Maya’m olarak etiketli yazılar
Toprak Ana
17 Ağu
Dünyada milyarlarca insan, milyarlarca da hayat var. Dünyanın bir yanında savaş, açlık ve ölüm kol gezerken öte yanda bolluktan ve gerekli gereksiz tüketim alışkanlığından çöplere atılanlar. Hep düşünürüm çöpe atılacağına yiyeceğimizden fazlasını, bir lokma ekmek bile bulamadığı için açlıktan ölen insanlara ulaştırabilmenin bir yolu olsaydı keşke, diye. Bilen varsa söylesin…
Çöpe atılan onca yiyecek bir yana, bir de toprakta, organik çöpler kadar çabuk “erimeyenler” var ki onlar da başlı başına koca bir problem! Milyarlarca insanız, dedik. Bir düşünün hergün her bir insanın yiyip, içerek, okuyarak, yıkanarak, çamaşırını ve bulaşığını yıkayarak tükettiklerini… ve bütün bu işlerden geride kalanları. Ne kadar çok plastik, ne çok kağıt, bir o kadar da metal ve camın atıldığını. Çıkan egzoz gazları, atık sulardaki deterjanlar, ilaçlar, dökülen petrol de cabası.
(En çok da atılan cama acıyorum. Öyle zor elde ediliyor ki, camın kıymetini bilmiyoruz yeterince! En çok da depozitosuz şişelere kızıyorum. Çünkü bir yerde depozito mecbur ediyor insanları o şişeleri geri döndürmeye. Ama depozitosu olmayınca, bitince çöpe atıveriyorlar. İzmir’de çalıştığım şirkette, bir karton kutu koyup depozitosuz şişeleri oraya atmaları için teşvik ediyor, kutu dolunca da şişeleri bir torbaya doldurup şişe kumbaralarına atıyordum. Tabi bu proje fazla destek görmediğinden uzun sürmemişti :(
Denize atılan 1 tek plastik şişenin 450 yılda kaybolduğunu okuduğumda, inanın, dehşete düşmüştüm. 1 tek plastik şişe 450 yılda yok oluyorsa, denizlerimizde hala yüzecek yer bulabildiğimiz için, demek ki biz ve birkaç yüzyıllık nesiller hala şanslıyız. Tabi ki ne biz ne de şimdi bilinçlendirmeye çalıştığımız çocuklarımız göremeyecek bu gidişatın neye varacağını ama sonraki nesillere daha ileriyi gören bir bilinç miras bırakmak bizim elimizde.
Halbuki atılmak yerine, geri kazandırmak bir alışkanlık haline gelebilseydi, hem ekonomik açıdan kazançlı hem de çevre dostu bir davranış olurdu. (İzmir Belediyesi’nin başlattığı geri dönüşüm için toplama projesinin hala devam ettiğini görmek İzmir’deyken sevindirmişti beni. Annemin balkondaki dönüşüm kutusu bir dolup bir boşalıyordu :)
Her ne kadar biz doğanın kıymetini bilmesek de, doğa bize karşı hiç nankör değil. Boşuna denmemiş ona “Toprak Ana” diye… gerçekten de bir anne gibi her zaman her koşulda vermeye (beslemeye) hazırdır Toprak Ana. İsterse dünyanın öbür ucunda kıyamet kopsun, doğaya ve toprağa yapılabileceklerin en kötüsü yapılsın, yine de küsmez bize, toprağa kendiliğinden düşen bir tohum bile bir an önce çatlayıp da filizlenmek için sabırsızlanır. Yeter ki bir damlacık suyu görsün. Tek isteği budur bizden. Tohumu bağrına bastınız mı toprak ananın gerisini fazla düşünmeye gerek yok. Emeğiniz karşılıksız kalmaz, dallardan sarkan kırmızı domatesler, yemyeşil biberler ya da yattığı yerde “semirmiş” kabaklarla ödüllendirilirsiniz
Geçenlerde biz de Toprak Ana’yla içiçe bir öğleden sonra geçirdik. Bir arkadaşımız yurtdışında olduğu süre içinde, kendi çabaları ve çapalarıyla yarattığı minik sebze bahçesini bize emanet etmişti. Gidip sebzelerden toplamamızı, yoksa boşa gideceğini söyledi. Zaten bu bahçenin sebzelerinden ilk yiyişimiz değildi, sağolsun ne zaman toplayacak olsa, hep Yorgo’yu da yanına alır birlikte giderlerdi. (O, bize Dağ sümbüllerini nasıl bulacağımızı ve nasıl toplanacağını öğretmişti biz de ona kaparinin nasıl yapıldığını. Şimdi de birlikte peynir mucizesini keşfettik
Maya için son derece değişik bir gündü tabi ki… sanki benim için değil miydi ki?! O daha 2,5 yaşında dalından domates kopardıysa, ben kim bilir ilk defa kaç yaşımda koparmıştım?! En çok da minik domateslere bayıldı Mayacığım. En kırmızılarını seçip doldurdu minik avuçlarını
Bunlar da bamya çiçekleri… Sanki bamyaları için değil de çiçekleri için dikilecek kadar güzeller değil mi?
Bu da hepimizi hayrete düşürecek kadar değişik bir örümcek… Girit’te bütün örümcekler böyle sanmayın
İlk kez gördük böylesini…
Zeytin ağaçlarının altında da Ege’de Tilki kuyruğu diye bilinen Vlita’lar ekiliydi. Biz onları toplarken Maya da yemyeşil, minik zeytin taneleriyle meşguldu. Torbalarımıza doldurduğumuz tazecik sebzelerden öte, o gün soluduğumuz temiz hava, dokunduğumuz toprak, otların veutu kekiklerin mis kokusu kar kaldı yanımıza… Arkadaşımız sağolsun!
Lemoncello ile tekrar merhaba!
10 Ağu
Döneli 1 hafta oluyor. Yokluğumda bırakılan notlara bir cevap yazmak dışında fırsatım olmadı bir türlü sayfamı güncelleştirmek için. Malum döndükten sonra, hayatına bıraktığın yerden devam ediyor insan. Yine de uyum sağlamak birkaç gününü alıyor. Her evin kendine göre bir düzeni, bir ritmi var çünkü. Şehirlerin de öyle değil mi sanki. Ben yine aynı ben’im ama İzmir’deki düzen bir başka oluyor, burada Girit’teki düzen bir başka. Yol yorgunluğumuzu atıp, girişteki çantaları da boşaltıp yerleştirdikten sonra, bizimle gelenlerle de artan çamaşırlar ve evdeki birkaç eksik için yapılması gereken günlük alışveriş dışında sanki hiç gitmemişiz gibi devam ediyordu işte hayat! Ev, beklediğimden daha derli toplu kalmış, Mayacık 2 haftadır görmediği oyuncaklarıyla hasret gidererek uzun bir süre kendi kendine oyalanmıştı. Vardığımız gün hazır yemek bulmak güzeldi elbette
Ama derler ya, hazıra dağ dayanmaz. Yemek yapmak yine günlük hayatın bir gereği haline gelmişti. Zor da gelmedi açıkçası, çünkü İzmir’de pek de mutfağa sokmamıştı beni annem
* Güzel suratlardan en kirloş olanı benimki
İzmir… Güzel geçti 2 hafta. Sayılı gün olunca, ister 2 hafta olsun ister 2 ay, bir de bakarsın geçivermiş onca gün. Az şey yapmadık yine de… Tadını en çok da Maya çıkardı. Zaten öyle olsun istemedik mi? Bahar’ın fıstıkları, sevgili kuzenleri Elif’le Yağmur’un İstanbul’dan anneanneye gideceklerini duyduğumuz günden itibaren planlamıştık bu seyahati. 3 kuzen bir arada harika günler geçirdiler
Her sabah parka, ayrıca Fuar’a, lunaparka, Kordon’a, Karşıyaka’ya gittik. Kordon’da fayton sefasından tutun da Konak meydanında kuşlara yem atmaya, oradan vapurla Karşıyaka’ya geçmeye kadar pek çok değişik tecrübe minik kızların minicik hayatları için…
Sınırlı zaman zarfında yetiştirebildiğimiz kadar arkadaşımızı gördük. Çok istesek de bir türlü görüşemediklerimize de bir dahaki sefere görüşme sözü vererek, 200den fazla fotoğraf, 2 saatlik video ve babasına anlatmak üzere not ettiğimiz, Maya’nın yeni marifetleri ve de sözleri, bir sürü de anıyı yanımızda getirdik. Bazı şeyleri hala hatırlayıp da anlatıyoruz…
Tebdili mekanda bereket var, derler ya.. Ben buna inanıyorum. Gerçi bizim mekan değişikliğimiz hep Türkiye-Yunanistan arasında olsa da, birinde yaşarken diğerine gitmek bir tadımlık da olsa, canlılık getiriyor hayatına insanın. Tazeleniyor sanki insan. Birşeyleri tekrar hatırlıyor. 2 yıldır yazın gitmediğimden neredeyse İzmir’in yazını unutacaktım. Gerçi Girit’e döndüğümüzde de daha farklı bir hava beklemiyordu bizi. Sıcak aynı sıcak… arada sırada çıkan hafiften bir esinti de olmasa, katlanılması iyice zorlaşan yaz günler. Bu sıcak günlerde içimizi serinletecek birşey vardı ki, ayrılmadan önce yapıp atmıştım buzdolabına. Yeteri kadar beklemişti. Lemoncello aslında bir Yunan tarifi değil, limon aromalı bir İtalyan likörü. Ben ilk kez denedim ve beğendim.
Lemoncello için;
- 8 limonun kabuğu (bize yalnız kabukları lazım, limonlar yine size kalıyor
- 1 litre kaliteli votka
- 900 gr. toz şeker
- 1,5 litre içme suyu
Limonları -mümkünse fırçayla- bir güzel temizliyoruz. Kabuklarını elma soyar gibi soyuyoruz. Bu kabukları büyük bir kavanoza koyup üstüne votkayı döküyoruz. Kavanozu en azından 5 gün, dilerseniz 1 hafta buzdolabında bekletiyoruz.
1 hafta sonra, buzdolabından alıp süzerek içindeki limon kabuklarını atıyoruz. Diğer yanda şekerle suyu karıştırıp 5 dakika kaynatarak koyu olmayan bir şurup elde ediyoruz. Şurubu soğuttup, limon aromalı votkamızla karıştırıyoruz. Bu karışımın da buzdolabında en azından 10 gün beklemesi öneriliyor. Bizimkini tam ayrılmadan önce yapıp buzdolabına koymuştum. Dönünceye kadar 15 gün beklemiş oldu. Belki de daha iyi oldu. Limon tadı içine öyle işlemişti ki alkol tadını neredeyse tamamen bastırmış, beklediğimden daha tatlı, içimi çok hoş olmuştu. Benim gibi votkanın düşkünü değilseniz bile, yaz günleri için limon aromasıyla ferahlatıcı bir içecek!
Çocuklara herşeyi öğretmeli
2 Tem
Çocuklara herşeyi öğretmemiz gerektiğine inanıyorum. “Herşey” derken; bu, etrafımızda hergün gördüğümüz en basit şeyleri de içerebilmeli bence. Hergün yediğimiz ekmek, soyup doğradığımız soğan, pazardan alıp dilimlediğimiz karpuz, bir çiçeğe konmuş arı, bir kelebeğin kanadı veya bir köpek yavrusunun minik patileri de olabilir. Bazı şeyleri biz, büyükler o kadar kanıksamışızdır ki sanki çocuklarımızın da aynı şeylerin zaten farkında oldukları yanılgısına düşeriz bazen.. ya da daha büyük yanılgıya düşüp, anlatsak da onların bizi “anlamayacağını” sanırız… ve çok yanılırız tabi ki!
Halbuki – bunu her geçen gün daha çok büyüyen, daha çok şey öğrenen ve dünyayı daha iyi anlayan kendi kızımda da görüyorum ki – çocuklar, sandığımız gibi yaşları gereği söylediklerimizi anlayamayacak kapasitede değil, tam tersine onlara ne verirsek almaya hazır, hatta her yeni bilgiye “aç” bir halde beklemektedirler. Öğrendikleri her yeni şey onlar için bu yepyeni dünyayı öğrenip anlamaya bir adım daha yaklaşmak demektir, yeni bir bilgiyle açılan yepyeni bir kapı, yeni ufuklar demektir. Öyle çok şey var ki etraflarında öğrenmek ve anlamak için.
Çocuklara “aman canım çocuktur, o ne anlar!” diye bir yaklaşımla yanaşmak bence çocuk büyütürken yapılabilecek en büyük hatadır. Aksine, o küçücük “can”ı da kendi kendini hergün yaratmak için çabalayan bir kişilik olarak görmek, işleri her iki taraf için de kolaylaştıracaktır. Hem çocuk kendinin gerçek anlamda “adam yerine konmasından” büyük keyif alacaktır, hem de onu yetiştirmek/geliştirmek/hayat yolunda elinden tutmak gibi gerçekten kutsal bir görevi üstlenmiş kişi, karşısında muhtaç ve aciz bir yavru yerine, kendi ayakları üstünde basmaya çabalayan, sadece fiziksel gücü bir noktaya kadar (şimdilik) sınırlı olan, küçük bir insanla birlikte olmanın keyfine varacaktır.
Çocuklara ne öğretmemiz gerektiğini bize öğretecek kılavuz kitaplara da gerek yok aslında. Sadece gözümüzü açtığımız her yeni güne başlarken biraz daha dikkatli olmak, ertafımızın farkında olmak yeterli. O gün ne yapıyorsak, ne alacaksak, ne pişirip ne yiyeceksek, işte bunların hepsi de birer yeni malzemedir çocuğumuz için.
Balkondaki saksıya ektiğimiz domates fidelerinin çiçeklerinden minik domatesler olacağını kızıma bir kere söylemem yetti. O şimdi, heyecanla yiyeceği ilk domatesin kızarmasını bekliyor. Aldığımız dondurulmuş tane mısırların aslında nasıl bir koçana dizili olduğunu görmek onu çok heyecanlandırdı. Balıkların nasıl kaygan olduğu, fesleğenin yapraklarına dokununca mis gibi koktuğu, karabiberin hapşırttığı, kahvenin yalnızca anne-babaların içebileceği kadar acı olduğunu kendi gözleriyle, elleriyle, diliyle ve burnuyla anladı!
Birgün buzdolabına koymadan önce, buz kalıbına doldurduğumu gördüğü, hatta dokunduğu suyun birkaç saat sonra hatırlayıp da tekrar baktığımızda nasıl kaskatı ve (çok soğuk!!) bir buz olduğunu yine minik parmağını dokundurarak anlamıştı. Şimdi arada sırada bana “anne, buz yapalım mı?” diye soruyor
Taze fasulye ayıklarken çocukları kendinizden uzak tutmak, tanelerle kabukları birbirine karıştırmamalarını sağlamak neredeyse imkansız değil mi? Siz ona/onlara “uzak dur şimdi, elleme, sen karışma!” dedikçe daha da cazipleşen bu işe bırakın karışsınlar… en fazla birkaç fasulyeyi feda edersiniz, ama bir de bakarsınız ki en sevdiği oyuncak bile onu böylesine hiç sesini çıkarmadan, meşgul etmeyi başaramamıştır. Özellikle içi iri tanelerle dolu, hafiften aralanmış bir kaç fasulyeyi önüne koyun da bakın, taneleri içinden çıkarabilmek için azimle uğraşacaktır.
Aslında etrafımızda, hele ki mutfakta öyle çok renk, öyle çok koku, öyle çok tat ve bir o kadar da ilginç fiziksel olaylar var ki… Kırılan yumurtanın içinden çıkan sarısı bir sürpriz gibi onları şaşırtırken, omlet yapmak için yumurtaları çatalla çırpıp köpük köpük yaptığımı görmek de ayrıca hayrete düşürüyor. Ben çırptığım kaseyi alıp, içindekini rahatça görebilmesi için onun seviyesinde tutuyorum hep.
Ben elimden geldiği kadar kokuyu ve lezzeti tattırıyorum kızıma. Mutfakta yanıma geldiğinde o sırada ne yapıyorsam… Limonun ekşisini, burnuna dayadığım tarçın kavanozunun mis kokusunu böyle öğrendi benim kızım. Soda şişesinden bardağa doldurduğum sodadaki baloncuklar, temizlendikten sonra kenarda bekleyen balıklar, su dolu bir tasın içinde yüzen çilekler eğlencesi oldu onun
Çocukluğu Belçika’da geçmiş Yunanlı bir arkadaşım yıllar önce birgün, Belçika’daki anaokulu çocuklarıyla ilgili birşey anlatmıştı. Aradan yıllar geçmesine rağmen hiç unutmadım bunu:
Belçika’daki anaokulu çocuklarına, yiyeceklerin ana malzemelerini ne kadar tanıdıklarını tespit etmek için bir test uyguluyorlarmış. Bu testin kapsamında, her çocuğa “bir balık” çizmesi söylenmiş. Çocukların neredeyse hepsi kağıt üzerine “kare” veya “dikdörtgen” şekiller çizmişler. Araştırma sonuçları göstermiş ki çocukların tabaklarında gördükleri yegane “balık” (!?) annelerinin arada sırada kızarttığı “balık kroket”ten ibaretmiş.
Bunu duyduğumda bana hiç de komik gelmemiş, hatta o çocukların balığı yalnızca bu şekilde tanıdıklarını düşünmek çok acı gelmişti diyebilirim. Belki de o gün bu anlatılandan öyle çok etkilenmiştim ki, – o zaman daha çocuğum olmasa dahi – karar vermiştim bir gün olacak çocuğuma balıkların “kare” olmadığını öğretmeye, en azından resmini çizebilecek kadar balığın gerçeğini görmesi, tanıması için elimden geleni yapmaya.
Benim kızım da; sebzeli pilavlarda, salataların üstünde gördüğü tane mısırların -konserve kutularında ya da dondurulmuş olarak- hep böyle tane tane varolduklarını sanmasın diye, pazarda mısır koçanlarını görür görmez, önce elimize alıp ne olduklarını anlattım. Sonra aldık, evimize getirip pişirdik. Düdüklü tencerede 10 dakikada hazırdılar. Bu arada pişen köftelerinin yanında bayıla bayıla yedi Mayacık. Hem de mısır tanelerinin bu koçanlarda “boncuk boncuk” dizili olduğunu biliyordu artık.









Son Yorumlar