Girit'e özgü olarak etiketli yazılar

Enginarı Çiğ Yemek Hiç Aklıma Gelmezdi Demeyin

1

Bu sene bahar gelmek bilmiyor bir türlü… ne de şu kara kış gitmek biliyor. Soğuk, fırtına, kar yetti hatta bıktırdı artık. Gözlerimiz güneşe, pırıl pırıl mis kokulu bahar havasına hasret kaldı.

Bana diyorlar ki “giymeyecektin şu kırmızı mantoyu… nereye gitsen kar götürdün peşinde…”  Kırmızı manto bile çoktan temizlenip dolaptaki yerini aldı ama Giritin dağlarındaki karlar eriyemedi gitti.

Mart her zaman şaşırtır ama Nisan “Nisanlığını” bilmeli, değil mi? Şimdi ağaçlarda bahar açmasının zamanı… çilek zamanı, bakla, enginar zamanı… Biz de pazardan tazecik enginarlardan alıp hiç beklemeden hemen ayıklayıp o günkü salatamıza kattık ve afiyetle yedik. Evet, yanlış duymadınız. Aslında daha önce de yazmıştım: burada, Girit’te enginarı (ve taze baklayı)* çiğ olarak da tüketiyorlar. Yaprakları güzelce ayıklanan enginarın göbeği dilimlenip üzerine zeytinyağı ve limon gezdirilerek seçkin bir meze tabağı olarak çıkıyor karşımıza. Ben de bir Giritliyle evli olmasaydım belki de ömrüm boyunca enginarı çiğ yemek aklımın ucundan bile geçmezdi. Ben ki enginarın her şekilde pişmişine bayılan biri olarak, artık enginarı çiğ yemeyi de çok seviyorum. Hem vitaminlerinden hiç kaybetmeden tüketiyorsunuz hem de o kadar çıtır çıtır oluyor ki, inanamazsınız!

Dışarıda kış mevsiminin uzatmalarını oynadığı bir günde, soframızda tam bir bahar havası vardı.

Enginarlı Marul Salatası için, biz marul, kırmızı soğan, domates, salatalık, enginar, limon ve zeytinyağı kullandık. En önce enginarları güzelce ayıklayıp, yalnız göbek kısmını bırakarak limonlu suda bekletiyoruz. Bu arada marulu, soğanı, domatesi, salatalığı doğrayıp içine enginarları da ekledikten sonra tuz, limon ve zeytinyağıyla harmanlıyoruz ve nefis salatanız hazır!

Artık bıktıran yağmura, soğuğa, fırtınaya inat hala baharın gelmesini dört gözle bekliyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

* Giritte taze baklayı da çiğ yediklerinden daha önce şu yazımda söz etmiştim.

Pazara giderseniz…

1

Pazara giderseniz, aynı lezzette ve kıvamda dayanılmaz avokadoları satan aynı güler yüzlü satıcıyı aynı köşedeki yerinde bulursunuz.

Bu lezzetin müdavimi olduğunuz için, sizi hemen tanır. Size gülümseyerek “günaydın” der ve poşeti uzatır. Avokadoları tek tek özenle seçerken keyfinize doyum olmaz. O kadar olgun bir taneye dokunursunuz ki onu poşete koymaya kıyamazsınız. “Eve gidinceye kadar dayanamayacak kadar yumuşak” diyerek onu satıcıya uzatırsınız. Siz seçmeye devam ederken…

üzerine limon sıkılıp azıcık tuz serpilmiş bir dilim avokado size uzatılır 🙂

Şaşkınlığınıza o şahane lezzetin sarhoşluğu karıştığı anda, bu da yetmezmiş gibi şöyle sorulursa;

– Bir Çikudya(*) ikram edeyim mi? 🙂

bilin ki Girit’tesiniz…

İşte bu yüzden ve daha pek çok sebepten seviyorum bu adayı…

 

Hamiş: Çikudya, Girit’te şarap için ezilen üzümlerin posasından damıtılarak yapılan, nam-ı diğer “raki”. Alkol oranı çok yüksektir; feci çarpar. Ama yine de bu, Giritlileri her fırsatta raki içmekten alıkoyacak bir gerekçe değildir. Pazarda bile 🙂

Daha önce raki’nin nasıl yapıldığını detaylı olarak şu yazımda anlatmıştım.

 

Haydi gel, pazara gidelim

3

Girit’te pazar deyince, elbette akla ilk gelen otlar olmalı. Bu Stamnagati.. Girit’te yabani olarak yetişen ve toplanan bir çeşit radika.

Tazacik yapraklar, aynı kökten çıkmış minik buketler gibi. Genellikle haşlanmadan, çiğ olarak zeytinyağ, tuz limon eşliğinde yeniyor.

İlk zeytinler. Aslında bu gördükleriniz Girit’e özgü yağ verimi yüksek, minicik zeytinlerden biraz daha iri olanlar.

Yerli soğanlar ya pembe pembe olur ya da bembeyaz.

Şimdi üzümlerin en olgunluğa erdikleri zaman… tadından yenilmiyor dedirtecek kadar güzeller.

Soldakiler “pembe” üzümler, İraklio’nun güneyinde Knosos’tan az ötedeki Arhanes köyünde bol miktarda yetişiyor. Ne çok tatlılar, ne de ekşi. Renginden dolayı ” Çilek Üzümü” deniyor onlara.

Girit’e geleli 14 yılı geçiyorsa Margarita’yla dostluğumuz da bir o kadar eskidir. Onunla ilk tanışmamız bir lahana sayesinde oldu.

Girite ilk geldiğim seneydi. Yunanca sınıfından tanıdığım ve o zamanlar gidecek yeri yok diye bizde kalan Avusturyalı arkadaşımla, pazara gitmiştim. Kar beyaz tazecik lahanalarını görünce duruverdim tezgahının önünde. Bir yandan kıza İngilizce bir şeyler anlatıyor, diğer yandan da o zamanki Yunancamla lahananın kaç para olduğunu soruyordum. Geldi yanıma; “sen nerelisin?” diye sordu. “Türküm” dedikten sonra “İzmirliyim” lafı ağzımdan çıkar çıkmaz gözleri doldu kadıncağızın. “Aah, benim de annem Bayraklılı” dedi iç çekerek. Ara sıra İzmir’den konuşuruz; benim de yıllarca Bornova’da oturmamdan, Bayraklıya yakınlığından. Hatta onu tanıdığım şu zaman dilimi içinde, başbakanımız sayesinde Bornovalı iken nasıl da Bayraklılı oluverdiğimizi anlatırım ona da güler. Bir gün onu da yanımda İzmir’e götürme sözü veririm, o hep “nasıl giderim ki..” der.

O lahanayı aldığım günden beri benim pazar arkadaşım. Üstelik isimlerimiz de aynı sayılır. Hem de memleketliyiz. Gerçi tezgahında herkes her şeyi tek tek seçerek alır ama yeri gelince bana hep en güzelini verir. “Nane kalmadı mı?” diye umutsuzca sorsam, tezgahın altından arar bulur, bana özel bir buket yapar verir, sağ olsun. O beni sever, ben onu severim. Bir de aldıklarımın hepsini hesaplayıp indirim de yapar. Ben hep kızarım, “neden?” deyince “olsun” der “sen iyi bir kızsın” 🙂 Bir gün pırasalarından seçerken parmağıma yapışan salyangozla birlikte elimdeki pırasayı da fırlatışıma çok güldüğünü hatırlarım. Bir gün de bolca havuç alırken, meraklanıp havuçla ne yapacağımı sorduğunu. Ben de ona “Havuç Kavurması” tarifini vermiştim de sonraki hafta o da yapmış, hatta tarifimi bütün köye de öğrettiğini söylemişti.

Margarita’nın güzel yuvarlak kabakları olur, kışın tazecik ıspanağı, pırasası, her çeşit yeşillik, mor, yeşil, kıvırcık marullar, bir de meşhur havuçları ama bunca senedir onun tezgahına uğramadan geçememin bir sebebi de şu beyaz patlıcanlarıdır. “Tohumları Santorini’den gelir” diye o söyledi bana.

 

Bu mevsimde pazarın kraliçesi onlar. Şekilleri adeta birer kraliçe tacı, henüz çok tatlı değiller ama renkleri ise baştan çıkarıcı.

 

Kabak çiçekleri… Daha önce de yazmıştım; kabak çiçeği dolması tarifini de vermiştim.

Girit’in koyun-keçi sütünden Gravyer Peynirleri.

Sonbahar, rengarenk elmaların mevsimi. Elmaların en güzeli Lasithi yaylasından gelir pazarlara.

Yaylanın bir başka güzeli de çeşit çeşit fasulyeler. Aşağıdaki gibi koca barbunya yığını içinde, sabrınız varsa tek tek yalnızca yeşillerini seçerek, yemyeşil kabuklarıyla birlikte barbunya pişirmeyi denediniz mi hiç?

Ayşekadın fasulyeye burada da “Aise” denir ve Yunancada olmadığı halde Girit’e özgü şivede “ş” olduğu için “Aişe” diye telaffuz edilir.

Soğanlar mı büyük, elmalar mı küçük derseniz; evet, soğanlar benim avucumdan büyük 🙂

Girit demek, ot demek, peksimet, zeytinyağı, şarap demek, raki demek, bir de -sevsem de sevmesem de- salyangoz demek…

ve Girit’in mis kokulu dağlarından kekik balı.

Sıra geldi portakallara. Portakal konusunda şanslıyız. Yaz kış portakalı pek bol Girit’in. Özellikle Fodele köyünün ve Hanya’nın portakalları yaz boyunca da bol sulu ve çok ucuz.

Aşağıdaki portakallara “Sekeria” deniyor; adını şeker gibi tatlı oluşundan ve Türklerden miras kalan “şeker” kelimesinden almış. Kabukları hep böyle yeşil.

Soldakiler “ahladi” yani armut; sağdakiler “vanilyes” denilen kocaman, tatlı erikler, ama ortadakini nasıl desem bilemiyorum. Adına ArmutElması deniyor yani hem armut hem elma ya da ikisi arası bir şey 🙂

Girit mutfağının en sevdiğim yanlarından biri de, bakliyatların baş rol oynaması. Yukarıda, sağda gördüğünüz, bir restorana gittiğinizde ve “fava” diye ısmarladığınızda size getirilen mezenin ana malzemesi.

Eğer Türkiye’deki favadan yemekse niyetiniz, o zaman “bakla favası” diye ısmarlamanız gerekir. Aşağıdaki gibi kuru baklalar, suda bekletildikten sonra yalnızca siyah çizgileri ayıklanıp kabukları soyulmadan, çatlayıncaya kadar haşlanarak; sonra da bol zeytinyağıyla başlı başına bir öğün olarak da yenir. Bizim bu seneki bakla maceramızı biliyorsunuz.

Beni ilgilendirmeyen kısmı diye es geçmiyorum. İlgilenenler olabilir; bunlar yerli sosisler, sanırım sirkeli oluyorlar.

Pembe domatesler azalıyor artık.

Giritte acı yeme alışkanlığı hiç denecek kadar yok. O yüzden acı biber bulmak da define bulmak gibi bir şey oluyor.

Bazen basit düşünmek yeterlidir. Az bulunur malzemeler, saatlerce pişmek isteyen, emek isteyen yemekler sonuçta hayal kırıklığına dönüşebilirken; bazen de iki, üç malzeme yeter midemizi şenlendirmeye.

Belki de bütün sır yemeğe biraz da sevgi katmaktadır.

Girit Tarhanası, nam-ı diğer “trahana” ya da “ksinohondros” nasıl yapılır diye yazmıştım önceden. Kurutulup bütün kış saklanan, yalnızca suyla kaynatılıp, azıcık zeytinyağ ekleyerek çabucak hazırlanan bir lezzet.

Yanına şu güzelim, taze kurusoğanlardan kessem, bol limonlu bir havuç salatası yapsam, hatta birazcık hayal gücüyle havucu rendeleyip çorba pişerken içine katsam, yanında da minik peksimetleri katık yapsam hiç de fena olmaz yemeğim değil mi?

Üstüne de şarabımı içsem… (Kendi mahsulünü pazara getiren köylünün kendi şarabın tadına ba kma mümkün, almak şart değil…)

Pazar görüntüleri hoşunuza gittiyse;  Eylül 2011den ve Haziran 2006dan pazar görüntüleri de ilginizi çekebilir.

RΑΚΟΚΑΖΑΝΟ

4

Bu da ne demek şimdi demeden önce bir daha bakın bakalım. RAKO + KAZANO diye ayrıştırsam bir şeyler çağrıştırıyor mu? Hadi sizi fazla uğraştırmayayım…

Raki (sonu “i”) Girit’e özgü, üzüm posasından yapılan, alkol oranı yüksek, minicik kadehlerde sek içilen, içenin boğazını alev gibi yakan sert bir içki. Bir diğer adı da Çikudya, Giritliler iyi bilir. Derler ki yöreye özgün adı Çikudya olup raki adı adada yaşamış Osmanlılardan kalma yadigarmış. Καζάνι de bildiğimiz “kazan”.  Rakokazano ise rakinin kaynadığı/damıtıldığı kazanı anlatır. Kasım ayı oldu mu, artık şaraplar olmuş, dinlenmeye bırakılmış olur. Şimdi raki kazanlarının kaynama zamanıdır. Bu çoğunlukla bir ziyafet sofrasına eşlik eden bir şenliktir.

Hayatımın Girit’te geçen 14 yıla yakın zamanında, bir salyangoza hiç mi hiç alışamadım bir de raki’ye; oysa ki raki ve ben pek çok kereler karşılaşmış, aynı masada karşılıklı oturmuş, yine de birbirimize pek ısınamamıştık. Belki Yorgo da düşkün olmadığı için hiç evimizde bile bulunmadı. Halbuki Giritliler sofralarından eksik etmezler onu. Bazen bir dilim karpuza eşlik eder, bazen mevsimine göre bergamot, üzüm, turunç reçeline. Bazen de gelirken manavdan alınmış yarım kilo taze bakla dökülür masanın üstüne, yeşil yeşil bakla tanelerine eşlik eder yudum yudum.

Burada yemek bittikten sonra -adettendir- minicik bir şişe eşliğinde minicik bardaklarla gelen raki, restoran sahibinin ikramıdır. Giritlilere sorarsanız, raki yemeklerden önce iştah açsın diye sunulur. Yemek yendikten sonra da hazmettirsin diye içilir. Sevinçli bir haber alınca “hadi gel sana bir raki ısmarlayayım” denir, uzun süre birbirini görmemiş olan dostlar raki kadehlerini tokuşturarak hasret giderir. Bir de ballı olanı vardır; adına Rakomelo denir, bal renginde likör tatlılığındadır. Açıkçası onu içmek içi fazla bahaneye gerek yoktur, zaten günün her saatinde, evlerde, kahvelerde, lokantalarda, restoranlarda her yerde içilir. Bana gelince, ne zaman bir cesaret gelip de denesem, gözlerimden alevler çıkaran bu sert içkiyle beraberliğimiz, hep ilk kadehle sınırlı kalmışken…

Bu sene benim raki ile yakınlaşmam çok ani bir kararla oldu diyebilirim. İrem bilir 🙂 Direksiyon sınavına gireceğim günün sabahı, kafeye bir hışımla girmiştim. Kendime bile itiraf etmek istemesem de elim ayağım titriyordu heyecandan. O kadar aylık çabanın, harcanan onca zamanın bir anlık heyecana kurban gitmesi fikrine dayanamıyordum. Şimdi bir kahve içsem daha da beş beter gerilecek sinirlerim deyip;  bir anlık kararla ” İrem, sen bana bir raki getir” deyivermiştim. Şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemeyip yalnızca “emin misin Papatya?” demişti. “Evet, hem de çok! Getir sen…” demiştim. Yoksa bütün çabalarım boşuna gidecek, heyecanıma yenik düşüp ellerim ayaklarıma dolanacaktı.

Aynen bu şekilde gelmişti önüme: domates, Girit peksimedi ve zeytin eşliğinde. Bu kadar çabuk bittiğine üzüleceğim aklıma gelir miydi hiç? Ama, “yeter!” dedim, “1 kadehte kalayım” 🙂

(Sonuç mu? Sınavdan geçtim. Ehliyeti aldım! 🙂

O gün bugündür ben raki ile iyi geçinmeye başladım. Duyduğum minnettarlıktan daha kolay mı içiyorum, bana mı öyle geliyor, bilemiyorum.

“İyi olacak hastanın doktor ayağına gelir” çünkü o hastanın iyileşme vakti gelmiştir.

Bazı zamanlar bir şeyin/birisinin hayatınıza girmesi için bilinmeyen bir güç tarafından programlanmış gibi uygun zamanın gelmesi beklenir. O kritik an gelmeden önce ne yapsanız yollarınız çakışmaz. Önünüzden geçse fark etmezsiniz. Çünkü size dönüp bakmaz bile, size dokunmaz, hayatınızda bir iz bırakmaz. Ama o an geldiği vakit de, nereye kaçsanız sizi bulur. Saklandığınız fare deliği olsa çıktığınızda burnunuzun dibinde biter. Ben buna çok kere tanık oldum ve artık ikna da oldum.

Hiç düşündünüz mü? Aslında hayatta her şey ondan en çok zevk alacağınız anı bekler, bir şeyin zamanından erken olmasına çabalamak duyguların yeterince olgunlaşmasına fırsat tanımadan boşa harcanan bir emektir. Erken edinilen bir bebek, aceleye gelen bir evlilik, pişmeden ocaktan alınan bir yemek, demlenmesine fırsat verilmeden sunulan yavan bir çaydan farksızdır. Tadını çıkarmak belli bir olgunluğu, doygunluğu gerektirir. Her şeyin bir zamanı vardır.

Kasım ayı da raki kazanlarının kaynadığı zamandır. Bağ bozumu yaz sonunda yapılır. Toplanan üzümler şarap olmak üzere sıkılır, şırası çıkarılır. Üzümün suyu şaraba dönüşürken, posası da boşa gitmez elbet, değerlendirilir. İşte şimdi zaman raki zamanıdır. Peynirin kalan suyundan lor yapılması gibi, üzümün de posasından yepyeni bir içki yaratılır. Sert, Türk rakısı/Yunan uzosu gibi anason kokmayan, siz farkına bile varmadan fena çarpan bir içkidir.


Raki’nin nasıl yapıldığına tanık olmak da bu sonbaharı, belki de benim raki içmekten zevk almaya başlamamı beklemiş. Benim daha yeni tanıştığım Yorgo’nun çocukluk arkadaşı Maria, geçenlerde bizi kendi raki kazanlarının kaynayacağı yere çağırınca, neredeyse sevinçten çığlık atacaktım! “Ben daha önce hiç görmedim” diyebildim yalnızca. Iraklio’dan yarım saat kadar mesafede bir köydeki raki imalathanesine girdiğimizde karşılaştığımız ilk manzara avluda sırasını bekleyen onlarca plastik varildi.

Bu dev plastik varillerin içinde, şırası çıkarılmış üzüm posaları var.

Üzüm posaları kazana boşaltılıyor.

Ezilmiş üzümlerin mayhoş, hafif baş döndüren kokusu yayılıyor etrafa.

Raki kazanı dedikleri; üzüm posalarının kazanın altındaki fırının ısısıyla belli bir derecede damıtılmasını sağlayan; 2 bakır kazandan oluşan bir düzenek.

Bizim gidip gördüğümüz kazanda yakıt olarak zeytin çekirdeklerinden elde edilen prina kullanılıyordu.
Tabi ki alev alev yanan fırın değerlendiriliyor ve bir tepside patatesler de sıcaktan nasibini alıyorlar.
Yaklaşık 1 saatlik bir süreç sonunda soldaki kazanın borusundan raki, nam-ı diğer Çikudya akmaya başlıyor.

Bu arada sofralar kuruluyor, raki kadehleri tokuşturuluyor. Yorgo dönüşte araba kullanacak diye pek fazla içmek istemiyor. Ben de 1 minik kadehcik raki, 1 kadeh de şarap içiyorum. Ama sanıyorum ki hiç hesaba katmadığımız bir şey daha etkiliyor bizi. Bütün öğleden sonra raki kazanıyla aynı kapalı ortamda olmak, o havayı bile teneffüs etmiş olmak hiç farkına varmadan bizi sarhoş değilse de bir hoş yapıyor. Bir şişe yeni mahsul raki nasibimizi alıp yola koyuluyoruz. Eve döndüğümüzde çocukları her zamanki gibi 8de yatırıyorum ve yorgunluktan anında uyuyorlar. Dariocuk o gün avluda bulup da binme şansını yakaladığı traktöre binmiş rüyalar alemine giderken Maya rakokazano ile ilgili daha ne resimler yapıyor uykusunda kim bilir.

 

Kafamızı kaldıracak halimiz kalmadığına ikna olup biz de erkenden yatıp uyuyoruz.

 

Yorgo’dan Bergamot Reçeli

10

Artık sezon bitti. Nasıl geçti diye hiç sormayın. Her şey gibi turizm de krizden etkilendi ve inişe geçti. Ama niyetim hiç bu konuları açmak değil. Sezon bittiğinde artık her günümüzü daha çok birlikte geçiriyor olabilmek bile ayrı bir keyif katıyor kapımızı çalan sonbahara. Sabahları çocukları okula nöbetleşe bırakıyoruz. Öğlen yemeklerini bazen birlikte yapıyoruz. (Bazen de hazır buluyorum, çok hoşuma gidiyor 🙂 Cumaları çocukları okula bıraktıktan sonra birlikte pazara gidip alışveriş yapıyoruz. 

Geçen hafta da pazarda bergamotları görünce dayanamayıp aldık. Önceki seneden kalan son kavanozu da açmadan yenisini yapalım, dedik. Aslında Yorgo dedi. Çünkü bayağı bir bilek kuvveti gerektirdiğinden bu artık Yorgo’nun uzmanlık alanına giriyor ve pazardan dönünce bir hevesle giriyor mutfağa, özenle hazırlayıp kavanozları diziyor karşıma. Evet, haklısınız; çok şanslıyım 🙂

Bu seneki tarifin fotoğraflarını da onun blogundan aldım. Üstüne kendi imzamı atmamın hiç anlamı olmayacaktı nasılsa…

Yorgo’nun anlatımıyla Bergamot Reçeli:

Bergamot reçelinin yapımı, uygun cinste bergamot bulabilirseniz aslında hiç de zor değil.

Burada 2 cins bergamot olduğunu hatırlatmak isterim. Bir cins böyle; kalın kabuklu limonlara benziyor, limondan biraz daha büyük, portakal renkli kabukları diğer cinse göre daha düzgün ve ince:

Diğer cins de şöyle; turunçgil ailesinin limondan çok ağaç kavunu denilen cinsine benziyor, portakaldan da iri, genellikle yemyeşil, girintili çıkıntılı kabukları kalın ve dolgun olduğundan reçel yapmak için en ideal cins.

Bizim bu sene pazardan aldığımız 4 iri bergamot yaklaşık 3 kilo geldi. 

Önce kabuklarını ince rendeyle pürüzsüz oluncaya kadar rendeliyoruz.

Sonra da kabuklarını ayıklıyoruz.

İçini atıp kabukları çok ince olmamak kaydıyla kalın şeritler halinde kesiyoruz.

Bol suyla birlikte hepsini alabilecek büyüklükte bir tencerede su kaynatıp içine kestiğimiz kabukları atıyoruz. Birlikte biraz kaynadıktan sonra soğumasını bekleyip suyunu süzüyoruz.

 Suyunu süzdükten sonra kabukları tartmamız gerekiyor. Ağırlığına göre şeker oranını hesaplayacağız. (Bizimkiler 2800 gr. çıktı)

Kabukları en azından 24 saat suyun içinde bırakmamız ve bu suyu bir kaç kez değiştirmemiz gerekiyor ki kabukların acısı çıksın.

(5 sene kadar önce, ilk defa yaptığımda, tarife baktım ki her seferinde suyunu değiştirip birden fazla kere kaynatmışım. Aslında 1 gün boyunca suyunu değiştirdikten sonra tekrar tekrar kaynatmaya gerek yokmuş.)

1 gün sonunda kabuklardan tattığımızda hala çok acı geliyorsa, suda bekletip suyunu değiştirme işlemini 1 gün daha tekrarlamak gerekiyor.

Şerbeti hazırlıyoruz: 5 bardak suyun için 3 kilodan birazcık daha az şeker koyup kaynatıyoruz. Şerbetin koyulaştığını görünce soğumaya bırakıyoruz. Şerbet soğuyunca süzülmüş kabukları içine atıp 1 gün boyunca da şerbetinin içinde bekletiyoruz. Ertesi günü bir taşım kaynatıp ateşten almadan az önce içine bir limonun suyunu da ekliyoruz. .

Bu arada reçel koyacağımız kavanozları kapaklarıyla birlikte kaynatıyoruz. Ateşten aldığımız reçelin tanelerini kavanozlara taksim edip üzerlerini suyuyla dolduruyoruz.

Kavanozların kapaklarını sıkıca kapatıp kavanozları baş aşağı çevirip bırakıyoruz.

Bu kez 4 büyükçe, 4 tane de küçük kavanoz reçelimiz oldu 🙂

Go to Top