Girit'te yaşam olarak etiketli yazılar

Uçurtmanın kuyruğuna tutunup uçmak

5

Yoncalar çiçek açtı. Kırlar yeşil sarıya boyandı Girit’te.

Bugün kırlara çıkılan, ailecek piknik yapılan ve uçurtma uçurulan gün, Temiz Pazartesi. (Hrıstiyanların büyük orucunun ilk günü olduğundan dini bayram tatili) Okul yok, deshane yok. Çocuklar evde… Biz de güzel havayı fırsat bilip gittik kırlara. Artık hava bahar kokuyor iyice…

En başında hiç olmayacak gibi göründü. Denedik, düştü. Yine denedik, yine düştü. Ama yılmadık. Sonunda biz de başardık uçurtma uçurmayı.

Dario o kadar mutlu oldu ki…

– Gördün mü bak, çocuğum, başardık! Uçurtmamızı göklere çıkardık! Eğer ilk denemede “olmuyor, yapamıyoruz işte” diye vazgeçseydik, şimdi bu keyfi sürebilir miydik?

Tekrar tekrar denemeden hiçbir şeyi başaramayız bu hayatta… Önemli olan; hemen vazgeçmemek ve başarıncaya kadar denemek, denemek, tekrar denemek… Çünkü sonunda emeğin karşılığı muhakkak ki gelecek…

Temiz hava başımızı döndürmüş, atmıştık kendimizi yoncaların arasına. Uçurtmamızsa göklerde… O ayrı gurur kaynağı… Seyrine doyamadık. Umut, azim, huzur, gurur… hepsini bir arada yaşadığımız ne güzel güneşli, sıcacık bir tatil günüydü…

Haydi gel, pazara gidelim

3

Girit’te pazar deyince, elbette akla ilk gelen otlar olmalı. Bu Stamnagati.. Girit’te yabani olarak yetişen ve toplanan bir çeşit radika.

Tazacik yapraklar, aynı kökten çıkmış minik buketler gibi. Genellikle haşlanmadan, çiğ olarak zeytinyağ, tuz limon eşliğinde yeniyor.

İlk zeytinler. Aslında bu gördükleriniz Girit’e özgü yağ verimi yüksek, minicik zeytinlerden biraz daha iri olanlar.

Yerli soğanlar ya pembe pembe olur ya da bembeyaz.

Şimdi üzümlerin en olgunluğa erdikleri zaman… tadından yenilmiyor dedirtecek kadar güzeller.

Soldakiler “pembe” üzümler, İraklio’nun güneyinde Knosos’tan az ötedeki Arhanes köyünde bol miktarda yetişiyor. Ne çok tatlılar, ne de ekşi. Renginden dolayı ” Çilek Üzümü” deniyor onlara.

Girit’e geleli 14 yılı geçiyorsa Margarita’yla dostluğumuz da bir o kadar eskidir. Onunla ilk tanışmamız bir lahana sayesinde oldu.

Girite ilk geldiğim seneydi. Yunanca sınıfından tanıdığım ve o zamanlar gidecek yeri yok diye bizde kalan Avusturyalı arkadaşımla, pazara gitmiştim. Kar beyaz tazecik lahanalarını görünce duruverdim tezgahının önünde. Bir yandan kıza İngilizce bir şeyler anlatıyor, diğer yandan da o zamanki Yunancamla lahananın kaç para olduğunu soruyordum. Geldi yanıma; “sen nerelisin?” diye sordu. “Türküm” dedikten sonra “İzmirliyim” lafı ağzımdan çıkar çıkmaz gözleri doldu kadıncağızın. “Aah, benim de annem Bayraklılı” dedi iç çekerek. Ara sıra İzmir’den konuşuruz; benim de yıllarca Bornova’da oturmamdan, Bayraklıya yakınlığından. Hatta onu tanıdığım şu zaman dilimi içinde, başbakanımız sayesinde Bornovalı iken nasıl da Bayraklılı oluverdiğimizi anlatırım ona da güler. Bir gün onu da yanımda İzmir’e götürme sözü veririm, o hep “nasıl giderim ki..” der.

O lahanayı aldığım günden beri benim pazar arkadaşım. Üstelik isimlerimiz de aynı sayılır. Hem de memleketliyiz. Gerçi tezgahında herkes her şeyi tek tek seçerek alır ama yeri gelince bana hep en güzelini verir. “Nane kalmadı mı?” diye umutsuzca sorsam, tezgahın altından arar bulur, bana özel bir buket yapar verir, sağ olsun. O beni sever, ben onu severim. Bir de aldıklarımın hepsini hesaplayıp indirim de yapar. Ben hep kızarım, “neden?” deyince “olsun” der “sen iyi bir kızsın” 🙂 Bir gün pırasalarından seçerken parmağıma yapışan salyangozla birlikte elimdeki pırasayı da fırlatışıma çok güldüğünü hatırlarım. Bir gün de bolca havuç alırken, meraklanıp havuçla ne yapacağımı sorduğunu. Ben de ona “Havuç Kavurması” tarifini vermiştim de sonraki hafta o da yapmış, hatta tarifimi bütün köye de öğrettiğini söylemişti.

Margarita’nın güzel yuvarlak kabakları olur, kışın tazecik ıspanağı, pırasası, her çeşit yeşillik, mor, yeşil, kıvırcık marullar, bir de meşhur havuçları ama bunca senedir onun tezgahına uğramadan geçememin bir sebebi de şu beyaz patlıcanlarıdır. “Tohumları Santorini’den gelir” diye o söyledi bana.

 

Bu mevsimde pazarın kraliçesi onlar. Şekilleri adeta birer kraliçe tacı, henüz çok tatlı değiller ama renkleri ise baştan çıkarıcı.

 

Kabak çiçekleri… Daha önce de yazmıştım; kabak çiçeği dolması tarifini de vermiştim.

Girit’in koyun-keçi sütünden Gravyer Peynirleri.

Sonbahar, rengarenk elmaların mevsimi. Elmaların en güzeli Lasithi yaylasından gelir pazarlara.

Yaylanın bir başka güzeli de çeşit çeşit fasulyeler. Aşağıdaki gibi koca barbunya yığını içinde, sabrınız varsa tek tek yalnızca yeşillerini seçerek, yemyeşil kabuklarıyla birlikte barbunya pişirmeyi denediniz mi hiç?

Ayşekadın fasulyeye burada da “Aise” denir ve Yunancada olmadığı halde Girit’e özgü şivede “ş” olduğu için “Aişe” diye telaffuz edilir.

Soğanlar mı büyük, elmalar mı küçük derseniz; evet, soğanlar benim avucumdan büyük 🙂

Girit demek, ot demek, peksimet, zeytinyağı, şarap demek, raki demek, bir de -sevsem de sevmesem de- salyangoz demek…

ve Girit’in mis kokulu dağlarından kekik balı.

Sıra geldi portakallara. Portakal konusunda şanslıyız. Yaz kış portakalı pek bol Girit’in. Özellikle Fodele köyünün ve Hanya’nın portakalları yaz boyunca da bol sulu ve çok ucuz.

Aşağıdaki portakallara “Sekeria” deniyor; adını şeker gibi tatlı oluşundan ve Türklerden miras kalan “şeker” kelimesinden almış. Kabukları hep böyle yeşil.

Soldakiler “ahladi” yani armut; sağdakiler “vanilyes” denilen kocaman, tatlı erikler, ama ortadakini nasıl desem bilemiyorum. Adına ArmutElması deniyor yani hem armut hem elma ya da ikisi arası bir şey 🙂

Girit mutfağının en sevdiğim yanlarından biri de, bakliyatların baş rol oynaması. Yukarıda, sağda gördüğünüz, bir restorana gittiğinizde ve “fava” diye ısmarladığınızda size getirilen mezenin ana malzemesi.

Eğer Türkiye’deki favadan yemekse niyetiniz, o zaman “bakla favası” diye ısmarlamanız gerekir. Aşağıdaki gibi kuru baklalar, suda bekletildikten sonra yalnızca siyah çizgileri ayıklanıp kabukları soyulmadan, çatlayıncaya kadar haşlanarak; sonra da bol zeytinyağıyla başlı başına bir öğün olarak da yenir. Bizim bu seneki bakla maceramızı biliyorsunuz.

Beni ilgilendirmeyen kısmı diye es geçmiyorum. İlgilenenler olabilir; bunlar yerli sosisler, sanırım sirkeli oluyorlar.

Pembe domatesler azalıyor artık.

Giritte acı yeme alışkanlığı hiç denecek kadar yok. O yüzden acı biber bulmak da define bulmak gibi bir şey oluyor.

Bazen basit düşünmek yeterlidir. Az bulunur malzemeler, saatlerce pişmek isteyen, emek isteyen yemekler sonuçta hayal kırıklığına dönüşebilirken; bazen de iki, üç malzeme yeter midemizi şenlendirmeye.

Belki de bütün sır yemeğe biraz da sevgi katmaktadır.

Girit Tarhanası, nam-ı diğer “trahana” ya da “ksinohondros” nasıl yapılır diye yazmıştım önceden. Kurutulup bütün kış saklanan, yalnızca suyla kaynatılıp, azıcık zeytinyağ ekleyerek çabucak hazırlanan bir lezzet.

Yanına şu güzelim, taze kurusoğanlardan kessem, bol limonlu bir havuç salatası yapsam, hatta birazcık hayal gücüyle havucu rendeleyip çorba pişerken içine katsam, yanında da minik peksimetleri katık yapsam hiç de fena olmaz yemeğim değil mi?

Üstüne de şarabımı içsem… (Kendi mahsulünü pazara getiren köylünün kendi şarabın tadına ba kma mümkün, almak şart değil…)

Pazar görüntüleri hoşunuza gittiyse;  Eylül 2011den ve Haziran 2006dan pazar görüntüleri de ilginizi çekebilir.

Kelebeğin kanadı, arının vızıltısı

4

Sabah yarım saat daha erken kalsam da hiç şikayet etmiyorum. Tam tersi, galiba ben doğayla barışık bu hayatı her geçen gün daha da çok seviyorum. Ben hiç lehir dışında yaşamamıştım. Şehir dışı dediğim de öyle fazla uzak bir yer değil aslında. Yalnızca canın ne zaman, ne isterse öyle gidip alıvermek yok artık. Öyle köşeyi dönünce market, çarşı yoksa yaşayamam ben, sanıyordum. Meğer aklımız fikrimiz şu alışverişte, neyi nereden alacağımızdaymış da hayatımıda nelerden feragat ediyormuşuz da farkında bile değilmişiz. Halbuki şimdi böyle bir manzaraya uyanıyoruz.

Sabahları avluya açılan kapıları açar açmaz içeriye kuş sesleri doluyor. Bahçemiz başlı başına bir heyecan! Acemi bahçıvanlık aşkıyla her gün acaba büyüdü mü diye kontrol ettiğimiz sebzelerimiz, yaseminlerimiz, bir de narımız  var. Evin bahçesinde bol nane, lavanta, kurumaya yüz tutmuş bir öbek melisa, bir keçi boynuzu ağacı ve limon vermeyen bir limon ağacı vardı. Bir yabani gül, bir de gardenya hediye geldi. Biz de yukayla limonun arasında bir lime fidanı diktik. Artık kendi lime’larımızla içeceğimiz Mojitoları hayal ediyoruz, çocuklar da seneye boylarının limonu geçip geçemeyeceğini 🙂


Kulağının dibinden bir kelebeğin geçmesi, arının vızıltısı hayatımızın parçası oldu. Daha sineklikler takılmadığı için, gün içinde evin içine giren sineğe, böceğe bile alıştık. Geçen gün Dario başının tepesinde uçan kara sineğe, benim laflarımla “hayır, o sinek bizi ısırmaz” diye söyleniyordu. Eve giren ancak eşek arısı olursa ufak bir panik yaşanıyor. Çocuklar kaçışıyor. Ama giren de geldiği gibi çıkıyor bu panik büyümeden. Anlıyoruz ki doğada hiç birşey kendine zarar verilmedikçe zarar vermeye kalkışmıyor.

Sabah kahvesinin posasını kompost köşesine atmaya giderken bazen yeşil yanaklı bazen çizgili kuyruklu kertenkelelerle karşılaşmaya bile alıştım 🙂 O ani bir hareketimi kolluyor kaçabilmek için. Bense hareketsiz duruyorum. Tellerin ötesindeki bağlara dalıp gitmişim.

Ben de doğada büyümüş bir çocuk değilim. Yaz tatilimi köyde geçirdiğim hiç olmadı. Herkesin bir köyü varken bizim yoktu. Şehir çocuğu olsam da, oldum olası çocukları börtü böcekten korkutmaz, her bahar geldiğinde bulduğum uğur böceklerini alıp ellerine koyardım. Arı gördük diye kaçmaz, onun polen peşinde olduğunu hatırlatırdım. Bu konuda anne-babanın yaklaşımının ne kadar önemli olduğundan söz etmiştim önceki bir yazımda; “Anneleri bir böcek görünce tavana sıçrıyorsa çocukları da büyük bir ihtimalle bir böcekle sokakta dahi karşılaşmak istemez ömrü boyunca” demiştim. Belki de o yüzden yaşam tarzımızdaki bu büyük değişimi hiç yadırgamadan kabulleniverdi çocuklar. Bahçede oynamak en büyük keyifleri.

Dario eline bir küçük kürek geçirdi mi dakikalarca kazıyor toprağı.

Maya desen bazen güneşleniyor, bizden izin çıkarsa çiçekleri suluyor. Koşuyorlar birbirlerini kovalıyorlar. Çiçek topluyor, karınca yuvalarını inceliyorlar. Saksının köşeciğine ilişmiş bir parça petek ilk günkü kadar şaşırtmıyor bile. Üstelik daha salıncakları takılmadı. Daha üstünde yuvarlanacak çimimiz de yok, bahçe kenarlarını çevreleyen çitlerimiz de. Herşeyin sırası ve zamanı gelecek.

Aynen açılmayı bekleyen kutulardan birer birer çıkan unutulmuş oyuncakları, kitapları gibi. Bazen özledikleri birşeye kavuşmanın çığlığı. Bazen de “bunda da yooook” diye başlayan isyankar hayal kırıklığı.

“Heeeey çocuklar, sürahileri ararken bu kaseleri, bir deeee granita kalıplarını buldum!” diye müjdeyi veriyorum. Çok geçmeden “Yaşasın! Anne, bize çilekli yapsana!” demeye başlıyorlar. “Çilek kalmadı ama portakallısını yaparım” deyince bir heyecan bir sevinç!

“Dario, Thomas’lı tişortun da bulundu” dediğimde Dario hemen “yarın okula bunu giycem” diyor.

“Maya’cım, minişlerin haaalaaaaa çıkmadı. Öyle çok oyuncak kutusu var ki bakalım hangisinden çıkacak?”

Onlar da bir sonraki günün sürprizi olacak! Oyuncaklarına kavuşan çocuklar bir süre için de olsa ortalardan kaybolacak. Anneleri de kahvesini alıp, bahçeye çıkacak ve yazısını yazacak ya da anneanneyle telefonda uzun uzuuuun konuşacak. Bahçemizi paylaştığımız kertenkeleleri duyan anneannenin hattın öbür ucundan attığı çığlıklara gülümseyip kendini “Yooo, korkmuyorum, alıştım artık. Biz köylü olduk :)” derken bulacak.

Diyeceğim şu ki hayatımızdan memnunuz 🙂


İraklio’dan manzaralar – 2

0

 


İraklio turumuza devam ediyoruz…

Daha önce sözünü ettiğim küçük limandan şehir merkezine gitmek için; limanı, “Kule”yi ve balıkçı teknelerini arkamıza alıp yokuş yukarı yürümemiz gerekiyor. Çünkü ne yazık ki İraklio’da şehrin merkezi biraz denize sırtını dönmüş durumda. Üstelik deniz seviyesinden de yukarda. Tam merkezdeyseniz denizi ender noktalardan görebilirsiniz. Ama kokusunu her an her yerde hissedersiniz tabi ki…

Bu bina, Girit’te 450 yıl süren Venedik dönemine(1211-1669) ait eserlerden birisi. Zamanında ekonomik ve politik meselelerin tartışıldığı “Asiller Locası” imiş. Bugunkü bina, çeşitli sebeplerden dolayı yıkılanların ardından 1628 yılında Frangisko Morozini tarafından inşa ettirilmiş. Şu anda belediye binası olarak kullanılmakta. Resmi nikahlar da belediyede kıyıldığı için, Girit’e gelmişken evlenmeye karar veren turist çiftleri avlusunda görmek her an mümkün 🙂

“Aslanlı Çeşme” (ya da Morozini Çeşmesi) yine Morozini’nin emriyle, Loca ile aynı yıllarda inşa edilmiş. İstanbul’da Taksim, İzmir’de Gündoğdu meydanı neyse İraklio’da da Aslanlı Çeşme odur; herkes randevusunu orada verir, zaman gelir birilerini bekleyen insanlar yan yana dizilir. Nasıl olduysa oldukça tenha yakalayabilmişim 🙂 Çünkü bu meydan günün her saati hareketlidir.

Aslanlı Çeşme’yi geride bırakarak ilerlerken, evimize giden yolun üstünde çarşı vardır. Burasını da İzmir’in Kestane Pazarı’na, İstanbul’un Mısır Çarşısı’na benzetirim.

Çünkü burada baharatçılar, manavlar, eski bir şekerci, peynirciler, kasaplar, hediyelik eşya satan dükkanlar, turistik tişort-seramik-sandalet dükkanları, birkaç geleneksel kahve(hane) (kafeterya değil!) ve bir iki tane de lokanta bulunur.


Çarşının çıkışındaki bu eski şadırvan Osmanlı dönemine ait.Osmanlılar 1669-1898 yılları arasında 230 yıl hüküm sürmüşler Girit’te. Adada, o döneme ait camiler, çeşmeler, hamamlar var. Ne yazık ki İraklio, merkezi konumundan dolayı 2. Dünya savaşında bombalardan nasibini en çok alan şehir olmuş. Şehir neredeyse sil baştan inşa edildiği için geçmişe dönük çok fazla esere sahip değil. Hanya ve Resmo’da kiliseden camiye dönüştürülmüş ya da baştan cami olarak inşa edilmiş eserler olmasına rağmen İraklio’da hiç cami ve hamam bulunmuyor.

Osmanlılar, bir kiliseden camiye çevirdikleri ve Valide Sultan adını verdikleri caminin yanına bu gördüğünüz şadırvanı inşa etmişler. Depremler ve ardından gelen savaşlarla yıkılan cami ne yazık ki bugün yok. Şadırvan da geleneksel bir kahvehane olarak işletiliyor. Bugün bu bölge hala “Valide Camii” adıyla anılıyor. (Buraya ilk geldiğimde beni şaşırtan olaylardan biri olmuştu bu. Ortada cami yokken böyle anılması garip gelmişti 🙂

Şadırvanın duvarındaki bir Osmanlı yazıtı. “Ne yazık ki Osmanlıca bilmiyorum… Belki okuyabilenler bana yardımcı olabilirler” demiştim. Geçen gün bırakılan bir not beni çok mutlu etti. Sevgili okurum Tijen Hanım notunda bu yazının ne anlama geldiğini bizim için söylemiş:
“ve minel mai külli şeyin hayy, yazıyor.Bu ‘şüphesiz herşeye sudan hayat verdik’ mealinde bir ayet (enbiya suresi 30.ayet)”
Böylece hepimiz öğrenmiş olduk 🙂
(Yukarıdaki Osmanlı yazıtı ile aşağıdaki heykelin fotoğrafı Yorgo’ya ait)


Yunanistan’da her şehrin onu koruyan bir azizi olduğuna inanılıyor. İraklio’nun koruyucu azizi de Ayos Minas. Bu da Ayos Minas’ın adına inşa edilmiş şehrin en büyük kilisesi. Önündeki meydanda toplanan güvercinleri ekmekle beslemek Maya’cığımın en büyük zevki. Bu sene kuşlara olan sevgisini bir aşama daha ilerletip, hiç korkmadan onları eliyle yakalayıp sevmeye başladı cimcime 🙂

İraklio kadar gelip de Knosos’u ziyaret etmeden gitmek olmaz tabi ki…

İraklio’nun 6 km. güneyinde bulunan Knosos sarayı, 4500 yıl önce Girit’te hüküm süren Minos Uygarlığının adadaki 4 sarayından en büyüğü (1000den fazla odası, ayrıca depoları varmış). Bugünkü hali tamamen Arthur Evans tarafından tasarlanıp restore edilmiş hali. Adını “saray” duyup da Dolmabahçe gibi bir saray bekleyenlerin büyük hayal kırıklığına uğradıkları bir yer 🙂
4000 yıllık bir geçmişi olduğunu akıllardan çıkarmamak gerekir.

Knosos’taki duvar fresklerinden biri… Orjinal freskler İraklio Arkeoloji Müzesi’nde bulunuyor.

İşte böyle bir diyar burası…

İraklio’dan manzaralar – 1

0

 

Fark ettim ki Giritteki yaşamımdan, pişirdiklerimden söz ediyorum ama yaşadığım şehir, İraklio hakkında hiçbir fotoğraf yayınlamamışım. Bu fotoğraflar geçen ay içinde annem ve babamla birlikte şehirde gezerken objektifime takılanlardan yalnızca bir kaçı…

Burası Iraklio’nun küçük limanı. Burada yalnızca yatlar ve balıkçı tekneleri oluyor. Pire limanından İraklio’ya varan büyük feribotlar yat limanının hemen yanındaki büyük limana yanaşıyorlar. Arka planda görülen kale 16. yüzyılda Venedikliler tarafından inşa edilmiş, halen Osmanlı dönemindeki ismiyle “Kule” olarak anılıyor.


Ahtapotlar yakalanıp yeterince dövüldükten sonra, pimeden önce “çamaşır gibi” asılıp kurutuluyor. Bu balık lokantalarında oldukça sık rastlayabileceğiniz bir görüntü.


Sepetler dolusu deniz kabukları, deniz yıldızları ve mercanlar satan bu dükkana takılıp kalmamak mümkün değil. Zaman zaman uğrar, oradaki bayanla sohbet ederim. Onun babası da Egeli, kendisi hiç gidip görediği için oraları benden dinlemeyi seviyor. Ben de deniz kabuğu kolleksiyonuma ekleyeceğim yeni bir şeyler getirmiş mi bakıyorum.


Bu bebekleri ben de ilk defa gördüm. Bazılarının “etekleri” mutfak havlusu olmuş, bazılarınınki de naylon poşetleri biriktirme torbası. Geneneksel kıyafetler içinde olanlar turistlerin ilgisini daha çok çekiyor.


Annemle babamı bu gelişlerinde İraklio dışında çok fazla yere götüremedik. Ama bu kez önceki gelişlerinde olmayan bir yere gittik. İraklio’nun 20 km. batısında geçen kış açılan Cretaquarium, Yunanistan’ın en büyük akvaryumu. Mayacık harika vakit geçirdi.


Denizanalarının adeta birer “melek” gibi salınışları belki de gördüklerimizin en güzeliydi. Yukarıdaki fotoğraf benim değil Yorgo’nun. Ben akvaryumda öyle çok fotoğraf çekmişim ki, en sonunda denizanalarına ulaştığımızda makinamın kartı dolmuş, ayrıca da hiçbir kareyi silemeyecek kadar pili bitmişti 🙂

Go to Top