Genel olarak etiketli yazılar

Hindistan – Delhi 1

17

HİNDİSTAN! Adını telaffuz etmek bile tuhaf duygular hissettirmez mi insana?… kimi heyecanlanıverir (benim gibi), kanı kaynar; gidip görmek için can atar, yargılamadan. Kimisi heyecanlanır ama bir duraksar; “acaba, buna katlanabilir mi yüreğim?” diye bir tereddüt eder. Böylesi gitse de yalnız pislik görür; fakirlik ve sefillik o kadar derinden etkiler ki bir daha asla geri dönmez. Kimisi zaten gitmiş, tadına bakmıştır, gideceğinizi duyunca buğulanır bakışları, anıları gelir aklına, “isabetli karar” diye gülümser. Bu “yıllar önce gitmiştim, yine de giderim” diyenlerdendir. Hindistan böylesini geri çağırır, bir daha, bir daha… Kimisi da en baştan reddeder. İçinden “Yok kalsın, deli miyim ben oraya gidecem” derken yüzünüze “eh, ilk gideceğim yer olmazdı” der kibarca. Kimin ne düşündüğü umurumda bile değildi. Bunca yıldır belki birgün giderim diye kaç tane Hindistan Gezi rehberi bile almıştım. Tam 40 yıl boyunca gitmeyi hayal ettiğim yerdi. 41. yaşımı doldurduktan sonra gerçek oluyordu hayalim ve beni kimse durduramazdı. Annemin ilk duyduğunda  “Aman kızım, gitme mikrop kapacaksın oralarda” demişti. Annemin ” gidecek başka yer bulamadın Papatya” nidaları arasında, doktorumdan da izin çıkınca kim tutabilirdi ki beni. Oradaki sefilliğin ve pisliğin hakikaten tasavvur edemeyeceğim boyutta olduğunu tahmin ettiğimden, kendimi riske atamazdım. Daha biletlerimizi almadan doktorumla konuştum, onun “Oraya gidecek herhangi bir insandan daha farklı bir riske sahip değilsin. Herkes gibi içtiğin suya dikkat edeceksin; salata, kesilmiş meyve yemek yok, içeceklere buz yok” tembihlerini yalnız kulağıma değil adeta beynime kazıdım 🙂 Biletler alında, aşılar olundu, el dezenfekte jelleri/mendilleri stoklandı. Heyecan dorukta, gideceğimiz güne geri sayım başlamıştı. Nereye gideceğimizi soranlara, ağzım kulaklarımda “Hindistan’a :)” diyordum artık.

Hindistan her gün öyle çok şaşırtıyordu ki bizi… gördüklerimin hepsini, Hindistan’ı bir tek kelimeyle özetle deselerdi bana; İNANILMAZ derdim. İ-na-nıl-maz! Gördüğüm, kokladığım, tadına baktığım, duyduğum herşey inanılmazdı. Herşeyi en aşırı uçlarda, aşırı yoğunlukta yaşıyorlar orada. Pisliğin de düzensizliğin de, yokluğun, fakirliğin yanı başında inanılmaz zenginliğin de, insanın içine işleyen kokuların, renklerin, baharatların, lezzetlerin ve ağız yakan acıların. Böyle bir yerin olabileceğini hayal edemez insan. Gerçekten gözle görmeden ne kitaplarda okumakla ne de fotoğraflara bakmakla edinilebilen bir deneyim. “Çok gezen mi bilir çok okuyan mı?” bir türlü karar veremez, ne çok gezene ne de çok okuyana haksızlık edemezdim. Ama bu geziden sonra anladım ki bazı şeyler var ki, hiçbir kitapta bulunmaz, hiçbir yerde okunamaz, okunsa da ne kokusu gelir burnuna ne de lezzeti ağzına 🙂 Özellikle yemekleri yemek kitaplarından görüp de tahmin etmek olanaksız,, hele ki ömründe tatmadığın birşeyi tarifi okuyarak yapmaya çalışmak (yaptığını sanmak!) da imkansız-mış!

Hindistan hakkında tespit edebildiğim birkaç şey;

* Her şey ama her şey sokaklarda oluyor, Hindistanda hayat sokaklarda yaşanıyor. Orada yiyorlar, uyuyorlar, pişiriyorlar, satıyorlar, dikiş dikiyorlar, tıraş olup saç kesiyorlar, tuvalet ihtiyaçlarını gideriyorlar. Sokaklarda günün her saati, her an bir şeyler yiyenler var. Sokakta akla gelmeyecek şeyler satılıyor; dilimlenmiş meyveler, şeker kamışı şerbeti, tanelenmiş taze nohut, çorba kadar sulu yemekler, yağda kızartılmış tostlar… Sokaklarda etli yiyecek neredeyse hiç yok. Vejetaryenler için alternatifler sonsuz.

* İnsanlar hayatlarında her şeyin en asgarisiyle yetinmeye alışmışlar. Bunda, iyi insanlar için dünyaya “bir dahaki gelişlerinde”(!?) daha iyi bir hayat vadeden Hinduizmin etkisi büyük olmalı. Ama herkesin Hindu olmadığını düşünürsek, toplumun geneline baskın bir kültürün etkisi var. Üstelik çok kalabalık olduklarını da unutmamak gerekir. (Biz otobüste biri bize dokunacak olsa rahatsız oluruz!) Otobüslerde, rikşalarda, kamyonetlerde giden insanlara oturacak yer yok! Üst üste, diz dize gitmek kimseyi rahatsız etmiyor. Gideceği yere bir araç bulduğuna şükrediyor. Bu lüksü olmayanlar da, varsa bisikletiyle yoksa tabana kuvvet gidiyor.  Bebek arabası gibi batı icadı şeyler kullanılmıyor. Çocuklar yürüyünceye kadar annelerinin kucağında taşınıyor, yürüyecek kadarsa elinden tutularak götürülüyor.

* Nüfusun çok büyük bir çoğunluğunun çok zayıf olmasına şaşmamak gerek. Mini minnacık kaplarda yemek yiyen insanları gördükçe kendi yediğimiz porsiyonlardan utandım.

* Fakirlik sınır tanımıyor, tahminleri aşıp geçiyor. Ama hiç kimse fakirliğinden, yaşadığı sefil ortamdan utanıp sıkılmıyor, tersine içten bir gülümseyişle poz veriyor objektifime. Mesela, aşağıda bebeğiyle oynayan gencecik anne Delhi’nin göbeğinde sokakta yaşayan yığınla insandan yalnızca biri.

* Kadınlar sarilerini giymişler, inşaat işçiliğinden hamallığa her işte çalışıyorlar.

* Hintlilerin pisliğe katlanma katsayıları çok çok yüksek! Vücutlarındaki antikorların haddi hesabı olmamalı 🙂


* Hep “yediğin içtiğin senin olsun gördüklerini anlat” denir ama Hindistan’a gidip da yediklerinden söz etmemek olmaz, olamaz.

Hint yemeklerinin acısına suyla, pideyle katlanılır sanıyordum. Yanılmışım, hem de çok!

Fotoğraflarda gördüğünüz yemeklerden birisi Ispanaklı ve (Hint peyniri) Paneer’li Masala, diğeri de domatesli paneer’li masala. Şu iki tabak yemeği yiyebilmek için nasıl çaba harcadık bilemezsiniz.

Bu nasıl bir acıdır yarabbim! Sosunun içindeki acı chili biberleri ayıklasak da ne çare… Her lokmada su içtik, pidelerimizi katık ettik yetmedi. Dudaklarımı Anjelina Jolly’ninkiler gibi hissetmeye başladığımda güçlükle garsona “Lütfen bize 1 tabak sade basmati getirir misiniz? Çünkü yemek ÇOK ACI!” dediğimde, garsonun ilk tepkisi şaşkınca “Acı mı??” demek oldu. Tabi onlara göre son derece katlanılabilir bir acı bu…

*Bu kadar çok acı yedikten sonra neredeyse tat alma duygusunu yitirecek kadar uyuşmuş dilimize, damağımıza en iyi gelecek şey nedir?  Elbette buz gibi tatlı bir şey!

İşte bu Hintlilerin safranlı dondurması KULFİ; toprak minik kaselerde porsiyonlar halinde yapılmış, çok yoğun süt kremasının safranın eşsiz kokusuyla ve Antep fıstığı parçalarıyla mükemmel beraberliği ağzınızda erirken size öyle bir huzur veriyor ki, yediğiniz mükemmel yemek ne kadar acı olursa olsun bütün ateşinizi bir anda söndürüyor.

* Dikkat ettik ki -belki de bu yüzden- Hintliler de tatlıya düşkünler. En küçük lokantalarda bile, bir tek çeşit de olsa menüde hep tatlı da var. Restoran ne kadar  iyiyse, menülerinde yemek çeşitleri kadar tatlı çeşitleri de o kadar çok artıyor.

* Yemeklerini, kıyafetlerini, takılarını, tapınaklarını, tanrılarına sunumlarını, hayatlarındaki her şeyi rengarenk seviyorlar. RENKLER VE KOKULAR ÜLKESİ HİNDİSTAN!

Aslında öyle çok şey oldu ki…

10

Bu sabah Bach (Air on a g string) dinlerken, oluverdi işte.

Çellonun tellerinden akıp gelen müzik usulca gelip kanıma giriyor, bunca aydır uyumaktan uyuşmuş parmaklarımı canlandırıyor, ellerimi saran zincirleri kırıyor sanki…

Yedikçe yiyesi gelir insanın, okudukça okuyası, yazdıkça da yazası…

Bunun tam tersi de geçerli, ne yazık ki…

Yazmadıkça zor gelir insana, klavyeye bir türlü varmaz parmaklar.

Her yemek yapışta, daha tabakta soğumadan koşa koşa yazmaya gelen hevese ne olur ki?

“Hep aynı şeyleri pişiriyorum. Değişik birşey yaptığım yok ki…” diye uyduruk bahaneler buluruz, kendimizi kandırmak için… ya da “değişik bir şey olmadı ki yazmaya değer son günlerde”.

Halbuki ne çok şey olur her gün, her an. Artık Dario daha çok kelimeler söylüyor. Maya dünyayla ilgili mantıklı sorular soruyor. Saçlarım her banyodan sonra daha da bukle bukle oluyor. Maya “ma,me,mi,mo”dan sonra “na,ne..”leri, “la le…”leri, “ta,te..”leri okuyor, yazıyor. Dario “daha dün annemizin kollarında”nın melodisini taklit ediyor. Hastaneye 3 haftada 1 gidişlerimden geriye son 2 tanesi kalıyor 🙂

Aslında ne çok şey oldu, en son yazımdan bu yana:

* Okulun yılbaşı tiyatrosuna çıkmasından tam 1 hafta önce, Maya feci sonuçlanabilecek bir kazayı ucuz atlattı. Günlerce sözünü etmek istemedim kimseye.

* Yanağında yara iziyle çıktığı tiyatrosundan sonra hazır bekleyen valizlerimizi alıp, 2 yıl sonra ilk kez dördümüz İzmir’e gittik, yılbaşında. (Dario için ilk kez 🙂

* Dönüşte, Maya’nın 6. doğum gününü kutladık. İlk kez pastasını ben yaptım 🙂

* Şubat tatilinde annemler geldi Girit’e. Çocukları onların emin ellerine bırakıp, 40 yıllık bir hayalimi gerçekleştirmek için yola çıktık 🙂

Hayallerimin ülkesi, renklerin, kokuların cenneti Hindistan’a gittik, bunca yıl sonra 10 gün *başbaşa*…

Çoooooook lezzetli yemekler yedik, farklı inançlara sahip insanlar tanıdık, şaşırdık, acıdık, güldük, hayran kaldık. İnsanların ne kadar azla yetinip yine de mutlulukla gülümseyebildiklerine tanık olduk.

Kendimizi hep daha fazlasını elde etme girdabına kaptırmadan, varolan durumumuzla gayet mutlu olunabileceğini artık idrak etmeli. Hayat bizi ne kadar bunaltırsa bunaltsın hayalleri ertelememek lazım. Öncelik vermek lazım iç huzura… Hayata bakışımızı değiştirmek lazım acilen, geç olmadan.

Galiba kendimce bunu başarmaya başladım: En son grup terapisinde, psikologumdan “Aferin!” aldım 🙂 Bana “şu anda nasıl hissetiğimi sorduğunda”, “gayet iyi :)” demiştim. “Hastalığımı öğrenmeden önceki dönemi şimdiyle kıyaslarsak, etrafımda hoşuma gitmeyen durumlar/olaylar/şeyler/kişilerde nasıl bir değişiklik olduğunu” sormuştu.

Düşündüm ki “aslında bazı şeyler hiç de değişmedi” dedim; “peki ne değişti?” diye sorduğunda, “benim onlara bakışım değişti” diye yanıtlayınca;

“Bravo Papatya, duymak istediğim de buydu!” dedi 🙂

Hiçbir günü hayatımızda hiç birşey olmuyormuş gibi küçümsememek lazım.

Her yeni güne, “bakalım bugün benim için neler getirecek?” diye hevesle başlamak lazım.. İşte o bambaşka alemde yaşadıklarımı/tadına baktıklarımı, dönüncede evde yapmaya çalıştıklarımı bir an önce yazmak lazım.

Lazım da… Sırada bir de taşınmak var. Evi değil ama sayfamı 🙂

Komşuda pişer Girit’te neler olup bittiğini, neler piştiğini anlattığım Türkçe okuyuculara hitap eden bir sayfaydı. İşin bir de öteki yüzü var. Komşunun buradaki komşuları… aynı şehirde yaşayıp aynı pazara gittiğimiz halde aldığımız aynı şeyleri benim nasıl pişirdiğimi, Türk usulü pilavı nasıl yaptığımı, çayı nasıl demlediğimi bile merak eden Yunanlı dostlarımız da var.

Ne zamandır bana “sayfana gelip fotoğraflarına yutkuna yutkuna bakıp imreniyoruz, artık şu tariflerin Yunancasını yazsana kızım” diyorlar.

Biz de Yorgo’yla birlikte kolları sıvadık. Yepyeni bir mekana taşınmaya ve tariflerimizi çift dilli yayınlamaya karar verdik. Şu aralar arşivimi düzenliyorum.

Yeni yazılarla, yeni fikirlerle, yepyeni adresimizde olacağız.

Artık bir açıklama yapma zamanı…

21

İnanılmaz rastlantılar ve insanın kaderini bir anda değiştiriveren olaylar yalnızca filmlerde olmuyormuş. Bazen en büyük mutlulukların gölgesinde; başımıza gelmesini hiç beklemediğimiz şey bizi en beklenmedik anda bulabiliyormuş. Bir gün herşey her zamanki gibi giderken, kendiniz hakkında öğrendiğiniz bir gerçek, o andan itibaren yaşama bakışınızı tamamen değiştirebiliyor ve artık hiç birşey eskisi gibi olmuyor.


Aylardır bir sürpriz olarak sakladığım bebeğimizin doğum haberini paylaşıncaya kadar, hayatın benim için ne sürprizler sakladığından habersizdim. Karnımda bir melek taşırken, göğsümde de sinsi bir şeytanı barındırdığımın farkında değildim bile. Günlük hayatın kargaşasında olmadık şeylere kafamızı takarken; bazen gözardı ettiğimiz ufacık birşey, olmasından en çok korktuğumuz şey olabiliyor. O gün, yürüyüşe çıktığımda oradan geçmeseydim, herşey çok daha kötü olabilirdi. Çünkü göğsümde hissettiğim şeyin sanıldığı gibi hamilelik ve emzirmeyle ilgili birşey olmadığı; başlangıç aşamasında keşfedilen bir göğüs kanseri olduğu anlaşıldığı anda hayatımın akışı da, anlamı da değişti benim için. Hiç bilmediğimiz bir dünyada, yeni bir mücadele serüveni başlamıştı.

Bu karamsar tablo içinde bebek de anne de, yine de şanslıydık…
Bebek şanslıydı; biraz erken de olsa hayata sağlıkla gözlerini açabildi.
Anne de şanslıydı; kendinin bile önemsemediği şeyi, önemseyenleri kader karşısına çıkarmıştı.

Oğlumuz Dario neredeyse 4 aylık oldu. Benim de tedavi serüvenim başladı.Yolum uzun…İyi ki yalnız değilim. Sevdiklerim hep yanımda.

Komşunun evinde, anneciğin ellerinden anne yemekleri pişiyor.
Birgün ben de değişik birşeyler pişirdiğimde geri döneceğim…

Yolun bittiği yerde…

0


Hayat yolumuz zaman gelir bir yerde, birilerininkiyle çakışır. Bir süre beraberce devam edersiniz aynı yolda. Sonra bir yol ayrımına gelinir. Biri bir tarafa gider, öteki başka tarafa… Uzakta da olsa, mutlu bir haberini almak sevindirir insanı, duyduğunda.

Bazen de beraber yürünen yol, birisi için biter, diğeri istese de öteye geçemez. Ayrılık kaçınılmaz olur. Yolun bittiği yerde, ötesinde ne olduğunu kimse bilemez.

Benim de bir arkadaşım vardı. O, koşmayı özlemişken, ona uçmak nasip oldu. Uçup giderken ardından bakamadım bile. Haberi geldi uzaklara. Yüreğim sızladı…

İki yıl önce bir Mayıs günü Girit’in Kurna gölünde çektiğim bu fotoğraf, duygularımı ifade eden bir sahne oldu. Göller, deniz gibi değil… Göllerde hep bir durgunluk, sükunet bulmuşumdur. Aslında şu günlerde tam da olmak istediğim yer orası.

Yeniden Oyun, yeni bir renk ve yeni hareket :)

0


Daha önceki oyuna yeni cevap vermiştim ki sevgili İpek beni yeniden başka bir oyuna davet etti. Okuduğumuz kitabın 187. sayfasındaki cümleyi paylaşmak. Neden 187. sayfa? Bunu bilmiyorum, bu oyunu başlatan arkadaşımız için bir anlamı vardır (herhalde?!).

Aslında neden 187 diye aklımı kurcaladı ve bana birkaç sene önce aldığım ilginç bir kitabı bile arattırdı 🙂 Sayıların gizemi’nde de 187 için özel birşey bulamayınca, okumakta olduğum kitaba geri döndüm. Elimi attığım anda bulacağım kadar kolay bir yerde olmadığı için bu kitabı oyuna katmıyor ve gerçekten bu günlerde elimin altında, koltukta yanımda olan kitaba geçiyorum.
En çok okuduğum iki konu; “yemek” ve “çocuk”. Bunlardan birincisi hakkında yeterince yazıyoruz hepimiz, benim kitabımın konusu da ikincisi. Hamile kaldığımı öğrendiğim anda bebeğin bedenimdeki gelişimiyle ilgili kitaplar okumaya başlamış, hatta sorduğum fazlaca(!!) bilmiş sorularla doktorumu çıldırtmış, en sonunda da “Papatya Hanım, bu kadar fazla okumayın! Bırakın bize işimizi yapalım” dedirtmeyi başarmıştım :)) Okuduğum çocuk gelişimi kitapları zamanla içerik değiştirdi elbette. Şimdi çocuğun zeka ve ruhsal gelişimiyle ilgili olanlar en sevdiklerim; Türkiye’ye gittikçe yüklenip getirdiklerim. (Eh, ne de olsa insanın kendi dilinde birşeyleri okuması daha bir başka 🙂
Anne blog yazarları arasında kitabımı okumuş ya da duymuş olanlar vardır belki de. Kitabım Çocuk Yetiştirmede Psikolojik Taktikler.
187. sayfasındaki çok anlamlı sözler de şöyle:

“(Çocuğunuza) Aklınıza geldikçe “seni seviyorum” deyin, güne başlarken ve bitirirken bunu söylemeyi alışkanlık haline getirin.”

*************************************************************************************
Hatırlarsanız, bir de benim renklerle oynadığım bir oyun var…
Safranlı yazılarımın sonunda sonraki renk için birkaç ipucu olduğunu söylemiş ve tahminde bulunmanızı istemiştim. Aslında çok fazla tahminde bulunan olmadı. En önce İpekcim, “ipuçlarını bulamadım ama… içimden öyle geliyor” diyerek adeta benim içimden geçeni okumuştu. Sonra da Betül ipuçlarından birini bulmuş ve “bence de..” demişti. Aradan günler ve bol bol renk renk İraklio fotoğrafları geçti. Şimdi sıra yeni renge geldi.
İpuçları elbisem ve tabağın kenarındaki minik kurbağaydı 🙂 sonraki rengim de YEŞİL!

Neden mi? İnanın pek çok sebepten dolayı. Benim aklımda yemyeşil tarifler varken hayatımızda ardı ardına yemyeşil gelişmeler olmaya başladı 🙂 Hangi rengi yapalım annecim? dediğimde, Maya bile düşünmeden “yeşil” dedi (: çünkü onun en sevdiği renk de yeşil 🙂 Pekçok açıdan benim için önemli konulara da değinebileceğim bir fırsat olacak. Bir de yeşil haber vermek istiyorum: 15 Ekim’de tüm dünyadan binlerce blogcu tek bir konuda yazacaklar – ÇEVRE.

Dünya çapında -şu anda-10000i aşkın blog kullanıcısının katıldığı bu olayın da şu günlere düşmesine çok sevindim 🙂

Go to Top