Girit olarak etiketli yazılar

Komşuda Pişer 10 yaşında

83

Önce bir Giritliye aşık oldum, sonra onun memleketine…

Şimdi bir düşünüyorum da, hayatımın en verimli yılları Giritte geçti. Tabaklar dolusu tarifler, sayfalar dolusu yazılar ve buna 2 çocuk da dahil 🙂  

Giritli yazar Nikos Kazantzakis , ZORBA’da şöyle der:

  Hayatımın akışında, neden rastladım sana.

Sahi ben sana rastlamasaydım nasıl olurdum, Girit.

Ne çok şey öğrendim senden. Ne çok şeye şaşırdım, çokça da hayran kaldım.

Yorgo’yla İzmir’de başlamıştı birlikteliğimiz. Ona mükemmel bir iş bulsaydık belki de hayatımıza hala orada devam ediyor olacaktık. O zaman her yaz tatilinden tazelenen bir tatil  aşkı olarak kalacaktın, Girit’im.

Girit’e gelip yerleşmemiş olsaydım, şöyle bir düşündüm de; burada yazacak bu kadar çok şeyim olur muydu?

Eskiden çiçeğini bile tanımadığım kaparileri kendi ellerimle toplayabilir miydim?

Kabağı severdim ama aynı sabah kopartılmış çiçeğinin nasıl bir lezzete dönüşebileceğini görebilir miydim? 

Şu bergamotların dış görünüşüne aldırmayacak kadar lezzetli olduğunu bilebilir miydim? Sahilde kendi ellerimle kaya koruğu toplayıp turşusunu yapabilir miyim? Girit yemeklerinin de, muhtemelen yalnızca tatillerde, davet edildiğim sofralarda tadına bakabilecektim.

Ama ben… bu kadar çok çeşitli otun cennetinde buluverdim kendimi, her gördüğüm otun tadına baktım. 

Buranın havasını soluyup, suyunu içmesem ben aynı ben olur muydum hiç? 

Küçük yerde yaşamanın verdiği rahatlığı ve acele etmeden de her şeyin olması gereken zamanda olacağını de bilemeyecektim.

Büyük bir şehirde olsam, ne çocuklarımla yan yana bisiklet turlarına katılabilecek, ne de haftanın her günü ayrı bir pazarın altını üstüne getirebilecektim. İzmir’de bir apartman dairesinde, büyük ihtimalle 7 kediye bakamaz, limonumu bahçedeki ağaçtan koparamazdım. Bahçemdeki baklalar, rokalar, ısırganlar, naneler başka topraklarda çıkardı. Ben de kapariyi yalnız kavanozda turşu, bergamotu da Earl Grey çayındaki esans olarak bilmeye devam edecek, ne güzelim şarapları doya doya içebilecek ne de aynı lezzetlerle misafirlerimi ağırlayabilecektim. 

Evimi, ailemi, işimi bırakıp yola çıktığımda, arkamdan endişeyle bakanların aksine; burada kendimi olduğum gibi kabul ettirebildim. Hatta (eminim ki) tanıdığım bazı insanların kafasında örümcek tutmuş, el değmemiş “Türk imajı”nın tozlarını üfleyip dağıtabildim.

Mercimek köftelerimin tadına bakanları şaşırtmakla kalmayıp bildiklerinin farkında bile olmadıkları Türkçe kelimelerle onlarca öğrencimi ağzı açık bırakıp Türkçe’ye hayranlık puanlarını arttırdım 🙂

Keçi sütünün tadını bilmezken, sütlacını, peynirini yaptım. Dalından zeytin, bağından yaprak topladım. Doğadan ot toplama avına çıktım, bu kadar nimetin arasında yaşayıp da bunca yıldır farkında olmayıp yanından geçip fark edemediklerime yandım. Bahçemiz olunca, ektiğimiz azıcık şeylerin tadına doyamadım.

Yemeklere, düğünlere, vaftizlere, sinagogta nikah törenlerine, ekolojik organik festivallere, kermeslere katıldım. Konserlere, sergilere, Antik Yunan tiyatrolarına gittim. Her milletten her dinden arkadaş edindim. Yunan adalarını, yetmedi, en uzak köşelerine kadar Yunanistan’ı gezdim. Hükümete isyanımızı duyurmak için yürüyüşlere, herkese eşit hak verilmesinden yana olduğumdan Girit’in ilk Onur Yürüyüşüne  katıldım.

Paranın geçmediği değiş-tokuş sistemine, çocuklarımızın ortak faaliyetler yaptığı anne gruplarına dahil oldum. Yediğimi, içtiğimi, yaptığımı, pişirdiğimi, gezip gördüğümü yazabildiğim zamanlar da oldu, uzun bir suskunluğa gömüldüğüm aylar da… Sonra yepyeni bir bebekle ve hayata 4 elle sarılmış olarak geri geldim. 

Acı, tatlı, ne çok şeyler yaşadım son 10 yıl içinde! Göz yaşına kahkahaları karıştırıp kimini yazdım kimini kendime sakladım.

Ben Girit’e gelmeseydim;

evden işe, işten eve monoton bir hayatım, bundan şikayet etsem de vazgeçemeyeceğim bir maaşım olacaktı, büyük ihtimalle. Hafta sonunu iple çekecek, mahalle pazarına gidecek olsam doğayla temas ettiğime inanıp huzur bulduğumu sanacak, Kordon’da vapura bindikçe nefes aldığımı hatırlayacaktım.

Bir duble Girit rakisini mideye indirmiş olmanın cesaretiyle direksiyon sınavına girmeyecektim, elbette!

Blogumda ne yazdığımı anlamadığı halde, ısrarla “tariflerini Yunanca’ya da tercüme etsen de biz de anlasak” diyen bunca Yunanlı arkadaşım da olmayacaktı, ne de tariflerimi deneyip benimle paylaşan siz, takipçilerim.

Rakiyi, kapariyi, bergamotu, kaya koruğunu, incir reçelini, çiğ enginarı, bahçedeki baklanın tadını bilmiyor olacaktım ki sizinle paylaşayım…

Siz de beni bilmeyecektiniz.

Belki bir blogum bile olmayacaktı, paylaşmaya değer farklı bir şeyler yapmadıkça hayatımda.

Demek ki iyi ki gelmişim Girit’e, doldurmuş hayatımı. İyi ki yazmaya başlamışım 10 yıl önce.

Şimdi de SÜRPRİZE geldi sıra!!

Bu yazımın altına yorum bırakanlar arasından 5 kişiye, yalnızca Girit’in dağlarında yetişen şifalı Diktamon çayından göndereceğim. Yorumunuzu bırakın, Diktamon keyfinizi yapın!

Daha nice senelere…

Pazara giderseniz…

1

Pazara giderseniz, aynı lezzette ve kıvamda dayanılmaz avokadoları satan aynı güler yüzlü satıcıyı aynı köşedeki yerinde bulursunuz.

Bu lezzetin müdavimi olduğunuz için, sizi hemen tanır. Size gülümseyerek “günaydın” der ve poşeti uzatır. Avokadoları tek tek özenle seçerken keyfinize doyum olmaz. O kadar olgun bir taneye dokunursunuz ki onu poşete koymaya kıyamazsınız. “Eve gidinceye kadar dayanamayacak kadar yumuşak” diyerek onu satıcıya uzatırsınız. Siz seçmeye devam ederken…

üzerine limon sıkılıp azıcık tuz serpilmiş bir dilim avokado size uzatılır 🙂

Şaşkınlığınıza o şahane lezzetin sarhoşluğu karıştığı anda, bu da yetmezmiş gibi şöyle sorulursa;

– Bir Çikudya(*) ikram edeyim mi? 🙂

bilin ki Girit’tesiniz…

İşte bu yüzden ve daha pek çok sebepten seviyorum bu adayı…

 

Hamiş: Çikudya, Girit’te şarap için ezilen üzümlerin posasından damıtılarak yapılan, nam-ı diğer “raki”. Alkol oranı çok yüksektir; feci çarpar. Ama yine de bu, Giritlileri her fırsatta raki içmekten alıkoyacak bir gerekçe değildir. Pazarda bile 🙂

Daha önce raki’nin nasıl yapıldığını detaylı olarak şu yazımda anlatmıştım.

 

Haydi gel, pazara gidelim

3

Girit’te pazar deyince, elbette akla ilk gelen otlar olmalı. Bu Stamnagati.. Girit’te yabani olarak yetişen ve toplanan bir çeşit radika.

Tazacik yapraklar, aynı kökten çıkmış minik buketler gibi. Genellikle haşlanmadan, çiğ olarak zeytinyağ, tuz limon eşliğinde yeniyor.

İlk zeytinler. Aslında bu gördükleriniz Girit’e özgü yağ verimi yüksek, minicik zeytinlerden biraz daha iri olanlar.

Yerli soğanlar ya pembe pembe olur ya da bembeyaz.

Şimdi üzümlerin en olgunluğa erdikleri zaman… tadından yenilmiyor dedirtecek kadar güzeller.

Soldakiler “pembe” üzümler, İraklio’nun güneyinde Knosos’tan az ötedeki Arhanes köyünde bol miktarda yetişiyor. Ne çok tatlılar, ne de ekşi. Renginden dolayı ” Çilek Üzümü” deniyor onlara.

Girit’e geleli 14 yılı geçiyorsa Margarita’yla dostluğumuz da bir o kadar eskidir. Onunla ilk tanışmamız bir lahana sayesinde oldu.

Girite ilk geldiğim seneydi. Yunanca sınıfından tanıdığım ve o zamanlar gidecek yeri yok diye bizde kalan Avusturyalı arkadaşımla, pazara gitmiştim. Kar beyaz tazecik lahanalarını görünce duruverdim tezgahının önünde. Bir yandan kıza İngilizce bir şeyler anlatıyor, diğer yandan da o zamanki Yunancamla lahananın kaç para olduğunu soruyordum. Geldi yanıma; “sen nerelisin?” diye sordu. “Türküm” dedikten sonra “İzmirliyim” lafı ağzımdan çıkar çıkmaz gözleri doldu kadıncağızın. “Aah, benim de annem Bayraklılı” dedi iç çekerek. Ara sıra İzmir’den konuşuruz; benim de yıllarca Bornova’da oturmamdan, Bayraklıya yakınlığından. Hatta onu tanıdığım şu zaman dilimi içinde, başbakanımız sayesinde Bornovalı iken nasıl da Bayraklılı oluverdiğimizi anlatırım ona da güler. Bir gün onu da yanımda İzmir’e götürme sözü veririm, o hep “nasıl giderim ki..” der.

O lahanayı aldığım günden beri benim pazar arkadaşım. Üstelik isimlerimiz de aynı sayılır. Hem de memleketliyiz. Gerçi tezgahında herkes her şeyi tek tek seçerek alır ama yeri gelince bana hep en güzelini verir. “Nane kalmadı mı?” diye umutsuzca sorsam, tezgahın altından arar bulur, bana özel bir buket yapar verir, sağ olsun. O beni sever, ben onu severim. Bir de aldıklarımın hepsini hesaplayıp indirim de yapar. Ben hep kızarım, “neden?” deyince “olsun” der “sen iyi bir kızsın” 🙂 Bir gün pırasalarından seçerken parmağıma yapışan salyangozla birlikte elimdeki pırasayı da fırlatışıma çok güldüğünü hatırlarım. Bir gün de bolca havuç alırken, meraklanıp havuçla ne yapacağımı sorduğunu. Ben de ona “Havuç Kavurması” tarifini vermiştim de sonraki hafta o da yapmış, hatta tarifimi bütün köye de öğrettiğini söylemişti.

Margarita’nın güzel yuvarlak kabakları olur, kışın tazecik ıspanağı, pırasası, her çeşit yeşillik, mor, yeşil, kıvırcık marullar, bir de meşhur havuçları ama bunca senedir onun tezgahına uğramadan geçememin bir sebebi de şu beyaz patlıcanlarıdır. “Tohumları Santorini’den gelir” diye o söyledi bana.

 

Bu mevsimde pazarın kraliçesi onlar. Şekilleri adeta birer kraliçe tacı, henüz çok tatlı değiller ama renkleri ise baştan çıkarıcı.

 

Kabak çiçekleri… Daha önce de yazmıştım; kabak çiçeği dolması tarifini de vermiştim.

Girit’in koyun-keçi sütünden Gravyer Peynirleri.

Sonbahar, rengarenk elmaların mevsimi. Elmaların en güzeli Lasithi yaylasından gelir pazarlara.

Yaylanın bir başka güzeli de çeşit çeşit fasulyeler. Aşağıdaki gibi koca barbunya yığını içinde, sabrınız varsa tek tek yalnızca yeşillerini seçerek, yemyeşil kabuklarıyla birlikte barbunya pişirmeyi denediniz mi hiç?

Ayşekadın fasulyeye burada da “Aise” denir ve Yunancada olmadığı halde Girit’e özgü şivede “ş” olduğu için “Aişe” diye telaffuz edilir.

Soğanlar mı büyük, elmalar mı küçük derseniz; evet, soğanlar benim avucumdan büyük 🙂

Girit demek, ot demek, peksimet, zeytinyağı, şarap demek, raki demek, bir de -sevsem de sevmesem de- salyangoz demek…

ve Girit’in mis kokulu dağlarından kekik balı.

Sıra geldi portakallara. Portakal konusunda şanslıyız. Yaz kış portakalı pek bol Girit’in. Özellikle Fodele köyünün ve Hanya’nın portakalları yaz boyunca da bol sulu ve çok ucuz.

Aşağıdaki portakallara “Sekeria” deniyor; adını şeker gibi tatlı oluşundan ve Türklerden miras kalan “şeker” kelimesinden almış. Kabukları hep böyle yeşil.

Soldakiler “ahladi” yani armut; sağdakiler “vanilyes” denilen kocaman, tatlı erikler, ama ortadakini nasıl desem bilemiyorum. Adına ArmutElması deniyor yani hem armut hem elma ya da ikisi arası bir şey 🙂

Girit mutfağının en sevdiğim yanlarından biri de, bakliyatların baş rol oynaması. Yukarıda, sağda gördüğünüz, bir restorana gittiğinizde ve “fava” diye ısmarladığınızda size getirilen mezenin ana malzemesi.

Eğer Türkiye’deki favadan yemekse niyetiniz, o zaman “bakla favası” diye ısmarlamanız gerekir. Aşağıdaki gibi kuru baklalar, suda bekletildikten sonra yalnızca siyah çizgileri ayıklanıp kabukları soyulmadan, çatlayıncaya kadar haşlanarak; sonra da bol zeytinyağıyla başlı başına bir öğün olarak da yenir. Bizim bu seneki bakla maceramızı biliyorsunuz.

Beni ilgilendirmeyen kısmı diye es geçmiyorum. İlgilenenler olabilir; bunlar yerli sosisler, sanırım sirkeli oluyorlar.

Pembe domatesler azalıyor artık.

Giritte acı yeme alışkanlığı hiç denecek kadar yok. O yüzden acı biber bulmak da define bulmak gibi bir şey oluyor.

Bazen basit düşünmek yeterlidir. Az bulunur malzemeler, saatlerce pişmek isteyen, emek isteyen yemekler sonuçta hayal kırıklığına dönüşebilirken; bazen de iki, üç malzeme yeter midemizi şenlendirmeye.

Belki de bütün sır yemeğe biraz da sevgi katmaktadır.

Girit Tarhanası, nam-ı diğer “trahana” ya da “ksinohondros” nasıl yapılır diye yazmıştım önceden. Kurutulup bütün kış saklanan, yalnızca suyla kaynatılıp, azıcık zeytinyağ ekleyerek çabucak hazırlanan bir lezzet.

Yanına şu güzelim, taze kurusoğanlardan kessem, bol limonlu bir havuç salatası yapsam, hatta birazcık hayal gücüyle havucu rendeleyip çorba pişerken içine katsam, yanında da minik peksimetleri katık yapsam hiç de fena olmaz yemeğim değil mi?

Üstüne de şarabımı içsem… (Kendi mahsulünü pazara getiren köylünün kendi şarabın tadına ba kma mümkün, almak şart değil…)

Pazar görüntüleri hoşunuza gittiyse;  Eylül 2011den ve Haziran 2006dan pazar görüntüleri de ilginizi çekebilir.

Kandiye’de İzmir meltemi esti

2

Ayaklarında İzmir’in tozuyla vardılar Kandiye’ye.

Nefesleri meltem kokuyordu.

Aralarında canlarım, anneciğim, babacığım da vardı.

 

Örümcek tutmuş kafalar hüküm süredursun ne yazar

Gözlerimin içine bakan gözleri de kafaları gibi “aydınlık” Egeli insanlar

Uzattılar yürekleri kadar sıcacık ellerini

– Siz Papatya Hanım olmalısınız, diyerek şaşırtan sözleri.

 

Yepyeni yüzler,

Bir anda ezberlenemeyen onlarca isim.

Tanıdık yüzleri gördükçe bir başka ısınıyor yürek

Fırından çıkıp da hasret gidermeye gelmiş İzmir boyozlarını da unutmamak gerek.

Başlangıçta her şey belirsiz; olur mu olmaz mı derken ısınıyor herkes tek tek.

Aynı kekik kokusunu soluyarak gezdik, dolaştık Girit’in sokaklarını,

Gözümüzle okşadık zeytinleri, üzüm bağlarını.

Yedik, içtik, kadeh tokuşturduk, şakalaştık.

Bundan güzel hayat var mı? dedik

Keşke hayat hep böyle geçse,

Bu bir rüyaysa hiç bitmese.

 

Fodele’de El Greco’nun evine yürürken

“Ha gayret neredeyse geldik” derken

Susamış gezginlerin karşısına çıkan pınardan akan coşkulu su gibi yuttuk

Şükrü Bey’in ağzından dökülen hikayeleri, mitleri

Aslında ne kadar az şey bildiğimizi idrak ettik

Engin bilgi denizine düşünmeden attık kendimizi

Ayos Nikolaos’un dipsiz sandıkları gölünden çıkıp kendimizi Malia sarayında bulduk,

Knosos’taki labirentte dolanıp durduk ama biz asıl Hanya’nın sokaklarında kaybolmak istedik.

Zorba’nın sahilinde aynı kuma çıplak ayakla bastık

Kazancakis’in hiçbir şey ummayan, hiçbir şeyden de korkmayan özgür ruhuna hayran kaldık

Masal gibi bir yaşam hayal ederken belki de yanlış zamanda doğduğumuzu hissettik.

Hanya’nın gerisinden batan güneşe bakarken “nasıl da geçti?” diye düşünüp vedalaşmayı hiç mi hiç istemedik.

 

Kandiye’ye ilk varıldığında hafif tereddütle uzanan eller, iki yana açılıp kucakladılar bizi

Hep bir ağızdan söyledikleri: İzmir’e de bekleriz sizi.

Tek bir kırmızı gül uzattı içlerinden birisi.

Takdirin sarhoşluğu mest etti,

Dilim tutuldu, sızladı burnumun direği.

İnsanın yüreğindeki sevgi ellerinizi ne kadar içten sıktığında gizli.

 

Öyle alıştık ki, hiç gitmeseydiler, dedik

“Yolunuz açık olsun” diyerek sevgiyle uğurladık

Girit’imizi ziyaretinizden biz çok memnun kaldık.

Bu işin en güzel yanı; yepyeni dostluklar kazandık.

 

 

Hamiş: Her fırsatta söyledim, yine söyleyeceğim:

Girit’te “İncir” rakısı YOKTUR. Giritli raki (Çikudya) üzümün posasından yapılır.

İncirin alası İzmir’dedir; Aydın’dadır.

Hamiş 2:  Duvar resmi, Fazıl Bey’in evinin duvarından.

Şu anda Iraklio (Kandiye) Tarih Müzesi’nde sergileniyor.

10 yıl sonra; 7,5 yıl sonra; 3 yıl sonra

4

Şapka, mayo, havlu, güneş yağı, paletler, gözlükler, yola çıkmanın verdiği tatlı telaşlar….

Yaz tatilinin gelmesi dört gözle beklenir. İnsanlar genellikle kendilerini sıcak kumlara, serin sulara atabilecekileri bir güzergah belirlerler. Bu bir tatil kasabası belki de bir ada olabilir. Her sene yüzbinlerce turistin ziyaret ettiği Girit adası da yerli yabancı turistlerle dolup taşar. Tatil havasıyla bütün senenin stresini atan turistler, ayağında sandaletleri, başında şapkası, güneşten boranzlaşmış teniyle arkeolojik yerlerde rehberin anlattıklarını çoğunlukla bir masalmış gibi dinler. Burası neymiş, kimler yaşarmış, nasıl yaşarlarmış, ne yerler, ne içerlermiş? gibi konulara, en iyi ihtimalle tatil anılarında birer cümle olarak değinilmezse çoğunlukla unutulur gider. Bütün kış beklediği tatile kavuşmanın sarhoşluğundaki turistin belki de hiç aklına gelmeyen başka bir konu da; kaldığı oteldeki temizlikçinin, gittiği restorandaki garsonun, onu gezdiren turist rehberinin o sırada tatilde olmadığı; başkaları tatil yaparken onların tatil yapamadıkları tam tersi mevsimlik işlerinin en yoğun günlerini geçirdikleridir. Halbuki otel personellerinin, garsonun, rehberin de ailesi vardır. Okulu bitip de ailecek tatile çıkmanın hayalini kuran çocukları vardır. Eşiyle tatile gitmeyi özleyen karısı vardır 🙂

Bizimki de böyle bir hikaye aslında. Yorgo 10 yıldır kokartlı turist rehberliği yapıyor. 10 yaz geçti, herkes gibi yaz tatili yapmayalı; hatta Girit’ten dışarı adım atmayalı. Acısını kışın çıkarıyoruz, evet. Ama kış tatili çok farklı ve soğuk. Sıkı giyinmek, çoğunlukla kapalı yerlerde bulunmak zorundasın. Üstelik biz ne zaman “tatil”deyken başka herkes çalışıyor oluyor. Gerçi ben son 2 senedir çocukları alıp Türkiye’ye gidiyordum. Herkesin gitmeye can attığı turistik bir Yunan adasından kalkıp da bir sene Ürkmez’e, geçen sene Çeşme’ye tatile gitmeme şaşıranlar olsa da; ben denize değil ailemle, arkadaşlarımla hasret geçirmeye gidiyordum.

Bu sene bir ilk oldu. Tam 10 sene sonra 3 geceliğine de olsa çocuklarla bir tatil yapalım, Yorgo da bir soluk alsın dedik ve Girit’in güney batısında kampa gittik. Çocuklarla ilk defa çadırda kaldık. Çadır hayatı özellikle onlar için inanılmaz değişik bir tecrübeydi.

Girit genellikle kuzeyden rüzgar alır. Ama biz güney sahilinde olduğumuzdan kıyıda plaj şemsiyeleri rüzgardan sallansa da denizde hiç dalga yoktu, hep dümdüzdü.

Çocukların emniyetle oynayabileceği kadar sığ kumsal, turkuaz rengi billur sular, beklediğimden de tertemiz tuvaletler-duşlar ve hiç sivrisinek olmayışı harikaydı.

Dalgayla mücadele etmek olmayınca, Dariocuk da bana yapışık olarak denize girip çıkmaktan vazgeçmiş;

kendi başına denize girer çıkar, istediğinde kumda oynar olmuştu.

İncecik kumların üstünde deniz kabuğu ve deniz minaresi avına çıkan Mayacık zaten kendinden geçmiş, denizin içinde kafasından çok ayakları suyun dışında görünür olmuştu. Harika bir deniz kabuğu koleksiyonuyla döndü tatilden. Çocuklar özgürce oynamanın tadına varmışken, ben de kimbilir kaç sene sonra doya doya yüzme fırsatı buldum.

Çocuklar deniz sonrası babalarının ellerinden harika falafelleri iştahla yediler. Sonra da hamakta dinlendiler, bir sonraki deniz faslına kadar… “Anne, ne zaman denize gitcez?”

Minik oğlum, Haziranda 3 yaşını doldurdu da anaokuluna başladı bu ay. Dario’nun doğduğu zamanki durumun tam tersini yaşıyoruz şimdilerde. O zamanlar Maya, annesini yenidoğan Dariocukla evde bırakıp anaokuluna gidiyordu. Şimdi de Maya’nın okulu açılıncaya kadar evde anne-kız başbaşa kalmanın, birlikte alışverişe çıkmanın keyfini çıkarıyoruz 🙂  Dario doğmadan önce, Maya’nın anaokuluna gittiği, benim de hamileyken kendi başıma kaldığım günler birkaç aydan fazla değildi. Yine de kendime ayırabildiğim birkaç saatin olması ne büyük değişiklikti hayatımda. Sonra bir bebek geldi, ardından bambaşka telaşlar, bitmeyen hastaneye gidiş-gelişler…

Küçük okullu hayatından memnun; “ben çok abi oldum!” diyor, “artık bebek değilim”. Haftaya da Maya’nın okulu açılacak… ve anne, 7,5 yıl sonra sabahtan öğleye kadar yalnız kalacak!!! (Annem evde oturup daha çok temizlik yapacağımı umut ediyor olabilir 🙂 Benim herşeyden önce ruhumu temizlemeye, kendimle başbaşa kalmaya ihtiyacım var. Tekrar uzun sabah yürüyüşlerine çıkabilirim; tekrar yoga yapmaya başlayabilirim; kendime daha çok vakit ayırabilirim; daha çok yazabilir/okuyabilirim. Herşeyden önemlisi kendimi daha iyi hisseden bir anne olarak, çocuklarımla olduğum zaman da onlarla daha huzurlu ve daha iyi vakit geçirebilirim. Yepyeni bir ritm kazanıyor hayatımız 🙂



Go to Top