Girit pazarı olarak etiketli yazılar

Yahnera a la Papatya

3

Siz de ot sevdalısı mısınız?  Ben hep diyorum; “tam yerine düşmüşüm ben” diye. Otların cenneti Girit! Dağından, taşından ot fışkırıyor adeta. Giritliler de bunun kıymetini çok iyi biliyor ve neredeyse topraktan ne çıksa yiyorlar.  Önümüz kış, otların en coştuğu mevsim. Daha da çeşit çeşit otla dolacak pazarlar, ne güzel! “Yahneralık” diye pazarda satılan demetlerden bir tane aldım ve Yahnera yaptım ben de.

Girit’in pazarlarında satılan, “yahneralık” demetler genellikle doğadan toplanan yabani otlardan ve onlara eşlik eden bir kaç sap yabani pırasadan oluşur. Mevsimlerden kışsa otlar arasında pazı, yabani radika, kaz ayağı, arapsaçı, bazen yabani ıspanak yapraklarına rastlamak mümkün. Yazın otların iyice azaldığı, ancak Vlita ile idare edildiği dönemde; bu demetlerin içindeki otların yetiştirme otlar olma ihtimali da var. Ne olursa olsun, “ot ottur, yeşillik olsun da..” diyerek buna fazlaca kafayı takmıyoruz.

“Yahnera” kelimesinin etimolojik kökeni tahmin edebileceğiniz gibi “yahni”den gelmektedir. Bu da bize bu demetin nasıl pişirileceği hakkında bir ipucu verir. En önemli koşul, zeytinyağında otları kavurmak ve neredeyse hiç denecek kadar az suyla pişirmeyi tamamlamaktır. Mevsimlerden yaz ise, domates; otların daha da bol olduğu kış mevsimi ise, kerevizin yaprakları da eklenir. Tencerede pişen yeşillikler -ıspanak da dahil olmak üzere- hacim olarak çok azaldığı, kısacası pek de bereketli bir tencere yemeği olmadığından içine zaten Girit’in yaylalarında bol bol yetişen patateslerden doğramak da en yaygın gelenektir. Böylece tenceredeki suyun fazlasını da patatesler çeker. Yahnera adıyla satılan otların başka bir kullanım şekli de otlu “pita” yapmaktır. Yunancada “Pita” denilen böreği yalnız otlu yapabildiğiniz gibi ayrıca içine lor ya da beyaz peynir de ekleyebilirsiniz. Otla hazırladığınız aynı içle, “hortopitaki” denen minik börekçikler de hazırlayabilirsiniz. Ben yemedim ama yahneranın etle, hatta balıkla da pişirildiğini de duymuştum.İnternette Yahneralı pilav tarifine bile rastladım. Bu da daha çok benim tarifini verdiğim Spanakorizoya benziyor.

Benim bu hafta pazardan aldığım yahnera demetinde, en sık rastlanan haliyle; pazı, yabani pırasa ve bir kaç sap da arapsaçı vardı. Bu kez yahnera demetimi biraz da hayal gücümü kullanarak değerlendirdim. İşte benim tarifim:     

Yahnera a la Papatya

1 demet karışık “yahnera”lık ot

1 kuru soğan – yemeklik doğranmış

3-4 kırmızı biber – ince doğranmış

1 patates – küçük doğranmış

2 olgun domates

tuz – karabiber

Zeytinyağı

İnce doğranmış kuru soğan kavrulurken içine sırasıyla doğranmış yabani pırasa, sonra kırmızı biberler, en son da iri doğranmış otlar eklenir. Hepsi kavrulduktan sonra patatesler ve rendelenmiş domates de eklenir. Tuz ve karabiberiyle birlikte çok az su katılır. Kapağı kapalı olarak suyunu çekinceye ve patatesler yumuşayıncaya -iyice dağılmayacak- kadar pişirilir. Biraz ılındıktan sonra yenmesi tavsiye edilir.

Tencerede pişerkenki fotoğrafı, kaynar tencerenin kapağını kaldırıp çekince, buhardan çok net çıkamamış. Kusuruma bakmayın…   

 

Haydi gel, pazara gidelim

3

Girit’te pazar deyince, elbette akla ilk gelen otlar olmalı. Bu Stamnagati.. Girit’te yabani olarak yetişen ve toplanan bir çeşit radika.

Tazacik yapraklar, aynı kökten çıkmış minik buketler gibi. Genellikle haşlanmadan, çiğ olarak zeytinyağ, tuz limon eşliğinde yeniyor.

İlk zeytinler. Aslında bu gördükleriniz Girit’e özgü yağ verimi yüksek, minicik zeytinlerden biraz daha iri olanlar.

Yerli soğanlar ya pembe pembe olur ya da bembeyaz.

Şimdi üzümlerin en olgunluğa erdikleri zaman… tadından yenilmiyor dedirtecek kadar güzeller.

Soldakiler “pembe” üzümler, İraklio’nun güneyinde Knosos’tan az ötedeki Arhanes köyünde bol miktarda yetişiyor. Ne çok tatlılar, ne de ekşi. Renginden dolayı ” Çilek Üzümü” deniyor onlara.

Girit’e geleli 14 yılı geçiyorsa Margarita’yla dostluğumuz da bir o kadar eskidir. Onunla ilk tanışmamız bir lahana sayesinde oldu.

Girite ilk geldiğim seneydi. Yunanca sınıfından tanıdığım ve o zamanlar gidecek yeri yok diye bizde kalan Avusturyalı arkadaşımla, pazara gitmiştim. Kar beyaz tazecik lahanalarını görünce duruverdim tezgahının önünde. Bir yandan kıza İngilizce bir şeyler anlatıyor, diğer yandan da o zamanki Yunancamla lahananın kaç para olduğunu soruyordum. Geldi yanıma; “sen nerelisin?” diye sordu. “Türküm” dedikten sonra “İzmirliyim” lafı ağzımdan çıkar çıkmaz gözleri doldu kadıncağızın. “Aah, benim de annem Bayraklılı” dedi iç çekerek. Ara sıra İzmir’den konuşuruz; benim de yıllarca Bornova’da oturmamdan, Bayraklıya yakınlığından. Hatta onu tanıdığım şu zaman dilimi içinde, başbakanımız sayesinde Bornovalı iken nasıl da Bayraklılı oluverdiğimizi anlatırım ona da güler. Bir gün onu da yanımda İzmir’e götürme sözü veririm, o hep “nasıl giderim ki..” der.

O lahanayı aldığım günden beri benim pazar arkadaşım. Üstelik isimlerimiz de aynı sayılır. Hem de memleketliyiz. Gerçi tezgahında herkes her şeyi tek tek seçerek alır ama yeri gelince bana hep en güzelini verir. “Nane kalmadı mı?” diye umutsuzca sorsam, tezgahın altından arar bulur, bana özel bir buket yapar verir, sağ olsun. O beni sever, ben onu severim. Bir de aldıklarımın hepsini hesaplayıp indirim de yapar. Ben hep kızarım, “neden?” deyince “olsun” der “sen iyi bir kızsın” 🙂 Bir gün pırasalarından seçerken parmağıma yapışan salyangozla birlikte elimdeki pırasayı da fırlatışıma çok güldüğünü hatırlarım. Bir gün de bolca havuç alırken, meraklanıp havuçla ne yapacağımı sorduğunu. Ben de ona “Havuç Kavurması” tarifini vermiştim de sonraki hafta o da yapmış, hatta tarifimi bütün köye de öğrettiğini söylemişti.

Margarita’nın güzel yuvarlak kabakları olur, kışın tazecik ıspanağı, pırasası, her çeşit yeşillik, mor, yeşil, kıvırcık marullar, bir de meşhur havuçları ama bunca senedir onun tezgahına uğramadan geçememin bir sebebi de şu beyaz patlıcanlarıdır. “Tohumları Santorini’den gelir” diye o söyledi bana.

 

Bu mevsimde pazarın kraliçesi onlar. Şekilleri adeta birer kraliçe tacı, henüz çok tatlı değiller ama renkleri ise baştan çıkarıcı.

 

Kabak çiçekleri… Daha önce de yazmıştım; kabak çiçeği dolması tarifini de vermiştim.

Girit’in koyun-keçi sütünden Gravyer Peynirleri.

Sonbahar, rengarenk elmaların mevsimi. Elmaların en güzeli Lasithi yaylasından gelir pazarlara.

Yaylanın bir başka güzeli de çeşit çeşit fasulyeler. Aşağıdaki gibi koca barbunya yığını içinde, sabrınız varsa tek tek yalnızca yeşillerini seçerek, yemyeşil kabuklarıyla birlikte barbunya pişirmeyi denediniz mi hiç?

Ayşekadın fasulyeye burada da “Aise” denir ve Yunancada olmadığı halde Girit’e özgü şivede “ş” olduğu için “Aişe” diye telaffuz edilir.

Soğanlar mı büyük, elmalar mı küçük derseniz; evet, soğanlar benim avucumdan büyük 🙂

Girit demek, ot demek, peksimet, zeytinyağı, şarap demek, raki demek, bir de -sevsem de sevmesem de- salyangoz demek…

ve Girit’in mis kokulu dağlarından kekik balı.

Sıra geldi portakallara. Portakal konusunda şanslıyız. Yaz kış portakalı pek bol Girit’in. Özellikle Fodele köyünün ve Hanya’nın portakalları yaz boyunca da bol sulu ve çok ucuz.

Aşağıdaki portakallara “Sekeria” deniyor; adını şeker gibi tatlı oluşundan ve Türklerden miras kalan “şeker” kelimesinden almış. Kabukları hep böyle yeşil.

Soldakiler “ahladi” yani armut; sağdakiler “vanilyes” denilen kocaman, tatlı erikler, ama ortadakini nasıl desem bilemiyorum. Adına ArmutElması deniyor yani hem armut hem elma ya da ikisi arası bir şey 🙂

Girit mutfağının en sevdiğim yanlarından biri de, bakliyatların baş rol oynaması. Yukarıda, sağda gördüğünüz, bir restorana gittiğinizde ve “fava” diye ısmarladığınızda size getirilen mezenin ana malzemesi.

Eğer Türkiye’deki favadan yemekse niyetiniz, o zaman “bakla favası” diye ısmarlamanız gerekir. Aşağıdaki gibi kuru baklalar, suda bekletildikten sonra yalnızca siyah çizgileri ayıklanıp kabukları soyulmadan, çatlayıncaya kadar haşlanarak; sonra da bol zeytinyağıyla başlı başına bir öğün olarak da yenir. Bizim bu seneki bakla maceramızı biliyorsunuz.

Beni ilgilendirmeyen kısmı diye es geçmiyorum. İlgilenenler olabilir; bunlar yerli sosisler, sanırım sirkeli oluyorlar.

Pembe domatesler azalıyor artık.

Giritte acı yeme alışkanlığı hiç denecek kadar yok. O yüzden acı biber bulmak da define bulmak gibi bir şey oluyor.

Bazen basit düşünmek yeterlidir. Az bulunur malzemeler, saatlerce pişmek isteyen, emek isteyen yemekler sonuçta hayal kırıklığına dönüşebilirken; bazen de iki, üç malzeme yeter midemizi şenlendirmeye.

Belki de bütün sır yemeğe biraz da sevgi katmaktadır.

Girit Tarhanası, nam-ı diğer “trahana” ya da “ksinohondros” nasıl yapılır diye yazmıştım önceden. Kurutulup bütün kış saklanan, yalnızca suyla kaynatılıp, azıcık zeytinyağ ekleyerek çabucak hazırlanan bir lezzet.

Yanına şu güzelim, taze kurusoğanlardan kessem, bol limonlu bir havuç salatası yapsam, hatta birazcık hayal gücüyle havucu rendeleyip çorba pişerken içine katsam, yanında da minik peksimetleri katık yapsam hiç de fena olmaz yemeğim değil mi?

Üstüne de şarabımı içsem… (Kendi mahsulünü pazara getiren köylünün kendi şarabın tadına ba kma mümkün, almak şart değil…)

Pazar görüntüleri hoşunuza gittiyse;  Eylül 2011den ve Haziran 2006dan pazar görüntüleri de ilginizi çekebilir.

Girit’te pazar

2

Tek başıma pazara gitmeyeli uzun zaman olmuş. Blog yazmaya yen başaladığımda; 2006 yılında, o zaman Maya şimdiki Dario’dan bile küçükken yazdığım Girit   Pazarı  yazısı en ilgi çeken yazılardan biri olmuştu. O zaman her çarşamba başka bir semtteki pazara giderdik. Onun yürüyemeyeceği kadar uzak olduğundan Maya’yı bebek arabasına koyar sabah serinliğinde yola çıkardık. Dönüşte sağını solunu altını tıka basa doldurduğum araba Maya’yla da birlikte iyice ağırlaşırdı. Buna rağmen bir gün bütün pazarı fotoğraflamayı başarmıştım da yayınlamıştım. Dario ile gittiğimiz zamanlarda bu pek mümkün olmadı. Ben tezgahlara yanaştığımda mızıldanmaya başlıyordu; onun tek derdi pazarın yakınındaki parka gitmekti. Artık her perşembe gittiğimiz başka semtteki bu pazarın dönüş yolu da yokuş yukarıydı ve ben fotoğraf çantasının ağarlığını bile hesaplamak zorundaydım. Kısacası gittiğim zamanlarda da fotoğraf çekemedim uzun bir süre. Artık sabahları çocukların ikisi de okula gittikten sonra, yalnız keyif için -ki pazarlardan hep keyif alırım- gezinip fotoğraf çekmek için bile gidebiliyorum.

Kabak çiçeklerini genellikle iç içe dizerek satıyorlar. Daha önce Kabak Çiçeği Dolması tarifi vermiştim.

 Pazarları işte bu yüzden seviyorum. Herşeyi tazecik, çiçeği üstünde alıyorsun.

 Girit’teki üzümlerin çoğu şarap oluyor, çok azı da kuru üzüm. Bunlar yerli bir üreticinin kendi mahsulü açık şaraplar; soldan sağa Roze, Beyaz ve Kırmızı.

 Üsttekilerden soldaki köy ekmeği, sağdaki susamlı olan nohut unlu ekmek. Alttaki minikler tatlı üzümlü ekmekçikler.

Girit tarhanasının fotoğrafını daha önce yayınlamıştım. O zamanlar, kendi tarhanamı yapacak kadar hamarat değildim 🙂 Şimdi değil ev yapımını, Yorgo kendisi için soya sütlüsünü bile yaptı. Beste’ye söz verdim, sonraki yazıda tarifini vericem.

ACUR, Yunanistan’ın her yerinde olan/bilinen/yenen birşey değil. Kuzeyden gelenler bile “bu nedir?” diye sorabiliyorlar. Girit’teyse iki çeşit acur var. Biz İzmir’de daha çok Çeşme’de, arasıra da Bornova pazarında uzun olanlarından görürdük. Burada uzun olanlar daha koyu renkli ama kısa tombul olanlar hep böyle açık yeşil. Koyu renkli ve ince uzunlar çok çıtır ve sulu, genellikle de çekirdeksiz. Ama yuvarlak olanların bazen içi kavun çekirdeği kadar büyük çekirdekli olabiliyor.

 Kolestrolüm de çıksa, vazgeçemediğim peynir, Girit’in Gravyeri: koyun sütünden, bazen koyun-keçi karışık sütten yapılıyor.

 Çömlek yoğurtları da koyun sütünden. Marketlerdeki jelatinli, süte çalsan yopurt tutmayacak yoğurtlar yerine evimize giren, yediğimiz tek yoğurt. Pazarda böyle küçük çömleklerde satılıyor. Bizim çarşıdan aldığımız mandırada büyük yayvan çömleklerde oluyor, istediğin kadar koyuyorlar. Bu bana hep çocukluğumu hatırlatıyor. Annem elime bir kase verir, bakkala gönderirdi; bakkal da önce bizim kaseyi tartardı, sonra da buzdolabından yoğurt tepsisini çıkartır istediğim kadar yoğurdu bizim kaseye koyardı, bir galiba üstüne beyaz bir kağıt koyardı kapak niyetine. Siz de hatırlar mısınız?


Bunların gerçek olduklarından dokununcaya kadar şüphe duymuştum, itiraf ediyorum.

 Minik kabakları İzmir’de Girit kabağı diye satmazlar mı?  İşte Girit’in çiçeği burnunda kabakları 🙂

 Girit’in en büyük yaylası Lasithi, bir fasulye cennetidir. Burada aynı adla anılan “Ayşe”, barbunya dışında daha önceden bilmediğim cinste fasulyalar da var.

Üstündeki tabelada yazdığına göre, soldaki biberler acıymış. Bu Girit’te az rastlanır bir durumdur. Çok az insan tanıdım; acıyı seven, acı yiyen, acıya dayanabilen. Girit yemekleri pek acılı yapılmaz. Bundan 12 sene önce değil acı biber, bizim çarliston biber dediğimiz cinsten bile bulmak zordu. Tezgahlarda yalnız kalın etli dolmalık biberler, bir de salçalık biber dediğimiz kırmızı biberler olurdu. Öyle ki bazılarının kırmızı salçalık biberleri bile tereddütle “bunlar acı mıdır?” diye sorduklarına tanık olmuştum.

Artık sivri kırmızı acı biberler de bulmak mümkün. Bunun son yıllarda başka ülkelerden/kültürlerden gelen göçmenlerin artışıyla yakından ilgisi olduğunu düşünüyorum. Başta Arnavutlar için biber vazgeçilmez bir sebze. Belki ağzının tadını bilen Yunanlılar da acıyı keşfedip acılı yemeyi öğrendiler mi dersiniz?

Ve Pembe domatesler… Yeşil kısımlarının bile şeker gibi tatlı tatlı olduğu, enfes domatesler yaz sonunda çıkıyor burada. İşte keyifli bir pazar turu da böyle geçti. İyi seyirler…

Bay ve Bayan Avokado

2


Mevsimin bahara dönmesiyle pazardaki renkler de değişiyor. Rengarenk biberler, güneşten nasibini almaya başlayan kıpkırmızı domatesler, olgunlaşan avokadolar, bahar kokulu çilekler tezgahları doldurup gönlümüzü çeliyorlar.

Dünyanın neresinde olursam olayım, pazarları çok seviyorum. Dilini bilmediğim bir ülkede bile olsam, o ülke insanının ne yediği, neleri sevdiği, kısacası günlük yaşam konusunda pek çok bilgi saklıdır pazarlarda. Dilini bilip de üreticiyle iletişiminiz de varsa, o zaman bilmediğiniz şeylerin ne olduğunu, ne zaman ve nasıl yendiğini öğrenirsiniz.

 


Her hafta sıkma portakal aldığımız portakalcı, büyük ihtimalle Hanya tarafından getirdiği avokadoları da yığmıştı mandalinaların yanına. Renkleri pırıl pırıl, kabukları gergindi ama olgunlaşmaları için en azından 1 hafta beklemeleri gerekliydi. Daha önce bir avokado satıcısından onları olgunlaştırmak için en iyi yöntemin avokadoları naylon poşet içinde (buzdolabının dışında), poşetin de ağzı sımsıkı kapalı olarak bırakmak olduğunu öğrenmiştik. Ama bu hafta öğrendiğimiz şeyi daha önce ne duymuştuk ne de okumuştuk. Ben bu konuda internette de destekleyici bir bilgi bulamadım ama yine de paylaşmak istedim. Avokadoları seçerken aralarında daha koyu renkli ve pürüzlü kabuklu olanları fark ettik. Yorgo dayanamayıp sordu; “bunlar ayrı cins mi?” diye. Adam, “koyu renkliler erkek avokado, yeşil pürüzsüz olanlar da dişi” deyince de şaşırıp kaldık.


İşte, bay ve bayan avokadoyla tanışmamız böyle oldu! Biz, portakalcının yalancısıyız 🙂 (İnternetten öğrendiklerimi de sayfanın sonuna ekliyorum)


Renk renk biberler de artık seralardan değilde tarlalardan geliyor. Kış boyunca biber almadığımız için, bir tepsi dolusu, fırında pişmiş rengarenk biber dolmalarını özledik doğrusu!


Bunlar da daha önce tarifini verdiğim Dağ Sümbülleri. Demek yine yapmanın vakti geldi. Onları ayıklayacak sabır ve vakit olsun yeter ki 🙂

* Avokado meyveleri değişik şekil, renk ve büyüklüktedir. Meyve iriliği 200–600 gram arasında değişir. Meyveler yuvarlak, oval veya armut şeklinde olabilir. Kabuk rengi hafif sarımtırak yeşilden koyu yeşile, kahverengi kestane renginden, erguvani siyaha kadar değişir. Kabuk yüzeyi düz veya pürüzlü olabilir. Avocado çeşitleri çiçek tipi bakımından A ve B tipi olarak 2 grupta sınıflandırılır.
A tipi çeşitlerde çiçek ilk günün sabahı dişi, ertesi gün öğleden sonra erkek safhadadır.
B tipi çeşitlerinde ise çiçek birinci gün öğleden sonra dişi, ertesi sabah erkek safhadadır.
Avokado çiçeğinin bu iki eşeyli açılma düzeninden dolayı iyi bir meyve tutumu ve yüksek verim alabilmek için A ve B tipi çeşitler birlikte dikilmelidir.

** Önceki yazılarımda Girit’ten pazar görüntüleri.

Pazarda başka neler vardı neler?

1

Dünkü pazar maceramızda yalnızca sebzeler, meyveler ve çiçekler yoktu tabi ki…
Muhakkak her halk pazarında olduğu gibi, neredeyse soframıza gelen herşey bulunabilir burada da pazar yerlerinde.
Peynircisiz pazar yeri olur mu, bilemiyorum. Aşağıdaki fotoğraflar da alışveriş yaptığımız peynircilerden birinden.

Solda, Tirozuli…
Sağda, ekşi lor.

Soldaki fotoğraftaki geleneksel bir taze peynir. Adı Tirozuli. Genelikle ev yapımı oluyor çünkü yapılması için peynir mayası bile gerekmiyor. Keçi sütünü (bazen keçi-koyun karışık oluyor) sirke ya da limonla kestirip kalıplarda bekletiyorlar. Taze ve sulu bir peynir olduğu için çok dayanmıyor. Belki de çok iyi tecrübelerim olduğundan bu peyniri çok seviyorum.
Bir dostumuz, köyündeki kendi keçilerinin sütünden karısının yaptığı, buram buram süt kokan peyniri getirmişti, benim sevdiğimi duyunca 🙂 Harikaydı!

Sağdaki peynir de bizdeki tuzlu lordan çok “çökelek” peynirine benziyor, ufak parçalı ve ekşimsi lezzette, börekler için ideal….

Ve işte, Girit’in meşhur gravyer peynirleri… Bunlar benim en sevdiğim peynirler…
Çapı 1 karışı geçmeyen küçük “kafa”lar da var, çapı 2 karıştan büyük olanlar da. Bir “kafa”nın ağırlığının 6 kilodan 25 kiloya kadar çıkabildiğini okudum. Herhalde bu, boyutları hakkında bir fikir vermeye yetecektir.
Sert kabuğunun içindeki peynirin kıvamı da, yumuşak eski kaşar ile İzmir’in yağlı yumuşak tulum peyniri arası birşey. Yalnız İzmir tulumu kadar tuzlu olmayan Girit’in gravyer peynirleri, koyun sütünden yapılıyor. Hem kahvaltıya, hem kızartmaya hem rendeye müsait.

Balıkçılar olmadan olmaz… Balık da sofralardan eksik olmaz.
Ben de Girit’e geleli beri, havasından mı suyundan mı, balığı daha da çok sever oldum. Eskiden çok sık balık yemeye, hele ki ertesi güne kalmış balığa hiç katlanamazdım. Şimdi aradan bir süre geçip de balık yemeyince ben teklif ediyorum almayı da yapmayı da 🙂

Girit’e özgü 3 geleneksel lezzet bir arada.
Zeytin, tarhana ve üzüm bağlarından yaprak.

Ksinohondros ya da Trahana adıyla anılan tarhana, gördüğünüz gibi Türkiyedeki tarhana kadar ince öğütülmüş değil çünkü unla yapılmıyor. İri öğütülmüş buğday ve ekşimiş sütten yapılıp ya taze olarak yeniliyor ya da böyle iri parçalar halinde güneşte kurutuluyor. Bu parçalar suya girince hemen dağılıyor ve son derece lezzetli ekşimsi bir çorba oluyor. Trahana da tirozuli gibi genellikle ev yapımı olarak açıkta, kiloyla satılıyor pazarlarda.

Bunlar da sözünü etmeyi en sona bıraktıklarım… Çok sevdiğimden filan değil. Tam aksine, yeni lezzetlere o kadar açık ve hevesli olmama rağmen, bu herhalde Girit’e geleli, bunca yıldır yaşayalı beri, tatmaya cesaret edemediğim tek şey belki de. Yalnız cesaret de değil, içimden de en ufak bir istek gelmeyen. Dünyanın başka yerlerinde bir şekilde yiyip de beğenmiş olanlar gücenmesinler ama pek birşey kaybediyormuşum gibi gelmiyor bana. Ne dersiniz?
Onları nasıl pişirdiklerini sormayın? Dedim ya ne yedim, ne pişirdim – çok şükür ki Yorgo da görmeye bile katlanamıyor – yalnızca duyduğum kadarıyla, kızartması da oluyormuş, bulgurlu pilavı da. Size en büyük faydam onları fotoğraflamak olsun.
Bir de Yunanistan’da yalnızca Girit’te yenildiğini bilesiniz. Yunanistan’ın başka yerlerindekiler de şaşıyorlar bu işe 🙂

Go to Top