Gezi olarak etiketli yazılar

Kırmızı Mantolu Kadının Berlin Anıları

“Neden Berlin?” diye soranlar oldu. Daha önce de “Neden Van?”, “Neden Urfa?” ve “Neden İsrail?” diye soranların olduğu gibi… Aslında ne bekleyenimiz, bizi gezdirecek birisi vardı orada, ne de listemizin en başındaydı. Amsterdam’a mı gitsek, Kudüs’e mi, yoksa Berlin’e mi diye düşünürken; yüreğimin bir köşesinde hep  ♥ İspanya ♥ vardı ve diğer köşesinden de Portekiz “Lizbon’a, Porto’ya gel” diye fısıldıyordu aslında. Olacağı varsa, ipler kontrolünüzden çıkıyor bazen. Kudüs’te 10 seneden fazladır aynı evde oturan arkadaşlarımız taşınmaya kalkışınca, Amsterdam uçağında son ucuz yerler son anda satılınca; “kısmet” dedik. Demek kaderde varmış bu kış Berlin’e gitmek ve o soğuğu yemek pahasına, karlı yollarında yürümek… 

“Yağmur olmasın da rahat rahat gezebilelim” dileğimiz kabul görmüş; 5 gün 5 gece boyunca güneşli ama feci soğuk, karlı ama ılık, (son gün de) hem karlı hem de bulutlu olmak üzere; yağmur hariç her çeşit havasını göstermişti bize Βερολίνο  (“Verolino”).

Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” adlı eseri de Berlin’de geçiyormuş. 

“Bu çehreyi veya benzerini hiçbir yerde, hiçbir zaman görmediğimi ilk andan itibaren bilmeme rağmen, onunla aramızda bir tanışıklık varmış gibi bir hisse kapıldım.” diye ifade ediyor kitabında, bir sanat galerisinde portresine rastlayıp hayran kaldığı “Kürk Mantolu Kadın” için hissettiklerini.

Bizim de Berlin için hissettiklerimiz öyle bir şeydi aslında… Hiç görmediğimiz, hatta dilini bile bilmediğimiz bir yere gidiyorduk da hiç mi hiç yabancılık çekmeyeceğimizi ve bu kadar seveceğimizi belki biz bile  tasavvur edemiyorduk.

Oysa ki Berlin bize kucağını açtı… Berlin’in mahalleleri hakkında fazlaca bilgimiz olmadığından; önceden giden bir kaç arkadaşımızın acizane tavsiyelerini de göz önüne alarak internette booking.com adresinden “fiyatı uygun” ve “merkeze ulaşımı kolay” kriterleriyle Kreuzberg’de bir otelde rezervasyon yaptık. İnternette her şey var artık! Havaalanından otelime nasıl giderim, neyle giderim, bilet nereden alırım vs. vs. Metronun otelimize en yakın istasyonundan çıktığımızdaysa, kendimizi Türk mahallesinin ortasında buluverdik 🙂 Her yerde her şey Türkçe yazıyordu: “sünnet takımı”, “çay takımı”, “gelinlik”, “yaz sezonu biletleri”, “züccaciye”, “eczane”, kebap, börek, döner, simit…

Biz Almanya’ya geldik mi, yoksa hala Türkiye’de miyiz, anlayamadık 🙂

Sonuçta kaldığımız oteli de Türkler işletiyordu. Alışveriş yaptığımız 3 marketten 2sinin kasiyerleri de Türktü. Küçüklüğümde Hannover’de 1,5 yıl yaşamış olmama rağmen, Almancam “guten Tag“, “danke schön”, “tschüs” ten öteye gidemiyorken, bir de baktım biz işimizi gayet güzel Türkçe halledebiliyoruz.

Mesela, çok geçmeden boğazım acımaya başladığında hemen köşedeki “Eczane”ye gidip derdime deva bir şeyler alabilmiştik. Her ne kadar gelmeden önce internette Berlin’in hava durumuna bakmış olsak da; bu kadar soğuk olabileceğini hiç beklemediğimizden daha ilk günden almak zorunda kaldığımız şeyler oldu: ayağıma altı kalın, içi de sıcak tutan botlar ve başıma da kulaklarımı tümüyle örten bir bere. İyi ki C&A’de indirim başlamıştı 🙂  Çünkü kış geldi diye yaşadığımız yerlerde (Gr veya TR olsun) giydiğimiz şeyler, buraların soğuğuna uygun değildi. Biz son yıllarda eksilte eksilte bir iki tane kalan kazaklarımızı bile giyemez olmuştuk. Ne bereler, ne de eldivenler az kullanılmaktan eskimez olmuşlar, birer aksesuar olmaktan öteye geçemiyorlardı.

Fotoğraflarda kar beyazın üstünde iyi kontras yapan kan kırmızısı mantomun da kaderi kazaklardan farklı değildi. Yıllar önce rengine vurulup indirimden aldığım bu mantonun, Berlin’deki kadar soğuk olmadığı için 10 seneden fazladır dolap beklediğini ve bu vesileyle hatırlanıp bir işe yaradığını da kimse bilmez. Biz Girit’te kara kış mı görüyorduk ki? Berlin’in hava tahimnlerinde eksi (-) değerleri görünce;

– iyi de… ben ne giyeceğim diye kalakalmış. Sonra da 3 sene evvel bizimle birlikte yeni eve taşınan, az giyilenlerle gardırobun en üst katına asılmış ve tam anlamıyla varlığı unutulmuş mantom “kıtlıkta katık” olmuştu 🙂

Bilemiyor işte insan… bir giysiyi aldığınızda onu nerede, nasıl ve ne sebeple giyeceğinizi; o pabuçların ne yollara gideceğini; o ceketin, şapkanın sizinle birlikte nelere tanık olacağını…. belki sevinçten uçacağınız, belki de yerin dibine geçeceğiniz bir günde giyeceğinizi…

Kırmızı mantoyu ilk ve son giyişimde yüreğimi sızlatan şeydi belki de gardıropa atılıp unutulmasına neden olan.

10 küsur sene evvel, yeni aldığım kırmızı mantomu çok soğuk bir kış günü Yunanistan’da ilk ve son kez gittiğim cenaze töreninde giymiştim. Benim yüreğimde -hâlâ da- bambaşka bir yere sahip olan, *Papu’yu, Yorgo’nun (baba tarafından) dedesini son yolculuğuna uğurladığımız gündü.  Kayseri doğumlu Kapadokya Rumlarından olan Papu’nun ölüm haberi yüreğime ateş gibi düştüğünde ne kadar çok üzüldüğümü bir ben bilirim. Bir de başka hiç kimse…

 O gün, nerelerde doğup büyümüş, neler geçirmiş, 1 asırlık koca bir hayatı devirmiş bu adamcağızın doğduğu topraklardan kilometrelerce uzakta gömülüyor olması bile yüreğimi için için sızlatırken, uzaktan akraba, densiz kadının biri yanıma yaklaşmış ve umarsızca

– Siz, Türkiye’de cenazelerde kırmızı mı giyersiniz? demişti.

Acımın bana yettiği, dünyanın ufak tefek anlamsız detaylarına kafa yoramayacak kadar hayatı sorguladığım bir anda, bu patavatsız soruya şaşırmış;

– ne kadar çok üzüldüğümü giydiğim renk mi gösterecek? diyebilmiştim ancak.

İnsanların simsiyah gözlüklerin ardına saklandıkları, karalara bürünmekle yasların en büyüğünü tuttuklarına inandıkları diyarlarda, evet, ben kıpkırmızı giyinmekten hiç utanmam! Çünkü gidenin ardından bende kalan sevgi, insanların ne düşüneceğine kafa yoracak kadar ucuz değil… Yüreğimin ne kadar sızladığının ölçüsü de ne kadar karalara bulandığım hiç değil!

İnsanlar ne tuhaf… din, milliyet, kültür ne olursa olsun tuhaflık sınır tanımıyor.

Çok ender de olsa, o kadını gördüğümde hala tüylerim diken diken olur.

Mantoya gelince; artık bana, fotoğraflardaki kar beyaza bürünmüş Berlin’i hatırlatacak olması güzel elbette…

İzmirde doğup büyümüş ve Akdenizde yaşıyor olduğum için, şu 5 günde Berlin’de ömrüm boyunca bana yetecek kadar soğuk hava gördüm ve üşüdüm. Sadece bu yüzden, eğer bir gezi yazısı yazacaksam, her şeyden ama her şeyden önce, okuyanlara nasıl giyinmeleri gerektiğini de tavsiye etmeliyim, diye düşünüyorum.

Benden sonra gideceklere, rehberlik edeceksen eğer, ne giyileceğinden tut da, nerede / ne yenileceğinden / ne içileceğinden de söz edeceksin…

İlk bölümde öğrendik ki; “KIŞIN BERLİN’E GİDERKEN SIKI GİYİNECEĞİZ”. Kalacak yer konusunda kararsızsanız, özellikle de Almanca bilmiyorsanız; Berlin’de Kreuzberg’de kalmak büyük avantajmış. Kaldığımız yerden Berlin’in her yönüne ulaşım çok kolay ve hızlıydı. Yürümekten de kaçınmıyorsanız; pek çok popüler yere yürüme mesafesindeydik.

Korkmayın, her şeyden söz edeceğim: Arap restoranındaki tandır ekmeği arası falafellerden, içine daldığımız pazar yerlerinden, sıcak şaraptan, bratzel’den, kişiye özel kokteyl hazırlayan barmenden, girmek için kapısında tam 55 dakika beklediğimiz Bergama Müzesinden çıktığımda hissettiklerimden, ilginç dizaynı ile Musevi Müzesinden, Doğu Duvarındaki resimlerden, karda fotoğraf çekmeye kadar… yazacak çok şey var daha 😉

N’aparsanız yapın, gezmeye devam edin… bir yandan da beni okumaya 🙂

 

* Papu (Παπού): Yunanca’da “büyükbaba, dede” anlamına gelmektedir.

Gez gez bitmeyen Ödemiş – Yıldız Kent Arşivi Müzesi

0

İşte sonunda Ödemiş Yıldız Kent Arşivi ve Müzesi’nin (kısa dıyla ÖYKAM’ım) önündeyiz. Bugün müze olarak kullanılan bina, eski Keçecizade Hanı’nın kuzey cephesi ve avlusunun bir bölümü üzerine 1926 yılında inşa edilmiş. 1927 yılında Yıldız Oteli olarak hizmete açılmasıyla “Hacı Sadık Çarşısı” diye anılan bölge “Yıldız Çarşısı”; Keçecizade Hanı ise ” Yıldız Hanı” olarak anılmaya başlamış. Zamanında Necip Fazıl Kısakürek, Safiye Ayla, Zeki Müren gibi ünlüler bu otelde ağırlanmış. 2009 yılında restore edilerek Ödemiş ve Küçük Menderes Havzası’nın kültürünün tanıtılması amacıyla Kent Arşivi ve Müzesi olarak kullanılmaya başlanmış. (*)

İki katlı binada; alt katta Saatçi Odası, Berber Odası, Tütün Odası sergilenmektedir. Yukarıda gördüğünüz harika merdivenle üst kata çıktığınızda ise, toplam 11 oda ve 3 koridorda; Oturma Odası, Çeyiz Odası, Efeler Odası, Otel Odası, Mutfak, Şükrü Saraçoğlu Anı Odası, Dr. Mustafa Şevket Bengisu Anı Odası, Ödemiş Tarihi Odası ve Görsel Tanıtım Odası ziyaret edilmeyi beklemektedir. ÖYKAM’da; mutfak eşyaları, gaz ocakları, kaminetolar, semaverler, mangallar, ütüler, tartı aletleri ve ağırlıklar, halılar, kilimler, seccadeler, çeyiz sandıkları, beşikler, dikiş makinaları, çıkrıklar, giyim eşyaları, takılar, hamam takımları, heybeler, semerler, seramik eşyalar, lambalar, fenerler, kapı ve dolap kollarıyla, kilitler ve anahtarlar, ecza malzemeleri, makyaj malzemeleri, duvar saatleri, cep saatleri, sikkeler, madalya ve rozetler, ateşli ve kesici silahlar, yöresel dokuma bezler, danteller, kanaviçeler, efe ve krep oyaları, çemberler, keçe minderler ve çok sayıda eski fotoğraf ile belgeler sergilenmektedir. (*)

Saatçi Odası’nda Ödemiş’in tanınmış saatçi ustalarından, 1960lardan beri hizmet veren Ahmet Güldağ’ın müzeye bağışladığı malzemeler;  kol, köstekli, masa ve duvar saatleri teşhir edilmektedir.” (*)

Berber Odası’nda  Ödemişli Ermeni berber Sarkis Parseg’e ait 1901 tarihli bir berber tezgahı ile çoğu 20. Yüzyılın ilk yarısında kullanılmış berberlik mesleğine ait aletler sergilenmektedir.” (*)

Bu el yapımı ayna en beğendiğim parçalardan biriydi.

Bunlara “7si bir yerde” mi denir acaba?

Kaftanlar…

Az da olsa çocukluğumda böyle gaz lambalarının, elektirkler kesildiğinde, yakıldığına tanık oldum. Ama bizim çocuklarımız hiç bilmeyecekler…

20. yüzyılın başından rujlar… ve ne kadar şık bir ayna, aynı peri masallarındakiler gibi 🙂

Gelin yatağı…

Beşik ve mangal…

Mutfak…

 

“Kundura Odası’nda bölgede 80-100 yıl önce kullanılan ayakkabılar, çarıklar, mesler, çizmeler, nişan ayakkabıların yanı sıra 19. yüzyılda kullanılmış dünya ayakkabılarından örnekler de yer alıyor.” (*)

Eski sinema makinesi ve sinemanın bilet gişesi…

Eczane ve eczacı…

Şimdiki müze binası, Yıldız Oteli’yken, bir otel odası…

Ödemiş bölgesi Efeleriyle ünlü. Müzeden ayrılmadan önce, Efe’yle bir hatıra fotoğrafı çektirmeye ne dersiniz?

Bütün gün o kadar çok yürüdük, o kadar çok şey gördük ki, fotoğraflar olmasa insanın hafızası zorlanıyor hatırlamakta. İyi ki yaz ve günler uzun ki, hava hala kararmadan pazarı gezmeye gidiyoruz. Düşünüyorum da ne kadar çok şeyi bir güne sığdırmışız!…

 

Ödemiş’in içine kavrulmuş soğan konulan, nohut mayalı ekmekle yapılan tostları pek meşhurmuş. Bilmiyordum…

Başka bir şey daha bilmiyordum ve gördüğümde ağzım açık kaldı şaşkınlığımdan. Ödemiş pazarında satılan nohut mayalı peksimetler aynı Girit’in peksimetleri gibiydiler ve Girittekilerin bu kadar benzerlerine burada rastlayabileceğime ihtimal bile vermezdim. İzmir’de yaşadığımız yıllarda, Yorgo’nun Girit’ten en çok özlediği şeydi ve biz ancak Girit’e geldikçe getirebiliyorduk. Oysa ki İzmir’e (trenle) 2 saat mesafede bu kadar benzerlerinin yapılmakta olduğundan haberdar değildik. Tabi hemen biraz aldım. Onu şaşırtmak için güzel bir sürpriz oldu.

Kendisi yıllarca orada yaşamış ve ailesi hala orada yaşayan arkadaşım sayesinde, hakkında hiçbir şey bilmediğim Ödemiş’i keşfetmiş oldum ve tadilatta olan Arkeoloji Müzesi gibi hala gidemediğimiz yerler kalmıştı. Arkadaşımın babası akşam treniyle dönmek yerine, geceyi orada geçirip gezimize ertesi gün de devam edebilmemiz için bizi evlerine davet etti ama ben bütün gün uzak kaldığım yavrularıma dönmeyi tercih ettim. Zaten planladığımız saatten daha sonraki seferle döneceğimiz için, İzmir’e vardığımda onlar çoktan uyumuş olacaklardı. Yine de sabahın 7sinde odama dalıp yatağa atlayarak beni uyandırmalarını kaçırmak istememiştim 🙂

Günün yorgunluğunu trende oturduğumuzda çıkmıştı. Yanımızda arkadaşımın annesinin bahçesinden toplayıp kuruttuğu ıhlamurlar, pazardan aldığım peksimetler, ballı ballı incirler, akşama kalmayacak da alamayacağım diye bir an korktuğum nohut mayalı koca bir ekmek ve boynumdaki iğne oyalı kolyemle dönüş yoluna koyulduk. Soğanlı tostlarımızı yerken “ne uzun bir gündü” diye düşünüyordum.

(*) Kaynak: Müzedeki detaylar hakkında, alıntılar www.oykam.org adresinden.

Gez gez bitmeyen Ödemiş – Birgi’den ayrılmadan

0

Çakırağa Konağı’nı gezerken sanki zaman durmuştu. Hem de, bir zamanlar o konakta yaşanılıyorkenki zaman diliminde kalmıştı sanki. Konaktan çıkıp da oranın büyüsü hala üzerimizde tüterken ve Birgi’nin sokaklarında gezerken ne kadar çok fotoğraf çektiğime inanamazsınız. Burada yayınladıklarım ancak bir kaç tadımlık, sizi Birgi’ye gitmeye özendirecek kadar 🙂

Çakırağa Konağı’nın hemen yan sokağındaki KONAK Kahve ve Andaç evi, kahvenizi içebileceğiniz hoş bir mekan olmaktan öte adeta bir müze ev. İçinde, eski dönemlere ait, artık görmediğimizden neredeyse unutulmaya yüz tutmuş öyle güzel eşyalar var ki, anlatamam…

Güğümler, zarflı fincanlar,

kömür ütüleri.

değirmen taşları,

 

 

ve Andaç Evi’nin keyifli bahçesinde limonatalarımızı içip bir soluk aldıktan sonra, gezintimize devam ettik. 

Su kabaklarını bu şekilde değerlendirmek harika bir fikir değil mi?

Şehirlerde, ne yazık ki, gitgide yeşile daha da hasret bırakılıyorken, kim istemez yeşillikler içinde böylesine güzel bir evde yaşamak?

 

Birgi’nin içindeki hamam bir kaç yıl öncesine kadar harap durumdaymış. Ama şimdi restore edilmiş ve tekrar Birgi’ye kazandırılmış bir değer olarak parlıyor.

 

Ve sonunda, acıktığımızı fark ettik. Küçük yerlere gittiğimde, en bayıldığım şey: esnaf lokantaları. Biz gidinceye kadar bazı yemekleri bitmiş de olsa, herkes gönlüne göre bir şeyler buldu 🙂 Ben kuru fasulye-pilav ikilisiyle hayatımdan son derece memnundum 🙂

Yemeğimizi de yedikten sonra, Birgi’ye tekrar görüşünceye kadar veda ettik -tekrar geleceğim kesin!- ve Ödemiş’e geri döndük. Çünkü orada Ödemiş Yıldız Kent Arşivi Müzesi (ÖYKAM) ve pazaryeri gezilmeyi bekliyordu.

Gez gez bitmeyen Ödemiş – Çakırağa Konağı

1

Efeler diyarı Ödemiş’in Birgi beldesinde gezimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Yüksek taş duvarların ve renk renk kapıların arasında, Birgi’nin ara sokaklarını keşfe çıkıyoruz.

Eski ve terkedilmiş olanların yanında,

son yıllarda restore edilmiş, bakımlı evlerde de var. (Cumbadaki optik gürültüyü çıkarmaya üşendim 🙂

Bazen bir cumbaya veya sarıp sarmalamış bir sarmaşığa doğru kaldırıyoruz başımızı.

Bazen halen sıcak olan bir fırınla,

veya bir pencerenin altına asılmış bir dizi kuru biberle karşılaşıyoruz

ve Çakırağa Konağı’na varıyoruz, nihayet…

90’lı yılların başında restore edilip müze haline getirilen Çakırağa konağı, o dönemin ahşap Türk evlerinin en güzel örneklerinden biri olmalı. 1761 yılında zengin bir tüccar olan Çakıroğlu Mehmet Bey tarafından yaptırılan üç katlı ahşap konak, yoldan görülmeyecek şekilde yüksek duvarların ardında ve ağaçlarla, çiçeklerle dolu bahçenin öteki ucunda yapılmış. Alt katta hizmetli, misafir bekleme odası, mutfak, ahır ve samanlık var. Zeminden yukarıya trabzanlı ahşap merdivenle çıkılıyor. İkinci kat daha alçak tavanlı, daha korunaklı olduğundan kışlık olarak; daha aydınlık ve serin olan üçüncü kat da yazlık kat olarak kullanılırmış. Kışlık, ara katta konuk odaları, oturma odaları, eyvan (balkon) ve tuvalet bulunurken; yazlık üst katta, büyük bir salon, ikisi köşk odası olmak üzere toplam dört oda, odalar arasında eyvan (balkon) yer almakta. Bütün odalar, şömineyle ısıtılıyormuş. Ulu Camii’de gördüğümüz gibi, hiçbir çivi kullanılmadan yapılan tavanlar, ağaç oyma ve geçme sanatı kündekârinin en güzel örneklerinden. 1995 yılında, müze-ev olarak ziyarete açılmış.

Çakırağa Konağı’nın avluya bakan ön cephesi…

 

 

Bazı odalarda, sanki bir gömme dolapmış gibi, yıkanma bölümleri (gusulhane) var.

Odaların duvarları ve tavan süslemeleri, her biri ayrı güzellikte. Bazıları meyve ve sebze motifleriyle süslenmiş.

Bazı odalarda meyve ve sebze kurutma yerleri bulunmakta.

Bütün katlarda odaların pencereleri ya sokağa ya bahçeye veya salona açılmakta. Kim bilir, kimler dört gözle beklendi bu parmaklıkların ardında, hasretle…

Çakıroğlu Mehmet Bey, biri İzmirli, diğeri İstanbullu iki hanımla evlenmiş. (Aynı evde, farklı odalarda, aynı kocayı paylaşmak?! Hanımlar, böyle şeylere nasıl razı gelirlermiş, diye şaşırıp kalmamak lazım; o zamanlar “razı gelmek” ne demek, onlara fikirleri soruluyor muydu ki? değil mi?…) Hanımları memleket hasreti çekmesin diye de, odalardan birinin duvarına İzmir’in  (yukarıdaki),

diğerininkine de İstanbul’un (yukarıda) panoramik şehir resimlerini yaptırmış. Bu iki odanın salona bakan kapılarının üstündeki üçgen alınlıklarda ise, -Barok tarzı motifler içinde- Arapça yazıtlar bulunmakta. Güney doğudaki İstanbul odasının ve güney-batıdaki İzmir odasının kapısının üstünde yazanları, Osmanlıca bilmediğimden dolayı ben okuyamamıştım. Blogumun okurları arasında Osmanlıca bilenlerden yardım istedim.

Sağ olsunlar, Osmanlıca bilen birkaç arkadaşım bana bu “şifre”yi çözmemde yardımcı oldular. Bana izah ettiklerine göre; bu Arapça bir deyişmiş, Osmanlı dünyasında yaygın olarak kullanılmıştır. Tam okunuşu şöyleymiş:

“Ya müfettihel ebvab
Eftah lena hayrel bab”
Tercümesi ise:
“Ey kapılar açan,
Bana da bir hayırlı kapı aç” imiş.          (Yavuz Bey’e ve Nükhet Hanım’a tekrar teşekkürler)

 

Manzara, gerçekten de, muazzam. Orada, o balkonda, karşımdaki manzaranın keyfini çıkara çıkara otursam da saatlerce kalkmasam, diye geçti aklımdan…

Üst katla alt katı birbirine bağlayan ahşap merdivenlerin üst tarafındaki iki kanatlı kapılar benim için en alışılmadık şeydi.

 

Çakırağa Konağı’nın bahçesi de son derece bakımlı ve temiz. Rengarenk çiçekler,

ve tabi ki güller bahçeyi süslüyor.

“Kim bilir kimler yaşadı?… neler aşklar yaşandı bu koskoca konakta?” diye düşünmeden edemiyor insan.

Bir gün sizin de yolunuz Birgi’ye düşerse, mutlaka Çakırağa Konağı’nı da ziyaret edin. Bakalım size neler düşündürecek?

Çakırağa konağı, Pazartesi hariç her gün 8:30-17:30 arasında ziyarete açık.   

Tel: 0232 5315205

*****************************************************************

Merak edenlere; Ödemiş hala bitmedi. Sonraki yazımda, Ödemiş Yıldız Kent Arşivi Müzesi ve Ödemiş pazarı var.

Barış ele avuca sığmayan bir güvercin

2


Barış, elimizde bir türlü tutamadığımız bir kuşa döndü gitti.

Türkiye’de neyin, ne zaman, nerede yasaklanacağı da asla öngörülemeyen bir şeye dönüştü.

İçki içiyorsun, ayyaşsın, kabahat!
Tencere tava çalıyorsun; protestocusun; kabahat!
Hakkını arıyorsun; direniyorsun; çapulcusun. En büyük kabahat!
Yazıyorsun, kabahat. Çiziyorsun, kabahat. Paylaşıyorsun, kabahat. Tweet atıyorsun, çok fena kabahat!

Öpüşüyorsun, kabahat. Sarılıyorsun, kabahat!

Duruyorsun, kabahat… Boyuyorsun, kabahat!

(Haklı olarak) Konuşuyorsun, kendini ifade ediyorsun; büyük kabahat.

Protesto ediyorsun, itiraz ediyorsun, “resmen” suçlu damgası yiyorsun.

Hatta yalnızca görevini yapıyorsun yine de “terörist” olmaktan sıyrılamıyorsun.

Artık gaz maskesi bulundurmak, evinde mermi bulunmasıyla eş değerde “terör örgütü üyesi” olduğunun kanıtı sayılıyor.
Bir de yanında Talcid buldular mı! Yandın artık.

Bir gün geçmiyor ki akıl almayacak şu haberlerden bir yenisini duymayalım:

“Taksim’de “Duran adam” eylemi yapanlar gözaltında.”

“Ankara Metrosu’nda gitar çalıp şarkı söyleyen gençler hedef oldu ve görevli tarafından engellenmek istendiler.”

“İzmir’de eylemlere katıldıkları gerekçesiyle tutuklanan 8 kişi hakkında “terör örgütü adına suç işlemek” iddiasıyla 17′şer yıl hapis cezası istemiyle dava açıldı.”

“Mesut Çeki Kırıkkale F Tipinde, Ali İsmail Korkmaz’ın boncuktan portresini yaptığı için soruşturma açıldı.”

“İzmit’te merdiven boyayan vatandaşlar gözaltına alındı.”

“İzmir’de Elif Kaya Şakran, kadın ceza evinde çıplak aramaya karşı çıkıp direndiği için dava açıldı”

Yakında nefes aldın, bedelini ödemek zorundasın diyecek “birileri”. Ödemeye itiraz edersen, tıkacaklar içeriye, “o zaman almasaydın nefes” gerekçesiyle.

Birileri “usta”yım diye geçiniyor, neyin ustası acaba? Ancak fesatlığın, kışkırtıcılığın ve düzene çomak sokmanın ustası olduğu kesin.

İnsanlar oturuyorlardı; su fışkırttılar, gaz bombası attılar, ayağa kaldırıp herkesi harekete geçirdiler. Sonra ayaklandınız diye, yakaladılar, copladılar, yetmedi vurdular (bazen palayla sopayla bazen de gerçek mermiyle)

Sonra insanlar durdu. Hareketsiz kalarak karşı koydu. Onların hareketsizliği de “battı” fesat gözlere. Kışkırtmaya çalıştılar. Bile bile, ateşe körükle gitmek gibi. Ama tutmadı bu numara da.

Vicdanı olan; doğayı, insanı, hayvanı seven insanlar ne yaptıysa, vicdansızlar onun hep tersini istedi.
Dinde, inançta özgürlük, baş örtüde özgürlük vaatleriyle kandırdıklarınızı bile pes ettirdiniz artık. Baş örtülerinin malzeme yapılmasından tiksindi insanlar, nefret ettiler bin pişman.

Yıllardır var olan parkı korumak istedi insanlar, yeni bir şey istemediler. Siz ne derseniz deyin, biz AVMyi yine de yapacağız dediler, inadı inat şeyi….
Birlik oldu; Türkü, Kürdü, Alevisi, Lazı, Ermenisi, Musevisi, Rumu, Çerkezi, dindarı, ateisti, komünisti, solcusu, sağcısı, genci yaşlısı, iş adamı, iş kadını, LGBTlisi, orospusu, sanatçısı, sanattan anlamayanı, eğitimlisi, kültürsüzü, doktoralısı bayrak satıcısı. Ama bu birliğe de fitne sokulmaya çalışıldı, insanlar birbirini ispiyonlamaya özendirildi. Bu kadar fesatlık, bu kadar fenalık, bu kadar gözü dönmüşlük. İktidar hırsı ve cebini doldurma aşkı insanın gözünü bu kadar mı döndürür de insani hiç bir değer bırakmaz karakterinde??!?!

Türkiye’min haline bakın. Kimlerin elinde sallanıp sallanıp bir o duvara bir öteki duvara vuruluyor. Her sallayışta üstünde başında ne varsa dökülüyor saçılıyor. Dağılıyor, parçalar bir araya getirilemeyecek kadar uzaklara düşüyor, kayboluyor 🙁

Çözüm ne? Nasıl kurtulacağız bu illetten diye gece yarısı uykusunda ter döktürüyor insana. Yokuş aşağı nereye doğru yuvarlanıyor bu memleket? Varacağı yerde ne bekliyor onu? Ne zaman ve nereye çarpıp duracak birdenbire? Ucu bucağı görünmeyen bir yokuştan aşağıya… bakıyorum.

Ufukta ışık gören var mı?

Go to Top