kahve olarak etiketli yazılar

Hiç sebepsiz koşuyorsan, kendinedir acelen

0

Hiç acelen yokken bile, sabah sabah hamaratlığın tuttuysa;

kendinedir acelen.

O hep ertelediğin kısmına hayatının.

Bırak işte şu “yapamadıklarını”,

yapamayacaksın her şeyi nasılsa…

Kendinsin her şeyden de önemli.

Bazen bir fincan kahve bile yeter

Aceleye getirmediğin, keyifle pişirdiğin.

Belki kedin gelir kucağına, bir kuş uçar, bir kelebek geçer,

çok sevdiğin bir dostun gelir aklına, yüreğin ısınır 

Aceleye gelen kahvelerinin mahrum kaldığı kakuleyi koyduysan gene,

o hoş kokusu bile yeter zaten… Mmm…

 

Hiç acelen yokken, okula giden çocukların ardından, hamaratlığın tutar ya bazen…

Yemeği ateşe, çamaşırı makinaya koyup saate baktığında,

sen bile inanamazsın; ne erken!

Kendinedir acelen.

O hep ertelediğin kısmına hayatının.

Şöyle sırtını arkaya yaslayıp,

yalnızca kendini dinle(ye)meyeli ne kadar oldu, kim bilir?

Hayatını ölçüp biçtiğin,

neyi sevip neyi istemediğini itiraf ettiğin.

 

Kahveni al da gel otur şöyle…

Seni yalnız sen tanıyabilir, anlayabilirsin.

İçerde yemek fokurdar,

Çamaşırlar döner durur,

Kedinin karnı tok, köşede uyur… 

Bırak işte “yapamadıklarını”,

yapamayacaksın her şeyi nasılsa…

Kendinsin her şeyden önemli. 

Bazen bir fincan kahve yeter

Bazen de yalnızca içindeki kakulenin kokusu bile.

Günün aydın olsun…

Portakal Aromalı Kahve

2

Komşuda Pişer grubuna, yukarındaki fotoğrafı koyup “Ne yaptım bilin?!” diye bir laf attım ortaya, neler neler geçti aklınızdan di mi? Portakal şekerlemesi belki de likörü, hatta portakal reçeli diyen de oldu, bergamot ya da turunç reçeli sanan da. Ama beni en çok “soyucuyu yeni aldın da denedin bakalım kesiyor mu” yorumu güldürdü 🙂

Ne yalan söyleyeyim, şu aşamada beni aşan tahminlerde bulundunuz. Benden beklentileriniz daha yukarılardaymış demek ki. Evimizde daha hala açılacak kutular varken oturup reçel için portakal/turunç kabuğu dizecek halim yok vallahi. Annemi hatırlıyorum nasıl uğraşırdı turunç kabuklarını elinde tek tek yuvarlar, ipe dizer, defalarca haşlar, süzer. Zor iş ne diyeyim. Yemesi güzel tabi 🙂

Ben çok kolay bir şey yaptım. Belki de biliyorsunuz. Şimdiye kadar denemediyseniz hemen sonraki kahvenizde deneyin. Eğer benim gibi portakal aromasını kahveyle birlikte solumaktan hoşlananlardansanız bayılacaksınız. Tarif edilecek bir şeyi de yok aslında.

Portakalın kabuğunu soydum

(Başucuma değil de :) Kahve press’inin içine koydum

üstüne kahvesini ve suyunu ekledim

ve bekledim.

Dikkat edilecek tek nokta, portakalı sebze soyucuyla soymadan önce güzelce fırçalayıp yıkamak. Benim bu iş için kullandığım, özellikle patates, pancar gibi kök sebzeleri yıkadığım bir fırçam var. Bulabiliyorsanız organik portakal kullanmak en güzeli. Hatta kendi bahçenizden olanı daha da güzel. Yoksa da güzelce fırçalamak şart çünkü meyvelerin kabukları belki de en tehlikeli bölümleri.

Yapay aroma katılmış kahvelerden nefret ediyorum ama işin içine o anda keyfinize göre doğal olarak katılmış aromalar girince durum değişiyor. Ben kahveme bazen tarçın çubuğu bazen de vanilya çubuğu katıyorum. Bazen de iki aromayı birlikte.

Vanilya çubuğunu boylu boyunca ikiye ayırmak hatta içindeki yumuşak kıvamlı kısmı bıçakla sıyırıp kahvenin içine atmak kokusunun daha da keskinleşmesini sağlıyor.

Deneyin. Yanında bir de portakallı kurabiye yapın benim için 🙂

Freddo ‘nun fendi Frape’yi yendi!

0


İraklio’dan başka fotoğraflara geçmeden önce, annemlerin de bu kez geldiklerinde tanıştıkları bir lezzetten söz etmek istiyorum. Belki bu yazıyı yazın en sıcak günlerinde yazmak uygun düşerdi ama o günlerde sıcağın verdiği miskinlikten hergün yaptığımız birşey hakkında bile yazı yazmak zor geliyordu, doğrusu.
Şimdi bu satırları okuduğunuzda, yaşadığınız yerlerde Eylül nasıl geçer, havalar nasıldır bilemiyorum ama buralarda hala sıcak… hala soğuk şeyler içmek hoş geliyor.
Gerçi Yunanistan’da her zaman her yerde her mevsim soğuk şeyler içiliyor.

Rehber olarak turistlerden gelen her çeşit soruyla, tepkiyle ve yorumla karşılaşan Yorgo’ya Türk turistlerden gelen en büyük yakınma genellikle şu:
“Yorgo Bey, burada herşey iyi, çok güzel de…. çay yok burada, çay!”
Yorgo’nun da cevabı belli:
“Çay yok çünkü burada sıcak şeyler içilmiyor, her zaman soğuk şeyler içiliyor. Türkiye’de yaz kış sıcak çay içiliyor. Buradaysa çay ancak hasta olunduğunda içiliyor” (Turistler buna inanmakta güçlük çekiyor!!?!) (* Turistlerden gelen başka ilginç sorular :)) *)

Gerçekten de Nescafe’yle yapılan soğuk Frape’yi ne kadar pazarlamaya çalıştılarsa da Türkiye de bir türlü tutunamadı, en sıcak bölgelerde bile bir bardak demli çayın karşısında rakip olamadı. Türkiye nasıl çaysız olamazsa, Yunanistan’ı da Frape’siz düşünmek imkansız! “Yunanistan’ın milli içeceği nedir?” diye sorsalar, ben hiç düşünmeden “Frape!” derdim.

Çünkü sanıldığı gibi burada herkes uzo içmez. En azından Girit’te yerli şarap ve bira daha yaygındır. Ama popülerlikte bunları geride bırakan yegane içecek Frape’dir. Çünkü Frape, Yunanistan’ın -en turistiğinden dağ köyüne kadar- her yerinde, -sabahın köründen geceye kadar- her zaman, her şekilde her çeşit bardağın içinde görmek mümkündür. Bankaya gidersiniz memurun Frape’si vardır, pazardaki pazarcının da. Otobüse binersiniz otobüs şoförünün yanında içmediği zamanlarda Frape’sini koyması için bir halkası vardır. Gençler içer, yaşlılar içer, papazlar içer 🙂

En ucuz yollu Frape için, bir küçük şişe soğuk su, bir de aynı poşet içinde plastik bardağı, kahvesi, şekeri ve pipeti olan pratik paketlerden biri yeter! Bu işin “en fakir usulü”; işçilerin tercihidir, ucuzdur. (Buraya fotoğrafını ekleyeceğim!!!)

Bir de şehrin havalı bir kafeteryasında oturup, upuzun cam bardaklarda, yarısına kadar köpük dolu, bol buzlu, ister şekerli ister sade, ister kremalı ister dondurmalı olarak önünüze gelen ve aheste aheste içimi adeta bir keyif felsefesi yaratan “havalı” olanı vardır ki bu keyfin bedeli -nerede içtiğinize doğrudan bağlı olarak- 2€ dan başlayıp 4e hatta daha da fazlaya mal olabilir.

Frapeyi ilk defa 1993de Yunanistan’ı ilk ziyaretimde Girit’te içmiş ve o gece gözlerimi kırpmamış, sabaha karşı yatakta dönüp durmaktan yorgun halde uyuyakalmıştım 🙂 Ben zaten oldum olası nescafeyi sevmem. Tadı da kokusu da bana kendimi aldatıyorum gibi gelir. Herhalde hayatımda en çok nescafeyi İzmir’de çalıştığım günlerde mecburiyetten içmiştim. Çünkü biz “nes” kahveyle yetinirken kahve makinasındaki “has” kahve yalnızca müdürümüze aitti. (Ne adaletsizlik!) Dupduru sıcak suya attığım granül kahveyi suyun rengini bulandırsın diye karıştırırken, makinadan burnuma gelen mis gibi “gerçek” kahve kokusunu içime çeker, bol da süt eklerdim ki, tadını bastırsın…

Ama Frape öyle değil işte. Nescafeden yapılmış da olsa, o üstünde sönmek bilmeyen köpüğüyle bir başka havası var. Çırpılmakla ya da shaker ile çalkalamakla oluşan kalın köpüğün içinde adeta ayakta duran genellikle renkli bir pipeti var. Soğuk kahvenin yanısıra muhabbet uzayıp gittikçe uzun bardağın içinde dizili buzları bu pipetle aheste aheste karıştırması var. Herşeyden de önemlisi Frape’yi içmenin bir adabı 🙂 bir de “süresi” var! Usulünü bilmeyenler hemen belli olur, “yabancı” olduğunuzun sinyalini verir etrafa 🙂 Benim ilk yıllarda yaptığım gibi Frape’nizi hüp diye 3-4 çekişte bitiriverdiniz mi, “ne çabuk içtiniz!” diye size hayretle bakakalırlar *8) Bazen de turistlere “ara sıra pipetle karıştırmanız gerekir” dersiniz ve bakarsınız ki hepsi birden aynı hareketi durmadan yaparlar; elleri pipette sürekli karıştırırlar ama sürekli 🙂

Gelelim işin iç yüzüne… havalıdır, keyiflidir de, yine de nes’tendir, kimyasallıdır ve işlenmiştir (Kahvesi az koyulmuş olursa da fecidir!) Bu yüzden yıllardır giremez evimize, ne de dışarda sipariş listemize. Özellikle çarpıntılarımın çok sık olduğu dönemde kalp doktorunun “kahveyi azalt, içeceksen de Türk kahvesi ya da filtre iç” tavsiyesi büyük rol oynar. Kahveye “Türk kahvesi” demesi bile sözlerini ciddiye almamda etkendir 🙂 (Bknz: Yunanistan’da “Türk” Kahvesi hakkında önceki yazım) Ardından hamilelikle birlikte kahvelerin tüm çeşitlerine veda edilir -sonsuza dek değil tabi 😉 Ardında da emzirme derken yıllardır evimizde yoktur.

Ama burası Yunanistan, dedim ya yazın soğuk birşeyler içmeden de olmaz! Meyve suları tatlı olur, kolalıları biz içmeyiz, portakal suyu kahvaltıya yakışır. Hem insanın canı ille de kafein isterse n’olur? İşte o zaman Freddo yetişir imdadımıza! Frape’den çok daha yenidir kendisi 🙂 Belki de benim gibi hem bu zevkten mahrum kalmayıp hem de “has” kahve tadından mahrum kalmak istemeyenlerin keşfidir. Uzun lafın kısası, kendisi bildik espresso kahvenin buzlusu ve uzun bardakta gelenidir 🙂 Kahve kahve kokan, istendiği sertlikte yapılan, ister krema ister kremşanti eklenip lezzetine lezzet katılandır.

Bazen canınız öylesine kahve ister ama oturup içecek vaktiniz yoktur. O zaman Frape’nizi plastik bardakta alır gidersiniz 😉

Arkadaşlarla biraraya gelip arada sırada bir kahve keyfi yapmanın da tadı başkadır…
En iyi haber de; bir blender’ınız varsa, evde de yapılır! Öyle her seferinde dışarda 3-4 € vermeye gerek kalmaz 🙂

Espresso makinanızda her zaman yaptığınız gibi; her zaman kullandığınız kahveyle kişi sayısı kadar fincan espresso pişirin.

Mis gibi kokan, okkalı bir fincan espressonuz olunca, sıra blender’ınızda…

Blender’ınıza her kişi için en azından 3 küp buz atın.

Espresso kahvenizi blender’daki buzların üstüne boşaltın.

Blender’ınızı varsa “buz kırma” modunda, yoksa hızlı modunda çalıştırın.

Buzlar kırılıp kahve-buz karışımı köpük köpük olduğunda durdurun.

Bardağınıza boşaltın.

Boşalttığınız anda köpük köpük ve bembeyaz iken…

Biraz beklediğinizde köpüğü yukarıda, kahvesi aşağıda kalacaktır. İsterseniz biraz süt veya süt kreması ekleyebilirsiniz. Bir pipet koyup tadını çıkartın!

Have an Ice day! 🙂

İlginç Frape linkleri:
Frape Nation
Italians make good espresso, Greeks make good Frape

Tahinli Kahve yanında kahve kimin muhabbeti…

0

Hala tadı damağımdayken yeni keşfettiğim bu mükemmel lezzeti sizlerle paylaşmadan edemeyeceğim… Biraz önce kendime TAHİNLİ KAHVE yaptım ve nasıl güzel oldu, inanamazsınız!

Malum bir sonraki yazım için kitapları karıştırırken hiç denemediğim ne kadar da çok tarif çıkıyor karşıma diye düşünürken gözüm bu başlığa takılmıştı. Şöyle yazıyordu:

‘Manastırlardaki rahipler, vücudun gereksinim duyduğu pek çok gıdadan mahrum kaldıkları oruç dönemlerinde vücut direncini güçlendirmek için yaparlarmış bu kahveyi. Zamanla bu tarif halkın arasında da yayılmış. Hatta öyle beğenilmiş ki yalnızca oruç zamanı değil her zaman yapar olmuşlar. Girit’in köylerinde aynı tarif Dağ Çayı (İzmir’de Yayla Çayı olarak satılıyor) ile de yapılıyormuş…’

Tahinli Kahve için:
* 1 çay fincanı su
* 2 1/2 tatlı kaşığı kahve
* 2 tatlı kaşığı şeker (Anlaşılan tarifi veren rahipler orta şekerli içiyorlarmış. Bana tatlı geldi..)
* 1 yemek kaşığı dolusu tahin

Yukarıdaki ölçülerde bir Türk* Kahvesi yapıyoruz. Kahve kabarmaya başlar başlamaz ateşten alıp, önceden bir kaseye koyduğunuz tahini (önceden hafif ezip karıştırırsanız benim gibi panik olmazsınız!) bir yandan sürekli karıştırarak, üstüne yavaş yavaş kahveyi döküyoruz. Kahvenin hepsi karıştırıldığında içilecek kıvama gelmiş oluyor. Fincanınıza alıp keyifle içiyorsunuz 🙂

* Yunanistan’da Türk kahvesine, (1974 Kıbrıs Olaylarından sonra) tamamen politik nedenlerden Yunan kahvesi derler. İşin kötü yanı da, üzerinden geçen zaman olayların gerçek sebeplerini unutturmakta ve işin aslını araştırmayan yeni nesil bunu hep böyleymiş gibi kabullenme yanılgısına düşmektedir.

Elias Petropoulos ‘un Herkül Milas tarafından Türkçe’ye çevrilen kitabının ilk sayfasındaki şu sözler adeta tüm bu olup bitene bir meydan okuyuş gibidir:
”Çağdaş Yunanlıların babaları sayılması gereken Türkler’in, bize miras bıraktıkları birçok iyi ve kötü şeylerin arasında kahve de yer alır; ünlü Türk kahvesi.” ve şöyle devam eder;
“Hemen işaret edilmeli ki Yunanca’da kullanılan kafes, kafecis, briki, flicani, delves, cezves, kaymaki, theryaklis v.b. sözcüklerin hepsi Türk kökenlidir.”
(Tercümeye gerek var mı bilmem ama: kahve, kahveci, ibrik, fincan, telve, cezve, kaymak, tiryaki)

2004 yılının Şubat ayındaki Kıbrıs Müzakerelerinde, liderlere kahve ikramı sırasında, bunun Türk kahvesi mi, yoksa Yunan kahvesi mi olduğu sorulmuş. Rum kesiminin lideri Papadopulos (akrabalığımız yoktur!) ise, gülerek, “hayır Türk kahvesi istiyorum, çünkü Yunan kahvesi diye bir şey yok” yanıtını vererek bir jest yapmış… eksik olmasın!

Ama neden hep bu soruyu en kritik anlarda, en kritik kişilere sorarlar ki… Turist rehberi olduğundan, kendi dillerini konuştuğu için biraz da yakın hissettikleri için midir nedir, Türk turistlerden aynı soruyu kaç kere duymuştur Yorgo da.

Durum kritik… Cevap beklenmekte. Ama Yorgo’nun yanıtı da akıllıca…

– Valla, içtiğimiz kahve aslında ne Türk ne de Yunan çünkü Brezilyadan!, der ve hep bir kahkahayla bağlar işi.
(Aslında evimizde Türk kahvesi denir 😉 Bu yüzden ağız alışkanlığıyla dışarda da az kere dememiştir “2 Türk kahvesi getirsene!“)

Ne yalan söyleyeyim benim yaptığımın içinde hem Türkiye’den hem de Yunanistan’dan kahve vardı. Türkiye’den getirdiğimiz paketin sonuydu, buradan aldığımızı da yeni açtım. Gayet de iyi anlaştılar cezvenin içinde…

Kim bilir belki de işin sırrı bundaydı. Alışılmadık bir ikilinin mükemmel uyumunda! 😉

Go to Top