çocuklu hayat olarak etiketli yazılar

Uçurtmanın kuyruğuna tutunup uçmak

5

Yoncalar çiçek açtı. Kırlar yeşil sarıya boyandı Girit’te.

Bugün kırlara çıkılan, ailecek piknik yapılan ve uçurtma uçurulan gün, Temiz Pazartesi. (Hrıstiyanların büyük orucunun ilk günü olduğundan dini bayram tatili) Okul yok, deshane yok. Çocuklar evde… Biz de güzel havayı fırsat bilip gittik kırlara. Artık hava bahar kokuyor iyice…

En başında hiç olmayacak gibi göründü. Denedik, düştü. Yine denedik, yine düştü. Ama yılmadık. Sonunda biz de başardık uçurtma uçurmayı.

Dario o kadar mutlu oldu ki…

– Gördün mü bak, çocuğum, başardık! Uçurtmamızı göklere çıkardık! Eğer ilk denemede “olmuyor, yapamıyoruz işte” diye vazgeçseydik, şimdi bu keyfi sürebilir miydik?

Tekrar tekrar denemeden hiçbir şeyi başaramayız bu hayatta… Önemli olan; hemen vazgeçmemek ve başarıncaya kadar denemek, denemek, tekrar denemek… Çünkü sonunda emeğin karşılığı muhakkak ki gelecek…

Temiz hava başımızı döndürmüş, atmıştık kendimizi yoncaların arasına. Uçurtmamızsa göklerde… O ayrı gurur kaynağı… Seyrine doyamadık. Umut, azim, huzur, gurur… hepsini bir arada yaşadığımız ne güzel güneşli, sıcacık bir tatil günüydü…

Heidi’nin memleketi İsviçre

1

 

Siyah-beyaz televizyonun bir tek kanal, çocuk programlarının da günde bir tek çizgi filmden ibaret olduğu, çocukluk yıllarımda, Heidi ve Peter’in Alplerin uçsuz bucaksız bayırlarında yalın ayak koşarak keçileri kovalamalarını seyretmeye bayılırdık. Keçiler bile ne kadar mutluydu ve zıp zıp zıplardı onlarla birlikte… ya da bize mi öyle gelirdi çocukken?

Heidi’nin olduğu günü ve saati hiç kaçırmaz, “başlıyoooooor” çığlıkları eşliğinde, heyecanla televizyonun karşısındaki yerimizi alırdık, kız kardeşimle birlikte. Bembeyaz oğlakları kucaklayabildiği, yemyeşil çimenlere sırtüstü uzanıp gönlünce bulutları seyredebildiği, dedesine süt sağarken yardım etmeye kalkıştığında gözüne süt fışkırttığı için bile imrenir kalırdık, pembe yanaklarından sağlık fışkıran bu minicik kız çocuğuna. Böylesi hayatlar da var mıydı gerçekten? yoksa yalnızca masallara ve filmlere mi konu olurdu, bilemezdik.

O zamanlar İsviçre bizim için çoooooooooook uzak bir yerdi. 

Yorgo’yla tanışalı beri Türkiye ile Yunanistan arasında yaptığımız seyahatlerin sayısını çoktan saymayı bıraktım. Başlangıçta sınırlı bütçeyle ve 2 koca sırt çantasıyla, uyku tulumlarıyla olan yolculuklar, aramıza çocukların katılması, Atina-İzmir direk seferlerinin başlamasıyla, Atina’dan 1 saatte varılacak kadar kısa ve konforlu seyahatlere dönüşmüştü. Oturduğu şehirden dışarı adım atmayanlara bakarsanız, sürekli yurt dışı seyahati yapan bir aileyiz! Ama aslında gittiğimiz yerler: Girit-Atina-İzmir üçgeninin dışına pek çıkmıyor. Bunlar da zaten bizim 2 memleketimiz olduğu için, pek de “yurt dışı” tatilden sayılmıyor aslında… 

Bu sene, çocukların Noel tatilinde, bir değişiklik yapalım dedik ve ilk defa ailecek başka bir ülkeye gitmeye karar verdik. Bu kararı vermemizi kolaylaştıran en önemli etkenlerden biri de Yorgo’nun kız kardeşinin 3 sene kadar önce İsviçre’ye, St Gallen’e taşınmış olmasıydı. Yoksa 4 kişilik bir ailenin hep birlikte gideceği ilk yer olabilmesi için bayağı dolgun bir keseye ihtiyaç duyulacak bir ülke İsviçre.

St Gallen: Yaklaşık 75.000 kişinin yaşadığı Saint Gallen,  İsviçre’nin kuzey doğusunda bulunuyor. 612 yılında İrlandalı rahip Gallus tarafından, Konstanz gölü ile Appenzell Alpleri arasında kurulmuş bir şehir. 

St Gallen, Almanya sınırına 1 saat mesafede ve İsviçre’nin Almanca konuşulan bölgesinde. Bu yanıyla da, ilk kez ailede hiç kimsenin dilini bilmediği bir yere gideceğimizden; çocukların hayatında önemli bir tecrübe olacağına inanarak yola çıkmıştık. Ailemizde herkes 2 dili de mükemmel bildiği için Yunanistan’da ve Türkiye’de “evimizdeyiz”, tatile gelen turistler değiliz. Bu kez başka bir ülke görecek, başka bir dil duyacaktı çocuklarımız. Hatta parası bile başkaydı.

Çocukların daha yola çıkmadan kabul ettikleri bazı kurallar vardı:

Herkes kendi valizini itecekti (buna çok güzel uydular, yürüyen merdivenler dahil Dario bile kendisi indirip kaldırdı)

Birlikte seyahat ettiğimiz için birbirleriyle güzel geçinecekler (Eeh!? diyelim…)

Onlara çok değişik gelen şeyleri akıllarında tutarak veya not edip bize söyleyecekler…

Orada Euro geçmediğinden, harçlıklarını yanlarına alacaklar ama bir şey almak istediklerinde bizdeki Franklarla ödeyip bize euro olarak verecekler 🙂

Trende, otobüste, parkta (mümkün olduğunca) sessiz olacaklar, ..caklar,…caklar

St Gallen İsviçre’nin küçük bir şehri ama bu küçücük şehrinde bile ilk dikkatimi çeken her şeyin ne kadar bakımlı ve zevkli olduğuydu.

Bir anda gerek Türkiye’de gerekse Yunanistan’da evlerin balkonlarının, çatılarının keşmekeşi geldi gözlerimin önüne. Burada bütün eski binalar öyle bakımlı ki hayran kalmamak elde değil. Neredeyse yıkık, dökük hiçbir şey yok.

Bir sokak lambasının direği bile ancak böylesine dantel gibi zarif olabilir, değil mi? Üstüne de hiçbir kimse hiçbir ilan, afiş vs. asıp bozmamış bu güzelliği…

Rengarenk panjurlar, zarif balkonlar, bakımlı avlular… İnsan hangisine bakacağını şaşırıyor…

Aslında hep kar umuduyla gitmiştik ama Noel tatili ve Yılbaşı boyunca hiç kar görmeden geri döndük. Şansımıza, son bilmem kaç yılın en sıcak yılbaşını geçiriyormuş bu sene İsviçre. Aslında, biz fark etmesek de, kar olmaması gönlümüzce gezip dolaşabilmemize yardımcı olmuştu. Biz oradayken durmadan kar yağsaydı çoluk çocuk nasıl o kadar gezerdik, düşünemiyorum.

İsviçre’de kaldığımız süre boyunca en çok bindiğimiz araç tren ve metro oldu. Trenle şehirler arası giderken; kırsal kesimde evler gitgide seyrekleşiyor ve göz alabildiğine yeşil ovalar, ağaçlarla kaplı tepeler, büyüklü küçüklü her boyda göller ve bunları çevreleyen Alpler çok güzeldi de… Manzaramızın tek eksiği dağ tepelerinde bile ender rastladığımız kar’dı.

Oysa ki Noel zamanıydı, soğuğun ve karın en çok yakıştığı mevsim. Neredeyse bütün fırınların vitrinleri envai çeşit Noel çörekleriyle doluydu. Yıldız şeklinde olandan, pipo içen adam şekline, boy boy ayıcıklara kadar ne ararsan.

Daha ilk günden, bir parça çöreğin kilosunun 20 eurodan fazla olduğunu görmek, İsviçredeki fiyatların nasıl olduğu hakkında ilk izlenimlerimiz olmuştu.

Zaman da sınırlı, aile de 4 kişilik olunca, 1 haftada en ekonomik şekilde nasıl gezeriz? konusuna daha gelmeden önce kafa yormaya başlamıştık. İsviçre de -her şey gibi- ulaşım da son derece pahalı.

1 saatlik Zürih treni, adam başı tek yön 30 İsviçre Frankı olduğuna göre; 3 günlük (sınırsız kullanılabilen) Tren-metro biletlerinden almanın en doğru karar olduğunu idrak etmiştik. Böylece ailedeki her büyüğün yanında seyahat eden çocuklar da çok az bir ücret ödüyorlar ve yanlarında ebeveynleri olmak kaydıyla istedikleri kadar seyahat edebiliyorlardı. 

Biz bu hesap kitap işleriyle uğraşırken, 3 günlük bileti hangi günlerde kullanalım diye düşünüyorken; çocuklar da, kuzenleriyle birlikte kaldığımız evin çok yakınındaki bir parkta cezbedici oyuncakların tadını çıkarıyorlardı. 

En sevdikleri oyuncak, tabi ki, 2 çocuğun çekip de 3.sünün ip üzerinden kayarak karşı tarafa kadar gittiği ilkel bir teleferik misali oyuncak oldu.

Bundan biz, büyüklerin de alabileceği bir ders var ki “Çocuklar nereye giderlerse gitsinler hayattan zevk almayı biliyorlar“.


** Bundan sonraki yazı(ları)mda, İsviçre’de gün be gün trenle gittiğimiz rotaları anlatacağım. Umarım ilk yazıyı yazmam kadar gecikmeyecek.

   

Seks Cinsellik Mahremiyet Üzerine

13

Çocuk sahibi olmayı düşünenlerin gözü korkmasın ama çocuğunuz olduktan sonra çiftin mahremiyeti dibe vuruyor. Özellikle çocuklar ayaklanan, sürekli etrafta dolaşan, üstelik sürekli sorup öğrenmek isteyen bir yaşa ulaştıklarındaysa durum iyice vahimleşiyor. Birbirinin “helali” olan evli çiftin romantik birşeyler yaşayabilmesi için ille de küçük canavarların yatıp uyuması, el ayak çekildiğindeyse anne babanın da artık yorgunluktan cılkının çıkması mı gerekiyor? Galiba. Yoksa saat kurup evin horozlarından önce mi uyanmaları?

Yok siz ille de güpe gündüz, herkes ayaktayken bir heyecan yaşamaya kalkışacak kadar cesursanız işte o zaman yasak aşkların kaçamak buluşmaları tadında bir yüksek tansiyon yaşanıyor.

Anne baba birbirini, aradan geçen uzuuuun yıllara rağmen hala seviyorsa, istiyorsa bu sevinilecek bir durum tabi ki. Tek mesele aşkın ifade edilebilmesi için uygun yeri ve zamanı kollayabilmek 🙂

Bazen baba yorgun argın işten gelebilir. Anne da günlük rutin işlerini tamamladıysa, şöyle ayaklarını uzatıp biraz dinlenmeyi hak etmezler mi? Belki başbaşa kalıp ne zamandır erteledikleri bir meseleyi konuşurlar, çocukları için neyin en iyisi olacağını tartışırlar, fikir alışverişi susup oturmaktan iyidir. Zaman gelir insanın canı öylece sevdiğinin kollarında kendini güvende hissetmek ister. Öylece işte… bazen öylece kalınmaz yalnızca 🙂 Bazen beklenmedik anda olur. Bazen de planlı, hehe 🙂

Sıradan bir gün düşünelim. Bızdıkların ikisinin de okuldan döndüğü saatler. Çocuklar o gün hiç anmadıkça “gel otur da, seyret. Bugünkü TV dozunu al” denmez elbette. Bunu daha önce söylemiştim. Ama ara sıra, (her zaman değil!), bunu bir “savunma kalkanı” olarak kullanmak da otoriteyi yerle bir etmez herhalde 🙂 Etmez etmez, bir tanecik DVD bazen durumu kurtarır.

Ama bir şekilde o gün bir DVD seyrettilerse, o gün gündüz macerasına atılmaya hiç şansın yoktur tabi, TV sınırlama kurallarından ödün verilmez, kendi çıkarların uğruna da olsa.

Birgün baktın sessiz sakin oynuyorlar, hah işte tam şimdi bir kaçamak zamanı, deme!  Aldanırsın. Sessiz oynuyorlar, çünkü sen oralardasın. Gözönünden kaybolduğun anda, en önce ufaklık başlar avaz avaz aramaya.

– Aaaaaneeee! Nerdesin?

– Yukardayım, Dario. Ne var?   (Yatak odaları üst kattaysa, olay yerinde yakalanma riskini yok etmez, geciktirir. Çocuk koşup gelmeden önce bir sorar aşağıdan)

– N’apıyosun orda?      (İşte SORU geldi!)

– İşim var!

– N’apıyosun orda?   (Cevap bir bilgisayarın “Bad command” hatası gibi algılandığı için soru tekrarlanır )

– İşim var dedim ya… Birazdan inicem. Sen oyna…

………………       (En tehlkeli sessizlik süreci. Kulaklar açık, tüm dikkat çevrilir, muhtemel minik ayak seslerine dikkat kesilir)

Bundan sonrası 2 şekilde gelişir.

1) En kötü senaryo

– Anne, ben de geliyoooom!    dediği anda kırmızı alarma geçilir, tüm planlar altüst, romantizm giydirilip yorganın altına saklanır.

2) Nispeten İyi Senaryo

– Anne, gelsene…   (her nasılsa çocuk yukarı çıkmaya üşenir!? Yine de böyle kolay sıyrılabilindiğine inanmamakta fayda vardır)

– Anne gelsene..

– Anne gelsene…

– Anne gelsene…   (“Çin işkencesi” dedikleri bu mu?)

İşte şimdi beklenen teklifi sunup kurtarsam paçayı diye düşünürsün:

– Mayaaaa, koysana bir DVD seyredin!   (İzin çıktı! Bir sevinç çığlığı duyulur aşağıdan)

Sevinç çığlığı çok sürmez. Maya istediği DVDyi bulamaz. Anneye sorar. Anne “başka birşey koy” der. Maya Rio’yu sevdiği için onu koyar. Dario “ben Mickey istiyoooom” diye bağırır.

– İkinizin de istediği birşey bulun lütfen.

STRATEJİK PLAN

Şimdi biraz geri saralım: tüm bu tartışmalar olmasın diye, anne o gün sevdikleri bir DVDyi daha yukarı çıkmadan koyar. Bakar ki ikisi de memnun seyrettiği şeyden. Hatta anne, birer tabak meyve veya birer kase patlamış mısır da verir kucaklarına. Önlerine ıslak mendil. Dario’nun su matarası göz önünde. Herşey ama herşey programlanmıştır! Babaya bir göz kırpar 😉

Şimdi ileri saralım; “Anne nerdesin?” “Yukardayım!” aşamasına.  (Hiçbirşeyi eksik değil, bu çocuk annenin yokluğunu anında nasıl da fark eder!?)

“İşim var”dan sonra ses kesilirse çocuk ikna olmuş; anne güvende (mi)dir?

10 dakika sonra, oldu olacak derken, pıt pıt pıt ayak sesleri! Basıldık!

– N’apıyonuz burda?

– Hiiiiiiiiiç :>

– Dinleniyoruz  🙂

Yukarı çıkacak kadar önemli (?!?!) sebep çok geçmeden anlaşılır: Boş plastik kaseyi uzatır

– Anne bak bitirdim!

?!?!?!?!

Sabır sabır.

Dip Not: Çocukları aralarında yatanlar işin içinden nasıl çıkıyorlar, ben de bunu çok merak ediyorum.

Madalyonun öteki yüzü

4

“Papatya ablacım,
yazılarını okudukça sana nasıl hayran oluyorum bilemezsin 🙂 ben de senin gibi bir anne olmak için elimden geleni yapıyorum, inşallah başarabilirim.”

Sevgili kardeşim Sedef geçenlerde bana böyle yazmıştı. Çocukları yanıma alıp bisikletle dolaşmama imreniyormuş. Kızını benim gibi yetiştirecekmiş. Güzel sözler, beğenilmek gurur verici tabi ki… Ama bir de madalyonun öteki yüzü var. Pamuk Prenses’in 7 cücelerle mutlu hayatını bilirsiniz. Şarkılar türkülerle onları uğurlayan Prenses’in her gün 7 çift çorap, 7 kilot, 7 gömlek, 7 pantolon yıkamak zorunda olduğunu; 8 kişilik yemek yapmazsa cüceler arasında kavga çıkacağını hiç kimse hesaba katmaz değil mi? İşte öyle bir şey.

Oğlum arkamda, kızım yanımda bisikletli fotoğrafımı herkes bilir artık. Maya’nın bisiklet aşkını da. Dario’nun bu işe dahil edilmesi de “imaj” açısından değil; basbayağı ihtiyaçtan mesela. Dario’yu bırakacak yerim olmayınca Maya’nın tura katılamayıp evde kalmasına gönlüm razı olmadığı için bulduğum bir çözümdü onu da yanıma almak. Bu onun da hoşuna gitti ayrı mesele. Ama yokuşlarda herkes yanımdan çita gibi geçip giderken, arkamdaki 13 kiloyla benim nefes nefese en geride kalmam, bütün mola noktalarına en son varmam pek de imrenilecek bir durum değil herhalde. Yok yok, yine de şikayetim yok. Yalnızca madalyonun görünmeyen yüzünde saklı bu detaylar da bir soluk düşünülmeli bence.

Çocuklara mümkün olduğunca özgürlük, seçme şansı, kendi işini kendi görme fırsatı vermenin bedelleri nedir peki? Kendine güvenen çocuklara sahip olmak! Güzel, amacım da bu zaten. Peki çocuk kendine güvenince onunla baş etmek kolay mı oluyor? İşte buna evet, diyemeyeceğim. Madem ki kendi hayatı konusunda çocuğu söz sahibi bir birey olarak sayıyoruz, aile içinde olağan çatışmaların yaşanmaması ihtimali nedir sizce? Çatışma da olur, basbayağı kavgalar da kopar. Hiç bir ev güllük gülistanlık değildir. Annenin tepesinin attığı, “kaçacak yerim olsa da gideyim” diye sabrının taştığı anlar da olmaz mı? Olur olur.

Çocuklarını parkta serbest bırakırsın, “başında durmaya gerek yok, kaydırağa da kendisi çıkabilir, demirlere de tırmanabilir” dersin; zaten gözün üstündedir. Buna rağmen kafanı bir an çevirip yanındakine iki kelime söyleyinceye kadar ortadan yok olan 3 yaşındaki çocuğunu (yüreğin sıkışıp ömründen 5-6 yıl eksildikten sonra) nasıl olup da uzaklaştığına akıl sır ermeyen bir mesafede  bulduğunda sinirleri alınmış gibi “nerdeydin annecim?” demekle yetinmezsin!?! Dövmeye, sövmeye gerek yoktur. Zaten bence bir işe de yaramaz. Çocuklarını korkutarak yetiştirenlerin çocukları zaten kendi başına böyle işlere de kalkışmaz. Ama özgürlük verdiğin çocuklar her zaman sınırlarını zorlamayı denerler; o sınırlar nereye kadar gidebilir diye merak ederler nedense 🙂 Bu bir annelik sabır testine dönüşür zamanla; bazen masada bıraktığın kahvenin içine kendi tabağındaki köfteleri koymaya karar verip annesine “hoş”?! bir sürpriz hazırlayan çocuğa en geniş yürekli anne bile “Aaa, ne iyi bir fikir! ben hiç düşünemezdim?!” demekle yetinmez elbet.

Diyeceğim annelik her geçen gün yeniden yeniden sınandığınız bir sabır testidir. Çocuğumu ayakta sallamam dediğinde onun kendi başına uyumaya alışması zorlu bir süreç olabilir. Kararlılık önemlidir. Bir kere emziği aldın mı “ama çocuk çok ağladı” diye üzülüp geri vermek olmaz değil mi? Bazen ağlamalar yürek paralayıcı olsa bile. Çocukların kendi kendine yemesine destekliyoruz. Yerlere dökülüp saçılan kırıntılardan bedel olarak söz etmiyorum bile. Doyuncaya kadar kendi başına yemesine izin ver, tabaktaki “ağlayan” lokma için yalvarmak da yok, tamam. Ama sevdiğini bildiğin yemekleri özenle yapıp sofraya getirdiğinde, daha bir lokma almadan “bunu istemem, onu sevmem” diyen çocuğa ne demeli? Önünde 20 tane arabası dururken ille de ortadan kaybolan kırmızı arabasını tutturan çocuğa n’apmalı annesi? Anneliğin her gün geçtiği sabır testinin çıldırma noktasına vardığı günler yok mu? Var! Az da değil. Çünkü “patlatırsın bir tane, susar, kuzu kuzu da dediğimi yapar” diyenlerden değilsin. Çocuğunu hor görüp sinsin istemiyorsun ya… İşte bu yüzden çoook sağlam sinirlere sahip olmak, anlayışın kapılarını ardına kadar dayamak, azıcık da rahat olmak gerekiyor bence.

Çevresel, ailesel etkenler de önemli tabi. Ben hep düşünürüm, “ben şimdi İzmir’de olsaydım hayatımız aynı mı olurdu?” diye. Buna kesin bir “Evet!” diyebilmek bence zor. Olumlu ve olumsuz yönde değişiklikler muhakkak ki olurdu hayatımızda. İzmir’de annemlerle aynı şehirde olmamız bizi ne zaman bir yere gidecek olsak “çocukları n’apıcaz?” derdinden kurtarırdı. Güzel! Ama anneanneyle 2 keçi vaziyetimizi yazmıştım 🙂 Bir de dededen, anneanneden fazlasıyla yüz bulan çocukların başedilmezliği ayrı bir yazı konusu olurdu başlı başına. Benim annem bildim bileli çocuk bakar. İyi bir cicianne olduğundan hiç boş kalmazdı. Daha evlenmeden önce iş arkadaşlarım bana “Ne şanslısın, çocukların olunca annen ne güzel bakar” derlerdi de ben kızardım. “Çocuk benim çocuğum olacak. Niye annem baksın ki…O baksın diye mi doğuracağım” diye düşünürdüm içimden. Eh, kader bu ya, öyle de oldu. Şimdi annemin ancak tatillerde gelip ya da biz gittikçe bakabileceği kadar uzaklardayım. Kendi çocuklarımı kendim bakıyorum. Muradıma erdim yani 🙂 Kısacası karışanım, görüşenim yok. Peki bunun da zorlukları yok mu?  Var elbet! Zaman geldi, yanımda ufaklıkla sabah kızımı götürdüm; öğlen yine küçükle birlikte gidip kızımı okuldan aldım. Yetmedi, Mayayı akşamüstü faaliyetlerine yine cümbür cemaat, bebekle birlikte götürdüm; getirdim. 2 çocukla alışverişe çıktım. Bir yandan yemek yaparken, biriyle oynadım, öbürünün okumasını dinledim. 2 çocuğu yanıma alıp denize gittim. Biri patenle biri bisikletle dolaşırken ayrı ayrı yönlere gittiklerinde hangisine bakacağımı şaşırıp “iyi ki yalnızca 2 çocuğum var” diye defalarca şükrettim. Her ikisinin de -nedense- hep aynı anda aynı şeyi istedikleri zamanlarda kopan savaşa, taraflar arasına barış elçisi olarak girdiğimde yumruklar da yedim, üstüm başım da boyalarla boyandı. Ah, böyle zamanlarda şu çocuklarla ayrı ayrı ilgilenen birileri olsaydı!!… ya da daha da güzeli evin diğer bütün işlerini yapan biri olsaydı da ben oturup onlarla bütün günümü geçirseydim, dediğim de olmadı değil. Ama öyle bir lüksüm de yok ne yazık ki… Kapıyı kapatıp çıktığımda arkamdan evi toplayacak birisi yok. Nasıl bıraktıysam öyle bulurum 🙂 Annemlerin buraya geldiği tam özgürlük günleri dışında hergün yemeğimi yapacak biri de yok. Şikayet etmiyorum. Yalnızca altını çiziyorum ki bunları da benim yapmam gerekiyor. Her işimi kendim yaptığım için de kendi hayatım hakkında TAM yetkiye ve seçme şansına sahibim. Hani kayınvalidenin yapıp da getirdiğin yemeği beğenmesen n’apacaksın durumu gibi. Hazır buluğuna mı sevinesin, yoksa o gün canının hiç de çekmediği bir yemeği yemek zorunda kaldığına mı? Çocuğunu da başkasına baktırdığında yapılan hizmete/iyiliğe ne derece müdahale edebilir ki çaresiz anne?

Bir de “etraf ne der?!” meselesine kafayı ne kadar taktığınıza bağlı. Etrafın ne dediği hiç de umurunda değilse annenin, işte o zaman gerçekten özgürce, dilediği gibi büyütür çocuğunu. Ama bu tuzağa düşüp de etrafa karşı kendini sorumlu hisseder, utanır sıkılırsa o zaman yandı!  Biraz kulak ardı etmeyi de öğrenebilmeli insan. Kendi duygularını bastırmaktan iyidir bence. Burası “geniş memleket” diye yazmıştım. Balkon yıkamayan, cam silmeyen milletten kim çıkıp da benim evimin temizliğine/pisliğine kusur bulacakmış? Bu da benim rahatlığım bu diyarlarda 🙂

Çocuklara kendini tam ifade edebilme özgürlüğünün bir bedeli de evin her an karmakarışık olma ihtimalidir (yoksa garantisi midir? 🙂 Buna ne kadar dayanabildiğinize siz karar verin. Bizim hayatımıza imrenen sevgili kardeşim, annemin bizim evi anlatan sözleri üzerine evimizin halini çok merak etmiş 🙂

Bir arkadaşımın 5-6 yaşlarındaki çocuğu, bir gün bize geldiklerinde evimizin doğum günü bahanesiyle en toplanmış halini şöyle ifade etmişti: “Papatya’ların evi anaokulu gibi!”

Annem de “Ev mi anaokulu mu belli değil. Sanki o ev yalnız çocuklar yaşasınlar diye var; onlar da evde sığıntı gibi kalmışlar” der bizim için. Evimizin yatak odaları yukarıda olduğu ve çocukların gözümün önünde olmasını tercih ettiğim için çocuklara ait her şey aşağıda salonumuzdadır. Aslında buna salon değil de İngilizcedeki Living Room gibi “Yaşanılan” yer demek daha doğru olur. Çünkü bizim yaşadığımız yerdir ve her zaman da yaşadığımız haldedir.

Benim gibi olmak istemen çok güzel sevgili Sedefcim. Kimse de seni tutamaz. Ama evin ortasında bir yazı tahtasına; baş köşede bir çocuk kitaplığına, ortalık yerde üstünde biraz sonra yemek zorunda kalacağın “hayali” çorbanın kaynadığı küçük mutfağa, ayağının takılıp devirdiği lego parçalarıyla dolu el arabasına, bazen yerdeki arabalardan basacak yer; kanapedeki oyuncaklardan oturacak yer bulamamaya, masanın altından topladığın kırıntıların anında yerini alan kağıt kırpıklarına, unlu ya da parmak boyalı ellerle ortalarda koşan çocuklara, aynı anda ikisinin de sana anlatacak çok önemli şeyleri olmasına, hangisine önce bakıp ne diyeceğini bilemeyeceğin zamanlara sabrın var mıdır?

Bazen sabrın sınırlarını taşıran bardağın son damlası için aşırı tepki verdiğimi düşünür çocuklarım. Şaşkın şaşkın bakıp sorarlar “Aman anne! N’oldu ki? Neden bu kadar kızgınsın?” O bardağın yavaş yavaş dolduğunu kimse fark etmez. “Çünkü ben de insanım” derim onlara. Sinirleri olmayan, çocuk bakmak ve eğlendirmek için programlanmış robotlar değiliz ya! Anneyiz, insanız. Her anne gibi duygularım bazen taşınması imkansızlaşacak kadar dolar ve taşar. Ama o gün ne olursa olsun, gece odalarına girip birer melek gibi uyuduklarını gördüğümde; sıcacık yanaklarına birer öpücük kondurduğumda kendimi öyle huzurlu hissederim ki her günkü koşuşturmacalar, döküp saçılan yemekler, kirlenen çamaşırlar, masanın altındaki kırıntılar, bütün salona yayılmış legolar/minişler/arabalar artık gözüme rahatsızlık veren şeyler olmaktan çıkar; çok renkli hayatımızın birer parçası olurlar.

Anlarım ki ben bu hayatı seviyorum.

Go to Top