Dario olarak etiketli yazılar

Uçurtmanın kuyruğuna tutunup uçmak

5

Yoncalar çiçek açtı. Kırlar yeşil sarıya boyandı Girit’te.

Bugün kırlara çıkılan, ailecek piknik yapılan ve uçurtma uçurulan gün, Temiz Pazartesi. (Hrıstiyanların büyük orucunun ilk günü olduğundan dini bayram tatili) Okul yok, deshane yok. Çocuklar evde… Biz de güzel havayı fırsat bilip gittik kırlara. Artık hava bahar kokuyor iyice…

En başında hiç olmayacak gibi göründü. Denedik, düştü. Yine denedik, yine düştü. Ama yılmadık. Sonunda biz de başardık uçurtma uçurmayı.

Dario o kadar mutlu oldu ki…

– Gördün mü bak, çocuğum, başardık! Uçurtmamızı göklere çıkardık! Eğer ilk denemede “olmuyor, yapamıyoruz işte” diye vazgeçseydik, şimdi bu keyfi sürebilir miydik?

Tekrar tekrar denemeden hiçbir şeyi başaramayız bu hayatta… Önemli olan; hemen vazgeçmemek ve başarıncaya kadar denemek, denemek, tekrar denemek… Çünkü sonunda emeğin karşılığı muhakkak ki gelecek…

Temiz hava başımızı döndürmüş, atmıştık kendimizi yoncaların arasına. Uçurtmamızsa göklerde… O ayrı gurur kaynağı… Seyrine doyamadık. Umut, azim, huzur, gurur… hepsini bir arada yaşadığımız ne güzel güneşli, sıcacık bir tatil günüydü…

Heidi’nin memleketi İsviçre

1

 

Siyah-beyaz televizyonun bir tek kanal, çocuk programlarının da günde bir tek çizgi filmden ibaret olduğu, çocukluk yıllarımda, Heidi ve Peter’in Alplerin uçsuz bucaksız bayırlarında yalın ayak koşarak keçileri kovalamalarını seyretmeye bayılırdık. Keçiler bile ne kadar mutluydu ve zıp zıp zıplardı onlarla birlikte… ya da bize mi öyle gelirdi çocukken?

Heidi’nin olduğu günü ve saati hiç kaçırmaz, “başlıyoooooor” çığlıkları eşliğinde, heyecanla televizyonun karşısındaki yerimizi alırdık, kız kardeşimle birlikte. Bembeyaz oğlakları kucaklayabildiği, yemyeşil çimenlere sırtüstü uzanıp gönlünce bulutları seyredebildiği, dedesine süt sağarken yardım etmeye kalkıştığında gözüne süt fışkırttığı için bile imrenir kalırdık, pembe yanaklarından sağlık fışkıran bu minicik kız çocuğuna. Böylesi hayatlar da var mıydı gerçekten? yoksa yalnızca masallara ve filmlere mi konu olurdu, bilemezdik.

O zamanlar İsviçre bizim için çoooooooooook uzak bir yerdi. 

Yorgo’yla tanışalı beri Türkiye ile Yunanistan arasında yaptığımız seyahatlerin sayısını çoktan saymayı bıraktım. Başlangıçta sınırlı bütçeyle ve 2 koca sırt çantasıyla, uyku tulumlarıyla olan yolculuklar, aramıza çocukların katılması, Atina-İzmir direk seferlerinin başlamasıyla, Atina’dan 1 saatte varılacak kadar kısa ve konforlu seyahatlere dönüşmüştü. Oturduğu şehirden dışarı adım atmayanlara bakarsanız, sürekli yurt dışı seyahati yapan bir aileyiz! Ama aslında gittiğimiz yerler: Girit-Atina-İzmir üçgeninin dışına pek çıkmıyor. Bunlar da zaten bizim 2 memleketimiz olduğu için, pek de “yurt dışı” tatilden sayılmıyor aslında… 

Bu sene, çocukların Noel tatilinde, bir değişiklik yapalım dedik ve ilk defa ailecek başka bir ülkeye gitmeye karar verdik. Bu kararı vermemizi kolaylaştıran en önemli etkenlerden biri de Yorgo’nun kız kardeşinin 3 sene kadar önce İsviçre’ye, St Gallen’e taşınmış olmasıydı. Yoksa 4 kişilik bir ailenin hep birlikte gideceği ilk yer olabilmesi için bayağı dolgun bir keseye ihtiyaç duyulacak bir ülke İsviçre.

St Gallen: Yaklaşık 75.000 kişinin yaşadığı Saint Gallen,  İsviçre’nin kuzey doğusunda bulunuyor. 612 yılında İrlandalı rahip Gallus tarafından, Konstanz gölü ile Appenzell Alpleri arasında kurulmuş bir şehir. 

St Gallen, Almanya sınırına 1 saat mesafede ve İsviçre’nin Almanca konuşulan bölgesinde. Bu yanıyla da, ilk kez ailede hiç kimsenin dilini bilmediği bir yere gideceğimizden; çocukların hayatında önemli bir tecrübe olacağına inanarak yola çıkmıştık. Ailemizde herkes 2 dili de mükemmel bildiği için Yunanistan’da ve Türkiye’de “evimizdeyiz”, tatile gelen turistler değiliz. Bu kez başka bir ülke görecek, başka bir dil duyacaktı çocuklarımız. Hatta parası bile başkaydı.

Çocukların daha yola çıkmadan kabul ettikleri bazı kurallar vardı:

Herkes kendi valizini itecekti (buna çok güzel uydular, yürüyen merdivenler dahil Dario bile kendisi indirip kaldırdı)

Birlikte seyahat ettiğimiz için birbirleriyle güzel geçinecekler (Eeh!? diyelim…)

Onlara çok değişik gelen şeyleri akıllarında tutarak veya not edip bize söyleyecekler…

Orada Euro geçmediğinden, harçlıklarını yanlarına alacaklar ama bir şey almak istediklerinde bizdeki Franklarla ödeyip bize euro olarak verecekler 🙂

Trende, otobüste, parkta (mümkün olduğunca) sessiz olacaklar, ..caklar,…caklar

St Gallen İsviçre’nin küçük bir şehri ama bu küçücük şehrinde bile ilk dikkatimi çeken her şeyin ne kadar bakımlı ve zevkli olduğuydu.

Bir anda gerek Türkiye’de gerekse Yunanistan’da evlerin balkonlarının, çatılarının keşmekeşi geldi gözlerimin önüne. Burada bütün eski binalar öyle bakımlı ki hayran kalmamak elde değil. Neredeyse yıkık, dökük hiçbir şey yok.

Bir sokak lambasının direği bile ancak böylesine dantel gibi zarif olabilir, değil mi? Üstüne de hiçbir kimse hiçbir ilan, afiş vs. asıp bozmamış bu güzelliği…

Rengarenk panjurlar, zarif balkonlar, bakımlı avlular… İnsan hangisine bakacağını şaşırıyor…

Aslında hep kar umuduyla gitmiştik ama Noel tatili ve Yılbaşı boyunca hiç kar görmeden geri döndük. Şansımıza, son bilmem kaç yılın en sıcak yılbaşını geçiriyormuş bu sene İsviçre. Aslında, biz fark etmesek de, kar olmaması gönlümüzce gezip dolaşabilmemize yardımcı olmuştu. Biz oradayken durmadan kar yağsaydı çoluk çocuk nasıl o kadar gezerdik, düşünemiyorum.

İsviçre’de kaldığımız süre boyunca en çok bindiğimiz araç tren ve metro oldu. Trenle şehirler arası giderken; kırsal kesimde evler gitgide seyrekleşiyor ve göz alabildiğine yeşil ovalar, ağaçlarla kaplı tepeler, büyüklü küçüklü her boyda göller ve bunları çevreleyen Alpler çok güzeldi de… Manzaramızın tek eksiği dağ tepelerinde bile ender rastladığımız kar’dı.

Oysa ki Noel zamanıydı, soğuğun ve karın en çok yakıştığı mevsim. Neredeyse bütün fırınların vitrinleri envai çeşit Noel çörekleriyle doluydu. Yıldız şeklinde olandan, pipo içen adam şekline, boy boy ayıcıklara kadar ne ararsan.

Daha ilk günden, bir parça çöreğin kilosunun 20 eurodan fazla olduğunu görmek, İsviçredeki fiyatların nasıl olduğu hakkında ilk izlenimlerimiz olmuştu.

Zaman da sınırlı, aile de 4 kişilik olunca, 1 haftada en ekonomik şekilde nasıl gezeriz? konusuna daha gelmeden önce kafa yormaya başlamıştık. İsviçre de -her şey gibi- ulaşım da son derece pahalı.

1 saatlik Zürih treni, adam başı tek yön 30 İsviçre Frankı olduğuna göre; 3 günlük (sınırsız kullanılabilen) Tren-metro biletlerinden almanın en doğru karar olduğunu idrak etmiştik. Böylece ailedeki her büyüğün yanında seyahat eden çocuklar da çok az bir ücret ödüyorlar ve yanlarında ebeveynleri olmak kaydıyla istedikleri kadar seyahat edebiliyorlardı. 

Biz bu hesap kitap işleriyle uğraşırken, 3 günlük bileti hangi günlerde kullanalım diye düşünüyorken; çocuklar da, kuzenleriyle birlikte kaldığımız evin çok yakınındaki bir parkta cezbedici oyuncakların tadını çıkarıyorlardı. 

En sevdikleri oyuncak, tabi ki, 2 çocuğun çekip de 3.sünün ip üzerinden kayarak karşı tarafa kadar gittiği ilkel bir teleferik misali oyuncak oldu.

Bundan biz, büyüklerin de alabileceği bir ders var ki “Çocuklar nereye giderlerse gitsinler hayattan zevk almayı biliyorlar“.


** Bundan sonraki yazı(ları)mda, İsviçre’de gün be gün trenle gittiğimiz rotaları anlatacağım. Umarım ilk yazıyı yazmam kadar gecikmeyecek.

   

Mucit Dario’nun doğaçlaması ve “kastettiği” kadın

1

 

Çocuklar ne kadar çok büyüklere benzemek istiyorlar. Bizim gibi davranarak, bizim gibi konuşarak -olur da bir ihtimal-  “büyük adam”dan sayılacaklarını umuyorlar. Konuştukları zaman, kullandıkları kelimelerin arasına yeni öğrendikleri “büyük adam lafları”ndan sokuşturmak da en çok medet umdukları yöntem. Varsın kullandıkları kelimenin anlamını bilmesinler!… karşılarındaki büyüklere hava atmak pahasına cümle içinde kullanma cesaretini gösterirler. Bazen alakasız bir laf etmiş de olsalar, olsun, maksat bildiğini göstermektir!…

Dario da o aşamalardan geçiyor son 1 yıldır. Bazen (biz, biliyoruz ki) yeni duyduğu bir kelimeyi, yerli yersiz kullanıyor. Ben hiç bozuntuya vermiyorum ama bir de “kardeşinin kusurunu gözüne sokmaca” oynayan ablacığı Maya var ya, işte bu fırsatları asla kaçırmıyor. Dario ne zaman yeni bir kelimeyi kullanma cesareti gösterse;

– Hıh, sanki biliyorsun o ne demek.. söyle bakalım ne demek bu? diye soruyor Maya;  Dario da masumca ve kabullenmiş olarak 

– Bilmiyorum…. diyor. Maya da, kusurunu/eksiğini bulup ortaya çıkarmış olmaktan nasıl zevk alıyor, anlatamam. ( Bu da üzerinde uzun uzun konuşulup yazılabilecek ayrı bir mesele…)

♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥

Geçen yaz, “kastetmek” lafını bolca kullanıyordu Dariocuk.

Bir gün, pat diye bana; 

– Anne, sen kastettiğim kadınsın… demişti de çok gülmüştüm 🙂 

Belli ki bunu iyi bir şey olsun diye söylüyordu. Belki de onun minicik beyninde “kadın” kelimesinin içini dolduran anlamı, en yakınında, en iyi bildiği kadın ben olduğum için, bende buluyordu… Ben bunu, seve seve bir iltifat olarak kabul etmiştim.

♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥

Geçenlerde bir müzisyenin illa ki de notalara, bestelere bağımlı olmadığından, bazen bir müzik aletini içinden geldiği gibi çalabildiğinden söz etmiştim. Bazen bir bestesinden diğerine geçip şarkıların sırasının önceden belli olmadığı hatta neyi çalacağını kendisinin bile bilmediği konserlerin olduğundan… (ne güzeldir, bir kez çalınır, o an orada olan dinleyebilir)… 

Bir de eskiden doğaçlama tiyatrolar oynandığından. Oyunun o sırada seyirciler önünde oynanırken oluştuğu, senaryosu olmayan tiyatrolardan. İşte buna “doğaçlama” dendiğinden…

İşte o gün, bu “doğaçlama” kelimesini bir kenara kaydetmiş, Dariocuk 🙂

 

Bugün öğleden sonra, canının sıkıldığı bir anda…

Dario: Anne kavanoz var mı? dedi.
Bulduk eline göre bir plastik kavanoz. Geldi kağıt aldı, açtı dolabı makası aldı.

– N’oluyo? dedim.
– Bunu bir yerden görmedim. Kendi kendime uydurdum. Yani, doğaçlama yapıyom, diyerek güldü, ben de güldüm. Sonra da ekledi:

Sıkılmaktan iyidir, deney yapmak!

“Doğaçlama”, deney, kavanoz… bakalım ne çıkacak??… diye merak da ediyordum ama bitirmeden kimseye göstermek istemedi.

Maya’yla ben, evden çıkmadan önceki son durum: Dario kilere girerken görüldü. Çıkarken elinde gıda boyası vardı. “Bana bakmaaa!” diye bağırırken Maya’yla çıktık.

Aradan bir-iki saat geçmişti. Maya’yla eve döndüğümüzde daha kapıdan girer girmez:

– Kapayın gözzleriniiziiiiiiii!! dedi. Sürpriz hazırdı anlaşılan. Kapalı gözlerle ilerledik, sonra da

– Açın! dediğinde gördük “doğaçlamasını”:

Kendine küçük deniz yapmış, arkasına dağlar ve güneş resmi yapıp yapıştırmış. Kavanozun ağzına yapıştırdığı da beyaz bir köprüymüş 🙂 Ama kağıttan gemi yapamadığı içinde bizim gelmemizi beklemiş. Bir tanesini Maya bir tanesini de ben, ona kağıttan 2 tekne yaptık. Hevesle saldı mavi sularına 🙂

“Kastettiğin” kadın, senin minik mavi denizini çok beğendi, Dariocuk 🙂

Dario yılan istedi ve “PuanPuan” dikildi

3

Babaannem geldi aklıma. Kendisi de dikişten anladığı için, ne zaman ister konfeksiyon malı isterse elde dikilmiş bir şey görse; bir elbise olsun, bir yastık olsun isterse bezden bir oyuncak; hemen “eh, ne var bunu yapacak? Yapılır bu” deyiverirdi. Babaannemi severdim; bizi gezdirirdi, güzel börekler yapardı, ama konu dikişe gelince, içinde hafiften bilmişlik, bolca da “harcanan emeği küçümseme” barındıran bu sözlerinden hiç hoşlanmazdım, ne yalan söyleyeyim. Israrla edilgen fiil kullanarak (ve nedense “ben yaparım”, “sen de yaparsın” değil de “herkes tarafından yapılır” anlamına çekilebilecek gizli özneyle) sarf ettiği “yap-ılır, dik-ilir” sözleri hep sözde kalırdı ama. Hiç bir zaman kendisi o şeyin ne kadar da kolay “yapılır”lığını bize göstermek zahmetinde hiç bulunmazdı. Hiiiiç üzmezdi kıymetli canını, bazı durumlar için takdir ederdim bu yanını aslında. Yine de madem üzmeyecekti kendi canını, neden bir başkasının canını üzüp de yaptığını küçümserdi, buydu asla anlayamadığım. Huy herhalde…

Ortada verilen bir emek varsa, benim zevkime hitap etmese bile o emeğe saygı göstermekten yanayım ben. Çünkü herkes her şeyi mükemmel yapamaz ama yapma cesaretini de herkes gösteremez. Demek ki o cesareti gösterip de yapmaya kalkışmış kişi, yerinde oturup hiçbir şey yapmayandan daha çok takdiri hak etmez mi?

Gördüğünüz gibi, komşuda yalnız yemekler yapılıp yazılar yazılmaz, oyunlar oynanır, çocuklarla elişi yapılır, dikişler de dikilir elimden geldiğince…

Geçenlerde Dario, benden boyu kadar yılan yapmamı istemişti. Ben de kıramadım onu, hafta sonu evdeki eski kumaşlardan bunu yaptım. Pek sevdi gerçekten boyu kadar olan yılanını ve adını da “Puan Puan” koydu 8)

Yılan yapmak üzere yola çıktığımızda nasıl bir şey olacağını ben de bilmiyordum. Bir patron bulamamıştım ama çok da girintisi, çıkıntısı olan bir hayvan değil sonuçta 🙂 Bizim yılancık tamamen doğaçlama gelişti. Nasıl ki yılanın boyu evde kalan kumaşın eniyle belirlendi, rengi de puanlı oluşu da tamamen elimizdeki kumaşın deseninden doğdu. Ama güzel de yakıştı! Kafasını nasıl yapsam diye düşünürken, “ağzı açık mı yapsam” fikrine Dario pek bayıldı. Bir de ince uzun dil kestik. Göz niyetine 2 tane kara düğme diktik. Oldu sana yılan!

Çocuklarımın da el emeği göz nuru sarf edilmiş el işi bir şeyin kıymetini bilmelerini istiyorum. Bir gün kızıma teyzesinin diktiği elbiseyi giydirirken ne dediğimi hatırlıyorum: “düşün ki bu elbiseyi teyzen senin için dikti ve bütün dünyada bu elbisenin aynısından bir tane daha yok. O yalnızca sana yapıldı”. İşte o zaman gidip dükkandan alınabilecek bir şeyden çok daha özel olduğunu hissediyorlar. Aynı şeyi anneannesinin onlara uyurken yanlarına almaları için diktiği Ay dedeler için de söylemiştim. Her ikisinin de Ay dedeleri hala yataklarının bir köşesinde 😉

Dario’nun yatak dostlarının arasına, anneannenin yaptığı Aydedenin ve bebeklikten beri yanından ayırmadığı Cici’sinin yanına bir de PuanPuan katıldı artık,

anlayacağınız.

“Ne işle meşgulsunuz?” diye sorma gafletinde bulunmayın sakın!

5

Daha yeni tanıştığınız birinin, ne iş yaptığınızla ilgili merakı uyanacak olursa, kaçınılmaz soru gelir eninde sonunda. Sözlerine “Çalışıyor musunuz?”, “Ne iş yapıyorsunuz?” diyerek başlayan meraklıları, “hayır, çalışmıyorum” demek kesmez. Çünkü çok daha somut yanıtlar bekler onlar; doktorum, avukatım, öğretmenim, profesörüm, hemşireyim, manavım, bahçıvanım, aşçıyım vs. vs. dediğin sürece sorun yok. “Çalışmıyorum” yanıtı; ancak burun kıvrılacak bir cevaptır. Karşısındakine “yani yan gelip yatıyorsun” der gibi bakar da bu düşüncesini dile getirmez. Hele ki “ev kadınıyım” (ev’in kadını, ne saçma laftır bu da!!?)  duyulabilecek en en sevimsiz cevaptır kimileri için. Nedense?… öyledir.

İzmir’de, üniversitede, bankada, özel sektörde; toplam 10 sene kadar çalıştıktan sonra, Girit’e taşındıktan sonra böylesi meraklı sorulara yarım ağızla verdiğim  “tercüme yapıyorum”, “Türkçe dersi veriyorum” gibi cevaplar, başta beni bile kesmiyordu. Çünkü bu işler hayatımı tümüyle meşgul eden işler değildi. Hiç bir standardı ve garantisi yoktu. İş varken çalışır, yokken çalışamaz durumdaydım. Benim için hiç de öyle olmadığı halde, başkaları için “hobi olarak” yapıldığı bile sanılabilirdi. Arada sırada, tur liderliği yapmak için adaya Türk grupların gelmesini beklemekle de hayat geçmezdi.

Çocuk sahibi olunca, işin rengi tamamen değişti. Eskiden, M.Ö. (Maya’dan Önce), ne zaman gelirse geri çeviremediğim tercümelere, M.S. (Maya’dan Sonra) vakit ayıramaz oldum. Minicik bir bebekle birlikte ders yapmak da mümkün olamayınca, bir süre yalnızca “evimin kadını” ve “çocuğumun annesi” rolünü üstlendim. Çocuğum büyüdükçe, anaokuluna ve başka faaliyetlere gitmeye başlayınca benim de programım gitgide daha yoğunlaşmaya başlamıştı. Onu yalnızca yedirmek, uyutmak, yıkamak, gezdirmek, doktora götürmek, eğlendirmekle kalmıyor mümkün olduğunca fazla oyun oynayabilmesi, sosyalleşmesi ve öz güvenini kazanması için de elimden geleni yapıyor, yaşına uygun hemen hiç bir faaliyeti kaçırmıyordum.

Maya, 4,5 yaşındayken, D.Ö. (Dario’dan Önce)ki tek çocuklu dönem kapanmış; D.S. (Dario’dan Sonra) iki çocuklu hayatımız başlamıştı. Ben yine iki çocuğu yedirmek, uyutmak, yıkamak, gezdirmek, doktora götürmek, eğlendirmekle kalmıyor mümkün olduğunca fazla oyun oynayabilmeleri, sosyalleşmeleri ve öz güvenlerini kazanmaları için de elimden geleni yapıyor, yaşlarına uygun hemen hiç bir faaliyeti kaçırmıyordum. Üstelik tam da bu dönemde başlayan Maya’nın okul dışı faaliyetlerine bebek arabasındaki Dariocukla birlikte iştirak ediyorduk. Artık herkes beni, yağmurda, karda kışta, bebek arabasıyla koşa koşa bale okuluna gidip gelen, bebek arabasını ite kaka resim atölyesine sokmaya çalışan kadın olarak tanıyacaktı.

2 sene önce Dario’nun da anaokuluna başlamasıyla, (daha da güzeli) bu sene onun da jimnastiğe gitmesiyle evdeki trafik iyice yoğunlaşmış, bu arada ehliyet alıp, evin taksiciliğine soyunmuştum. Çarşıya-pazara git-gel dışında, çocukların getir-götür işleri de benden soruluyordu artık. Zaman geliyordu ki günümün büyük bir kısmı arabada çocukları oradan buraya taşırken, gittiğimiz yerlerde onları beklerken ve ne yazık ki kendim için yapamadıklarıma hayıflanırken geçiyordu. (Sonra, bana Türkiye’de çocukları anneme bırakıp nasıl da tek başıma tatile gidebildiğimi soruyorlar?  haha 🙂

Önceki gün, çocukların geçen seneki haftalık faaliyet tablosu geçti elime. Atmadan önce, şöyle bir baktım ve bu yazı geçti aklımdan:

Sabahları 8:00de hep birlikte evden çıkıyorduk. Onları okula bıraktıktan sonra, alışveriş yapıyor, eve dönüp öğle yemeğimizi yapıyor, çamaşırları koyuyor, yetiştirirsem asıyor, astıysam topluyor, evi toparlıyordum. Günlerden Çarşamba ya da Cuma ise, sabahtan pazara gidip taze sebze-meyve alıp iki ayağım bir pabuca girmiş halde eve dönüyordum. Öğlen 14:00te Maya’yı okuldan alıp eve getiriyor,  yemeğini koyuyor, o yemeğini yiyip dersini yapmaya oturduğunda,  15:45te gidip Darioyu alıyordum. Pazartesi- Çarşamba-Cuma günleri Dario’yu eve getirip ona bir şeyler yediriyor. Salı-Perşembe günleri Dario’yu okuldan alır almaz jimnastiğe götürüyor, onu 1 saat jimnastikte bekliyordum.

 

Pazartesi 5’e doğru Mayayı İngilizceye bırakıyor, 5-6 arası Türkçe dersi yapıp, 6:30da Mayayı da alıp geri dönüyordum.

 

Çarşamba Mayayı 4-5 arası mandolin dersine, 6-7:30 arası jimnastiğe götürüyor; o jimnastikte iken Türkçe dersi yapıyordum.

 

Perşembe günü, Maya’yı 4’te İngilizceye bırakıyor; Dario’yu okuldan alıp jimnastiğe götürüyor. Dönüşte Maya’yı da alıp eve getiriyordum.

 

Cuma günü Maya’nın 6-7:30 arası jimnastiği sırasında, dersim olmadığı için genellikle Dario’yu parka götürüyordum.

 

Haftasonunda en azından, hafta içi faaliyetleri olmadığı için; gönül rahatlığıyla nereye gideceğimizi, ne yapacağımızı planlıyordum. Geçen yıl programımız böyleydi…

Durum böyle olunca; aldanıp da bana “eh neler yaptın bugün?” diye sorma gafletinde bulunan bir arkadaşıma yalnızca o gün yaptıklarımı söylediğimde bile zavallıcık afallıyor; sorduğuna bin pişman halde:

“vallahi, ben dinlerken bile yoruldum, sen nasıl dayanıyorsun?” gibi tepkiler normalleşiyor.

İşte tam da bu yüzden, çalıştığı için ne evinin işini ne de çocuğunun bakımını -istese de- benden daha çok yapamayan çalışan kadınlardan aslında çok daha fazla çalıştığımı iddia ediyor ve ne parayla ne de naz’ım geçecek hiç kimseden yardım almadan her işimi kendim yapan 2 çocuklu bir anne olarak, “ne işle meşgulsunuz?” gibi basma kalıp sorulara da; “FULL Time Mama” yanıtını veriyorum 🙂

Anlayana…

Hamiş: Sahi, bu seneki faaliyet tablosu daha belli değil. Bugün okulları açtık. Haftaya İngilizce başlar. Çocuklara “Sizi jimnastiğe Ekimden itibaren götüreceğim. Önce okul programına bir alışalım” dedim, itiraz eden olmadı.

2 aylık tatil sonrasında, yumuşak bir geçiş olsun n’olur…

Go to Top