HTHayat olarak etiketli yazılar

U M U D U N ~ K A N A T L A R I ~

5

Bazen bazı şeyleri başarmak o kadar uzak görünür ki… Ne yapsak erişemeyeceğimizi sanırız. Omuzlarımız düşmüş, suratımız asılmış, gözlerimizdeki pırıltılı sönmüş halde; bir umut ışığı görmekten ümidimizi kestiğimiz anda… bulutların arkasından umudun ilk ışıklarını görmek nasıl da ılık ılık ısıtır içini insanın. Usul usul sokulur giriverir yüreğinin tam ortasına ❤

Yüzünü göğe kaldırıp baktığında gözlerini kamaştırırcasına öyle bir parlar ki… Anlarsın o an…

Her şey mümkün bu hayatta.

En yapamayacağım dediğin şeyler bile zaman döngüsünün en ummadığın anında karşında beliriverir. Ve sen asla yapamayacağım dediğin şeyi başarmanın gururunu bir gün aynada kendine bakarken gözlerinde bulursun. Kendinle hiç olmadığın kadar gurur duyar. Daha önce hissetmediğin kadar kendinden emin…

Her şey “sen“de başlıyor ve “sen“de bitiyor. Bil ki umudun ışığı hiç sönmüyor. Yalnızca tereddüt bulutlarının arkasında kalıyor.  Hem bulut dediğin nedir ki? Üflesen uçup gitmeyecek mi? Bulutların gölgesi çekilince de umudun kanatları açılacak.

“Umut binbir ayaklı, umut güneşte saklı. Umut edenler haklı, umut insanın hakkı.”  Nâzım Hikmet

 

Bu yazım, 6.Mart.2017 Pazartesi günü HTHayat‘ta yayımlandı.

Bu ülkede kadın olmak şanssızlık mı kader mi?

1

Türkiye güzel memlekettir; gezmek için güzel… ama yaşamak?!

Başka bir ülkede doğup büyüdüyseniz; Ardahan’dan Hatay’a, Van’dan Keşan’a Türkiye’nin her köşesine seyahat etmiş de olsanız, hatta yıllarca yaşasanız da, bu kültürün içine doğmuş olmanın sırtımıza yüklediği pek ağır yükün farkına varmakta zorlanırsınız. Türkiye’de doğmuş olmak; bu memleketin insanı olmak zordur, zor…

Hele ki kadınsanız, Türk kadınıysanız… bu demektir ki işiniz iki katı, üç katı daha zor… belki de daha çok.

Küçücük bir kız çocuğuyken, kadın olmaya daha çok yıllar varken, üstünüzdeki baskı hissedilmeye başlar. Evet, biz de bütün kız çocukları gibi oyuncak bebeklerle, fincan takımlarıyla evcilik oynayarak büyürüz. Zamanı gelince salıncakta sallanmayı, bisiklete binmeyi öğreniriz ama bazı “sakıncalı” şeyleri zamanı geldiği halde öğrenemeyiz, yapamayız, hatta konuşamayız bile. Dünyanın başka yerlerinde yaşıtımız olan kız çocukları, kız erkek ayrımı yapmadan birlikte gezebilir, birbirinin evine, doğum günü partisine, belki de birlikte seyahate gidebilir. Ama biz, dışarıdaki “kötülerin dünyası”nda kendilerini her an her yerde koruması gereken Türk kızlarına çizilen dünya resmi hiç de iç açıcı değildir.

İtiraf edin, kaçınız ergenliğe adım atar atmaz başlayan ve başımızın etini yiyen “oturuşuna dikkat et”, “eteğini düzelt”, “bu çok kısa”, “bu şortla dışarı çıkma”, “oraya yalnız gitme”, “başka kimler gelecek?”, “içki içme!”, “geç kalma!” vs.vs. gibi laflarla bunalmadan büyümeyi başarabildi? Belki de çok çok azımız… Bu lafları yeterince işitmeyip de “başına buyruk” büyümeyi başaranlar hakkında yazılan senaryolar da nasıldı, hatırlayın… “O yolun yolcusu…” “geri dönüşü olmayan yol…” “sonra elalem ne der?!…” Ah, şu “etraf ne der, elalem ne düşünür” yok mu!?!… İnsanı kendi benliğinden uzaklaştırmaktan öte ne işe yarar elalemin benim hakkındaki düşünceleri?!?

Ne kadar utanç verici de olsa, kaç kere duyduk böyle lafları… ve daha pek çoklarını…

Azıcık serpildik mi, illa ki de birilerinin bizi çekip çevirmesi, koruyup gözetmesi gerektiği hissi üstümüze çullanır ve bizi ömür boyu rahat bırakmaz. Bunun farkına varıp da biraz olsun silkinebilmeyi başarmış olanlar da belki de sırf bu yüzden (çoğunlukla) kendini yurtdışında buluverir. Ne de olsa biraz daha “özgür” kadınların arasında daha güvende hisseder kendini insan. Kadının özgür olması, aslında toplumun da özgürlüğünün kanıtı değil midir?

Türkiye’de kadınlar, Fransız ve İtalyan kadınlardan 16 yıl, Yunanlılardan 26 yıl önce, 1930da Belediye seçimlerine katılma, 1934de de milletvekili seçme ve seçilme hakkına kavuşmuş. Türk kadını pek çok “medeni” ülkeden daha erken, toplumda kendini temsil etme hakkına sahip olmuş da ne olmuş? Acaba memleketimde hala kızların kaçta kaçı okula gidebiliyor, okuyup yazıyor, haberleri dinleyip olup bitenleri anlayabiliyor, fikrini söyleyip savunabiliyor? Söylemeye kalktığında kaç tanesi; “patlatırsın bir tane oturur aşağıya” duvarına tosluyor?

Türk kadını, kendisine teslim edilmiş medeni hakları kime, nasıl, ne zaman kaptırmış?

Memleketimde kadın, izin verilince konuşan; kocası salarsa gezmeye gidebilen, çıktıysa da geceyarısı olmadan Sinderella gibi koşar adım eve dönmesi gereken; kendini örtmesi/saklaması, davranışlarını hep tartması gereken; mümkünse ortalıkta pek görünmemesi, elinin hamuruyla hiçbir şeye karışmaması, fikirlerini kendine saklaması beklenen; sesi sedası çıkmayan; evdeki hakimiyeti nikah masasının altında damadın ayağına basmaktan ibaret olan; erkeğe hizmet etmek için dünyaya geldiğine inanılan bir canlı türüdür sanki. Deyimler bile aşağılar onu; “eksik etek”tir, “saçı uzun aklı kısa”dır kadın. Hem erkeğine hizmette kusur etmeyip saçını süpürge edecek hem de bakımlı olacak ama zekası ve aklı güzelliğinin önüne geçmeyecek. Fazla konuşmaya, hakkını aramaya, hele ki zekasıyla dikkatleri üstüne çekmeye de kalkmayacak “kadın dediğin”. Ona bakarsan, dikkat çekecek derecede fazla güzellik bile başa bela değilse nedir bu diyarlarda?!…

Güzelsin diye kendine (fazla) güvenmeyeceksin bu ülkede. Başına neler gelebileceğini asla bilemezsin. Kendine fazlasıyla güvenip Monica Bellucci gibi göğsünü gere gere yürüdüğünde köyün bütün erkekleri sana baktıysa, suç sende olur; sonradan şikayet etmeye hakkın bile olmaz. Hatta zararlı çıkan sen olursun. Mağdur da olsan, 15 yaşında da olsan önce “neden direnmedin?” diye yarana tuz basarlar; sonra da “o arandı” deyip bir anda aklanıverir karşındaki 15 kişi de olsa, 25 kişi de…

Çünkü “senin dikkat çekmemen, kıçını başını sallamaman, usturuplu oturup kalkman; kendi ‘iyiliğin için’…” diye öğretilir kız çocuğuna, yıllar boyu… “Kuyruk sallayan dişi köpek” olmaktan kaçınması öğütlenip, yoksa başına neler gelebileceğiyle gözü korkutulmaz mı hep, aldığı “terbiye” kapsamında?

Burada oldukça ters giden bir şeyler yok mu?

Kızlarımıza neler söylüyoruz? Nelerle hayatlarını karartıyoruz onların? Hayata, dünyaya, karşı cinse bakışlarını nasıl şekillendiriyoruz ister istemez?

Kadın, doğası gereği erkekle bir değildir. Kadının gücü de kuvveti de erkeğinkiyle eşit değildir. Çünkü kadın daha narindir, daha kırılgandır, daha insaflıdır, daha duygusaldır. Bileğinin gücü erkeğinkine yetmez diye; bu durum erkeğin sözle, lafla, tekmeyle, tokatla, dayakla, zorlamayla kadının üzerinde hakimiyet kurma hakkına sahip olduğunu da göstermez. Fakat her şeye rağmen yine de kadının üzerinde kurulan bu hakimiyet, kutsal bir emanet gibi erkekten erkeğe, nesilden nesile ve hatta babadan kocaya aktarılmakta ve kadınlar da bunu nesiller boyu daha fazla tavizler vererek kabullenmektedirler.

Evlenince, eskiden giyebildiklerini bile giyemez olan kadının -eskiden babasının koruduğu- namusunu; bikini giydirmeyerek, mini eteği/şortu yasaklayarak mı koruyacağını sanmaktadır kocası? Elalemin kem gözlerinden sakınmaktan çok, kendinden mi biliyordur acaba o art niyetli bakışları? Bikini, mini, dekolte, açık yaka mıdır kadının elden gitmesine sebep? Kadında öyle bir şey olmalı ki babasından kocasına nikahla teslim edilen bir aile yadigarı, mübarek! Herkesten korunması gereken bir mücevher gibidir ki herkes ama herkes onu elde etmek ister diye bir kız çocuğu kendini bilecek yaşa gelir gelmez başlar telkin, tembihler, ikazlar.

“Aman kızım, dikkat et kızım, giyme, yapma, gitme…” diye diye hep olumsuz eylemlerle dişi beyni tıka basa doldurulur. Böyle bir kültürün içine doğan kız çocuğu da, gerçekten kendini karşı cinsten koruması gerektiğine inanır. Bu öyle bir baskıdır ki kolay kolay kalkamaz üstündeki koca taşın altından. Evlenmeden cinsellik yaşamak o kadar tabudur ki evlendikten sonra bile gönlünce veremez, bırakamaz kendini… zevk almış görünmekten bile utanır, sakınır. Ne de olsa, zevki “verecek”, memnun edecek taraf olması beklenir, zevk alacak değil. Utanır. Kendi kocasından bile… Utanır, sıkılır, kasılır. Al sana bin bir çeşit cinsel sorun… cinsel hayattaki sorun, evlilikteki sorun olur. İki seçenek kalır: ya bu mutsuz evliliği güdeceksin ya da bu diyardan gideceksin. Sonu ayrılığa varan ilişkilerde, hiç de az olmayan ve hazin sonla biten evliliklerde; kim kimi neye karşı koruyabilmiş? Kim mutlu olmuş? Kim mutsuz? Hayattan böyle bir tokat yiyen kadının silkinip kendine gelmesi, hayatında gerçekten kendisi için ne istediğini anlaması yıllar alabilir, bazen de bir ömür.

 konuya harika bir notadan parmak basan bu çizim, Sevgili Aydan Çelik'e ait

Konuya harika bir notadan parmak basan bu çizim, Sevgili Aydan Çelik’e ait.

Daha çocuk yaştan, hep başka birileri onun “iyiliği için” onun adına karar vermektedir. Evlenmeden önce babasının karıştığı işler için, evlendikten sonra da “kocam ne der?” diye düşünür kadın. Attığı her adımda kocadan yalnız fikrini değil, bir de izin almak, doğallaşır. Kocası onaylamazsa yapmaz, giymez, gitmez; kabullenir. Ne de olsa kocasıdır… “hakkıdır”. Peki, bir gün şöyle durup da düşünür mü hiç: bu hakkı kocaya kim verir?

Genç kızlığı boyunca bikini giyiyorken, evlenince kocadan “izin çıkmıyor” diye kabullenen kadının hiç mi suçu yoktur, sizce? Her kadının kendince sebepleri vardır: bu ister kocasını kızdırmamak ister elinden kaçırmamak olsun, yalnız ve yalnız “kocası öyle istiyor” diye kendi heveslerini ikinci plana atma pahasına, eskiden yaptıklarını yapmamayı, giydiklerini giymemeyi kabullenmek kime iyiliktir?? Özenip de giyemediği bikini; imrenip de gidemediği seyahat yüreğine kor gibi oturur da izin vermeyen kocaya öfke, nefret, kin ve bıkkınlık olarak yıllarca birikir yüreğinde. Birikir… birikir… Arkadaş toplantılarında diğer kaderdaşlarıyla dertleşme konusu olur, kocasıyla da hır gür ve kavgaya sebep. İşte o zaman idrak eder ki dizginleri tümüyle erkeğin eline vermekle de mutluluk garanti edilemez….

O zaman, 3 adım önde giden geri kafalı adam kadar 3 adım gerisinde gitmeyi kabullenen ve 2. sınıf insanlığı sineye çeken kadın da suçlu değil midir?

Biz kadınlardan, yapmamız beklenenler beynimize öyle bir kodlanmıştır ki çoğu kadın bunları hiç mi hiç sorgulamadan kabullenir. Kadına sorsan “anam da böyleydi” der “onun anası da… Böyle gördük, böyle gider.”

Böyle gitmemeli…

Bu bize biçilmiş tek fistan değil. Bu böyle geldi diye böyle gitmemeli…

ve buna önce kadınlar inanmalı!

Bir düşünün; erkeğe bu kadar “üstünlük” taslama hakkını tanıyan da yine biz değil miyiz? Erkeklerin hayatının her aşamasında var olan biz kadınlar; eş olarak, anaları olarak. Bir erkeğin annesi olmak ne kadar büyük sorumlulukmuş meğer. İleride o erkeğin kadınlara karşı tutumunu belirlemesinde ne kadar da önemli bir role sahipmiş, “erkeğin hayatındaki o ilk kadın”.

Erkeklerin kadını herkesten koruması gereken bir mal gibi görmesi yerine, bütün doğası ve duygularıyla birlikte “karşı cinsiyettten” bir insan olarak görebilmesini öğretebilmek; aynı şekilde kız çocuklarına da “erkek” dediğinin yalnızca kendisini ondan koruyup sakınması gereken bir güçlü taraf olarak değil de, bu hayatta güzel beraberlikleri paylaşabileceği “karşı cins” olduğunu idrak ettirebilmek ne kadar da önemlidir. Ne yazıktır ki bizim kültürümüz, “karşı cins”le ilgili her şeyi nasıl da bastırıp örtbas eder. Cinsellik neredeyse sandığa kitleyip anahtarı ancak evlendikten sonra verilen gizli saklı bir kitaptır.

Kadın için erkeğin, ilk kez zifaf gecesi görülecek bir tabu olmadığı, erkek için de kadının, hep bir gizem perdesi ardında, ona sahip olmakla kazanılacak bir ödül olmadığı ne zaman öğretilecek? İnsani hakları eşit olan Kadın ile Erkeğin, fiziksel olarak apayrı yaratıldığı ayrıntılarıyla öğretilmeli artık. Düşünün ki bir kadın için doğurmak kadar doğal olan regl olmak bile neden erkeğin yanında konuşulmasından utanılacak bir konu olsun? Bir kadın hayatında bir(kaç) kere doğurabilir ama regl olmak onun hayatının kaçınılmaz bir parçası olarak yıllar boyunca her ay başına gelecek biyolojik bir olaydan öte nedir? Buna rağmen, çoğu kadın iş yerindeki erkeklerin yanında ancak fısıldayarak söyleyebiliyor ve pedini köşe bucak saklıyorsa, burada utanılması gereken şey kadının adet görüyor olması değil de onu bundan utanmaya zorlayan baskıdan başka nedir?

Regl olmak bile bir kadının doğurganlığı üzerinden cinselliğini çağrıştırıyorsa bu da olsa olsa sapıkça bir düşüncenin eseridir. Diyeceksiniz ki “sokakta dolaşan hamile bir kadından, bir başkasının sürdüğü rujun kırmızısından, ötekinin eteğinin boyundan, açık yakasından tahrik olacak kadar kötü niyetli bir iktidarın olduğu toplumda bu hiç de kolay değil!!

Haklısınız, hiç mi hiç kolay değil! Kolay kolay değişmez kemikleşmiş fikirler…

Ama birilerinin eline çekici alıp kadının çevresine örülen bu duvarı yıkmaya başlamasının vakti gelmedi mi artık? Bir yerlerden başlamak lazım .

Geleceğin kadınları olan kızlarımıza, kendi hakkını savunmayı öğretmeli analar; oğullarına da kadına saygı gösterip değer vermeyi; malıymış gibi, ona kızın babasından emanet edilmiş korunası, saklanası bir ziynetmiş gibi davranmamayı öğretmeli. Kadının giydiğine, sürdüğü rujun rengine, eteğinin boyuna kafa yormamalı, dünyada düşünülecek başka bin bir tane dert varken.

Kadın da “ben buyum” diyebilmeli!

“Beni böyle tanıyıp sevmedin mi? Makyajlıydım. Mini etekli, şortlu, belki de bikinili… Kırmızı rujum ya da şen kahkaham seni cezbetti diye, başka bir erkeğin de gönlünü çeler sanıyorsan eğer, bu kendine olduğu kadar bana da güvensizliğinden… Düşün, ben seni istiyorsam, niye yapayım bunu?” diyebilmeli bir kadın.

Hayat onu zorladığında, bir erkeğe sığınmanın yegane seçeneği olduğunu da düşünmemeli kadın. Sırf bu yüzden okutulmalı, eğitilmeli, meslek sahibi olmalı, evinin dışında da çalışmalı kadın. Çalışan kadının evde parası kadar konuşacağından korkmamalı erkek de. Neden çalışan kadının başka şeyleri eksik yaptığı düşüncesi erkeğin içini kemirir ki? Kadın çalıştığı için –kendi işini yapmayıp başkasına yaptırıyormuş gibi – çocuğun kreş parasını ödemesi neden anneden beklenir ki?

Hayatı paylaşmak öğretilmeli, erkeğe de kadına da. Hayatı paylaşırken de birbirini anlamak, anlamaya çalışmak.

Kadının erkeğin yanında reglsinden söz etmesinin “nezle oldum” demek gibi olduğu; erkeğin de cinsel tecrübelerini maç skorlarından söz edermiş gibi kendine güç kanıtlama unsuru olarak görmediği zaman, biz kadınlar daha rahat, başımız dik yürüyebileceğiz, dolmuşa binip gezebileceğiz ve bu ülkede bir kadın olmayı “şanssızlık” olarak görmeyeceğiz.

Yukarıdaki yazım geçen sene 23.Mart.2015te HTHayat‘ta yayınlanmıştı. Bugünün anlam ve önemi dolayısıyla tekrar paylaşmak istedim. Takvimlere göre bugün; Türk kadını seçme ve seçilme hakkına kavuşalı tam 82 yıl olmuş da hala ağzını açıp konuşabilme hakkını koruyamamış!

Yaşam seni beklemez

0

Durmak lazım bazen… Sadece durmak…
Öylece durmak ve hiçbir şey yapmamak…
Sabah akşam trafiğinde geçen ömürler…
Dijital ekranların önünde yorulan gözler…
Stresin altında ezilip büzülen kalpler…
Sonra kaldıramayacağı kadar yükün altında ezilen vücut patlak veriyor en zayıf noktasından. İçindeki lavı daha fazla tutamayan bir yanardağ misali, püskürterek atıyor lavları; öfke olarak, nefret olarak, bu hayattan bıkkınlık, hiçbir şeye katlanamaz anlayışsızlık olarak.
Avuntuyu kimi sigarada buluyor kimi içkide: “Bu da olmasa katlanılır mı bu hayata, bunca strese?!” diyerek…
Ve yahut işten sonra zor atıyor kendini bir meditasyon merkezine… Biraz olsun sakin sakin oturmak, kendini dinlemek için… Bunu ona başkalarının söylemesi, illa ki birinin hatırlatması gerektiği için…
Çünkü bunu bile düşünemeyecek kadar “meşgul” herkes… Hep bir telaş, hep bir koşuşturmaca, bir yerlere yetişmece…

Kendini kandırıyorsun, halbuki. Sen de biliyorsun ki… Hayatın akıp geçerken, yıllar senden alıp götürürken bir sabah neye uğradığını anlamadan, gözlerini bir hastane yatağında da açabilirsin. O zaman hiç bulmadığın kadar zamanın olur; saatlerce, belki de günlerce düşünecek kadar. Vaktin olur da acaba kalkıp gidecek takatın olur mu? Elin kolun serum kablolarına dolanmış, ciğerlerine oksijen bağlanmış, hayatının muhasebesini yapmak doktorların eline kalmışsa, ne yazık sana… Ardından koşsan ne çare… Tren kaçmışsa bir kere.

Hayat bizi beklemez. Kendi bildiğini okur. Hayata yetişebilmek ve yakasına yapışabilmek için, önce hayatın gözlerinin içine bakmak gerekir.

Hayatın nasıl? Nereye gidiyorsun? Bu telaş, zamanla yarış niye? Gittiğin yollar seni nereye götürüyor? Gitgide kendinden uzaklaştırıyor mu? Peki ya sevdiklerin, yapmaktan hoşlandığın şeyler? Onların avuntusunu şu yaktığın sigarada mı buluyorsun? Üflediğin dumanın içindeki hayalleri gözlerinin önünde. Sanıyorsun ki ne kadar çok çalışırsan o kadar iyilik ediyorsun onlara. Ne kadar çok kazanırsan… Halbuki kaybeden sen oluyorsun, sonunda. Sen hayatını feda ederken, kaybettiklerin telafi edilemez halde birikiyor. Çocuklarının en güzel anlarını kaçırıyorsun, eşinle paylaşacağın en güzel zamanları veya sevgilinin seni beklerkenki heyecanını. Sen hep eksiliyorsun da anlamıyorsun bile…

Belki de bir eşe, sevgiliye bile vaktin olmadı ki hiç. Çocuk desen, bir türlü programa dahil edilemedi zaten. Yapayalnız girdiğinde yatağa, “ne kadar huzurlusun” onu söyle bana. Kazandığın dolgun maaş, aldığın unvan, geldiğin o erişilmesi zor pozisyon. Bunların hiçbiri gece olunca kıvrılıp da sokulamıyor koynuna. Seni şefkatle saramıyor. Can yoldaşın olamıyor. Etrafında koşup oynayamıyor bile…

Paran, unvanın, kariyerin var… da ne olacak? Ya sonrası?

Sözüm size; iş toplantılarıyla flört edenler, aşk mektubu yerine raporlar yazanlar, özel hayatının en mahrem saatlerini bir otel odasında yapayalnız geçirenler, hayatını eşiyle değil işiyle paylaşanlar!
Size “gelecek” vaat eden patronların sizin ömrünüzü satın aldığının farkında değil misiniz?

“Gelecek” ne zaman gelecek?!

Dışarıda keşfedilecek bir dünya, doyasıya yaşanmayı bekleyen bir hayat varken; sizin hep bir yapacak işiniz, girecek toplantınız, yazılacak raporunuz, görüşülecek çok önemli meseleleriniz, üretmeniz gereken “acil” çözümleriniz var da bir tek kendinize sürecek merheminiz yok.

Halbuki hayat boşa harcayamayacak kadar kıymetli… Kıymetli de tutulmalı. Çünkü ellerinden kaçıp gideceğini anladığın gün, gözünün önünden hızla geçenler, umarım ki hayatın boyunca zevkle yaptıkların olur, bir türlü yapamayıp içinde kalanlar değil.

Yemek yemenin bile zevk alınan bir ihtiyaçtan çıkıp alelacele halledilmesi gereken bir zaman kaybı görüldüğü bu çağda, hayatın akışı içinde olması gerekenleri olması gerektiği gibi yaşamaya bak sen, hâlâ yapabiliyorken.
Zamanı geldiğinde yemeğini yemeye vakit ayır, şöyle bir otur da keyifle iç kahveni… Yalnızca bu değil elbet. Sevmeye, sevişmeye, konuşup dertleşmeye, gün batımını seyretmeye, gözlerini kapatıp kendini dinlemeye de vaktin olmalı.

Sanki yapılmamış işler peşinden kovalıyor ve sen onlardan saklanacak köşe bucak bulamıyor da sürekli kaçıyorsun. Belki yıldırım hızıyla geçerken bu yazıyı bile okumaya fırsatın olmayacak ama ben yine de “bir umutla” yazıyorum 🙂

Ne süratle gidersen git, ara sıra durmayı da bil.

Dur ve kendini düşün…

♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥

Yukarıdaki yazım 29.11.2016 tarihinde HTHayat’ta yayınlandı.

Bir TAM bir de “yarım” haber

2

Bir kaç yazı önce, Komşuda Pişer’in 10 yılını devirdiğinden söz etmiş, hatta bunu kutlamak için okurlarımdan 5 tanesine Diktamon çayı hediye etmiştim. Komşuda Pişer’in 10 yılı geride bırakmış olmasıyla Türkiye’nin En Eski Blogları Listesinde de yerini almış oldu. (Bknz 2006 yılı Blogları arasında)

Gelelim “yarım” kalan meseleye… Ben ki dünyaya getirdiğim 2 çocuğun yüzü hürmetine onların gözünde “yarım” kalmış sayılmıyorum, benim bile kabullenemeyeceğim bu densiz söz karşısında, elbette ki sessiz kalamadım. Oturup yazdım yine. HTHayat’da yayınladı (19.Haziran.2016 Pazar).

YARIM YAMALAK HAYATLAR

Eskiden “elinin hamuruyla….” diye bir başlayan cümleler vardı.

Şimdilerde çok azı evinin ekmeğini yapıyor. Yine de kadına biçilen rol, ekmek teknesinin yanı olmasa da en iyi ihtimalle mutfak ya da banyoda; kısacası eviyle sınırlı. Kadın dediğin; evinde oturup çocuk bakacak (çünkü ille de yapacak!), bulaşık, çamaşır yıkayacak, ütü, temizlik, olmadı yeniden yeniden temizlik… Yeter ki kadın, kendini oyalasın. Hiç düşünmesin. Sorgulamasın (ne haddine?!). Çocuk dışında bir şeyler üretmeye kalkışmasın. Yaratmasın. Kendini ve mazallah elindeki cevheri keşfetmeye kalkışmasın, neme lazım.

Bir insan olarak, bir birey olarak ve zekasını da kullanarak, erkek kadar hayatta yer almaya da kalkışmasın! Kalkışmasın ki… meydan, bir şey olduğunu zanneden erkeklere kalsın.

Bu yeni bir şey değil ki… Kadını “tam porsiyon” adamdan saymayanların kadına “yarımsın” demesi de onlardan beklenmeyecek kadar şaşırtıcı bir şey değil. Bütün sistem bunun üzerine kurulmuş gidiyor.

Çocukluğumuzu özlemle andığımız zamanlar; artık yalnızca daha yeşil parklar, daha az arabanın gezindiği bomboş sokaklar, daha lezzetli sebze ve meyveler değil hasretini çektiğimiz. Artık eski özgürlüklerimize ve haklarımıza da hasretiz.

Kendi çocuklarımıza; “Eskiden 8 yıllık eğitim şarttı” diye anlatır olduk. Hayal miydi upuzun okul yıllarımız. Şimdiyse ilk 4 yıl layık görülüyor yavrulara. Bu da özellikle kız çocukları için; 6 yaşında başlayıp 9 yaşında “mezun” olup bu yaşta da eğitim hayatına son vermek demek.

9 yaşındaki çocuktan söz ediyoruz. 19 değil, 9! Çünkü 9 yaşından sonra oku(ya)mayacak kız çocuğunun az çok gideceği yer belli. Hala pek çok kız çocuğu için ailesinin gelecek planları onu evermekten öteye geçemiyor. Bohçasını alarak, baba evinden koca evine pek de değişmeyen statüyle geçecek. Çünkü ev işlerini yapacak biri her eve lazım. Kulağına “kadının evi kocasının dizinin dibi” fısıldanarak eline bohçası tutuşturulan onca kadın baba evini terk ediyor amma velakin hayatında ne değişiyor ki oncağızların. Eskiden baba evinde yıkadığı anasının-babasının çamaşırlarının yerini kocasınınkiler alıyor. Tam anlamıyla “aynı tas aynı hamam”.

Evinin kadını evlendiği adama, mecbur, yavrular doğuracak ya… bununla da olsa olsa “çocuklarımın anası” ünvanını alacak. Hepsi bu! Erişebileceği en yüksek mertebe… İşte, onu bile yap(a)mıyorsa; yarım yamalak düşünenlerin gözünde yarım, eksik ve ömür boyu kusurlu kalacak…

Homurtular başlıyor: okusa da ne olacak ki? diyor örümcek tutmuş kafalar. Nasılsa onu okutmayan babanın evlendireceği koca da onu çalıştırmayacak. En iyi ihtimalle evinde dikiş dikip, örgü örüp, nakış işleyerek edineceği “kariyer” taş çatlasın börekler, salçalar, reçeller ve tarhana yapmaktan öteye geçebilecek mi?

Eskiden “elinin hamuruyla…” diye başlayan cümleler vardı; şimdilerde “yarımsın” deniyor.

Sanki kız çocuğunu okutmamak, okusa da işe göndermemek, ona kendi ayakları üstünde durabilme fırsatını dahi tanımamak, yaşayabileceği daha iyi bir hayatın içine edip, hayatının bütün fırsat yollarını tıkayıp sahip olabileceği her şeyiyle hayatını “yarım” , “eksik” bırakmak değilse nedir?

Bir kadın hayattaki varlığını doğurmak ya da doğurmamakla mı kanıtlayabilmeli?

Peki, bu anlayışa göre “tam” kadın olmayı başaran kadınlara sorabilseydik, acaba onlar hayatlarını “tam” da istedikleri gibi mi yaşıyorlar?

Go to Top