çevre olarak etiketli yazılar

İmdat, fare vaaaaarrrr!!

5

Şehir dışındaki, bahçeli evimize taşınalı beri her şey yolundaydı. Artık cıvıl cıvıl kuş sesleri, çeşit çeşit kuşlar, rengarenk kelebekler hayatımızın birer parçası olmuştu. Hatta arasıra gördüğümüz kertenkeleleri bile kanıksamıştık ailecek. Bahçeye ektiğimiz minik minik fidanlar ilk mahsulü vermeye de bailayınca keyfimize diyecek yoktu.

Ta ki… bir akşam çocukları yatırdıktan sonra, alaca karanlıktaki tatlı serinlikte çamaşırları asmaya çıkıncaya kadar. Kertenkeleler, çekirgelerden korkmaz olmuştuk. Otların hışırtısı rahatsız etmiyordu ama bu kez farklıydı. Alaca karanlıkta, yarım yamalak gördüğüm, hızla koşarak kaçan küçücük sırt bir kertenkele olamayacak kadar kalındı! İlk uyarı çanları çalmıştı:  bahçemizde fare vardı!!

Ne yapalım, ne edelim diye düşüne duralım. aynı şey, sonraki gece de, ondan sonraki gece de oldu. Ne zaman çocuklar yatıp, el ayak çekiliyordu, bahçe de fare(ler?!) geziniyordu!!

Bahçedeki toprağımıza ektiğimiz sebzeleri, ama ondan da önemlisi hala gördüğü herşeyi eline alıp üstüne başına süren ufaklığı da göz önüne alınca fare zehiri gibi bir şeyi çözüm olarak düşünemezdik bile. Birisi kükürt alıp yakın dedi ama bahçede kükürtün kokusu rüzgarla savrulup gidiyordu. Bulduğumuz her deliği tıkamış, tetikte bekliyorduk.

Sonra birden en ekolojik çözüm geldi aklıma 🙂  Fareli her çizgi filmde bir de ne olurdu? Tom ve Jerry misali 🙂  Evet, en iyisi bir kedi almaktı!

Ben 2 çocukla günlük işlerimi ancak yetiştirebiliyorken, daha önce “bahçeli bir evimiz olsa alırdık” diye verdiğim sözleri bile unutmuş, başka hiç bir canlının daha sorumluluğunu üstlenemeyeceğine kendimi bile inandırmışken, şimdi herkesten çok ben istiyordum. Yeter ki beni etrafımızda dolaşıp duran ve tüylerimi diken diken kaldıran farelerden korusundu.

Olacağı varsa, çorap söküğü gibi ilerlemez mi olaylar bazen?!  Geçen Pazar günü hafta sonu tatili için gittiğimiz yerden yeni dönmüştük. Akşam üzeri ne yapacağımızı bilemez halde şehir merkezine gittik. Umduğumuz yerde, umduğumuz saatte sözü edilen çocuk faaliyetlerini bulamayınca bir çocuk parkına gitmeye karar verdik. Parkın girişinde zaman zaman şehrin merkezinde rastladığımız Hayvansevenler Derneğinin afişini gördük. Bu dernek üyeleri genellikle evde bakılamayıp sokağa atılmış köpekleri toplayıp, yeni bir yuva edininceye kadar bakımıyla uğraşıp sonra onları bir etkinlik çerçevesinde köpek edinmek isteyenlere bağışlıyorlar. Yine böyle bir köpek bağış etkinliği olduğunu okuduk.

İçimde bir umut ışığı doğmuştu. Daha önce hiç görmemiştik ama olur da onlara bir kedi bağışlayan olursa bizim talip olduğumuzu söylemek için yanlarına yanaştığımda, onları gördük! 🙂 Üç kardeştiler, reddedilemeyecek kadar küçük ve şirindiler. Biri sarı, biri tekir, diğeri de kapkara.

Hayvansever dostuma ayaküstü derdimizi anlattığımda, beni anlayışla karşıladı. En iyi çözüm olduğunda hem fikirdi. Ancak bize en azından 2 tane almayı öneriyordu, birbirlerine arkadaşlık etmeleri açısından.

Çocuklara dönüp baktığımda onların kanı çoktan ısınmış, yalvarır şekilde gözlerimin içine bakıyorlardı 🙂

Biz o 2 aylık şirin yavrulardan 2 tanesini alıp eve döndük 🙂 Çocuklar hemen kedileri paylaştılar; isimler konuldu, nüfusa geçirildi 🙂

Belki daha çok küçükler ama;

* büyüdükleri zaman bahçemizde doğal bir temizlik yapacak kadar avcı oldukları şimdiden belliydi

* Her ne kadar ertelesem de, çocukların hep doğayla içiçe yaşamasını, bitkilerin kıymetini bilmesini; hayvanların da yaşamlarına saygı göstermelerini istemişimdir. Hatta bir hayvanı kendilerine dost edinmelerini, onunla birlikte pekçok sorumluluk sahibi olmalarını hep arzu etmez miydim ben?

Elbette hep istemiştim! Bu dilek gerçekleşmek için yalnızca zamanını bekliyordu demek ki…

Evdeki nüfus ve sorumluluklar artsa da; yemeğini, tuvaletini, doktor ziyaretini, aşı takibini düşünmem gerekse de biz ailemizin yeni fertleriyle olmaktan çok mutluyuz 🙂

Bu Dario’nun TEKİR’i

Bu da Maya’nın MİNNOŞ’u

Bir resim canlandırın bol çiçekli böcekli olsun

5

Bir resim canlandırın kafanızda. Resmin ortasına bir kadın yerleştirin, yanına da genç bir adam. Yanlarına 2 çocuk koyun. Bir kıvırcık oğlan, bir de kocaman yeşil gözlü bir kız çocuğu. Sonra onların yanına, sağına soluna çok çok kitaplar, çok çok oyuncaklar çizin. Herşeyden ÇOK ÇOK çizin; giyecekler, DVDler, dergiler, tabaklar, tencereler, kepçeler. O kadar çokmuş ki taşımaya gelen adamlar bile “ne çok şeyiniz varmış” desin. Biraz daha öteye apartmanlar çizin, çok çok arabalar, toz duman, kalabalık. Sayfa doldu değil mi?

Sonra alın silgiyi, silin yanlarındakileri. Hafiflesinler. Bunlara, bu kadar çok şeye ihtiyaçları yok aslında.

Sonra başlarına birer şapka koyun. Güneşten korusun. Ellerine birer kürek, kazma, süpürge. Yanaklarını kızartın. Kocaman kocaman gülsünler. Düşleyebildiğiniz en kocaman gülüşleri koyun.

Sildiğiniz yerlere ağaçlar, çiçekler çizin. Her renkten. Başlarının üstüne kelebekler. Yanıbaşlarında çekirgeler, kertenkeleler. Uğur böceği tutsun elinde kız çocuğu. Oğlanın da dizleri kapkara olsun topraktan. Çiçekleri sulasınlar. Yeni çıkacak domatesleri beklesinler. İlk yasemin çiçeğine sevinsinler birlikte.

Kadının kafasındaki düşünce balonunda “hangi dükkanda ne indirim var?” olmasın. “Yaptığımız kuş yemliğini portakal gagalı kara kuş daha fark etmedi” olsun tek derdi.

Çocuklar 1 aydır televizyonsuz yaşanabileceğini öğrensinler. Tv yerine ekilen sebzenin büyüyüşünü, bir çiçeğin açılıp solmasını seyretsinler. Arının polen toplayışı, karınca yuvalarının trafiği girsin günlük hayat programına. Bir de her sabah hiç şaşmadan ziyarete gelen portakal gagalı kara kuş.

Güneş parlasın, ortalığı ısıtsın. Bahçede şişme havuz keyfini çıkarsın çocuklar. Bağrış çağrış! Bizim kara kuş onları seyretsin limon ağacının dalları arasından.

Kimse “Koşmayın! Zıplamayın! Alt kattakiler uyuyor” demesin onlara. Kirlendiler diye kızan olmasın. Bulansın ufaklık topraklara bulanabildiği kadar.

Sonra bir motosiklet çizin babanın yanına. Kıvırcık oğlan “ama babanın hem arabası hem motoru var :(” deyip bozulsun biraz. (Tanırsınız onu, bisikletçidir ama iş başa düşünce) Kadını da arabaya oturtun, farklı bir özgürlüğün tadını alsın. Yaklaşan yazla birlikte çocukları denize götürme hayalleri kursun. Kendine daha da güveni gelsin kadının. Korkmasın. Korktuğu zaman ne yaptığının sırrını versin size.

Bir dublecik Girit rakisi* içip ehliyeti alma macerasını anlatsın size sonraki yazısında…

Artık bir gelenek haline geldi. Geçen sene anneler gününü unutulmaz bir şekilde kutlamıştık; bu sene de çocuklarımla birlikte yine bisiklet turundaydık. Önceki geceden “yağmur yağabilir” deseler de korktuğumuz gibi olmadı. Hava güzeldi, güneş kollarımda tişortumun izlerini bırakacak kadar fazlasıyla yakıyordu. Maya’yla ben aynen resmettiği** şekilde 2 saate yakın tam 14 km. pedal çevirdik. Dario yine hiç yorulmadan yalnızca tadını çıkarandı arkamda 🙂

* İmla hatası değil 🙂 Girit’e özgü olan ve “raki” diye adlandırılan içecek, üzümden elde edilip minicik likör kadehlerinde sulandırmadan içilen, alkol oranı son derece yüksek olduğundan siz anlamadan çok fena çarpan bir içkidir.

** Maya’nın resmindeki sözler (Du du du podilata pandu)  bizim Critical Mass turlarında söylediğimiz bir nakarat! “Her yerde bisiklet!” anlamında…

Yalnız bisikletçiler kasklarını takmayı da unutmamışlar, dikkatinizi çekerim 🙂

Ne tuhaf şu organik meraklısı, çevreci anneler!

5

 


Bazı durumlarda çocukların tepkileri yüzde yüz anne babalarının tutumunu yansıtır. Anneleri bir böcek görünce tavana sıçrıyorsa çocukları da büyük bir ihtimalle bir böcekle sokakta dahi karşılaşmak istemez ömrü boyunca. Sokak köpeklerinin kendisini yiyebilecek bir canavar olduğuna inananların çocukları masum bir köpeğin kendilerine azıcık yaklaşma girişiminde sinir krizleri geçirebilir. Bu yüzden ne zaman börtü böcek görsem mümkün olduğunca az tepki veririm ki çocuklar da dünyanın sonu gelmiş gibi paniklemesinler, bu dünyayı bizimle paylaşan başka canlıların da olduğunu kabullensinler. Arıları görür görmez kaçmak yerine, bir çiçekten öbürüne polen toplayışlarını izleriz; baharda uğur böceklerini alıp onların eline koymama bayılırlar.

İşte yine böyle duygular içindeyken seslendim çocuklara:

“Çocuklar gelin bakın bir misafirimiz var!”

koşar adım iki küçük ayaksesi duyuldu ve yanımda bitiverdiler. “Misafir dediğin kapıdan gelir. Annem bizi neden mutfağa çağırdı ki?” der gibi bakıyorlardı yüzüme. Bense salata yapmak için elime aldığım marulun içinden çıkan mini minnacık, fıstık yeşili tırtılı uzattım burunlarının dibine 🙂 Dansözlere taş çıkartırcasına göbek atışını seyrettik bir süre. Sonra yaprağın üstünde uzana kıvrıla ilerleyişine gülüştük. Neredeyse onu pet olarak bakmaya karar vereceğiz. Yeteri kadar oynadıktan sonra onu bahçeye bıraktık, kendine kemirecek yeni bir yaprak bulsun diye.

Kendi çocukluğumu düşündüm de; annem olsaydı marulun içinden tırtıl çıktı diye bu kadar da sevinir miydi? Elmadan kurt, maruldan tırtıl çıkması sevinilecek bir olay mıydı ki?.. büyük ihtimalle daha bize göstermeye bile gerek görmeden üzerinde marulu ayıkladığı gazeteyle birlikte çöpü boylardı minik yaratık. Çünkü o zaman doğal birşeydi. Elmalardan kurt, maruldan ıspanaktan tırtıl çıkardı. Domates, patlıcan dediğin yazın boy gösterir, kışın “turfanda” olurdu. (Bu kelimeyi duymayalı herhalde bir 15 sene olmuştur.)

Sonra yavaş yavaş bütün denge bozulmaya başladı. Her mevsim herşey bulunur oldu. “Bir şekilde” bol üretim olunca ucuzlaştı; yazın pırasa, kışın patlıcan yemek sıradanlaştı. Doğaya yapılan müdahale bununla da kalmadı. Herşeyin en dayanıklısı “keşfedildi”! Hiç bozulmayan plastik dayanıklığında domatesler, yalnızca suyla “bir şekilde” boy vermiş upuzun salatalıklar, dev kabaklar türedi. Kendi büyük içi kof karpuzlar; görünüşünden umulmayacak keleklikte kavunlar şaşırtmaya başladı bizi. Marullar kazık gibi dimdik, ıspanaklar marul kadar geniş yapraklı oldu. Elmalar, şeftaliler, özellikle de kış çilekleri aynı fabrikadan çıkmış konfeksiyon giysiler gibi tıpatıp aynı boyda yanyana dizildiler tezgahlara, kutulara. Pazardaki satıcı, kızını görücüye çıkarmış baba gibi gururlandı, tıpatıp aynı renkte ve boyda olan domatesleriyle, biberleriyle.


Ziraat mühendisi bir arkadaşım yıllar önce demişti ki; “pazardan aldığın meyve sebzenin ne kadar doğal, ilaçsız, katkısız olduğunu asla bilemezsin; ama tıpa tıp aynı renkte ve boyda olan şeylerden özellikle uzak durmak senin elinde. Doğada hangi bitkinin 2 meyvesi birbirine benzer ki?”

İşte artık, her şeyi her mevsim bulmak mümkün. Münkün de kime ne faydası var ki? Patlıcanı bütün kış özlesek de yaz gelip de kavuştuğumuzda tadına doyamasak daha güzel değil mi? Her sebzenin, meyvenin mevsiminde tüketilmesi gerektiğini savunuyor artık herkes. Evet, artık altını çiziyorlar, çünkü doğaya hükmetmenin, birşeyi mevsimi dışında zorla üretmenin kar’dan başka hiçbir yarar sağlamadığını biliyor bilinçli insanlar artık. Bilinçli insanların düşünmesi gereken daha pek çok şey var: mevsiminde değilse serada yetişmiştir; dayansın diye ilaçlara bulanmıştır; çooook uzaklardan ülkemize varıncaya kadar sağlam kalsın diye kim bilir ne işlemlerden geçmiştir; hatta bu dayanıklılığı daha meyve bile vermeden düşünüp tohumuna müdahale edilmiştir; genleriyle oynanmıştır; tarım ilaçları kanserojendir; genleri değiştirilmiştir; …mıştır; …muştur vs. endişeleri bitmek bilmiyor günümüz insanının. Eline aldığı paketi okumadan, içinde kaç tane E bilmem kaç katkı maddesi varmış diye bakmadan ağzına atamayacak kadar paranoyaklaştık mı ne? Bir yandan da “marulumdan kurt çıktı; demek ki gerçekten ilaçsızmış!” diye sevinecek hallere düştük. Aman katkısız olsun, doğal olsun, organik olsun diye kafayı yedik. “Organik” damgası vurulmuş şeylerin kaçta kaçı, kaçta kaç oranında gerçekten organik? Bu da başlı başına paranoya sebebi değil mi? Pazardaki her hangi bir tezgahtan almak yerine kendi tercihimizle kaç katı fazla ödeyerek ve “Organik” olduklarına inandıklarımıza da güvenemeyeceksek… “O zaman biz ne yiyeceğiz?” derdine saplanıp kaldık.

İzmir’in cırcır böcekli yaz günlerinde, kapının önünden geçen darıcıdan kaynamış darı alır da yerdik hiç tereddüt etmeden. Şimdi ben çocuklarıma nereden mısır alsam diye düşünüyorum. Mısır üzerinde en fazla “oynanan” oyuncak oldu gen mühendislerinin elinde. DNAsına yapmadık şey bırakmadılar. Bir de soya geldi, herşeyin içine yerleşti, tadının farkına varmadığımız şeylerde bile. Soyayı önce çoooook sağlıklı olarak tanıtıp, sonra da genleriyle oynayıp en ucuza imal etmenin yolunu aradılar. Doğunun sağlıklı ve uzun ömürlü insanlarını örnek gösterdiler, sağlıklı soyalı diyeti methederken. Çinli köylü soyayı tüketiyor ama kendi ürettiği soyayı tüketiyor ve soyayı hem etin hem de sütün,peynirin yerine yiyor. Her gün 2 porsiyon et yerken bunların yanında “sağlıklıdır diye” soyayı meze gibi tüketmiyor. Doğal soyayı etin yerine yiyen; daha az hayvansal besin tüketen uzun ve sağlıklı yaşıyor. “Biz ne yersek aynısını yiyelim, bir de yanında uzun yaşamın sırrını keşfetmiş doğulunun soyasını yiyelim” demekle olmuyor bu işler.

Herşeyi mevsimini beklemeden; iklim, ülke sınırları tanımadan elimizin altında bulan biz batılı çağdaş insanlar (özellikle anneler) neye güvenip de neyi yiyeceğimizi şaşırıp kalıyoruz. Biz yediklerimize ne kadar çok dikkat edersek edelim; kolesterol, şeker, kanser, kalp krizleri çok genç yaşlardan itibaren elimizi uzattığımız her yiyecekte aklımıza gelen şeyler, ne yazık ki… Öte yandan kendimize ettiklerimiz yetmiyormuş gibi aç gözlülükle üretirken doğaya ettiklerimiz de apayrı bir tartışma konusu. Genleriyle oynanmış mısırı, pamuğu, soyayı doğanın nasıl kabullenmesini bekleyebiliriz ki? Dünyada türler azalıyor; arılar yok olmak üzere, kimin haberi var? Doğaya yapılan her zorla müdahale bize zarar olarak geri dönmüyor mu? Şimdi doğa son çırpınışlarını yaşarken aman meyvenin, sebzenin kabuğunu çöpe atmayalım; çekirdekleri, tohumları boşa harcamayalım diye düşünmek için biraz geç kalmadık mı? Bütün dünyanın ihtiyacından kat kat fazla sığır eti üretiminin soluduğumuz havanın kirlenmesindeki, küresel ısınmanın artışındaki payını kim hesaba kattı ki? Dönüşüm yapalım diye kendimizi yırtsak, ömrümüzün sonuna kadar araba değil bisiklet kullansak ozon deliğini tıkayamayız artık!

Ölünceye kadar Ozon’dan haberi bile olmayan, kendini hiç tanıyamadığım sevgili dedem, annemin babası, üşenmez trenle Menemen pazarına gider kendi seçtiği oğlağı alır getirir, kendisi kesermiş avluda. Peynirini, tereyağını en hasından alırlar yerlermiş. Bahçedeki tavuklardan yumurtanın günlüğü, kendi elleriyle “doğal beslenen” tavuğun horozun en tazesi, bahçedeki ağaçtan bademi cevizi yerler de akıllarından bile geçmezmiş “artık yağsızını yiyelim” diye. O zamanlar, istesen de hiç birşeyin “diyet”i, “light”ı, “doğal besi”si, “katkısız”ı, “kalbi koruyan; yağları eriten”i yoktu zaten. Pazarda olan zaten doğaldı. Kendi bahçende yetişenden daha organik bulunmazdı.

“Organik pazardan domates alalım”, “Organik yumurtamız kalmamış”, “Meyve sebze kabuklarını atmayalım da gübre yaparız. Ekolojik fuarda çok güzel kompost küpleri görmüştüm”, “bebeklere organik pamuktan giysiler gelmiş”, “Ekolojik bez çanta hediye ettiler”, “Dönüşüm malzemelerinden elişi sergisi var.”, “Onu dönüşüme atıyoruz, yavrum”, “Hafta sonunda bisiklet turu var”, “Markete şişe kumbarası koymuşlar”, “kullanılmış yağları da götürmek lazım”, “Bunlar olmaz, sana organiktan alırım, yavrum”, “bunlarda çok katkı maddesi var”gibi muhabbetlerden ne anlardı ki dedeciğim…

Bırakın doğayı kendi haline; onda bozmaya kıyamayacak kadar güzel bir denge var zaten. Karıştırmayın türleri birbirine; birinin yiyeceğini esirgerseniz, bu zincirin ucu bize dokunacak. İstemiyorum 1 hafta dayanıp bozulmayan plastik gibi domatesler… istemiyorum hepsi aynı renkte, aynı boyda olsunlar. Ben seçeyim istediğim boyda olanı… kimi büyüğünü alır, kimi küçüğünü, yine de biter bütün tezgahtaki.  Kurt çıkmasın, böcek gelmesin diye bastığınız o ilaçları yutup hasta olacağıma, ilaçsız olsun da varsın dayanmasın.

BEN MARULUMU TIRTILLA, KURTLA PAYLAŞMAKTAN MEMNUNUM!

***************************************************************************************

Bugünün Notu: Ben bu yazıyı yazdığımda, henüz Japonyada deprem ve radyasyon sızıntıları olmamıştı. Belki deprem doğal bir afetti ama nükleer santrallar insanların kendi başlarına açtıkları bir bela. Sonuçları ortada… ne yazık ki aynı kaderden payımızı bütün dünya olarak alıyoruz. Kısacası, her geçen gün, çocukları için endişelenen annelerin başına yepyeni dertler açılıyor.


BLOG ACTION DAY – KONUMUZ ÇEVRE

0

27.10.2007 Eklentisi:
*************************************************************************************
“Bugün 15.000 blog sahibi “Çevre” konusunda yazacaklar. Fikir yürütecekler, önerilerde bulunacaklar.” demiştim. Sonuçta 20.000den fazla blog yazarı katıldı.

Bu konuda yapabileceklerimiz listesi aslında bitmek bilmiyor. Bu yazıyı yayınlayalı beri bile, öyle ufacık detaylara dikkat ettim ki günlük hayatımda. Hayatımızdaki bu minik (?! gibi görünen) değişikliklerin birike birike büyük farklar yaratabileceğine inanıyorum. Gerek kendi tecrübelerimden gerekse yazdıktan sonra okuduklarımdan birkaç şey daha ekledim yapılabilecekler listesine. Kim bilir belki biri değilse ötekisi çeker sizi de adapte edersiniz günlük yaşantınıza. Kısacası, yapılabilecekler gözümüzün gördüğü, elimizin dokunduğu her yerde aslında…
*************************************************************************************

Kelimenin gerçek anlamıyla bizi çevreleyen dünyaya neden bu kadar kötü ve bencilce davranıyoruz ki?!… Bu soruyu kendimize çok ender soruyoruz. Çünkü suçu -nasılsa- milyonlarca başkasıyla paylaşıyoruz diye düşünüp duruyoruz. Halbuki suçumuzu bir kabullenebilsek ve şimdiden sonra dünyamızı kurtarabilmek için neler yapabileceğimizi düşünmeye başlasak ne iyi ederiz.

KENDİMİZ YETİŞTİRSEK PEKİ TOHUMLAR NE KADAR SAF?
Daha çok ürün alma, daha fazla kazanma hırsıyla kullanılan kimyasallarla önce toprağı, ağaçları, sonra da meyveleriyle kendimizi zehirliyoruz. Biliyoruz ki toprağa katılan bunca kimyasal ne topraktan ne meyveden ne de vücudumuzdan hiçbir şekilde atılamıyor. Bunun kontroldan çıkmış olduğunun farkına vardığımız zaman da -daha pahalıya da mal olsa- organik ve doğal ürünlerin peşinden koşuyoruz. Bizden önceki nesillerin, çok uzaktakilerin değil, dedelerimizin ninelerimizin lugatlarında bu sözcükler bile yoktu: organik, ekolojik, doğal, naturel. O zamanlar “doğal” olana da “doğal” denmiyordu “olmayandan” ayırt edebilmek için. Çünkü ellerinin altındaki herşey zaten “doğal”dı. Belki kışın ortasında yaz sebzeleri, yazın ortasında kış sebzeleri de yoktu. Daha uzun süre dayanmıyordu, aynı boyda ve renkte de değildi ürünler. Ama doğal sürecinde yetişen herşey daha katkısızdı, toprak zehirlenmeye başlamada önce. Şimdi aldığımız bir yeşillikte bir kurt, bir böcek gördük mü neredeyse seviniyoruz; demek ki ilaçsızmış ki bu da ölmemiş diyerek içimiz daha bir rahat tüketiyoruz. Ne hallere düştük böyle?!

Meyveleri aynı renkte, aynı boyda, daha çok dayanır yapabilmek için başvurulan en yeni yöntem de genleriyle oynamak. Genetiği değiştirilmiş ürünler, sağlığımıza zarar vermenin yanı sıra, doğadaki dengeyi de alt üst ediyorlar. Genetik kodları değiştirilmiş ürünler elbette eski türlere baskın geliyor ve zamanla bu türlerin tamamen yok olma tehlikesi çıkıyor karşımıza. Bu konuya hassas insanlar, “saf ve bozulmamış” tohumları saklamaya, birbirleriyle paylaşmaya başladılar bile. Çünkü biliyorlar ki tadını -bizim nesillerin çocukluklarından- hatırladıkları domatesleri, salatalıkları, biberleri kendi bahçelerinde yetiştirmek isteseler bile, birgün gelecek “müdahale edilmemiş” tohumlarını bulamayacaklar.

BİR AĞAÇ PEK ÇOK HAYATA MAL OLUYOR
Bir ağaç ekmek yerine, koskoca ormanları yok ediyoruz. Bir ağacın yok olması demek, bizim yalnızca oksijen kaybımız değil, ağaçla birlikte pekçok canlının da yok olması demek! Bir ağacın yok olması, gölgesinde biten mantarın, kovuğunda yuva yapan kurtçuğun, karıncanın, dalında dinlenip bu kurtçukla beslenen kuşun da sonu demek. Doğada bir denge zinciri var. Bu zincirin halkalarından biri koptuğunda zincir de kopar. Hayatları birbirine bağlı olan hayvan cinsleri yok olma tehlikesiyle yüzyüze kalır. Bir kurtçuğun beslediği bir kuşun taşıdığı bir tohumla yeni bir ağacın çıkıp, o ağacın meyvesiyle de başka bir hayvanın -belki de insanın- beslendiğini kimse düşünmez!

SU, HEPİMİZ İÇİN HAYAT KAYNAĞI
Unicef broşürlerinden birinde; aşağıdaki satırları okuduğumda, çeşmemden akıp giden suyun kıymetini, yüreğim burkularak da olsa, daha iyi anladım:
“Dünyada 2,4 milyar insan kanalizasyon tesisatı olmayan koşullarda ihtiyaçlarını gidermekte”
1,1 milyar insanında sağlıklı koşullardaki içme suyuna erişim imkanları yok”
“Temiz içme suyu ve kanalizasyon tesisatı olmayışı sebebiyle, her YIL yaklaşık 2 milyon çocuk hayatını kaybetmekte”
(Bunlar en yeni rakamlar değil…)

Çeşmemizden akıp giden suyu kapatmak elbette o insancıklara suyun ulaşmasını sağlamayacak. Bunun arkasında büyük politikalar, kararlar ve çok büyük paralar var elbette. Ama elimizdeki suyun kıymetini bilmeden kullandığımız sürece, bütün dünya kuraklığa ve susuzluğa maruz kalacak. SU SANILDIĞI GİBİ SONU OLMAYAN BİR KAYNAK DEĞİL! YERALTI KAYNAK SULARI OLMASI GEREKEN SEVİYELERİN ÇOK ALTINA DÜŞMÜŞ DURUMDA!

Kaynak sularımızı kimyasallarla kirletmeyelim! Klorun çevreye ne kadar zararlı olduğunu aklımızdan çıkarmayalım! Klorlu temizlik suyunun kullanımını azaltabilir, yerine sirkeyi, limon suyunu kullanmayı deneyebiliriz. (Herşeyi klordan geçirmedikçe içlerine sinmeyen hanımlar, doğaya ne kadar zarar verdiklerinin farkında değiller elbette!)

Suyun kıymetini bilelim! Bahçe, balkon, sokakları yıkamak için harcamayalım.
Sulama için, özellikle kış aylarında, bahçemize birkaç kova koyarak biriktirebileceğimiz yağmur suyunu tercih edelim.
Sifonumuza bir pet şişe yerleştirerek akıtılan su miktarını daha aza indirelim.

EN ÇOK ÜRETTİĞİMİZ ŞEY: ÇÖP!
Çöp, gerçekten de çevrenin en büyük derdi, çözülmesi hiç de kolay olmayan bir problem. Çöpü “nasılsa alır götürür” mantığıyla denize dökmek, “bir çukur açarız doldururuz” mantığıyla bilinçsizce biriktirmek elbette çözüm değil. Çöpleri biriktirmek için tahsis edilen yerlerden acaba kaçta kaçı bilinçli bir yapılanmaya sahip? Çöplerin üst üste atılmasıyla oluşabileceklerin kim farkında? Çıkan zehirli gazlar, eğer sızdırmaz bir zemini yoksa çöplerden toprağa sızacak zehirli maddelerin çevredeki içme suyu kaynaklarını bile zehirleyebileceğini kim düşünüyor ki?

Dünyamızın nüfusu her geçen gün (belki de dakika?!) artmakta; dolayısıyla çıkan çöp miktarı da çoğalmakta. Nasıl daha az çöp üreteceğimizi düşünmenin zamanı geldi de geçti bile. DAHA AZ ÇÖP, DAHA TEMİZ ÇEVRE! Bunun yolunun 2 şeyden geçtiğini düşünüyorum: Çöplerimizi ayırarak, organik çöplerimizi gübreye dönüştürmek, organik olmayanları da mümkün olduğunca dönüştürebilmek.

Birarada atıldıkları diğer çöpleri çürütmek yerine, pek ala gübre olarak değerlendirilecek organik (yiyecek) çöplerimizi ne yazık ki hala diğer çöplerle birlikte atıyoruz. Organik çöpü gübreye dönüştürebilmek için, ille de belediyenin bu işe el atmasını beklemek zorunda da değiliz. Bu tamamen kişisel çabamızla, kendi bahçemizde, bu iş için tasarlanmış çöp kovalarını kullanarak kendiliğinden olacaktır.

GERİDÖNÜŞÜM – ÇEVREYİ KURTARMAK İÇİN EN ÖNEMLİ ADIM
Marketten aldığımız pekçok şeyin geri dönüşümünü sağlamak, bu maddelerin doğada belki de yıllarca kalmasına engel olmaktır. Camı, plastiği, metali ve kağıdı geri kazandırmakla onların yenilerinin üretiminde harcanacak hem enerjiden hem de hammaddeden tasarruf sağlamak anlamına gelir. Bir camın ne kadar zor elde edildiğini hatırlamakla, bir şişeyi diğer çöplerle birlikte atmak yerine dönüşüme kazandırmaktan daha iyi ne yapılabilir? Kullanılan kağıtların dönüşümü, daha az kağıt üretilmesini, dolayısıyla daha az ağacın yok olmasını sağlayacaktır. LÜTFEN ÇOCUKLARINIZA KÜÇÜCÜK YAŞTAN KAĞIDIN KIYMETİNİ ve KAĞIT İSRAFININ SONUÇLARINI İZAH EDİN! Ben kızımla kağıda dokunduğumuz hemen hergün bu konuda konuşuyorum. Ona cidden kızabileceğim çok az konudan birinin de bu olduğunu artık biliyor: kağıt israfı! Bir parça kağıdın, laf olsun diye karalanıp atılmasına, kesilip kırpılmasına gelemediğimi biliyor. Annesiyle babasının bir yüzünü kullanmış olduğu kağıtların arka yüzünü boyama yaparak kullanıyor.

* Kağıdı, metali, plastiği, camı dönüştürelim.
* Evde yapabileceğimiz gıdaları ambalajlanmış olarak marketlerden almayalım. Reçelimizi, salçamızı, tarhanamızı, yoğurdumuzu, portakal suyumuzu kendimiz yapabilir; böylece hem bütçemize katkıda bulunur hem de -dönüşebilir olsalar da- attığımız çöpleri azaltmış oluruz.
* LÜTFEN AZ MİKTARDA NAYLON POŞET KULLANALIM!
Bu konu çok önemli. Her gün milyonlarca markette milyonlarca insan milyonlarca naylon poşet tüketiyor. Bunların çoğu geri dönüşmüyor. Lütfen ihtiyacımızdan fazla naylon poşet almayalım! Hatta daha önceki alışverişlerden edindiğimiz naylon poşetleri yanımızda taşıyıp tekrar kullanmaktan utanmayalım! Bunu yapamıyorsak, kumaş alışveriş çantaları, alışveriş sepetleri veya arabaları kullanalım! Bir parçacık ürün için naylon poşet kullanmaya “hayır” diyebilelim!
*************************************************************
* Hiçbir üründe tek kullanımlık ambalajları tercih etmeyin.
* Tek kullanımlık şişeler yerine depozitoluları tercih edin, tabi geri götürmek şartıyla.
* Tek kullanımlık piller yerine şarj edilebilen pilleri tercih edin.
* Eğer kullandıysanız tek kullanımlık pillerinizi biriktirip, pil kumbaralarına atın ki doğayı zehirlemesinler!
* Kullanılmış yağları lavabodan dökmek yerine biriktirip sabun sektöründe kullanılmak üzere, bu iş için tesis edilmiş Atık Yağ Geri Kazanım Tesislerine ulaştırmaya çalışın. (Daha 2 yıl önce çıkan yasa ne kadar uygulanabiliyor, bu iş için kurulan tesislerden ne kadar verim alınıyor, bilemiyorum)
* PVC kullanımından kaçının.
* Yağlı boyalar yerine su bazlı boyaları tercih edin.
* Kağıtların 2 yüzünü de kullanın.
* Alışveriş listesi, karalama kağıdı olarak daha önce tek tarafı kullanılmış kağıtları kullanın.
* Mutfağınızda kağıt havlu yerine kumaş mutfak havluları kullanmayı tercih edin.
* Kalan yemeklerinizi buzdolabına kaldırırken üzerine streç film(sera) yerine uygun bir tabak ya da kapak kapayarak gereksiz plastik tüketimine engel olun.
* Lütfen çocuklarımızın hayatında, etrafında daha az plastik olsun!
* Çocuklarımıza dönüşümün anlamını, neye yaradığını ve değerini anlatalım!

ÇEVRE VE ENERJİ
Neredeyse kullanımı yaygın olan hiçbir enerji, çevreyi kirletmeden elde edilmiyor.
Daha az petrol, doğalgaz ve kömür tüketimi, dünyamızın gitgide artan ısısını azaltmamıza yardımcı olacaktır. İmkanımız olduğu sürece, güneş ve rüzgar enerjisinden faydalanmaya çalışmak; daha az uçak kullanmak; özel aracımızla gitmek yerine toplu ulaşım araçlarını tercih etmek yapabileceklerimizden birkaçı. Şehir içinde yakın mesafelerde, özel aracımızı kullanıp hem petrol kullanımını hem de karbondioksit oranını arttırmak yerine, bisikleti veya yürümeyi tercih etmek kendimize de daha sağlıklı bir hayat sağlayacaktır. Araba egzozlarının hava kirliliğinin en baş sorumlularından biri olduğunu unutmamalıyız.

* Evimizdeki ısıtma sisteminin ayarını yalnızca 1 derece daha düşürmekle, ısınma için harcadığımız enerjiden %5-10 kar ettiğimizi hatırlatmak istiyorum. Evimizi daha çok ısıtmaya çalışmak yerine, en iyi şekilde yalıtmak da bize büyük oranda enerji tasarrufu sağlayacaktır. Evlerini aşırı sıcak yapıp sonra yaz kış tişortla oturanlar, pencere açıp serinleyenler “keyif de para da benim” diye düşünebilirler. Para da keyif de elbette sizin ama enerji hepimizin!
* TV, müzik seti, bilgisayar ekranı gibi cihazların, çalışıyor olmasalar da STAND BY modunda bırakılmalarının da elektrik enerjisinden harcadıkları unutulmamalıdır! Cep telefonunuzun şarj cihazını prizde bırakmak; bilgisayarınızın ekranını, Tvnin küçük kırmızı lambasını açık bırakmak sandığınızdan çok elektrik harcar. Bunları tamamen kapatmak ya da prizden çekmek cimrilik değil, o enerjinin üretilmesi için daha az kaynak tüketilmesini, doğanın daha az kirlenmesini sağlamaktır.
* Çamaşır, bulaşık makinalarını ekonomik programlarda kullanmaya çalışın. Makinalarınızı tam olarak dolmadan çalıştırmayın.
* Lambalarınızı daha ekonomik olanlarla değiştirin.
* Klima kullanmak yerine vantilatör kullanmayı tercih edin.
* Evinizin dış cephesini yalıtın. Çift camlı ekolojik kapı, pencereler kullanın.
* Yaşadığınız yerin iklim koşullarına uygunsa güneş enerjisini tercih edin.
* Gelecekte kaynakların daha da azalacağı ve enerji tasarrufunun daha da iyi anlaşılacağı göz önüne alınırsa; çocuklarımıza şimdiden enerji tasarrufu yöntemlerini öğretmenin önemi daha da artar. Lütfen kullanmadıkları cihazları, lambaları kapatmaları gerektiğini onlara öğretin!

HERKES BİRŞEYLER YAPABİLİR!
Kişisel tasarruftan yola çıkılıp önce ailesini sonra da çevresini bilinçlendirebilir. Ufacık girişimler birikip dünyamızı çok geç olmadan kurtarabilir.

Çevrenin sorunları ortada, aşikar… Bunu bir felakete dönüştürmek de fazla bir çaba harcamak gerektirmiyor bu gidişle. Atacağımız her bilinçli adım, dünyamızı kurtarma yolunda bize çok şey kazandırabilir.

ÇEVREMİZ İÇİN YAPILACAK ÇOK ŞEY VAR!
Elimizde artık olmayan tek şey, zaman!

KÜRESEL ISINMAYA KARŞI KÜRESEL UYARI

0

Havalar öyle sıcak ki bu günlerde. Aklımızda “ne zaman fırsat bulsak da denize gitsek” ya da “ne yapsak, ne içsek de serinlesek” gibi düşüncelerden başkası dolaşmıyor. Sanki bir miskinliktir sarıyor insanı. Soğuk kış günleri gibi dipdiri olmuyor insan. Bir tembellik, bir ağır kanlılık sarıyor her yanımızı 🙂 Sizi bilmem ama benim öyle oluyor. Serinletecek birşeyler içmek, hep buz gibi birşeyler yemek istiyorum ki beni kendime getirsin 🙂 Yemek yapmak bile zor geliyor bazen. Hele kızartmalar, fırını 1 saat yakıp da küçücük mutfağımı daha da cehenneme dönüştürecek tarifler aklımın ucundan bile geçmiyor. Bazen kolay ve hafif bir yemek, yanında da buz gibi domates ve salatalıklarla yapılmış bir salatayla geçiştiriyoruz öğlen yemeklerini. Akşamlarıysa hafif, daha da hafif. Yoğurt, süt, kefir çok revaçta bu aralar. Tabi ki neredeyse su içer gibi tükettiğimiz karpuzun yeri de ayrı elbet 😉

Havalardan olsa gerek… şu sıralar kafayı Küresel ısınmaya takmış durumdayım 🙂 Bundan daha fazla sıcağa herhalde dayanamayacağımı düşünüyor ve şu anda neler yapabiliriz diye uzun uzun düşünmüyor değilim, miskin geçen şu günlerde.
Internetteki araştırmalarım sonunda, çok güzel bir sayfa da keşfedince, en son yazdığım yazının üstüne iyi gider diye düşündüm.

Bir kişiyi daha uyarabilmek için bin mil daha” diyor, Global Warner.
Ben de onların uyarılarını alıp sayfamı okuyan binlerce mil uzaktakilere ulaştırmak istiyorum.
 

Daha temiz bir dünya için

SİZ DE SÖZ VERİN!

Ben üzerinde yaşadığım dünyayı seviyorum. Şu anda dünyada var olan her canlının yaşam hakkına saygı duyuyor, gelecek nesillerin de üzerinde yaşanabilir bir dünyaya sahip olması gerektiğine inanıyorum. Küresel Uyarıcıyım demeden önce, küresel ısınmaya karşı aşağıda sıralanmış önlemleri alacağıma da söz veriyorum!

• Gereksiz lambaları söndüreceğime, mümkün olduğunca çevre dostu ampuller kullanacağıma, elektrikli aletlerimi stand-by’da bırakmayacağıma.

• Gereksiz benzin tüketiminden kaçınacağıma. Yakın mesafelere yürümeyi, bisikletle gitmeyi veya toplu taşıma araçlarıyla gitmeyi tercih edeceğime.

• Kimyasal madde içeren kozmetik ürünleri yerine organik olanları tercih edeceğime

• Geri dönüşümün, uygulanabildiği tüm alanlarda faydasına inanacak, plastik ürünlerin alternatifi oldukları yerde geri dönüşümlü malzeme tercih edeceğime.

• Eski kıyafetlerimi atmak yerine, ihtiyacı olan kişilerle paylaşacağıma.

• Zaruri olmadığı sürece klima yerine pencere açmayı tercih edeceğime.

• Evimde/ofisimde sıcak geldiği zaman pencere açmak yerine imkânım var ise genel (kombi vb) ısının düşürülmesini sağlayacağıma.

• Yaptığım alışverişlerde mümkün olduğunca minimal ambalajlı ürünleri tercih edeceğime, ‘geri dönüşüm süreci’ mantığını aklımda tutacağıma.

• Daha az ağacın kesilmesi için gereksiz kâğıt kullanımından kaçınacağıma, yapabiliyorsam ağaç dikeceğime.

• Isı kaybına karşı evimin/ofisimin yalıtılmasına çalışacağıma.

• Şehir içinde cip kullanımının ne kadar gerekli olduğu üzerinde bir daha düşüneceğime. Organik yakıt kullanmaya özen göstereceğime.

• Doğaya ve dünyaya saygılı olmaları için insanları uyaracağıma, benden sonraki nesillere doğaya saygıyı bir gelenek olarak öğretmeye çalışacağıma

Söz Veriyorum!

Ben sözümü verdim ve elimden geldiği kadar tutmaya çalışacağım.

Son bir söz olarak, deliren sıcaklara daha da deliren insanların klima çılgınlığına değinmek istiyorum. Sanmayın ki bu satırları yazarken klimanın altında oturuyor ve dışardaki sıcaktan bihaber yaşıyorum. Hayır, biz klima kullanmamakta hala inat ediyoruz. Geçen gün Tvde haberleri izlerken bir röportajda duyduklarıma inanamadım. Yunanistan’ın en büyük elektrikli eşya mağazalarından birindeki yetkili satıcı, sıcakların arttığı şu günlerde mağaza zincirlerinde toplam olarak GÜNDE 4000-5000 klima sattıklarını söylüyordu. Daha ne diyebilirim ki…

Not: Tırnak içindeki yazılar Global Warner’dan alınmıştır.

Go to Top