Maya'm olarak etiketli yazılar

M A Y A

5

Bunu ilk kez yazıyorum…

2003 yılının Ocak ayında, oldukça soğuk bir kış günüydü. Kudüs’te Batı Duvarı’nın, nam-ı diğer Ağlama Duvarı’nın önünde durmuş düşünüyordum. Elimde bir parça kağıt, bir kalem. Kafamın içinde birbirini kovalayan düşünceleri bir sıraya koyabilsem yazacağım.

“Hayatımın şu anında, binbir zorlukla geldiğim bu diyarda, böyle bir fırsat çıkmış karşıma ve ben ne istediğimi dile getirmekte bile zorlanıyorum” diyerek de kızıyordum kendime.

Kudüs’te evinde kaldığımız arkadaşım demişti ki;

“Bir dileğin varsa, onu bir kağıda yazar, kıvırıp duvarın tuğlalarının arasına sıkıştırıp bırakırsın. Göreceksin dileğin gerçekleşecek…”

Ben, küçüklüğümden beri çocukları çok severdim. Bir gün, büyüdüğüm zaman da çocuk sahibi olacağıma kesin gözüyle bakardım hep. Ama ne zaman ki kendi çocuğuma sahip olabilecek biyolojik olgunluğa ulaştım, o zaman işin iç yüzünün o kadar da kolay olmadığını anladım. Evlendikten sonra yıllarca çocuk sahibi olmayışımızın asıl sebebi, ne istememek ne de isteyip de yapamamaktı. Kendimi bir çocuğu büyütecek olgunlukta bir anne gibi hissedemiyordum bir türlü. Bunu hissettiğim anda da, o kararı çoktan vermiştim zaten.

Evet, artık bir bebeğim olsun istiyordum.

Bu kadar zaman beklediğim bebeği, hayatımın merkezine yerleşip, güneşin etrafından dönüp duran dünya misali, onun yörüngesinden hiç dışarı çıkmayacağımı da biliyordum. İnsana ne istediği sorulduğunda, olabileceği kadar bencil olabiliyor, hiç çekinmeden her şeyin en iyisini ve en güzelini kendisine isteyebiliyormuş.

Elimdeki ufacık kağıt parçasını avucumun içinde açtım ve yazmaya başladım:

Sağlıklı, akıllı, güzel, yetenekli, yaratıcı, sevgi dolu bir kız bebeğim olsun…

…aradan tam 1 yıl geçti ve dileğim gerçek oldu.

11 sene önce yine çok soğuk bir kış günü… 30.Ocak.2004 cuma günü, İzmir’de, kızımız Maya dünyaya geldi. O günden itibaren de hayatımın annelik sayfası açıldı.

Sen benim hayatımın dileğiydin, bebeğim

Şimdi kocaman bir kız oldun, tatlı cadıcık 🙂

İyi ki doğdun, Maya’m! Hep mutlu olasın… hep gülesin…

Çocuklarımla en güzel Anneler Günü

1

Hiç bu kadar güzel bir anneler günü geçirmemiştim. Mayacığım kalp şeklinde kesip kendi elleriyle yaptığı kartları bana sabah sabah verdi 🙂 Bol öpücüklere eşlik ettiler. Ama bu seneyi özel yapan başka birşey vardı. Bu sene Anneler Günü, haftalardır beklediğimiz büyük bisiklet turuyla aynı güne denk düştü. Aynı anda Yunanistan’ın 30 ayrı şehrinde yapılan tura her sene katılım çok fazla oluyor. O yüzden biz de ilk yapıldığı yıldan beri katılıyoruz. Özellikle artık Dario’yu da yanımıza aldığımızdan beri çocuklarımla bir arada yapmaktan en çok hoşlandığım şey oldu bu bisiklet turları.

Önceki gece Mayacık o kadar heyecanlıydı ki “ben bu gece hiç uyumıycam, anne” diyordu. “Bir an önce yarın olsun istiyorum” diyerek uyuya kaldı tabi ki 🙂

Günlerden pazar da olsa bizim çocuklar sabah erkenden, 7de kalkıyorlar zaten. Erkenden kahvaltımızı yedik. Maya ödevlerini tamamladı. Çünkü turdan sonra yorgun argın yapamayacağını biliyordum.

Mayıs ayı bisiklet turuna çiçekler yakışır. Maya da bisikletini çiçeklerle süsledi gitmeden.

Saat 12de başlayacak tura, Critical Mass’ın her hafta Çarşambaları düzenlediği turların müdavimi olarak aslında erkenden gitmeliydik; broşür dağıtıp daha çok insana ulaşmaya yardımcı olacaktık da olmadı tabi. Çocuklarla her gün evden çıkışımız ayrı bir şamata, gürültü, patırtı… Hava da günlük güneşlik, çok sıcaktı. Giyindik, çocuklara kasklarını taktık – Kask takmak şart! Su mataralarını alayım; anahtarı, cebimi, biraz para, ıslak mendil, fotoğraf makinasını unutmayım – böyle birgün kaçırılmaz, derken ben kendi kaskımı takmayı unutmuşum. Tam buluşma noktasına geldik, aklım başıma geldi ki baktım kaskım yok. Haydi geri dön, iyi ki evimiz yakın. Ama Dario’yu sokakta bisikletin arkasında, tek başına bırakamayacağıma göre, indir Dario’yu, çık yukarı, al kaskını, in aşağı, tekrar oturt Dario’yu, bas pedala! Tur başlayıncaya kadar Dario’ya fenalıklar basıyor. “Hadi gideliiiim. Anne bin. Anne sen de bin. Otuuuur” diye söylenip duruyor. Bir ara indirdim aşağı onu da istemiyor. Arkamda oturmaktan memnun. Yeter ki bisiklet gitsin 🙂

Nisan başından beri, Critical Mass’ın her Çarşamba turuna gidiyoruz ve çocuklarla herkesin ilgi odağı olduk; bir yığın yeni arkadaşlar edindik 🙂 Dario arkamdan herkese şirinlikler yapıyor, kaskından fışkıran kıvırcıklarıyla kendine baktırıyor da, kendi minicik bisikletiyle büyüklerle aynı turu azimle yapan Maya’cığın yeri apayrı herkes için. Onun çabasını görüp takdir ediyorlar ve itiraf etmeliyim ki çok da destek oluyorlar. Zaman geliyor o günkü turu fazla yokuş yukarı olmasın diye biz çocuklulara göre değiştiriyorlar. Arkasında çocuğunu taşıyan başka babaların geldiği oluyor ama arkasından taşıyan benden başka anne yok 🙂 Maya da hep bisikletli çocukların en küçüğü oluyor.

Bu seneki Yunanistan geneli Bisiklet Turu’nda şöyle bir şey düşünmüşler Critical Mass’çılar. Bu turlara yalnızca senede 1 kere katılan insanlar olduğu gibi, çok küçük bisikletli küçücük çocuklar, iyice acemice süren bisikletliler de oluyor. Böyle olunca idmanlı bisikletçiler ve sürekli sürenler arasında bir tempo farkı oluşuyor. Her ne kadar grubun en arkasını, sokak başlarını, kavşakları kollayan/kapatanlar olsa da grup seyrelip inceliyor. O zaman yandan motorlar geçiyor, hatta normal trafik akmaya başlıyor. Halbuki amaç Kritik bir Çoğunluk sağlamak 😉  Bu yüzden bu sene ritmi daha düşük tutmak, çocuklara ve acemilere göre ayarlamayı düşünmüşler. Biz “hadi artık tur başlasın da gidelim” diye düşünürken Maya’nın en sevdiği bisikletçi ablasıyla abisi bizi gördüler ve “sizi arıyorduk, Maya!” dediler. Maya’yla birlikte turun başlayacağı yönde en öne geçtiler. Bugünkü turda bize turun ritmini sen vereceksin dediler. Tabi Maya çok gururlandı. Onun yanıbaşında gidip hiç yanından ayrılmadılar ama kimsenin de onun önüne geçmesine izin vermediler. O yüzden bu kez turun ritmi biraz daha ağırdı, ama hiç kopmalar olmadı, çok başarılıydı.

Yaşadığımız şehir, İraklio, 150.000 nüfuslu bir yer. Bu kadar nüfusa oranla 400 kişilik bir katılım muazzamdı! Keşke şehrin yolları her zaman bu kadar bisikletle dolu olsa 🙂

Tur başlamadan önce yerel TV kanalı da geldi görüntü almak için. En ön sıra oldukları için, Critical Mass adına Maya’nın yanındaki abisine sorular sordular, sonra da Maya’ya çevirdiler mikrofonu 🙂 Hafiften utandığından pek sesi çıkmadı yavrum. Ben gururla seyrediyor, fotoğrafını çekiyordum ki ben de nasibimi aldım 🙂 Mikrofonu bana da uzattıklarında o anda içimden neler geçiyorsa söyledim.

400 kişi bir arada önce şehirde kısa bir tur attıktan sonra, biraz daha zorlayacak ve uzun sürecek turla devam ettik. Küçük turdan sonra çok da ayrılan olmadı. Hep birlikte topla 10 km. kadar pedal çevirdik. Hava güzeldi, bisikletin üstünde gitmek harikaydı. Arkamdaki Dario da artık şikayet etmiyordu, yol kenarında bu kadar çok bisikletçiyi bir arada görmenin şaşkınlığı içindeki insanlara el sallıyordu 🙂 Arada da “Mayaaaa” diye ablasına sesleniyordu da Maya’yı tut tutabilirsen. Başta başladı, en başta bitirdi; bir “hiç yorulmadım” demez mi… Ben “yorulmadım” diyemiycem. Şehre geri döndüğümüzdeki en son yokuşu da bisikletten inip ittirerek çıkabildim, itiraf ediyorum, n’apayım 🙂

Bisiklet turunun yorgun savaşçıları – pardon Maya yorulmamıştı- eve aç kurtlar gibi döndük. Babamız da işten geldikten sonra hep birlikte parka gidip diğer bisikletçi arkadaşlarımızla buluştuk. Çocuklar çimenlerde ayakkabısız koştular, ağaçların arasında saklambaş oynadılar, biz de çimenlere yatıp güneşlendik.

Çocuklar etrafımızda koşuşturup oynarken, güneş sırtımı sıcacık ısıtırken, hepimizin sağlığının yerinde olmasına şükredip, ne kadar mutlu olduğumu hissettim.

Sevdiklerinize Nuh’un gemisinde yer ayırtın!

0

joinNoah

Greenpeace Türkiye, Küresel Isınma konusunda dikkatleri çekmek için bir süredir bu proje üzerinde çalışmaktaydı. En sonunda umudun ve uyarının sembolü Nuh’un Gemisi’ni Ağrı Dağı’nın tepesinde inşa etmeyi başardı! 10 metreye 4 metre boyutlarındaki gemi dört haftada inşa edildi ve 31 mayıs günü ziyaretçilere açıldı. Nuh’un Gemisinde siz de sevdiklerinize bir yer ayırtabilir, onlara ait bir fotoğrafla bu projeye katkınızı ölümsüzleştirebilirsiniz!

Benim de birkaç hafta önce bu projeden haberim oldu. Bakın Mayacığım sardunyalı fotoğrafıyla şimdiden yerini aldı bile 🙂 Sizin de tek yapmanız gereken yukarıdaki resme kliklemek.

Tabi ya, hardal da sarı! :)

0

Hardal’la ilgili bir eklenti (5.6.07): Ev yapımı hardalın tarifini verirken, evde koyu renkli hardal tohumu olduğu için onu kullandım. Sonra düşündüm ki, bir zamanlar taneleri biraz daha iri ve krem rengi olan başka bir çeşit hardal daha almıştık. Acaba bu krem renkli hardal tohumlarından yapsaydım hardal sosunun tadı farklı mı olurdu? Acaba hangi cinsi ev yapımı hardala daha uygundur diye düşündüm. İnternette biraz araştırdıktan sonra öğrendim ki; başta Hintli aşçılar olmak üzere bu işin ustaları, rengi koyu bordoyla siyah arası olan koyu renkli hardalı(Sinapis Nigra) yemeklerde tercih ediyorlarmış. (Demek ki sos yapmak için doğruyu seçmişiz 🙂 Sarı hardal da önemli bir yağ kaynağıymış, hardal yağı ondan elde edilirmiş.

Kara hardal, orta Avrupa, Anadolu ve İran’da, yetişirmiş. Sarı çiçekli otsu bitkinin tohumları kırmızımsı siyah olurmuş.
Sarı hardal ise Akdeniz kıyılarında yetişir, çiçekleri beyaz, kara hardaldan daha iri olan tohumları sarı ya da beyaz olurmuş.

Bir de hardal bitkisinin turpgillerden bir bitki olduğunu okuduğumda, yazmayı unuttuğum bambaşka bir detay daha geldi aklıma.

Girit kökenliler bilirler. Vruves denen bir ot çokça bulunur, bolca yenir Girit’te. Bağların arasında, dağda bayırda kendiliğinden yetişir. Ben buraya geldikten sonra baktım ki bu Vruves dedikleri bizim İzmir’de aldığımız “Turp otu”nun ta kendisi 🙂 Ege’de “turpotu”na çok yakın bir akrabanın da Hardal otu (Sinapis arvensis) olduğunu biliyorum. Aralarındaki farkı ben ayırt edemiyorum. Bilen arkadaşlar bizi bilgilendirebilirler.
“Giritli Otlar”la ilgili Yunanca bir kitaptan bakıyorum ki her yerde görülen vruves’in latincesi de Sinapis Arvensis, yani kaynaklarda 3. bir cins olarak geçen “Yabani hardal”ın ta kendisi 🙂 Çiçekleri sarı, tohumları da koyu kahve*siyah renkte olurmuş 😉

Siz de aynı şeyi mi düşünüyorsunuz? 🙂 Kışın otunu bol bol yediğimiz zamanlarda tohumlarını da biriktirip hardal sosu mu yapsak :))

Bir baharat kitabında da hardal sosunun, dövülmüş hardalı sıcak suyla, sütle ya da birayla(!?) karıştırarak yapılabileceği yazıyor ama oranları verilmemiş. Karıştırdıkça neler buluyor insan…

**********************************************************************************
Bazen tamamen aklımızdan çıkmış birşeyi, evdeki ufaklıkların o kıvrak zekası hatırlatır ya bize unuttuğumuzu… Bizimki de öyle oldu işte. Ben günlerdir, sarıyla yatıp sarıyla kalktım 🙂 Sarı sarı neler alsam da sarı sarı neler yapsam diye düşündüm. Limonun etrafında dönüp durdum. Sonra başka şeyler de buldum, önceki yazımı bitirirken söylediğim gibi: patates de sarı, mısır da; zerdeçal da var, safran da… Ama bir sarı vardı ki ben unutmuştum.Ta ki geçen gün öğle yemeğinde Maya bana hatırlatıncaya kadar 🙂

Mayacığım köfte patates yerken, minik tiryakinin birden aklına gelmiş olmalı ki:
– Anne o sa”y”ı şeyden getiysene…
deyiverdi. Adını bile beceremediği o sarı şey, hardal 🙂


Mayacığım, daha 3,5 yaşında bile değil, ona acı geleceğini zannettiğim için bir süre vermekte direndiğim, yalnızca sapsarı şişesiyle oynamakla yetindiği hardalın tadını aldığı günden beri çok seviyor 🙂 Eve hiç almadığımızdan daha ketçabın tadını bile bilmiyor, ama çok az miktarda yemesine izin verdiğimiz hardal en büyük zevki. Eve aldığımız katkısız olanı, yani umuyorum ki öyle. Ama birgün evde kendi hardalımı yapabileceğim aklımın ucundan geçmezdi.


Hardalın da sarı projede yer alabilmesi için kitapları karıştırırken, Tessa Kirou’nun kitabında aradığımı buldum. Yunanca’ya -belki daha aşina olsun diye- “Tarçın ve Gül yaprağı” adıyla tercüme edilen kitap, öncelikle bu ismiyle dikkatimi çekmişti kitapçının raflarında. Annesi Finlandiyalı, babası Kıbrıslı, eşi İtalyan olunca, kitabında da hem kuzeyden hem Akdeniz sahillerinden tarifler var. Benim takılıp kaldığım tarif de annesinin her zaman yaptığı Finlandiya usulü ev yapımı hardalın tarifiydi. Evde de hardal tohumu vardı. Sonuç harika! En çok da bundan sonra kızıma hazır hardal yedirmeyeceğime seviniyorum 🙂


Ev Yapımı Hardal için gerekli olanlar:

45 gr. kara hardal tohumu (3 yemek kaşığı kadar)
115 gr.şeker (Yarım bardaktan biraz az)
1 tatlı kaşığı tuz
250 gr. krema
1 yemek kaşığı zeytinyağ
2 yemek kaşığı sirke
Yarım limonun suyu

Hardal tanelerini önce beyaz bir tabağa döküp dikkatlice ayıklayın. Ayıklanmış taneleri, baharat öğütücünüz varsa en iyisi öğütücüde öğütmek. Yoksa havanda iyice dövmeyi de deneyebilirsiniz. Öğütülmüş hardalın üstüne şekeri ve tuzu ekleyin. Kitapta bir tahta kaşık yardımıyla iyice ezin diye yazıyordu. Ben tahta kaşıkla pek ezemedim, boşalttım havanın içine orada ezdim. Üçünün bir arada ezilmiş hali böyle oluyor.


Tuz ve şekerle dövülmüş hardalı ufak bir tencereye alıp kısık ateşte birazcık kavurduktan sonra yavaş yavaş kremayı ekleyin. ** Bu arada sürekli karıştırın!!** (Şeker olduğundan dibine ya da kenarlarına yapışabiliyor.) Sonra sırayla yağı, sirkeyi ve limon suyunu da ekleyin ve kısık ateşte sürekli karıştırarak koyulaşıncaya kadar pişirin. Koyulaşınca ateşten alın ama bir süre daha ara ara karıştırmayı sürdürün. Soğuyunca kavanoza koyun. Eminim kuzeyin o güzelim somonlarına çok yakışıyordur.


Bu arada, hardalın rengi konusunda hayal kırıklığına uğrayanlar varsa, o rengi verenin Zerdeçel olduğunu hatırlatmak isterim. Belki zerdeçal eklenirse bildik hardallara da benzeyebilir. Ama ben ilk denemede nasıl bir şey olacağını görmek istedim. Çeşitli versiyonlar geliştirilebilir: sarmısaklı, belki biraz acılısı.

Ben hardalı ister tohum halde ister sos halde patatese çok yakıştırıyorum.Bugün yaptığım hardal tohumlu ve zerdeçallı patatesleri, sarmadan kalan yapraklarla Acemi Aşçı İpek’in yaptığı gibi sarıp sarmaladığım somonların yanında yedik. Hem somona hem de “Sarı tariflere” çok yakıştı. Çocukların gördükleri farklılıklar karşısında yorumları çok da farklı olmuyor. Mayacığım da bu sarmaların içinde somon balığı var dediğimde:
– Hiç balık dolması oluy mu!?, yorumunu yaptı 🙂


Patateslerin tarifi son derece basit. İstediğiniz kadar patatesi patates salatası yapacak kıvamda haşlıyorsunuz. Teflon bir tencerede 1 yemek kaşığı dolusu hardal tohumunu zeytinyağında biraz kavuruyorsunuz. Kısık ateşte kavurursanız, birden kavrulup acılaşmasını önlersiniz. Kısa bir süre sonra hardal taneleri mısır gibi patlamaya başlıyor, o zaman tencerenin kapağını kapatın. Patlama sesi kesildiğinde açıp baharatları istediğiniz miktarda ekleyin: ne kadar acı isterseniz o kadar karabiber, kırmızı biber ve tabi ki patatesleri sapsarı yapması için bir tatlı kaşığı kadar zerdeçal. Baharatları biraz kavurduktan sonra doğranmış patatesleri tencereye alıyorsunuz. Karıştırırken patateslerin dağılmamasına dikkat edin. Patatesler hafif kızarıp ince bir kabuk oluşunca ateşten alıyorsunuz. Hepsi bu kadar!

Zerdaçal: Türkçe’de Hint safranı, safran kökü, sarıboya, zerdeçav, zerdeçöp gibi adlarla da anılan zerdeçalın İngilizcesi turmeric, Fransızcası curcuma. Zencefille aynı aileden gelen bitkinin kökü taze ya da kurusu toz halde kullanılıyor. Aslında bir baharat karışımı olan Köri (Curry)ye ve İspanyolların Paella’sına rengini veren zerdeçal. Endonezya, Filipinler, Hindistan ve Java’da yetişiyor. Doğal olarak bu ülke mutfaklarında bol miktarda kullanılıyor. Karaciğer rahatsızlığında, iştahsızlıkta, anemide, idrar zorluğunda kullanılırmış. Aynı zamanda, antioksidan ve antienflamatuar etkileri ile Alzheimer hastalığına gidişi engellermiş. 1 gr. zerdeçalı 1 litre suda kaynatıp günde 2-3 bardak içilebilirmiş. Bazen hep kullanıp da nelere kadir olduğunu bilmediğimiz şeyler vardır ya, öyle birşeymiş işte. Zerdeçalın taze kökünün içi portakal rengi oluyor, ne Türkiye’de ne de Yunanistan’da tazesini bulmak pek mümkün değil, ne yazık ki. Bu sene Toronto’dan gelen ilk taze zerdeçallarımızı toprağa ektik. Köklerin büyüyüp gelişmesini ümit ediyoruz 🙂

Sarı tariflerde kendimi öyle çok limona kaptırdım ki, uzun bir süre evdekiler limon görmek istemeyecekler. Baktım 1 torba limondan son 3 tane limon kalmış. Tessanın kitabında bu kolay ve son derece mütevazi minik tartları görünce dayanamayıp yaptım dün gece, herkes yattıktan sonra.
Balığın arkasından minicik de olsa bir tatlı hiç fena olmadı hani 🙂

Üzgünüm ama yine LİMONLU TARTLAR 🙂

Tart hamuru için:
70 gr. tereyağ
30 gr. şeker
70 gr. un
25 gr. öğütülmüş badem
bir tutam tuz

Limonlu kreması için:
75 gr. tereyağ
3 yumurta (hafifçe çırpılmış)
230 gr. şeker
2 limonun suyu ve kabuğu

Tereyağla şekeri tahta kaşıkla eziyoruz. Beyazlaşmaya başlayınca azar azar unu, öğütülmüş bademi ve tuzu ekliyoruz. Kaşıkla ezilmesi zor bir kıvam alınca, birazcık elimizde yoğuruyoruz. Buzdolabında en azından 1 saat bekletiyoruz.

Ben-marie usulü, kaynar bir tencerenin üstüne yerleştirdiğimiz metal bir kasede tereyağını eritiyoruz. İçine önce şekeri sonra da yumurtaları ekleyip sürekli karıştırıyoruz. Hepsi iyice karıştığında limon kabuğu rendesini ve suyunu ekliyoruz. Koyulaşmaya başladığında ateşten alıp soğumaya bırakıyoruz.

Fırını 180 derecede yakıyoruz. Hamurumuzu ince açıp bir bardakla yuvarlaklar kesiyoruz. Ben muffin kalıbında pişirdim. Tam 12 tane çıktı. Yağlanmış kalıbın içine hamuru yerleştirip ister bıçakla delikler açın, isterseniz içlerine biraz bakliyat koyun ki tart hamuru kabarmasın, kase şeklinde kalsın. Isınmış fırında 8-10 dakika pişiriyoruz. Çıkınca soğumasını bekleyip, soğuduklarında kalıptan çıkarıp hazırladığımız sosla doldurup ikram ediyoruz. Buzdolabında bekledikten sonra içindeki tereyağ kendini topladığından daha güzel bir kıvamda oldular.

Safran’ı da sonraki yazıya bırakıyorum….

Anne seni çok sevdim!

0


Bundan güzel bir hediye var mı bu dünyada bana?

Her sabahki gibi parka gitmiştik. Bugün “Anneler günü” olduğunu söyledim Maya’ma. O da bana “Neden?” dedi 🙂 “Bilmem, bugünü bütün annelere hediye etmişler” dedim. “Eve dönünce anneanneyi ve teyzeyi arayalım, tamam mı? Çünkü onlar da bir anne”
“Tamam” dedi…

Koştu, oynadı, sallandı, kaydı Maya’cığım. Sonra bir ara kayboldu bir kelebeğin peşinde. Sonra da koşa koşa yanıma geldi. Minik avucunu bana uzatıp açtı. İçinde minicik sarı bir papatya vardı. “Bu senin” dedi gülümseyerek 🙂
“Sağol annecim!” diyerek kucakladım onu. O da sımsıkı sarıldı ve sevgisini her zaman ifade ettiği şekilde kulağıma fısıldadı:

“Anne seni çok sevdim!”

Go to Top