Iraklio olarak etiketli yazılar
Yaz 2007 festivalinin ardından…
26 Eyl
Okunmuş gazeteleri ve Maya’nın -yeni hobisi- kağıt makasıyla her bir resmini kesip çıkardığı dergileri toparlayıp kağıt çöpüne atarken, belediyenin festival kataloğu geçti elime. Bir yaz da böyle geçti onun da işi bitti derken, önceki festivallerden farklı olarak bu yaz yaşanan özel bir şeyi paylaşmak istedim.
Her yaz başında başlayan festival, Eylül sonuna kadar sürüyor. Çoğunluğu belediyenin açıkhava tiyatrosunda, bazen de şehrin meydanlarında düzenlenen çeşit çeşit gösterilerle yaz akşamları renkleniyor. Bu festivale her yıl yerli ve yabancı pekçok sanatçı katılıyor. Bu sene Yunan Tiyatrosuna doyduğum bir festival oldu benim için. Ama bu seneki festivali daha özel yapan bu değildi. Çeşitli tiyatro ve konserlerin yanısıra her sene çok fazla sayıda olmasa da değişik ülkelerden geleneksel danslarıyla katılanlar da oluyordu. Bu sene ilk kez Türkiye’den de bir ekibin katılması ayrı bir tat kattı. Öyle ki onları izlerken, sahnedekilerin heyecanını mı yoksa seyircilerin çoşkusunu mu yaşayacağımı bilemedim
Seyirci koltuğunda otursam da gördüklerim ve duyduklarım benim için o kadar tanıdık, o kadar bildikti ki her tınısını yanımda oturanlardan daha bir başka hissettim. Gösteri sonundaki çoşkulu alkışlar da sana bana sunulmuş gibi sevindim
Bilmiyorum ilk kez böyle birşey oldu, belki de ondan fazlasıyla etkilendim…
Bu seneki İraklio Yaz Festivali’nde;
Ukrayna’dan,
Bulgaristan’dan,
Romanya’dan
ve Türkiye’den Halk Dansları Toplulukları vardı.
“Göbek” dansları ve arabesk makamda çalınan “Love Story” ile bir aşk hikayesini anlatan dansçılar herkesi gülmekten kırdı geçirdi, en çok alkışı da onlar topladı!
Müziklerinde geleneksel ve bir o kadar da yurtdışında tanınmış motifleri seçmişlerdi.
En çok hoşuma giden de, festivali sunan belediye görevlisinin sözleri oldu.
Türkiye’den katılan ekip sıralamada en sonda görünüyordu. Gece ilerledikçe çeşitli sebeplerden ayrılmaya başlayanlar oldukça, her sahneye çıkışında şöyle söylüyordu:
-Lütfen gitmeyin, en sonda en güzeli var!
Gösteri sonrasında böyle bir girişimde bulundukları ve Türkiye’yi de davet ettikleri için tebrik ettiğimde, yanındaki Yunanlı dostlarına
- Dediğim kadar vardı di mi? Müthiş değil miydiler!? diyordu
Gösteri bitip de tiyatrodan çıkarken, önümde arkamda giden insanlar Türk ekibinin ne kadar başarılı olduğunu konuşuyorlardı. İşte böyle durumlarda dil bilmek çok hoşuma gidiyor ama çooook!
İraklio’dan manzaralar – 2
22 Eyl
İraklio turumuza devam ediyoruz…
Daha önce sözünü ettiğim küçük limandan şehir merkezine gitmek için; limanı, “Kule”yi ve balıkçı teknelerini arkamıza alıp yokuş yukarı yürümemiz gerekiyor. Çünkü ne yazık ki İraklio’da şehrin merkezi biraz denize sırtını dönmüş durumda. Üstelik deniz seviyesinden de yukarda. Tam merkezdeyseniz denizi ender noktalardan görebilirsiniz. Ama kokusunu her an her yerde hissedersiniz tabi ki…
Bu bina, Girit’te 450 yıl süren Venedik dönemine(1211-1669) ait eserlerden birisi. Zamanında ekonomik ve politik meselelerin tartışıldığı “Asiller Locası” imiş. Bugunkü bina, çeşitli sebeplerden dolayı yıkılanların ardından 1628 yılında Frangisko Morozini tarafından inşa ettirilmiş. Şu anda belediye binası olarak kullanılmakta. Resmi nikahlar da belediyede kıyıldığı için, Girit’e gelmişken evlenmeye karar veren turist çiftleri avlusunda görmek her an mümkün
“Aslanlı Çeşme” (ya da Morozini Çeşmesi) yine Morozini’nin emriyle, Loca ile aynı yıllarda inşa edilmiş. İstanbul’da Taksim, İzmir’de Gündoğdu meydanı neyse İraklio’da da Aslanlı Çeşme odur; herkes randevusunu orada verir, zaman gelir birilerini bekleyen insanlar yan yana dizilir. Nasıl olduysa oldukça tenha yakalayabilmişim
Çünkü bu meydan günün her saati hareketlidir.
Aslanlı Çeşme’yi geride bırakarak ilerlerken, evimize giden yolun üstünde çarşı vardır. Burasını da İzmir’in Kestane Pazarı’na, İstanbul’un Mısır Çarşısı’na benzetirim.
Çünkü burada baharatçılar, manavlar, eski bir şekerci, peynirciler, kasaplar, hediyelik eşya satan dükkanlar, turistik tişort-seramik-sandalet dükkanları, birkaç geleneksel kahve(hane) (kafeterya değil!) ve bir iki tane de lokanta bulunur.
Çarşının çıkışındaki bu eski şadırvan Osmanlı dönemine ait.Osmanlılar 1669-1898 yılları arasında 230 yıl hüküm sürmüşler Girit’te. Adada, o döneme ait camiler, çeşmeler, hamamlar var. Ne yazık ki İraklio, merkezi konumundan dolayı 2. Dünya savaşında bombalardan nasibini en çok alan şehir olmuş. Şehir neredeyse sil baştan inşa edildiği için geçmişe dönük çok fazla esere sahip değil. Hanya ve Resmo’da kiliseden camiye dönüştürülmüş ya da baştan cami olarak inşa edilmiş eserler olmasına rağmen İraklio’da hiç cami ve hamam bulunmuyor.
Osmanlılar, bir kiliseden camiye çevirdikleri ve Valide Sultan adını verdikleri caminin yanına bu gördüğünüz şadırvanı inşa etmişler. Depremler ve ardından gelen savaşlarla yıkılan cami ne yazık ki bugün yok. Şadırvan da geleneksel bir kahvehane olarak işletiliyor. Bugün bu bölge hala “Valide Camii” adıyla anılıyor. (Buraya ilk geldiğimde beni şaşırtan olaylardan biri olmuştu bu. Ortada cami yokken böyle anılması garip gelmişti
Şadırvanın duvarındaki bir Osmanlı yazıtı. “Ne yazık ki Osmanlıca bilmiyorum… Belki okuyabilenler bana yardımcı olabilirler” demiştim. Geçen gün bırakılan bir not beni çok mutlu etti. Sevgili okurum Tijen Hanım notunda bu yazının ne anlama geldiğini bizim için söylemiş:
“ve minel mai külli şeyin hayy, yazıyor.Bu ‘şüphesiz herşeye sudan hayat verdik’ mealinde bir ayet (enbiya suresi 30.ayet)”
Böylece hepimiz öğrenmiş olduk
(Yukarıdaki Osmanlı yazıtı ile aşağıdaki heykelin fotoğrafı Yorgo’ya ait)
Yunanistan’da her şehrin onu koruyan bir azizi olduğuna inanılıyor. İraklio’nun koruyucu azizi de Ayos Minas. Bu da Ayos Minas’ın adına inşa edilmiş şehrin en büyük kilisesi. Önündeki meydanda toplanan güvercinleri ekmekle beslemek Maya’cığımın en büyük zevki. Bu sene kuşlara olan sevgisini bir aşama daha ilerletip, hiç korkmadan onları eliyle yakalayıp sevmeye başladı cimcime
İraklio kadar gelip de Knosos’u ziyaret etmeden gitmek olmaz tabi ki…
İraklio’nun 6 km. güneyinde bulunan Knosos sarayı, 4500 yıl önce Girit’te hüküm süren Minos Uygarlığının adadaki 4 sarayından en büyüğü (1000den fazla odası, ayrıca depoları varmış). Bugünkü hali tamamen Arthur Evans tarafından tasarlanıp restore edilmiş hali. Adını “saray” duyup da Dolmabahçe gibi bir saray bekleyenlerin büyük hayal kırıklığına uğradıkları bir yer
4000 yıllık bir geçmişi olduğunu akıllardan çıkarmamak gerekir.
Knosos’taki duvar fresklerinden biri… Orjinal freskler İraklio Arkeoloji Müzesi’nde bulunuyor.
İşte böyle bir diyar burası…
İraklio’dan manzaralar – 1
16 Eyl
Fark ettim ki Giritteki yaşamımdan, pişirdiklerimden söz ediyorum ama yaşadığım şehir, İraklio hakkında hiçbir fotoğraf yayınlamamışım. Bu fotoğraflar geçen ay içinde annem ve babamla birlikte şehirde gezerken objektifime takılanlardan yalnızca bir kaçı…
Burası Iraklio’nun küçük limanı. Burada yalnızca yatlar ve balıkçı tekneleri oluyor. Pire limanından İraklio’ya varan büyük feribotlar yat limanının hemen yanındaki büyük limana yanaşıyorlar. Arka planda görülen kale 16. yüzyılda Venedikliler tarafından inşa edilmiş, halen Osmanlı dönemindeki ismiyle “Kule” olarak anılıyor.
Ahtapotlar yakalanıp yeterince dövüldükten sonra, pimeden önce “çamaşır gibi” asılıp kurutuluyor. Bu balık lokantalarında oldukça sık rastlayabileceğiniz bir görüntü.
Sepetler dolusu deniz kabukları, deniz yıldızları ve mercanlar satan bu dükkana takılıp kalmamak mümkün değil. Zaman zaman uğrar, oradaki bayanla sohbet ederim. Onun babası da Egeli, kendisi hiç gidip görediği için oraları benden dinlemeyi seviyor. Ben de deniz kabuğu kolleksiyonuma ekleyeceğim yeni bir şeyler getirmiş mi bakıyorum.
Bu bebekleri ben de ilk defa gördüm. Bazılarının “etekleri” mutfak havlusu olmuş, bazılarınınki de naylon poşetleri biriktirme torbası. Geneneksel kıyafetler içinde olanlar turistlerin ilgisini daha çok çekiyor.
Annemle babamı bu gelişlerinde İraklio dışında çok fazla yere götüremedik. Ama bu kez önceki gelişlerinde olmayan bir yere gittik. İraklio’nun 20 km. batısında geçen kış açılan Cretaquarium, Yunanistan’ın en büyük akvaryumu. Mayacık harika vakit geçirdi.
Denizanalarının adeta birer “melek” gibi salınışları belki de gördüklerimizin en güzeliydi. Yukarıdaki fotoğraf benim değil Yorgo’nun. Ben akvaryumda öyle çok fotoğraf çekmişim ki, en sonunda denizanalarına ulaştığımızda makinamın kartı dolmuş, ayrıca da hiçbir kareyi silemeyecek kadar pili bitmişti





Son Yorumlar