopayla saldırmış da yine de hırsını alamamış. Kendi yapamadığını başkası da yapamasın diye çileden çıkmış.

Sevmeye, sevilmeye bu kadar tepki niye? Bu kadar mı çıldırtıyor sizi sevgilileri görmek? Sevgisini ifade edebilenlere duyulan bu kin niye? “Ben yapamadım sen de yapma” kıskançlığı mı?! Aşkın tadını çıkarmak ne zaman suç oldu ki?

Her şeyi düşünüp Yaratan 2 cins yarattıysa sizce bir anlamı yok mu bunun? Yoksa tek cins yaratıp kendinden üretemez miydi?

Siz ki hamile kadın gördüğünüz de -herkes gibi- aklına en önce bebek değil de, aklına “o bebeğin yapıldığı gece olup bitenler” gelip de bir hoş olanlar!

Ben ne desem size fazla gelir! Sevişmeyi insan doğasının gereği değil de kaçınılması gereken bir şey gibi göstermeye çalışan zihniyeti, vajina, penis, seks diyerek afallatsam mı acaba?

Ya da kendi çocuklarıma anlattığım yalınlıkta mı anlatsam derdimi:

“Hepimiz insanız: bazılarında pipi var, bazılarında kuku.”  

Bu kadar basit!


 

Pembe alçı, salyangoz ve tepeden örgülü kızlar

2

Kafamda birkaç düşünce uçuşuyor.

Ahmet Atakan’ın ölümüne -internet üzerinden de olsa- dakika dakika şahit olmak çok sarstı beni. Yüzünü bile görmediğim ve asla göremeyeceğim bir gencin yüreğimi bu kadar derinden yakması, kalbimizin aslında ne kadar da hassas ve başına buyruk bir parçamız olduğunu kanıtlamıyor mu? İzah etmesi zor.

Daha 22 yaşındaydı.

Her “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” deyişimde, eklemeden edemiyorum; bir şeyler değişsin ama keşke bu gencecik canlar kaybedilmeden olsaydı… olabilseydi.  Biz zamansız ve haksız bir ölümü daha protesto edinceye kadar yenisi ekleniyor kayıplar listesine. Bu çok çok üzücü… Daha nereye kadar, daha kaç can var bu uğurda feda olacak?  Her seferinde “umarım bu son olur” diyorum.

Giden gittiğiyle kalıyor. Geride kalanlar da geride kalan problemlerle boğuşmaya, mücadeleye kaldığı yerden devam ediyor.

Okullar açıldı. Okul da büyük bir mücadele değil midir çocuklar için? Bir yandan sayısız sınavlarla ne öğrendiği değil, kaç puan aldığının öneminin dayatıldığı bir sistem. Bir okulun bitirme sınavları; başka bir okula giriş sınavları; ne olduğu belli olmayan bir sürü sınav ve yarışa hazırlanan atlara dönen çocuklar.

Yetmedi, artık çocuğunu nasıl bir okulda okutacağın yönünde tercih hakkının neredeyse hiç kalmadığı, sizin adınıza buna devletin karar verdiği bir otorite var! Çoğumuzun okuduğu normal lisenin tarihe karışıp herkese -sorgusul sualsiz- İmam Hatip Liselerinin dayatıldığı bir “sistem”(!?).  Nerede kaldı “dinde dayatma olmasın” diye geçinip, kızlarımızın “başörtüsü hakkını” savunan iktidar? İstemeyenin İmam Hatip’e gönderMEme hakkına neden saygı göstermiyor?  ya da inanMAma hakkımız yok mu? Demek baĞzı haklar daha bir hakmış.

Okul çıkışında çocuğumu bekliyorum. Zil çalıyor ve koşa koşa okul binasından avluya akan çocuklara bakıyorum. Yarısı terlikli, sandaletli, crocslu, denize gider gibi. Askılı tişortlu, sırtı açık elbiseli, mini şortlu. Saçlar her çocuğun ayrı alem. Bir tane toplayan, 2 tane toplayan, salık bırakan, taranmışı, örgülüsü, karmakarışık olanı. Küpeleri, kollarında renk renk bilezikleri var kızların. Hepsi çocuk. Rengarenk. Özgür. Olması gerektiği gibi. Giydikleri giysilerin, saçlarının kaç boğum örgü olduğunun okuldaki öğrenme süreçlerine ve kapasitelerine nasıl bir etki yapacağını kim açıklayabilirse açıklasın. 

Halbuki Türkiye’de saçından, çorabına ne giydiğine karışılan çocukları baskı altında tutan, kendileri de bir şekilde “ezilmiş” öğretmenlerin durumu da içler acısı. Giydikleri takım elbiselerin, taktıkları kravatların ardında kendilerini “bir şey” sanıyorlar ama nafile.

Kızım bu sene de geçen seneki sınıf öğretmeni geldiği için sevinçten uçuyor. Sabahları okul kapısından girer girmez, koşup sarılıyor öğretmenine. Çünkü öğretmeni onlara tarih dersini sevdirmek için sınıfta tiyatro yapar gibi kılıktan kılığa giriyormuş; “Anne, öğretmenimiz çok komik, bizi hep güldürüyor” diye söz ediyor ondan kızım. Benden de genç erkek öğretmen belki çok tecrübeli değil ama önemli olan çocukların gözünü korkutan, yanaşmaya teşebbüs bile edemeyeceğin bir ciddiyet maskesinin arkasına saklanmamış en azından. Olduğu gibi, doğal. Ayağında bermuda şortu, sırtında çantasıyla geliyor okula.

Bir de kendi çocukluğum, bizim öğretmenlerimiz geliyor aklıma. Kız Lisesi’nde her sabah sınıflara girerken, bizi süzen bakışları arasında nöbetçi öğretmenlerin önünden geçişimiz… utanılacak bir tablo aslında. Saç, baş, kolye, küpe, çorap vs. kontrolu… Çorabı ne renk, desenli mi, saçları açık mı, örgülü mü, eteği çok kısa mı, gömleği beyaz mı, yoksa kolyesi, küpesi filan mı var? Sanki güzellik yarışmasına çıkmışız ya da görücüye… ne utanç verici. “Saçlar 3 boğumdan az örülüyorsa muhakkak ki kestirilecek!”. Benim saçlarım uzundu. Kafamın iyice tepesinde 2 tane toplar sonra onları örerdim. Örgüler başımın iki yanında sallanırdı yürürken ve bu benim çok hoşuma giderdi. Bir gün, o her şeyimizi denetleyen öğretmenlerden biri sınıfa girmiş saç kontrolu yaptığında, bana “senin saçların NEDEN o kadar yukarıdan örülü?” diye bile sormuştu, hiç unutmam. Yani, saçlarını örmek bile yetmiyor, “tek tip” insan olmak için… Aynı tornacıdan çıkmış odunlar gibi yontmak istiyorlar bizi en taze halimizle.

Kız kardeşimin beyaz diz altı çorapları, “beyaz ama yanında desenleri var” diye eve geri gönderildiğini bilirim. O günkü dersleri kaçırmak, çorabında desen taşımaktan daha az önemli nasılsa, di mi?

Biz bunca yıl nelere kafayı takmışız. Nelerle vakit kaybetmişiz.

                                              ΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛΛ

** Bugün öğle yemeğinde oğlum soruyor:  “Anne, kırmızı kızlık mı?”

“Hem kızlara hem de oğlanlara olabilir. Neden?” diye soruyorum. Anaokulunda bir kız demiş ki “kırmızı yalnız kızlara olur”. 

“Olur mu” diyorum, “erkeklerin de kırmızı kıyafetleri olabilir, kırmızı arabaları da 🙂 Üstelik yalnızca kırmızı değil, pembe de giyebilirler”. Nitekim, daha o sabah Maya’nın öğretmeninin bermuda şortunun pembe olduğunu hatırlatıyorum ikisine de 🙂

Bu konuşmanın üstünden fazla geçmeden, aşağıdaki resme rastlıyorum internette. 

Çocuğun kolu kırılınca doktoru sormuş; “ne renk alçı istersin?” Çocuk pembe rengi gösterince doktor şaşırmış; “pembe kız rengidir” diye… Çocuk da “kız rengi, oğlan rengi olmaz. Ben PEMBE istiyorum. Çünkü (şimdi) “Göğüs Kanseri Ay’ı” deyince doktor utancından kızarmış.  Hemşire oğlana bir öpücük vermiş, annesi de çok gururlanmış. Demek ki aylardan Ekim’miş.

İşte kültürel farklar, farklı coğrafyalarda ve farklı iklimlerde yaşayan farklı insanlar. Ne yazık ki ülkemizde kendini özgürce ifade EDEMEME daha okul yıllarından başlıyor ve çocukların beyinlerine ömür boyu kolay kolay atamayacakları ön yargılar olarak kazınıyor.

** Salyangoz bunun neresinde? demeyin: o da kültürel bir fark sembolü. Dario bu sene ana sınıfına gidiyor. Geçen gün öğretmen velilerle toplantı yaptı. Babası toplantı dönüşü anlattı. Öğlen yemeklerini evden götürecekleri için öğretmenleri bazı noktalara değinmiş. Yemekler fırında ısınacak kaplarda olacak, kapların üstüne isim yazılacak, büyük parçalıysa lokmalanmış olacak vs. vs. Mümkün olduğunca onlara iş düşmeyecek, kısacası. Örnek olarak da şöyle demiş; “çocuğunuza o gün eğer salyangoz verirseniz, lütfen ayıklayın da koyun kabına”.  Şaşmamak lazım, burası Girit ve o da geleneksel ve pek çok evde pişen sıradan bir yemek işte.

Barış ele avuca sığmayan bir güvercin

2


Barış, elimizde bir türlü tutamadığımız bir kuşa döndü gitti.

Türkiye’de neyin, ne zaman, nerede yasaklanacağı da asla öngörülemeyen bir şeye dönüştü.

İçki içiyorsun, ayyaşsın, kabahat!
Tencere tava çalıyorsun; protestocusun; kabahat!
Hakkını arıyorsun; direniyorsun; çapulcusun. En büyük kabahat!
Yazıyorsun, kabahat. Çiziyorsun, kabahat. Paylaşıyorsun, kabahat. Tweet atıyorsun, çok fena kabahat!

Öpüşüyorsun, kabahat. Sarılıyorsun, kabahat!

Duruyorsun, kabahat… Boyuyorsun, kabahat!

(Haklı olarak) Konuşuyorsun, kendini ifade ediyorsun; büyük kabahat.

Protesto ediyorsun, itiraz ediyorsun, “resmen” suçlu damgası yiyorsun.

Hatta yalnızca görevini yapıyorsun yine de “terörist” olmaktan sıyrılamıyorsun.

Artık gaz maskesi bulundurmak, evinde mermi bulunmasıyla eş değerde “terör örgütü üyesi” olduğunun kanıtı sayılıyor.
Bir de yanında Talcid buldular mı! Yandın artık.

Bir gün geçmiyor ki akıl almayacak şu haberlerden bir yenisini duymayalım:

“Taksim’de “Duran adam” eylemi yapanlar gözaltında.”

“Ankara Metrosu’nda gitar çalıp şarkı söyleyen gençler hedef oldu ve görevli tarafından engellenmek istendiler.”

“İzmir’de eylemlere katıldıkları gerekçesiyle tutuklanan 8 kişi hakkında “terör örgütü adına suç işlemek” iddiasıyla 17′şer yıl hapis cezası istemiyle dava açıldı.”

“Mesut Çeki Kırıkkale F Tipinde, Ali İsmail Korkmaz’ın boncuktan portresini yaptığı için soruşturma açıldı.”

“İzmit’te merdiven boyayan vatandaşlar gözaltına alındı.”

“İzmir’de Elif Kaya Şakran, kadın ceza evinde çıplak aramaya karşı çıkıp direndiği için dava açıldı”

Yakında nefes aldın, bedelini ödemek zorundasın diyecek “birileri”. Ödemeye itiraz edersen, tıkacaklar içeriye, “o zaman almasaydın nefes” gerekçesiyle.

Birileri “usta”yım diye geçiniyor, neyin ustası acaba? Ancak fesatlığın, kışkırtıcılığın ve düzene çomak sokmanın ustası olduğu kesin.

İnsanlar oturuyorlardı; su fışkırttılar, gaz bombası attılar, ayağa kaldırıp herkesi harekete geçirdiler. Sonra ayaklandınız diye, yakaladılar, copladılar, yetmedi vurdular (bazen palayla sopayla bazen de gerçek mermiyle)

Sonra insanlar durdu. Hareketsiz kalarak karşı koydu. Onların hareketsizliği de “battı” fesat gözlere. Kışkırtmaya çalıştılar. Bile bile, ateşe körükle gitmek gibi. Ama tutmadı bu numara da.

Vicdanı olan; doğayı, insanı, hayvanı seven insanlar ne yaptıysa, vicdansızlar onun hep tersini istedi.
Dinde, inançta özgürlük, baş örtüde özgürlük vaatleriyle kandırdıklarınızı bile pes ettirdiniz artık. Baş örtülerinin malzeme yapılmasından tiksindi insanlar, nefret ettiler bin pişman.

Yıllardır var olan parkı korumak istedi insanlar, yeni bir şey istemediler. Siz ne derseniz deyin, biz AVMyi yine de yapacağız dediler, inadı inat şeyi….
Birlik oldu; Türkü, Kürdü, Alevisi, Lazı, Ermenisi, Musevisi, Rumu, Çerkezi, dindarı, ateisti, komünisti, solcusu, sağcısı, genci yaşlısı, iş adamı, iş kadını, LGBTlisi, orospusu, sanatçısı, sanattan anlamayanı, eğitimlisi, kültürsüzü, doktoralısı bayrak satıcısı. Ama bu birliğe de fitne sokulmaya çalışıldı, insanlar birbirini ispiyonlamaya özendirildi. Bu kadar fesatlık, bu kadar fenalık, bu kadar gözü dönmüşlük. İktidar hırsı ve cebini doldurma aşkı insanın gözünü bu kadar mı döndürür de insani hiç bir değer bırakmaz karakterinde??!?!

Türkiye’min haline bakın. Kimlerin elinde sallanıp sallanıp bir o duvara bir öteki duvara vuruluyor. Her sallayışta üstünde başında ne varsa dökülüyor saçılıyor. Dağılıyor, parçalar bir araya getirilemeyecek kadar uzaklara düşüyor, kayboluyor 🙁

Çözüm ne? Nasıl kurtulacağız bu illetten diye gece yarısı uykusunda ter döktürüyor insana. Yokuş aşağı nereye doğru yuvarlanıyor bu memleket? Varacağı yerde ne bekliyor onu? Ne zaman ve nereye çarpıp duracak birdenbire? Ucu bucağı görünmeyen bir yokuştan aşağıya… bakıyorum.

Ufukta ışık gören var mı?

Çocuklar kadar saf ve temiz olabilseydik

0

15. Haziran. 2013
O gün cehennem gibiydi.  Neler hissetiğimi anlatmak çok zor.

Dostlarıyla, küçük çocuklarıyla ailecek barış içinde oturan insanlar… müzik, dans, huzur varken GEZİ Parkı’nda; hepsi bir anda “bir varmış bir yokmuş” oldu.

Olaylar takip etmekte zorlanılacak hızda gelişti bütün gece ama takipler gecikmedi… Onlara kucağını açan Divan Oteli’nin içine kadar sürdü. Bir şeyler fazlasıyla ters gidiyordu.

İşte o sıralarda;  bir arkadaşımın dediği gibi; “Haber kanallarında naklen “Yalan” yapılıyor“du.

Buna rağmen, her şeye rağmen Halk protestoya, bağırmaya, haykırmaya, yürümeye, direnmeye devam etti bütün gece boyunca.

Okuduğum en anlamlı tweet’lerden biri:

Bravo!!! Gezi’yi boşalttın.Şimdi bütün Türkiye sokakta, bakalım koskoca ülkeyi nasıl boşaltacaksın. Görelim !!!”  diye pek çokların isyanını dile getiriyordu.

Oysa ki Gezi barış içindeydi. Kendi koşullarına saygı gösterildiği takdirde uzlaşmaya hazırdı. Hiç kimse şiddet istemiyordu orada.

Gezi Parkı’nda çocuklar da vardı.

Çocuklar dünyanın her yerinde, her koşulda öyle masumlar ki… saf, temiz duygularla dolu minik yürekleri.

O gece orada olan çocuklar yaşadıklarını asla unutmayacaklar. Büyüyünce, umarım ki, hepsi birer GEZİCİ olacaklar 🙂

Go to Top