Maya olarak etiketli yazılar

Heidi’nin memleketi İsviçre

1

 

Siyah-beyaz televizyonun bir tek kanal, çocuk programlarının da günde bir tek çizgi filmden ibaret olduğu, çocukluk yıllarımda, Heidi ve Peter’in Alplerin uçsuz bucaksız bayırlarında yalın ayak koşarak keçileri kovalamalarını seyretmeye bayılırdık. Keçiler bile ne kadar mutluydu ve zıp zıp zıplardı onlarla birlikte… ya da bize mi öyle gelirdi çocukken?

Heidi’nin olduğu günü ve saati hiç kaçırmaz, “başlıyoooooor” çığlıkları eşliğinde, heyecanla televizyonun karşısındaki yerimizi alırdık, kız kardeşimle birlikte. Bembeyaz oğlakları kucaklayabildiği, yemyeşil çimenlere sırtüstü uzanıp gönlünce bulutları seyredebildiği, dedesine süt sağarken yardım etmeye kalkıştığında gözüne süt fışkırttığı için bile imrenir kalırdık, pembe yanaklarından sağlık fışkıran bu minicik kız çocuğuna. Böylesi hayatlar da var mıydı gerçekten? yoksa yalnızca masallara ve filmlere mi konu olurdu, bilemezdik.

O zamanlar İsviçre bizim için çoooooooooook uzak bir yerdi. 

Yorgo’yla tanışalı beri Türkiye ile Yunanistan arasında yaptığımız seyahatlerin sayısını çoktan saymayı bıraktım. Başlangıçta sınırlı bütçeyle ve 2 koca sırt çantasıyla, uyku tulumlarıyla olan yolculuklar, aramıza çocukların katılması, Atina-İzmir direk seferlerinin başlamasıyla, Atina’dan 1 saatte varılacak kadar kısa ve konforlu seyahatlere dönüşmüştü. Oturduğu şehirden dışarı adım atmayanlara bakarsanız, sürekli yurt dışı seyahati yapan bir aileyiz! Ama aslında gittiğimiz yerler: Girit-Atina-İzmir üçgeninin dışına pek çıkmıyor. Bunlar da zaten bizim 2 memleketimiz olduğu için, pek de “yurt dışı” tatilden sayılmıyor aslında… 

Bu sene, çocukların Noel tatilinde, bir değişiklik yapalım dedik ve ilk defa ailecek başka bir ülkeye gitmeye karar verdik. Bu kararı vermemizi kolaylaştıran en önemli etkenlerden biri de Yorgo’nun kız kardeşinin 3 sene kadar önce İsviçre’ye, St Gallen’e taşınmış olmasıydı. Yoksa 4 kişilik bir ailenin hep birlikte gideceği ilk yer olabilmesi için bayağı dolgun bir keseye ihtiyaç duyulacak bir ülke İsviçre.

St Gallen: Yaklaşık 75.000 kişinin yaşadığı Saint Gallen,  İsviçre’nin kuzey doğusunda bulunuyor. 612 yılında İrlandalı rahip Gallus tarafından, Konstanz gölü ile Appenzell Alpleri arasında kurulmuş bir şehir. 

St Gallen, Almanya sınırına 1 saat mesafede ve İsviçre’nin Almanca konuşulan bölgesinde. Bu yanıyla da, ilk kez ailede hiç kimsenin dilini bilmediği bir yere gideceğimizden; çocukların hayatında önemli bir tecrübe olacağına inanarak yola çıkmıştık. Ailemizde herkes 2 dili de mükemmel bildiği için Yunanistan’da ve Türkiye’de “evimizdeyiz”, tatile gelen turistler değiliz. Bu kez başka bir ülke görecek, başka bir dil duyacaktı çocuklarımız. Hatta parası bile başkaydı.

Çocukların daha yola çıkmadan kabul ettikleri bazı kurallar vardı:

Herkes kendi valizini itecekti (buna çok güzel uydular, yürüyen merdivenler dahil Dario bile kendisi indirip kaldırdı)

Birlikte seyahat ettiğimiz için birbirleriyle güzel geçinecekler (Eeh!? diyelim…)

Onlara çok değişik gelen şeyleri akıllarında tutarak veya not edip bize söyleyecekler…

Orada Euro geçmediğinden, harçlıklarını yanlarına alacaklar ama bir şey almak istediklerinde bizdeki Franklarla ödeyip bize euro olarak verecekler 🙂

Trende, otobüste, parkta (mümkün olduğunca) sessiz olacaklar, ..caklar,…caklar

St Gallen İsviçre’nin küçük bir şehri ama bu küçücük şehrinde bile ilk dikkatimi çeken her şeyin ne kadar bakımlı ve zevkli olduğuydu.

Bir anda gerek Türkiye’de gerekse Yunanistan’da evlerin balkonlarının, çatılarının keşmekeşi geldi gözlerimin önüne. Burada bütün eski binalar öyle bakımlı ki hayran kalmamak elde değil. Neredeyse yıkık, dökük hiçbir şey yok.

Bir sokak lambasının direği bile ancak böylesine dantel gibi zarif olabilir, değil mi? Üstüne de hiçbir kimse hiçbir ilan, afiş vs. asıp bozmamış bu güzelliği…

Rengarenk panjurlar, zarif balkonlar, bakımlı avlular… İnsan hangisine bakacağını şaşırıyor…

Aslında hep kar umuduyla gitmiştik ama Noel tatili ve Yılbaşı boyunca hiç kar görmeden geri döndük. Şansımıza, son bilmem kaç yılın en sıcak yılbaşını geçiriyormuş bu sene İsviçre. Aslında, biz fark etmesek de, kar olmaması gönlümüzce gezip dolaşabilmemize yardımcı olmuştu. Biz oradayken durmadan kar yağsaydı çoluk çocuk nasıl o kadar gezerdik, düşünemiyorum.

İsviçre’de kaldığımız süre boyunca en çok bindiğimiz araç tren ve metro oldu. Trenle şehirler arası giderken; kırsal kesimde evler gitgide seyrekleşiyor ve göz alabildiğine yeşil ovalar, ağaçlarla kaplı tepeler, büyüklü küçüklü her boyda göller ve bunları çevreleyen Alpler çok güzeldi de… Manzaramızın tek eksiği dağ tepelerinde bile ender rastladığımız kar’dı.

Oysa ki Noel zamanıydı, soğuğun ve karın en çok yakıştığı mevsim. Neredeyse bütün fırınların vitrinleri envai çeşit Noel çörekleriyle doluydu. Yıldız şeklinde olandan, pipo içen adam şekline, boy boy ayıcıklara kadar ne ararsan.

Daha ilk günden, bir parça çöreğin kilosunun 20 eurodan fazla olduğunu görmek, İsviçredeki fiyatların nasıl olduğu hakkında ilk izlenimlerimiz olmuştu.

Zaman da sınırlı, aile de 4 kişilik olunca, 1 haftada en ekonomik şekilde nasıl gezeriz? konusuna daha gelmeden önce kafa yormaya başlamıştık. İsviçre de -her şey gibi- ulaşım da son derece pahalı.

1 saatlik Zürih treni, adam başı tek yön 30 İsviçre Frankı olduğuna göre; 3 günlük (sınırsız kullanılabilen) Tren-metro biletlerinden almanın en doğru karar olduğunu idrak etmiştik. Böylece ailedeki her büyüğün yanında seyahat eden çocuklar da çok az bir ücret ödüyorlar ve yanlarında ebeveynleri olmak kaydıyla istedikleri kadar seyahat edebiliyorlardı. 

Biz bu hesap kitap işleriyle uğraşırken, 3 günlük bileti hangi günlerde kullanalım diye düşünüyorken; çocuklar da, kuzenleriyle birlikte kaldığımız evin çok yakınındaki bir parkta cezbedici oyuncakların tadını çıkarıyorlardı. 

En sevdikleri oyuncak, tabi ki, 2 çocuğun çekip de 3.sünün ip üzerinden kayarak karşı tarafa kadar gittiği ilkel bir teleferik misali oyuncak oldu.

Bundan biz, büyüklerin de alabileceği bir ders var ki “Çocuklar nereye giderlerse gitsinler hayattan zevk almayı biliyorlar“.


** Bundan sonraki yazı(ları)mda, İsviçre’de gün be gün trenle gittiğimiz rotaları anlatacağım. Umarım ilk yazıyı yazmam kadar gecikmeyecek.

   

M A Y A

5

Bunu ilk kez yazıyorum…

2003 yılının Ocak ayında, oldukça soğuk bir kış günüydü. Kudüs’te Batı Duvarı’nın, nam-ı diğer Ağlama Duvarı’nın önünde durmuş düşünüyordum. Elimde bir parça kağıt, bir kalem. Kafamın içinde birbirini kovalayan düşünceleri bir sıraya koyabilsem yazacağım.

“Hayatımın şu anında, binbir zorlukla geldiğim bu diyarda, böyle bir fırsat çıkmış karşıma ve ben ne istediğimi dile getirmekte bile zorlanıyorum” diyerek de kızıyordum kendime.

Kudüs’te evinde kaldığımız arkadaşım demişti ki;

“Bir dileğin varsa, onu bir kağıda yazar, kıvırıp duvarın tuğlalarının arasına sıkıştırıp bırakırsın. Göreceksin dileğin gerçekleşecek…”

Ben, küçüklüğümden beri çocukları çok severdim. Bir gün, büyüdüğüm zaman da çocuk sahibi olacağıma kesin gözüyle bakardım hep. Ama ne zaman ki kendi çocuğuma sahip olabilecek biyolojik olgunluğa ulaştım, o zaman işin iç yüzünün o kadar da kolay olmadığını anladım. Evlendikten sonra yıllarca çocuk sahibi olmayışımızın asıl sebebi, ne istememek ne de isteyip de yapamamaktı. Kendimi bir çocuğu büyütecek olgunlukta bir anne gibi hissedemiyordum bir türlü. Bunu hissettiğim anda da, o kararı çoktan vermiştim zaten.

Evet, artık bir bebeğim olsun istiyordum.

Bu kadar zaman beklediğim bebeği, hayatımın merkezine yerleşip, güneşin etrafından dönüp duran dünya misali, onun yörüngesinden hiç dışarı çıkmayacağımı da biliyordum. İnsana ne istediği sorulduğunda, olabileceği kadar bencil olabiliyor, hiç çekinmeden her şeyin en iyisini ve en güzelini kendisine isteyebiliyormuş.

Elimdeki ufacık kağıt parçasını avucumun içinde açtım ve yazmaya başladım:

Sağlıklı, akıllı, güzel, yetenekli, yaratıcı, sevgi dolu bir kız bebeğim olsun…

…aradan tam 1 yıl geçti ve dileğim gerçek oldu.

11 sene önce yine çok soğuk bir kış günü… 30.Ocak.2004 cuma günü, İzmir’de, kızımız Maya dünyaya geldi. O günden itibaren de hayatımın annelik sayfası açıldı.

Sen benim hayatımın dileğiydin, bebeğim

Şimdi kocaman bir kız oldun, tatlı cadıcık 🙂

İyi ki doğdun, Maya’m! Hep mutlu olasın… hep gülesin…

Her başlangıç zordur

2

Κάθε αρχή και δύσκολη

Yunanca’da “Her başlangıç zordur” anlamına gelen böyle bir söz vardır. Ne kadar doğru değil mi?

Hayatımızın her aşamasındaki ilkleri bir düşünün… Bir bebeğin ilk adımı, bir çocuğun okula başladığı ilk sabah, yeni işteki ilk mesai, yeni evdeki ilk gün, belki yepyeni bir ülkedeki yeni hayat. Her ilk biraz ürkütür, bazen korkutur, tereddütte bırakır. İlk sözcük ne zor söylenir, ilk kelime ne zor yazılır, ilk harf bile bizi ne uğraştırır. Hayatının geri kalanında her gün okuyup yazacak bir adam da, belki de ömründe iki kelimeyi yanyana zor getirecek adam da aynı zorluktan geçer, aynı tecrübeyi edinmeden hiç kimse bir sonraki aşamaya geçemez. En zoru, o ilk adımdır. İster ağızdan çıkan ilk söz, kalemin zar zor yazdığı o ilk kelime olsun, isterse anne kucağından inip atılan ilk adım ya da bisikletin arkasından tutan elin bıraktığı anda çevrilen ilk teker olsun, hepsi zordur, korkutur, ter döktürür, yıldırır… ama bir bakıma da kaçınılmazdır hatta ve hatta ilerleyebilmenin şartıdır. O ilk adım olmasa, yürümeye başlayamaz bebek; o ilk harf yazılmasa nasıl öğrenilir ardından gelenler, o ilk teker dönmese nasıl sürer bisikletini tek başına çocuk ve heyecan çekilen o gün o ter dökülmese nasıl başarır, kazanır, hedefine ulaşır insan.

Hayatımıza yeni giren her şey zordur; bu yeni bir sevgili, yeni bir iş, yeni eş, yeni adreste bir ev, yeni bir okul ve yeni öğretmen, yeni bir kitap, yeni bir yazı da olsa…

Bütün bu yazdıklarım, biraz felsefi gibi gelebilir ama şu geçtiğimiz hafta sonunda bunu hayatımızın iki ayrı alanında, çift taraflı yaşadığımızdandır belki de.

Biliyorsunuz, yazdıklarıma ara vermiştim, geçerli bir sebebimiz var diyerek. Kızım Maya’yla Yunanistan genelinde katılacağı ilk Eskrim Turnuvası için Atina’ya gitmiştik. Büyük bir deneyimdi, diyebilirim. Onun için de, benim için de… Bir çocuğun daha kendi yeteneklerini, neleri başarabileceğini kestiremeyeceği yaşlarda, tabiri tam yerindeyse, “kendini birden denizin içine atlamış gibi bulması” onun için kolay bir şey değil, çok iyi anlıyorum. Daha bir kaç ay öncesine kadar eline bile almadığı kılıçla; yıllardır mücadele veren, yaşından da boyundan da büyük rakiplerin karşısında kendisini buluvermek… biliyorum ki, turnuvada mücadele sırası kızlara geldiğinde; ismi okunup az sonra zorlu mücadeleye gireceğini bilerek ısınmaya çalışırken, küçücük yüreği o kadar sıkışmıştı ki belki de o an oradan kaçıp gitmek istedi. Yapmadı. Kaçmadı ama… dokunsan hüngür hüngür ağlayacak kadar kızardı, ateş bastı. Morali o kadar bozulmuş, kendine olan güveni yerle bir olmuştu ki; 

Anne, ben hep 5-0 5-0 yenilicem, diyebildi dudaklarını bükerek. Dokunsak ağlayacak gibiydi… Belki de kaskının ardında gözlerinden süzülenleri görmedik bile.

Kıyamam…

Bir anne için en zor durumlardan biri. Öyle ki bir yandan ona o anda oracıkta ihtiyacı olan güven dolu sözleri söylemelisin ama kendini de kaptırıp yalan düzeyde abartamazsın. Diyemezsin ki “olur mu, gör bak sen birinci olacaksın!”… çünkü ikimiz de biliyoruz ki olmayacak. Ne birinci, ne ikinci, ne de dokuzuncu onuncu. Bu bir mucize olurdu! 🙂  Ama öte yandan, “eee tabi ki yenileceksin, o yüzden boşver. Hiç üzme canını…” da diyemezsin. İşte o anki dengeyi tutturmak, ağzından çıkan her kelimeyi ölçüp tartmak çok çok zor.

Ben “sen elinden gelenin en iyisini yapacaksın. Daha yolun başındasın. Senin için bugün buraya gelip katılmak bile ne büyük şey… bu daha ilk! Her seferinde daha kolay olacak…göreceksin bak!” demekten öteye söyleyecek bir şey bulamadım. “Üstelik ne olursa olsun, biz seninle gurur duyacağız” diye de ekledim.

… ve sonunda sıra Maya’ya geldi. Adının okunduğunu bile duyamacak kadar heyecanlıydı. Antrenörü son derece neşeli bir tavırla, onun bu heyecanının hiç farkında değilmiş gibi davranıyor, sevinçle el sallayarak onu çağırıyordu 🙂   

– Hadi bakalım, güzel kızım, diyerek bir öpücüğü zor yetiştirdim yanağına.

Heyecandan içine battığı moral bozukluğuyla “hepsinde 5-0 yenileceğim” diye tutturan Mayacık, ilk turda 5-2 yenilince ağlayacak gibi oldu. Kendince haklı çıkmıştı çünkü! Eminim, o anda zamanın durmasını ve kaçıp gitmeyi düşünüyordu yalnızca. Fakat öyle bir spor ki anlık bir dokunuşla her şey değişebiliyor. Daha önceden tanıdığı zorlu rakibi 5-3 kazanınca nasıl gülüyordu, anlatamam! Sanırsınız, dünya şampiyonu oldu. O anda her şey pespembeye dönüverdi, yüzünde açan güller gibi 🙂

Gördün mü bak!?  Hep yenileceğim derken, kazandın işte!... diyerek;  antrenörünün “Bravo Maya!” tezahüratları arasında yüreklendirdik az da olsa.

Kısa sürdü tabi… sonra 5-3 ve 5-2 kaybetti. Ama hiç birinde 5-0 yenilmedi. Bence ilk ulusal çapta müsabaka için gayet iyiydi. Yanına gelip de nasıl geçtiğini, kaç tanesinde kazandığını soranlara, utana sıkıla cevap veriyordu yavrum 🙂 Ama eminim ki kendini en iyi hissedip de sonunda gülümseyebildiği an, gerçekten çok eğlenceli antrenörünün ona; kendisinin 8 yaşında katıldığı ilk turnuvada her maçı 5-0 kaybettiğini ve sporcuları puanlarına göre listelediklerinde listenin en sonunda yer aldığını söylemesiyle oldu 🙂

İlk’lerin zorluğundan söz ediyorduk. Bu hafta sonunda, Ege’nin bu cephesinde, bir başka ilk daha yaşandı bizim için. Yunanistan tarihinde ilk kez sol parti iktidarı! İlk kez Ateist bir başbakan!

Bu gencecik, sevimli, (bazılarına göre de yakışıklı), taptaze başbakanımız, Yunanistan tarihinde ilk kez, papazlı DİNİ törenle değil de resmi yemin töreniyle başbakanlık yemini etti. Yemin ederken dürüstlüğün, ancak İncil’e elini basmakla kanıtlanacağını reddedecek kadar cesurluğuyla daha da gözüme girdi 🙂 Böylece, düğünden vaftize, dükkan açılışından okul açılışına kadar her b*ka burunlarını sokan papazları da, daha ilk günden, resmen saf dışı etmiş oldu ki çok hoşuma gitti!  Helal Sana Çipra!

Kendisi de biliyordur, eminim; her yeni gelen eskileri korkutur. Her yeni gelen için de, durum zordur. Postu serenlerin rahatı elden gidecek gibi görününce, yeni gelende ortaya çıkaracak kusur/hata arar bulurlar, yoksa da yaratırlar. Çipras da ateist ya… eşiyle nikahlı değil, çocukları vaftizli değil ya; işte millete konuşacak konu, çamur atacak malzeme çıktı.

Şimdiye kadar söylenmemiş lafları söylüyor diye kötü oluyor tabi. Bugüne kadar aynı düzene/kiliseye/incile/papaza “saygı” gösterip de cebini dolduranlara ne demeli, peki?!… Tabi başta papazlar prestij elden gidiyor diye lanetleyecekler adamı. Ne derlerse desinler, başımızda ne kadar kalırsa kalsın; seçilmiş olması bile büyük bir başarı ve artık bir şeylere “yeter!” demenin vakti geldiğine iyi bir işaret bence. Dinazor politikacılardan bıkıp usandığımız Yunanistan için büyük bir yenilik, reddedilmez bir ilk! 

Hayatımda ilk kez Başbakanı benden küçük olan bir ülkede yaşayacak olan ben, yalnızca 2 şey diliyorum:

Ümit edelim ki yepyeni bir Yunanistan olsun.
ve biraz uzak da görünse; “Darısı Türkiye’nin başına” diyelim…

 

Yayınımıza bir süre ara veriyoruz çünkü mazeretimiz var

3

Berlin yazıları tam gaz gidiyorken üzgünüz ama yayınımıza bir süre ara vermek zorundayız. Tam da sıra müzelere gelmişken… O kadar çok fotoğraf içinde en çarpıcılarını derlemişken…

Çünkü 2 günlüğüne Atina’ya gidiyoruz. Maya, ilk kez Yunanistan genelinde Eskrim Turnuvası’na katılacak! Bize bol şans dileyin! 🙂

Mayacığımız, aralık ayının sonunda, Noel tatilinde Türkiye’ye gelmeden önce, Girit genelindeki ilk Eskrim Turnuvasına katılmış ve Girit’te 6. olmuştu.

Maya, bu sporla yazın İzmir’de yaz okulunda tanışmıştı. Yaz tatilinde İzmir’e geldiğimizde “napsak ne etsek de şu çocukları oyalasak” diye düşündüğümde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaz okulları imdadımıza yetişmişti. Maya’yla Dario’yu havuza yazdırmıştık. Ama ben haftada yalnızca 2 gün 1er saatlik faaliyetin yetmeyeceğini savunup annemlere başka ne sporlar var diye sorunca, annemin telefonda sıraladığı, benim de anında çocuklara söylediğim sporlar içinde bir tek eskrim Maya’nın ilgisini çekmişti. Dario da, “atlar nallanırken kurbağa da ayağını kaldırır” misali, heyecanla “ben deeee” deyince, bizim ufaklıklar haftada 2 gün de eskrime gitmeye başlamışlardı.

Dario aslında yaş olarak küçüktü. Derste eline verdikleri kılıç tam anlamıyla “boyu kadardı”. O yüzden biraz zorlandı. Ama Maya eskrimi o kadar çok sevdi ki İrakilo’ya dönünce de Eskrim Klübüne gitmeye başladı. Sonuçta, yalnızca bir kaç aydır (Ekim ayından beri) bu sporla uğraştığı için, daha ilk müsabakasında 6. olmasının “çok iyi” bir başarı olduğunu söyledi antrenörü; biz de memnun olduk tabi 🙂

Şimdi ulusal çapta ilk turnuvası olacak… ben de ona eşlik edeceğim için, Berlin yazıları birazcık bekleyecek, affola!

Sihirli Top diyor ki “yağmur yağacak”

6

Maya tam bir “Saftirik” tutkunu… Yunanca’ya çevrilmiş bütün seri var kitaplığında, daha doğrusu baş ucunda, desem hiç yalan olmaz. Çünkü ona hangi kitabı alırsam alayım, o yine her gece yatmadan önce dönüp dolaşıp bilmem kaçıncı kere okuyor her bir kitabını ve işin ilginci de her seferinde aynı esprilere tekrar tekrar gülüyor 🙂

Sevdiğimiz filmler, beğendiğimiz kitaplar yepyeni kültürlere, bambaşka yaşamlara birer pencere açmakla kalmıyor bazen bize çok değişik şeyler de öğretiyor. Hani, o kitabı okumasak, o filmi görmesek asla varlığından haberdar olmayacağımız şeyler. Bizim şu “Sihirli Top” gibi mesela… Evin gönüllü medyumu gibi ortalıkta dolaşan Maya’nın son günlerde elinde düşmeyen, nam-ı diğer Magic 8-Ball. Siz görmüş, duymuş muydunuz bilmem ama ben hiç görmemiştim. Ne zamanki Dario’nun arkadaşına doğum günü hediyesi almak için bir oyuncakçıya gitmiştik (bilirsiniz, dünyanın en zor işlerinden biri, 2 çocukla oyuncakçıya girip yalnızca  hediye almayı başarabilmek!?) ki Maya raflarda bu topları görünce büyülendi sanki! Sonra başladı; “anne, nolur alayım, bak kendi paramla, param yetiyor…” vıdı vıdı vıdı… Baktım, “neymiş ki bu?” dedim, pek de gözüm tutmadı, “ne yaptığı?” belli olmayan bu topu. “Ama Saftirik’te Greg’in de vardı bundan, nolur nolur nooluuurrr”… “Tamam, tamam” dedim; “madem ki kendi paran yetiyor… ne alacağına ben karışmam” (yani, duruma göre tabi…). Ne işe yaradığını hala anlamadığım bu topu aldık geldik eve. O gün arabada, evde hep elindeydi topu, partiye bile yanında götürdü.

Meğer… bu bir sihirli küreymiş, öyle diyelim. Şu medyumların soru sorup cevabını bekledikleri sihirli kürelerin biraz daha modernize edilmişi. Albert Carter adında birinin icat ettiği bu sihirli top, meğer ne meşhurmuş da bizim haberimiz yokmuş; 1940ta You Nazty Spy! adında kısa metrajlı bir filmde de kullanılmış ama bugünkü halini, geleneksel siyah-beyaz 8 numaralı bilardo topu görünümünü 1950de almış. Maya, Greg’ten bildiği için, eline alır almaz, başladı sorular sormaya, sonra üzerindeki pencereden cevabı beklemeye… “Hey yarabbim, daha neler göreceğiz” hallerindeki ben, “pille mi çalışıyor bu top?” sorusuna aldığım cevapla daha da afalladım. “Hayır, pilli değil”miş. Sonra araştırdık ve öğrendik ki, plastik bir kürenin içinde, silindirik bir haznede, mavi alkollü bir sıvı ve bu sıvının içinde yüzen “icosahedral”, yani 20 kenarlı  (“ikosi” Yunancada “yirmi” demek) bir (çeşit) zar varmış. Bu 20 kenarlı zarın her bir kenarında da, olumlu, olumsuz ve ya kararsız cevaplar yazılıymış ve topu aşağı tutup çevirdiğinizde, üstündeki pencereden sorunuza vereceği cevabı okuyormuşsunuz.

Wikipedia’da Magic 8 Ball’un verebileceği 20 Türkçe cevap şöyle yazıyor:

● Kesinlikle
● Kesinlikle öyle
● Kuşkusuz
● Evet – elbette
● Bana güvenebilirsin
● Gördüğüm kadarıyla, evet
● Çoğunlukla
● Dışarıdan iyi görünüyor
● Evet
● Belirtiler olduğu yönünde
Χ Biraz belirsiz, tekrar dene
Χ Sonra tekrar dene
Χ Şimdi söylemesem daha iyi
Χ Şimdi kehanette bulunamam
Χ Konsantre ol ve tekrar sor
◊ Bana öyle bakma
◊ Yanıtım hayır
◊ Kaynaklarım hayır diyor
◊ Pek iyi görünmüyor
◊ Çok şüpheli
Muhtemel cevapların 10 tanesi olumlu (●), 5 tanesi olumsuz (Χ) ve 5 tanesi kararsız (◊)

Maya’nın sihirli topun verdiği Türkçe cevaplar arasında, en çok “bana öyle bakma!” lafı hoşuna gitti ama bizim topun Yunanca cevapları arasında o yok ne yazık ki… Demek ki topun tepkisi de dilden dile göre değişiyormuş, bunu da öğrenmiş olduk 🙂

Internette bakıyorum ki burada hafta sonu boyunca yağmur yağacağını söylüyor. “Ya çocuklar, cumartesi-pazar yağmur yağacakmış. Dışarıda gezmeye gidemeyeceğiz…” diyorum. Maya hemen sihirli topunu kapıyor. Biraz sonra,

– Anne, 2 kere sordum topa. Birinde “kesinlikle” ikincisinde de “kuşkusuz” dedi, diyor.

Şaka bir yana, şu bizim bilmiş top hava durumunda gayet iyi tahminlerde bulunuyor son günlerde…

Demek ki dolaşmaya gidemeyeceğiz, bisiklete binemeyeceğiz ama olsun, iyi tarafından bakalım. Biz de evde kalıp masaüstü oyunlarımızdan oynayabiliriz, mısır patlatıp film seyredebiliriz, sıcak çikolata da yaparız, kestane de közleriz.

Şimdi PopCornluk mısırlarımız, pazardan sıkmalık portakallarımız, yeni çocuk filmimizle, gözlerimiz bulutlarda hafta sonunu bekliyoruz. Bakalım Sihirli Top sihrini gösterecek mi yine?

Sihirli Topa soru sorma deneyimi için bir internet sayfası bile varmış.

 

Go to Top