hayat olarak etiketli yazılar

Pamuk Şekeri ☁️☁️☁️

2

Bazen bazı ☁️bulutlar ☁️
☁️☁️☁️çok pamuk ☁️☁️☁️
O kadar pamuk ki…
sanırsın bulut değil pamuk şeker 🍥
Parmağına dolayıp ağzına atmak gelir içinden, tam elini uzatmışsın ki
parmağın havada, öylece kalakalırsın.
Yüreğin sızlayarak, hatırlarsın ki
artık çocuk değilsin.
O bembeyaz pamuklar da şeker değil…
Oysa hala çocuk kalsaydın… Bunca şeyi de yaşamamış olacaktın hayatında 💕
🌈Hayat her yaşta ayrı güzel…

Önemli olan,
her yaşın pamuk şekerini bulmak
💗❤️Aşkla,sevgiyle kalın… Her yaşta…

 

Hayaller, Gerçekler, Öncelikler ve 48!

1

Geçenlerde bir akşam Mayayı antremana götürürken içim içime sığmıyordu sevincimden. Giderken laptop’umu da yanıma alıp uzun zamandır yapmayı hayal ettiğim şeyi yapabilecektim sonunda. Hayatta en çok zevk aldığım şeylerden biriydi bu ama yine de her seferinde bir bahane çıkıp erteleniveriyordu bir başka geceye. Atla deve de değil aslında. Yalnızca sakin bir yerde oturup gönlümce yazmaktı tek dileğim. Evde mutlak sessizliği ve konsantrasyonu sağlayabilmek ne mümkün. O yüzden el ayak çekildikten sonraki saatler, benim saatlerim…

Ama o akşam başkaydı, çünkü ne zamandır aklımdaki yazıyı yazmak için herkesin yatmasını kollamak yerine, Maya’yı bırakıp yeni keşfettiğim şahane bir kafede oturup yazacaktım. Laptop’u arka kotluğa koyarken; “yaşasın, bu akşam hep hayal ettiğim gibi, o güzel kafede oturup yazı yazacağım” dedim.

Yarım asırlık olmaya 2 yaşın da kalmış olsa; öyle bir an gelir ki daha 13 yaşını bile doldurmamış kızının bir cümlesi sana alman gereken hayat dersini verir. Tam da duyman gereken anda kulaklarına ulaşıverir:

Şimdiye kadar neden yapmadın ki, anne?

Uzun süredir hayal ettiğiniz bir şey var mı? Peki, neden şimdiye kadar hayal ettiğiniz şeyi yapmadınız? Gerçekleşmesi için ne engel vardı? Ne sizi alıkoydu da bu hayaliniz hep hayal olarak kaldı içinizde? Yoksa en büyük engel SİZ miydiniz de bunu anlamanız için bunca zaman geçmesi gerekiyordu?

Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder” diyen Cahit Sıtkı Tarancı, bir o kadar daha yolu olduğunu düşünürken; 46 yaşında gözlerini yummadan az önce, bu ortalama ömür hesabının herkes için tutmayacağı gerçeğiyle yüzleşince ne düşündü acaba? Yapamadıklarına zamanı kalmadığı için duyduğu pişmanlık ne kadar ağırdı?

Can Yücel’in “Yaşadığın kadar yakınsın sonuna” dediği gibi, yaşadığımız yıllar kadar yaklaşıyoruz aslında o tarihi belirsiz sonumuza. Yaşadıkça bardağımız doluyor, doluyor, ta ki dolacak yeri kalmayana kadar… İşin başında bardağımız ne kadar büyük, işte bunu bilmiyoruz. O yüzden hayat suyumuzun ne hızla içine boşaldığı o kadar da önemli değil bizim için. İyi ki de öyle… Yoksa bütün hayatımız bir havuz problemi olmaktan öteye geçemezdi. İşin gizemli tarafı bizi hem umursamaz hem de heyecanlı tutan yanı aslında. Umursamaz çünkü yaşadığımız şu günün, sondan kaçıncı gün olduğundan habersiz yaşıyoruz. Öte yandan bunu daha baştan bilmemek de bir filmin sonunu merakla beklercesine bizi heyecanlandırıyor.

Acaba daha neler neler yaşayacağız şu hayatta? Hepimizin aklının köşesinde asılı bir soru.

Daha neler göreceğiz? sorusunun yüklendiği anlamsa çok ağır ve kasvetli ne yazık ki yaşadığımız şu günlerde. Daha da beter ne(ler) göreceğiz?demek gibi bir şey… İsterdik ki; daha ne güzellikler göreceğiz? deme lüksümüz olsun. Ama bu hakikaten fazla lüks bize. En temel insanlık haklarından bile yoksun yaşarken, bardağımızın geri kalan kısmını hangi güzelliklerin dolduracağını merakla beklemek olmalıydı en büyük heyecanımız; yarına sağ çıkacak mıyız acaba?” değil.

Yine de, her şeye rağmen güzellikleri hayal etmekten vazgeçmemeli… Hayallerimizi ertelemek için bahaneler üretmek yerine, gerçekleştirmenin yollarını aramalıyız.

Geçen sene bu vakitlerde şöyle yazmıştım;Bir türlü gidemediğimiz uzun seyahatler askıda bekliyor; çocukların büyümesini, kesenin dolmasını, patronun gönlünden birkaç gün izin kopmasını, onu, bunu..“.

Hayatımızdaki önceliklere göre durmadan ertelediğimiz hayaller ne zaman gerçeğe dönüşebilme şerefine layık görülecekler?… Yoksa bir ömür boyu sıralarını mı bekleyecekler?

Evet, 48. Yarım asırlık olmaya 2 yaş kala, artık biliyorum: hayattan beklentilerimin, hayal olmaktan çıkabilmeleri, benim onlara ne kadar öncelik tanıdığıma bağlı. Öncelik de ne kadar derinden istediğime. Siz siz olun, hayallerinize sımsıkı sarılın!

♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥

Son birkaç yıldır, her sene bir doğum günü yazısı yazmak geleneksel hale geldi. Belki de önceki seneleri de okumak istersiniz; 47 yaş, 46 yaş, 45 yaş, 44 yaş, 43 yaş.

Yaşam seni beklemez

0

Durmak lazım bazen… Sadece durmak…
Öylece durmak ve hiçbir şey yapmamak…
Sabah akşam trafiğinde geçen ömürler…
Dijital ekranların önünde yorulan gözler…
Stresin altında ezilip büzülen kalpler…
Sonra kaldıramayacağı kadar yükün altında ezilen vücut patlak veriyor en zayıf noktasından. İçindeki lavı daha fazla tutamayan bir yanardağ misali, püskürterek atıyor lavları; öfke olarak, nefret olarak, bu hayattan bıkkınlık, hiçbir şeye katlanamaz anlayışsızlık olarak.
Avuntuyu kimi sigarada buluyor kimi içkide: “Bu da olmasa katlanılır mı bu hayata, bunca strese?!” diyerek…
Ve yahut işten sonra zor atıyor kendini bir meditasyon merkezine… Biraz olsun sakin sakin oturmak, kendini dinlemek için… Bunu ona başkalarının söylemesi, illa ki birinin hatırlatması gerektiği için…
Çünkü bunu bile düşünemeyecek kadar “meşgul” herkes… Hep bir telaş, hep bir koşuşturmaca, bir yerlere yetişmece…

Kendini kandırıyorsun, halbuki. Sen de biliyorsun ki… Hayatın akıp geçerken, yıllar senden alıp götürürken bir sabah neye uğradığını anlamadan, gözlerini bir hastane yatağında da açabilirsin. O zaman hiç bulmadığın kadar zamanın olur; saatlerce, belki de günlerce düşünecek kadar. Vaktin olur da acaba kalkıp gidecek takatın olur mu? Elin kolun serum kablolarına dolanmış, ciğerlerine oksijen bağlanmış, hayatının muhasebesini yapmak doktorların eline kalmışsa, ne yazık sana… Ardından koşsan ne çare… Tren kaçmışsa bir kere.

Hayat bizi beklemez. Kendi bildiğini okur. Hayata yetişebilmek ve yakasına yapışabilmek için, önce hayatın gözlerinin içine bakmak gerekir.

Hayatın nasıl? Nereye gidiyorsun? Bu telaş, zamanla yarış niye? Gittiğin yollar seni nereye götürüyor? Gitgide kendinden uzaklaştırıyor mu? Peki ya sevdiklerin, yapmaktan hoşlandığın şeyler? Onların avuntusunu şu yaktığın sigarada mı buluyorsun? Üflediğin dumanın içindeki hayalleri gözlerinin önünde. Sanıyorsun ki ne kadar çok çalışırsan o kadar iyilik ediyorsun onlara. Ne kadar çok kazanırsan… Halbuki kaybeden sen oluyorsun, sonunda. Sen hayatını feda ederken, kaybettiklerin telafi edilemez halde birikiyor. Çocuklarının en güzel anlarını kaçırıyorsun, eşinle paylaşacağın en güzel zamanları veya sevgilinin seni beklerkenki heyecanını. Sen hep eksiliyorsun da anlamıyorsun bile…

Belki de bir eşe, sevgiliye bile vaktin olmadı ki hiç. Çocuk desen, bir türlü programa dahil edilemedi zaten. Yapayalnız girdiğinde yatağa, “ne kadar huzurlusun” onu söyle bana. Kazandığın dolgun maaş, aldığın unvan, geldiğin o erişilmesi zor pozisyon. Bunların hiçbiri gece olunca kıvrılıp da sokulamıyor koynuna. Seni şefkatle saramıyor. Can yoldaşın olamıyor. Etrafında koşup oynayamıyor bile…

Paran, unvanın, kariyerin var… da ne olacak? Ya sonrası?

Sözüm size; iş toplantılarıyla flört edenler, aşk mektubu yerine raporlar yazanlar, özel hayatının en mahrem saatlerini bir otel odasında yapayalnız geçirenler, hayatını eşiyle değil işiyle paylaşanlar!
Size “gelecek” vaat eden patronların sizin ömrünüzü satın aldığının farkında değil misiniz?

“Gelecek” ne zaman gelecek?!

Dışarıda keşfedilecek bir dünya, doyasıya yaşanmayı bekleyen bir hayat varken; sizin hep bir yapacak işiniz, girecek toplantınız, yazılacak raporunuz, görüşülecek çok önemli meseleleriniz, üretmeniz gereken “acil” çözümleriniz var da bir tek kendinize sürecek merheminiz yok.

Halbuki hayat boşa harcayamayacak kadar kıymetli… Kıymetli de tutulmalı. Çünkü ellerinden kaçıp gideceğini anladığın gün, gözünün önünden hızla geçenler, umarım ki hayatın boyunca zevkle yaptıkların olur, bir türlü yapamayıp içinde kalanlar değil.

Yemek yemenin bile zevk alınan bir ihtiyaçtan çıkıp alelacele halledilmesi gereken bir zaman kaybı görüldüğü bu çağda, hayatın akışı içinde olması gerekenleri olması gerektiği gibi yaşamaya bak sen, hâlâ yapabiliyorken.
Zamanı geldiğinde yemeğini yemeye vakit ayır, şöyle bir otur da keyifle iç kahveni… Yalnızca bu değil elbet. Sevmeye, sevişmeye, konuşup dertleşmeye, gün batımını seyretmeye, gözlerini kapatıp kendini dinlemeye de vaktin olmalı.

Sanki yapılmamış işler peşinden kovalıyor ve sen onlardan saklanacak köşe bucak bulamıyor da sürekli kaçıyorsun. Belki yıldırım hızıyla geçerken bu yazıyı bile okumaya fırsatın olmayacak ama ben yine de “bir umutla” yazıyorum 🙂

Ne süratle gidersen git, ara sıra durmayı da bil.

Dur ve kendini düşün…

♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥

Yukarıdaki yazım 29.11.2016 tarihinde HTHayat’ta yayınlandı.

Tesadüf eseri…

0

Hiç düşündünüz mü?

Tamamen tesadüfler sayesinde hayattayız. Babamızın milyonlarca sperminden yalnızca bir tanesi – bizim seçemediğimiz bir tanesi – annemizdeki yumurtaya kavuşuyor ve biz’i yaratmaya başlıyor. O sırada olanlar oluyor ve yumurtadaki X kromozonunun yanına erkekten de X gelirse, kız bebek; Y gelirse de erkek bebek oluyoruz… ya da 1 tanecik kromozon fazlası dünyaya gelip gelmeyeceğimizin kararını etkiliyor. Kadın mı erkek mi olacağımız bile, hayatımızın dönüm noktası olan bir rastlantı değilse nedir?

Sonra kendi seçmediğimiz bir ananın rahminde ortalama 9 ay geçiriyoruz. Kimi erken terk ediyor bu sıcak, ıslak yuvayı; kimi gününü dolduruyor ama genellikle kendi seçemiyor doğacağı günü. Doğacak olanın adına, “anne” kadınla kadın doktoru oturup ikisine de müsait bir günü, bebeğin doğum günü ilan ediyorlar. Sonra… kendi seçemediğimiz bir ülkede, kendi seçemediğimiz bir ailenin kucağına doğuyoruz. Afrika çöllerinde yaşasak bambaşka bir hayatımız olacak, kuzey buz denizinde doğsak ayrı. Ne yediğimiz içtiğimiz aynı olacak ne de giydiğimiz. Birinin imkanları ötekinin imkansızlığı olacak.

Bir gün bir yerde tesadüfen başlayan hayatımız boyunca başımıza gelecekler de her zaman bizim elimizden gelen şeyler olmayacak. Seçme şansımız olmadan doğduğumuz ülkenin, doğduğumuz şehrinin, yaşadığımız mahallesinde hangi ilkokul varsa oraya gideceğimiz için, aynı sene aynı okula gidenler de (şans eseri) arkadaşlarımız oluyor. Düşünsenize; 1 sene öncesi ve 1 sene sonrası bambaşka arkadaşlar olacaktı hayatımızda. Bize tesadüf eden öğretmenin iyiliği veya kötülüğü eğitim hayatımız boyunca okulu ne kadar seveceğimize kadar etkisini gösterecek, biz farkında bile olmadan.

İleride hangi üniversitede bile okuyacağımız, aslında hangi puanı aldığımıza değil de aynı sene aynı okulu kaç kişinin isteyip istemediğine bağlı değil mi? Şansımız yaver giderse istediğimiz bir okulu kazanıp, okuyoruz ama bununla bitmiyor elbette.

Mezun olduktan sonra, en iyi öğrencilerin en iyi işlerde çalışacağını kim garanti edebiliyor ki?!

Gazetede çıkan iş ilanlarına başvuranlar arasında bizimkinin seçilmesi, o işi kimin daha çok istediğinden fazla, o işe bizden daha torpillilerin başvurup başvurmamasına bağlı değil midir?

Ailemizin zengin ya da fakir olmasını seçebiliyor muyuz? Kimi bebeğe milyoner rast geliyor kimine de gariban aile. Ailemizin kesesi büyük ihtimalle okuyacağımız okulları, ilerde yapacağımız işleri, alacağımız sorumlulukları ve hatta hangi ortamlarda bulunup kimlerle dost olacağımızı da etkilemiyor mu?

Ne okumuş ya da oku(ya)mamış olursak olalım; nerede çalıştık ya da çalış(a)madıysak da; bir gün bir yerde; okulda, işte, kursta, sporda, plajda, diskoda, konserde, barda rast geldiğimiz birine gönül verip evleniyor ya da evlen(e)miyoruz. Sonra aynı döngünün içinde biz başkalarının tesadüflerini hazırlıyoruz. Kadınsak; belki hamile kalmayı arzuluyor, anne olmaya ne kadar kararlı olursak olalım, bazen olamıyoruz işte. Bir kadın bunun uğruna yanıp tutuşurken, bu şansı yakalayan ama hamile kaldığı halde sigarayı, içkiyi, uyuşturucuyu bırak(a)mayan bir başka “anne adayı” kadın da kucağına doğacak bebeğin “şansı” ya da “şansızlığı” olmuyor mu?

Doğduğun yeri ve zamanı seçemediğin gibi, doğduğun devirde neler moda olacak onu da bilemiyor insan. Bir dönem bazı meslekler popüler oluyor, zamanında kurnaz davranan cebini dolduruyor. Bazıları demode kalmış işlerde ne kadar aşkla çalışmaya devam etse de kendi yağıyla kavrulup gidiyor. En trend işler, ne umutlarla kurulan şirketler, bir ekonomik krize denk gelip tarihe karışabiliyor.

Kanser geliyor öldürmüyor da, kafasına komşunun saksısı düşüyor, ömür boyu yatağa mahkum kalıyor; ne aklından geçenleri anlatabiliyor ne de bir daha yürüyebiliyor. Eskiden pat diye kalpten giderdi kapı gibi adamlar, şimdilerde randevu verdiğin bir parkta canlı bombayla gümbürtüye gidiyor canlar.

Aşk meşk işlerine de parmağını sokmaz mı kader, kısmet, tesadüfler… Hayat boyunca öyle anlar geliyor ki… Belki de seni sonsuza dek sevebilecek, kraliçeler gibi yaşatacak bir erkek/ başının tacı yapacak bir kadın bir gün bir yerde yanından geçip gidiyor, otobüste yanına oturuyor ama onu tanı(ya)mıyorsun bile. Bazen sana bakıp geçiyor, bazen konuşuyor ama unutuluyor, bazen derdini anlayamıyor, belki de o derdini anlatamıyor.

Zaman geliyor kağıda dökülen duygular telaffuz edilmeden yüreksizliğin eline geçip buruşturulup atılıyor. Okuması, bilmesi gerekene asla ulaşamıyor. Gün geliyor bir mektubun ulaşması, bir sorunun cevaplanması uzun yıllar sürüyor. Bunu açıklaması güç de olsa; belki de ulaşamadığı yıllar boyunca kaybolduğu alaca karanlık kuşağında, gelmesi için tam da olması gereken vakti kolluyor. Gün geliyor ve illa ki hiç ummadık bir tesadüf vesile oluyor.

Bir kadın için, kız çocuk annesi olmak kadar -sözünü ettiğimiz sebeplerden dolayı – erkek çocuk annesi olmak da bir tesadüf hatta ikiz ya da üçüz annesi olmak… Kız çocuk annesi olarak hayatın içine renkler, çiçekler, prensesler, Barbieler, fincan takımları, balerinler, bebekler dolarken; rast geldi de erkek çocuğunuz olunca toplar, arabalar, dinazorlar, Süper kahramanlar, kılıçlar, yarışlar gündeminizi dolduruyor.

Sonra güneş sistemindeki her bir gezegenin kendi yörüngesi gibi; çocuklarımızın kendi hayat döngüleri bizim döngülerimizin içinde dönmeye başlıyor. İç içe geçmiş hayatlar yaşanıyor. Bazen birbirinin içine giren bazen yörüngesinden sapıp giden…

Zaman zaman teğet geçtiklerimiz mi bizi üzen,

yoksa böyle olması mı gerektiren?

Bir tek şunu anladım ki

hayatımız boyunca başımıza gelen tesadüfler bizi bu hale getiren…       

Dip Not: Yukarıdaki yazım, 2/10/2016 tarihinde Dünyalılar sayfasında paylaşıldı.

Hayatın üzerinde bir kaç rötuş yapma şansınız olsaydı…

0

Balkonları çiçeklerle, sofraları yemeklerle mi donatırdınız? 

Yalnız bir gencin yanına bir sevgili bırakır, yaşlı adamın tasmasının ucuna minik bir ejdercik mi bağlardınız? Sevdiğine kırgın genç kızın elini yanında oturan mahcup ve pişman delikanlıya doğru uzatır, annesiyle babasının yanında canı sıkılan çocuğun eline bir demet balon mu tutuştururdunuz?

Yapacak o kadar çok şey; bir dokunuşla renklenecek, şenlenecek o kadar çok sahnesi var ki hayatın… hangi birine yetişeceğini bilemez insan. Yukarıdaki videoyu tesadüfen keşfettim. Hayatın içinde saklı, çok ince detayları görebilen bir gözle bakılıp yapılmış besbelli.

Öyle zamanlar oluyor ki burnumuzun dibindeki o minicik detayı görmeden geçiyoruz. Bilmiyoruz ki o minicik detay o an’ın içindeki bütün derdin, sıkıntının kilidi oluveriyor ve biz o minik ayrıntının farkına vardığımızda sanki mucizevi şekilde o kilit açılıyor ve o ana kadar hapsolmuş neşe, mutluluk ve sevgi kendini dışarı atıp özgürlüğüne kavuşuyor.

Aynı, onu çok sevdiklerinden şüphe duyulmayan anne-babasının yanındaki bir çocuğun canının feci sıkılması gibi… çocuğun canı sıkılıyor. Bu bazılarına göre “görünmeyen” bir gerçek, “görmeyi bilen” bazılarına göre de aşikar bir durum. Can sıkıntısından kendisinin bile ne yapacağını bilemediği çocuk, huysuzlanınca da “Aman ne laf anlamazsın”, “ne şımarıksın”, “daha istersin?” diye yargılanıyor. Tabi burada, haksızlığa uğrayan, yanlış anlaşılan çocuk. Demiyorum ki, çocuğa gidip bir balon alın, yeni bir top, bebek alın da keyfi gelsin… daha da şımarsın.

Bir balon, yeni bir bebek, araba, top, hatta biraz harçlık geçici bir mutluluk ve avutma olurdu ki etkisi de uzun sürmezdi. Onun yerine şöyle bir dönüp çocuğun yüzüne bakmak, yüzündeki ifadeyi anlamaya çalışmak daha uzun vadeli bir çözüm getirebilirdi.

Bazen farkına bile varmadığımız detaylarda saklı kalıyor mutluluk. Bu ayrıntılara -bilinçli ya da bilinçsiz- gözleri kapamanın sonrası da anlaşılmamak, anlaşılmamaktan gelen umutsuzluk, çaresizlik ve huysuzluk. Büyük olsun küçük olsun etrafınızdaki insanların karamsar olmalarının da huysuz ve aksi olmalarının da bir nedeni var aslında. Anlaşılmamalarının kendilerince bile kontrol edilemeyen bir yansıması olamaz mı bu?… bir düşünün.

Hayat her zaman beklediklerimizi getirmiyor. “Umduğu yerine bulduğunu” kimi kolay kabulleniyor ve adapte oluyor; kimiyse kolay kolay kabullenemiyor ve hayal kırıklığının içine boyunca battığı gibi, kolay kolay da çıkamıyor. Çok büyük bir çaba gerektirmeden, bir insanın beklentisinin ne olduğunun bile anlaşılması, o insanı beklentinin olmasından daha çok ferahlatabilir mi? bence ferahlatır… beklentiler her zaman her yerde gerçeğe dönüşmez, ama “anlaşıldığının farkına varmak” çok rahatlatıcı, huzur vericidir.

Çok yazık ki anlayış, belki de insanların çoğunun en az başvurduğu bir duygu. Karşınızdakini anlayabilmek; dünyayı olabildiğince (çünkü tamamiyle olması mümkün değil) onun gözleriyle görmek, onun kulaklarıyla duymak gibi bir şey. Lafın kısacası, kendinizi onun yerine koymak ve o durumda o anda siz olsaydınız nasıl hissederdiniz, onu anlamaya çalışmak.

Yoksa herkesin, etrafındaki herkesi yalnızca kendi gözleriyle görüp, kendi kulaklarıyla duyup yorumlamasıyla nasıl olurdu halimiz? Ezop masalındaki gibi, leyleğe misafirliğe giden tilkiye benzer ve kendimizi ancak leylek gagasının girebildiği dar uzun kavanozla baş ederken buluverirdik ki bu da boşa kürek çekmekten başka bir şey olmazdı.

“Kendini karşındakinin yerine koyabilmek”te bitiyor her şey. Buna da EMPATİ deniyor. Vikipediada empati için şöyle diyor:

Empati veya eşduyum, bir başkasının duygularını, içinde bulunduğu durum ya da davranışlarındaki motivasyonu anlamak ve içselleştirmek demektir.

Başka bir deyişle; Empati, bir insanın, kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır.

Sonra da ekliyor: Empatinin tam olarak gerçekleşmesinin üç kuralı vardır;

  1. Bir insanın kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak, olaylara onun bakış açısıyla bakmak,
  2. Karşıdakinin duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlamak ve hissetmek,
  3. O kişiyi anladığını ona ifade etmek.

Bence ilk 2 tanesi estek köstek yapılıyor ama en çok es geçileni 3. aşama gibi geliyor bana.

Bazen karşımızdakini aslında öyle iyi anlıyoruz ki pek güzel bir empati kuruyoruz ama sonra (tuhaf bir bencilliğe mi kapılıyoruz nedir?) bunu ona söylemekten vazgeçiyoruz ve karşımızdakinin de, ne yazık ki, (biz söylemedikçe) bundan asla haberi olamıyor. Hatta, haklı olarak, bize sitem ediyor ve en ileri boyutta da onu hiç anlayamadığımız için bizi suçluyor. Oysa ki ağzımızı açıp 2 kelime söylemiş olsaydık sonuç aynı mı olurdu, bir düşünün?…

Bir Amerikan atasözü şöyle der; “Don’t judge a man until you’ve walked a mile in his shoes.”

Yani, “onun ayakkabılarıyla 1 mil yürümeden kimseyi yargılama”.

 

Sizin de, hayatın üzerinde bir kaç rötuş yapma, ufacık dokunuşlarla mucizevi değişiklikler yaratma şansınız olursa şayet … önce empati kurun, derim.

Empati kurmayı başardığınızda, eskiden “farklı” olarak algıladığınıza karşı tutumunuz da değişecektir.

Bu konuyla ilgili, bu yazım da hoşunuza gidebilir.

Empati sembolü de böyleymiş.

 

Go to Top