çevre olarak etiketli yazılar
Ne tuhaf şu organik meraklısı, çevreci anneler!
21 Mar

Bazı durumlarda çocukların tepkileri yüzde yüz anne babalarının tutumunu yansıtır. Anneleri bir böcek görünce tavana sıçrıyorsa çocukları da büyük bir ihtimalle bir böcekle sokakta dahi karşılaşmak istemez ömrü boyunca. Sokak köpeklerinin kendisini yiyebilecek bir canavar olduğuna inananların çocukları masum bir köpeğin kendilerine azıcık yaklaşma girişiminde sinir krizleri geçirebilir. Bu yüzden ne zaman börtü böcek görsem mümkün olduğunca az tepki veririm ki çocuklar da dünyanın sonu gelmiş gibi paniklemesinler, bu dünyayı bizimle paylaşan başka canlıların da olduğunu kabullensinler. Arıları görür görmez kaçmak yerine, bir çiçekten öbürüne polen toplayışlarını izleriz; baharda uğur böceklerini alıp onların eline koymama bayılırlar.
İşte yine böyle duygular içindeyken seslendim çocuklara:
“Çocuklar gelin bakın bir misafirimiz var!”
koşar adım iki küçük ayaksesi duyuldu ve yanımda bitiverdiler. “Misafir dediğin kapıdan gelir. Annem bizi neden mutfağa çağırdı ki?” der gibi bakıyorlardı yüzüme. Bense salata yapmak için elime aldığım marulun içinden çıkan mini minnacık, fıstık yeşili tırtılı uzattım burunlarının dibine
Dansözlere taş çıkartırcasına göbek atışını seyrettik bir süre. Sonra yaprağın üstünde uzana kıvrıla ilerleyişine gülüştük. Neredeyse onu pet olarak bakmaya karar vereceğiz. Yeteri kadar oynadıktan sonra onu bahçeye bıraktık, kendine kemirecek yeni bir yaprak bulsun diye.

Kendi çocukluğumu düşündüm de; annem olsaydı marulun içinden tırtıl çıktı diye bu kadar da sevinir miydi? Elmadan kurt, maruldan tırtıl çıkması sevinilecek bir olay mıydı ki?.. büyük ihtimalle daha bize göstermeye bile gerek görmeden üzerinde marulu ayıkladığı gazeteyle birlikte çöpü boylardı minik yaratık. Çünkü o zaman doğal birşeydi. Elmalardan kurt, maruldan ıspanaktan tırtıl çıkardı. Domates, patlıcan dediğin yazın boy gösterir, kışın “turfanda” olurdu. (Bu kelimeyi duymayalı herhalde bir 15 sene olmuştur.)
Sonra yavaş yavaş bütün denge bozulmaya başladı. Her mevsim herşey bulunur oldu. “Bir şekilde” bol üretim olunca ucuzlaştı; yazın pırasa, kışın patlıcan yemek sıradanlaştı. Doğaya yapılan müdahale bununla da kalmadı. Herşeyin en dayanıklısı “keşfedildi”! Hiç bozulmayan plastik dayanıklığında domatesler, yalnızca suyla “bir şekilde” boy vermiş upuzun salatalıklar, dev kabaklar türedi. Kendi büyük içi kof karpuzlar; görünüşünden umulmayacak keleklikte kavunlar şaşırtmaya başladı bizi. Marullar kazık gibi dimdik, ıspanaklar marul kadar geniş yapraklı oldu. Elmalar, şeftaliler, özellikle de kış çilekleri aynı fabrikadan çıkmış konfeksiyon giysiler gibi tıpatıp aynı boyda yanyana dizildiler tezgahlara, kutulara. Pazardaki satıcı, kızını görücüye çıkarmış baba gibi gururlandı, tıpatıp aynı renkte ve boyda olan domatesleriyle, biberleriyle.

Ziraat mühendisi bir arkadaşım yıllar önce demişti ki; “pazardan aldığın meyve sebzenin ne kadar doğal, ilaçsız, katkısız olduğunu asla bilemezsin; ama tıpa tıp aynı renkte ve boyda olan şeylerden özellikle uzak durmak senin elinde. Doğada hangi bitkinin 2 meyvesi birbirine benzer ki?”
İşte artık, her şeyi her mevsim bulmak mümkün. Münkün de kime ne faydası var ki? Patlıcanı bütün kış özlesek de yaz gelip de kavuştuğumuzda tadına doyamasak daha güzel değil mi? Her sebzenin, meyvenin mevsiminde tüketilmesi gerektiğini savunuyor artık herkes. Evet, artık altını çiziyorlar, çünkü doğaya hükmetmenin, birşeyi mevsimi dışında zorla üretmenin kar’dan başka hiçbir yarar sağlamadığını biliyor bilinçli insanlar artık. Bilinçli insanların düşünmesi gereken daha pek çok şey var: mevsiminde değilse serada yetişmiştir; dayansın diye ilaçlara bulanmıştır; çooook uzaklardan ülkemize varıncaya kadar sağlam kalsın diye kim bilir ne işlemlerden geçmiştir; hatta bu dayanıklılığı daha meyve bile vermeden düşünüp tohumuna müdahale edilmiştir; genleriyle oynanmıştır; tarım ilaçları kanserojendir; genleri değiştirilmiştir; …mıştır; …muştur vs. endişeleri bitmek bilmiyor günümüz insanının. Eline aldığı paketi okumadan, içinde kaç tane E bilmem kaç katkı maddesi varmış diye bakmadan ağzına atamayacak kadar paranoyaklaştık mı ne? Bir yandan da “marulumdan kurt çıktı; demek ki gerçekten ilaçsızmış!” diye sevinecek hallere düştük. Aman katkısız olsun, doğal olsun, organik olsun diye kafayı yedik. “Organik” damgası vurulmuş şeylerin kaçta kaçı, kaçta kaç oranında gerçekten organik? Bu da başlı başına paranoya sebebi değil mi? Pazardaki her hangi bir tezgahtan almak yerine kendi tercihimizle kaç katı fazla ödeyerek ve “Organik” olduklarına inandıklarımıza da güvenemeyeceksek… “O zaman biz ne yiyeceğiz?” derdine saplanıp kaldık.

İzmir’in cırcır böcekli yaz günlerinde, kapının önünden geçen darıcıdan kaynamış darı alır da yerdik hiç tereddüt etmeden. Şimdi ben çocuklarıma nereden mısır alsam diye düşünüyorum. Mısır üzerinde en fazla “oynanan” oyuncak oldu gen mühendislerinin elinde. DNAsına yapmadık şey bırakmadılar. Bir de soya geldi, herşeyin içine yerleşti, tadının farkına varmadığımız şeylerde bile. Soyayı önce çoooook sağlıklı olarak tanıtıp, sonra da genleriyle oynayıp en ucuza imal etmenin yolunu aradılar. Doğunun sağlıklı ve uzun ömürlü insanlarını örnek gösterdiler, sağlıklı soyalı diyeti methederken. Çinli köylü soyayı tüketiyor ama kendi ürettiği soyayı tüketiyor ve soyayı hem etin hem de sütün,peynirin yerine yiyor. Her gün 2 porsiyon et yerken bunların yanında “sağlıklıdır diye” soyayı meze gibi tüketmiyor. Doğal soyayı etin yerine yiyen; daha az hayvansal besin tüketen uzun ve sağlıklı yaşıyor. “Biz ne yersek aynısını yiyelim, bir de yanında uzun yaşamın sırrını keşfetmiş doğulunun soyasını yiyelim” demekle olmuyor bu işler.
Herşeyi mevsimini beklemeden; iklim, ülke sınırları tanımadan elimizin altında bulan biz batılı çağdaş insanlar (özellikle anneler) neye güvenip de neyi yiyeceğimizi şaşırıp kalıyoruz. Biz yediklerimize ne kadar çok dikkat edersek edelim; kolesterol, şeker, kanser, kalp krizleri çok genç yaşlardan itibaren elimizi uzattığımız her yiyecekte aklımıza gelen şeyler, ne yazık ki… Öte yandan kendimize ettiklerimiz yetmiyormuş gibi aç gözlülükle üretirken doğaya ettiklerimiz de apayrı bir tartışma konusu. Genleriyle oynanmış mısırı, pamuğu, soyayı doğanın nasıl kabullenmesini bekleyebiliriz ki? Dünyada türler azalıyor; arılar yok olmak üzere, kimin haberi var? Doğaya yapılan her zorla müdahale bize zarar olarak geri dönmüyor mu? Şimdi doğa son çırpınışlarını yaşarken aman meyvenin, sebzenin kabuğunu çöpe atmayalım; çekirdekleri, tohumları boşa harcamayalım diye düşünmek için biraz geç kalmadık mı? Bütün dünyanın ihtiyacından kat kat fazla sığır eti üretiminin soluduğumuz havanın kirlenmesindeki, küresel ısınmanın artışındaki payını kim hesaba kattı ki? Dönüşüm yapalım diye kendimizi yırtsak, ömrümüzün sonuna kadar araba değil bisiklet kullansak ozon deliğini tıkayamayız artık!
Ölünceye kadar Ozon’dan haberi bile olmayan, kendini hiç tanıyamadığım sevgili dedem, annemin babası, üşenmez trenle Menemen pazarına gider kendi seçtiği oğlağı alır getirir, kendisi kesermiş avluda. Peynirini, tereyağını en hasından alırlar yerlermiş. Bahçedeki tavuklardan yumurtanın günlüğü, kendi elleriyle “doğal beslenen” tavuğun horozun en tazesi, bahçedeki ağaçtan bademi cevizi yerler de akıllarından bile geçmezmiş “artık yağsızını yiyelim” diye. O zamanlar, istesen de hiç birşeyin “diyet”i, “light”ı, “doğal besi”si, “katkısız”ı, “kalbi koruyan; yağları eriten”i yoktu zaten. Pazarda olan zaten doğaldı. Kendi bahçende yetişenden daha organik bulunmazdı.
“Organik pazardan domates alalım”, “Organik yumurtamız kalmamış”, “Meyve sebze kabuklarını atmayalım da gübre yaparız. Ekolojik fuarda çok güzel kompost küpleri görmüştüm”, “bebeklere organik pamuktan giysiler gelmiş”, “Ekolojik bez çanta hediye ettiler”, “Dönüşüm malzemelerinden elişi sergisi var.”, “Onu dönüşüme atıyoruz, yavrum”, “Hafta sonunda bisiklet turu var”, “Markete şişe kumbarası koymuşlar”, “kullanılmış yağları da götürmek lazım”, “Bunlar olmaz, sana organiktan alırım, yavrum”, “bunlarda çok katkı maddesi var”gibi muhabbetlerden ne anlardı ki dedeciğim…
Bırakın doğayı kendi haline; onda bozmaya kıyamayacak kadar güzel bir denge var zaten. Karıştırmayın türleri birbirine; birinin yiyeceğini esirgerseniz, bu zincirin ucu bize dokunacak. İstemiyorum 1 hafta dayanıp bozulmayan plastik gibi domatesler… istemiyorum hepsi aynı renkte, aynı boyda olsunlar. Ben seçeyim istediğim boyda olanı… kimi büyüğünü alır, kimi küçüğünü, yine de biter bütün tezgahtaki. Kurt çıkmasın, böcek gelmesin diye bastığınız o ilaçları yutup hasta olacağıma, ilaçsız olsun da varsın dayanmasın.
BEN MARULUMU TIRTILLA, KURTLA PAYLAŞMAKTAN MEMNUNUM!
***************************************************************************************
Bugünün Notu: Ben bu yazıyı yazdığımda, henüz Japonyada deprem ve radyasyon sızıntıları olmamıştı. Belki deprem doğal bir afetti ama nükleer santrallar insanların kendi başlarına açtıkları bir bela. Sonuçları ortada… ne yazık ki aynı kaderden payımızı bütün dünya olarak alıyoruz. Kısacası, her geçen gün, çocukları için endişelenen annelerin başına yepyeni dertler açılıyor.
BLOG ACTION DAY – KONUMUZ ÇEVRE
15 Eki
27.10.2007 Eklentisi:
*************************************************************************************
“Bugün 15.000 blog sahibi “Çevre” konusunda yazacaklar. Fikir yürütecekler, önerilerde bulunacaklar.” demiştim. Sonuçta 20.000den fazla blog yazarı katıldı.
Bu konuda yapabileceklerimiz listesi aslında bitmek bilmiyor. Bu yazıyı yayınlayalı beri bile, öyle ufacık detaylara dikkat ettim ki günlük hayatımda. Hayatımızdaki bu minik (?! gibi görünen) değişikliklerin birike birike büyük farklar yaratabileceğine inanıyorum. Gerek kendi tecrübelerimden gerekse yazdıktan sonra okuduklarımdan birkaç şey daha ekledim yapılabilecekler listesine. Kim bilir belki biri değilse ötekisi çeker sizi de adapte edersiniz günlük yaşantınıza. Kısacası, yapılabilecekler gözümüzün gördüğü, elimizin dokunduğu her yerde aslında…
*************************************************************************************
Kelimenin gerçek anlamıyla bizi çevreleyen dünyaya neden bu kadar kötü ve bencilce davranıyoruz ki?!… Bu soruyu kendimize çok ender soruyoruz. Çünkü suçu -nasılsa- milyonlarca başkasıyla paylaşıyoruz diye düşünüp duruyoruz. Halbuki suçumuzu bir kabullenebilsek ve şimdiden sonra dünyamızı kurtarabilmek için neler yapabileceğimizi düşünmeye başlasak ne iyi ederiz.
KENDİMİZ YETİŞTİRSEK PEKİ TOHUMLAR NE KADAR SAF?
Daha çok ürün alma, daha fazla kazanma hırsıyla kullanılan kimyasallarla önce toprağı, ağaçları, sonra da meyveleriyle kendimizi zehirliyoruz. Biliyoruz ki toprağa katılan bunca kimyasal ne topraktan ne meyveden ne de vücudumuzdan hiçbir şekilde atılamıyor. Bunun kontroldan çıkmış olduğunun farkına vardığımız zaman da -daha pahalıya da mal olsa- organik ve doğal ürünlerin peşinden koşuyoruz. Bizden önceki nesillerin, çok uzaktakilerin değil, dedelerimizin ninelerimizin lugatlarında bu sözcükler bile yoktu: organik, ekolojik, doğal, naturel. O zamanlar “doğal” olana da “doğal” denmiyordu “olmayandan” ayırt edebilmek için. Çünkü ellerinin altındaki herşey zaten “doğal”dı. Belki kışın ortasında yaz sebzeleri, yazın ortasında kış sebzeleri de yoktu. Daha uzun süre dayanmıyordu, aynı boyda ve renkte de değildi ürünler. Ama doğal sürecinde yetişen herşey daha katkısızdı, toprak zehirlenmeye başlamada önce. Şimdi aldığımız bir yeşillikte bir kurt, bir böcek gördük mü neredeyse seviniyoruz; demek ki ilaçsızmış ki bu da ölmemiş diyerek içimiz daha bir rahat tüketiyoruz. Ne hallere düştük böyle?!
Meyveleri aynı renkte, aynı boyda, daha çok dayanır yapabilmek için başvurulan en yeni yöntem de genleriyle oynamak. Genetiği değiştirilmiş ürünler, sağlığımıza zarar vermenin yanı sıra, doğadaki dengeyi de alt üst ediyorlar. Genetik kodları değiştirilmiş ürünler elbette eski türlere baskın geliyor ve zamanla bu türlerin tamamen yok olma tehlikesi çıkıyor karşımıza. Bu konuya hassas insanlar, “saf ve bozulmamış” tohumları saklamaya, birbirleriyle paylaşmaya başladılar bile. Çünkü biliyorlar ki tadını -bizim nesillerin çocukluklarından- hatırladıkları domatesleri, salatalıkları, biberleri kendi bahçelerinde yetiştirmek isteseler bile, birgün gelecek “müdahale edilmemiş” tohumlarını bulamayacaklar.
BİR AĞAÇ PEK ÇOK HAYATA MAL OLUYOR
Bir ağaç ekmek yerine, koskoca ormanları yok ediyoruz. Bir ağacın yok olması demek, bizim yalnızca oksijen kaybımız değil, ağaçla birlikte pekçok canlının da yok olması demek! Bir ağacın yok olması, gölgesinde biten mantarın, kovuğunda yuva yapan kurtçuğun, karıncanın, dalında dinlenip bu kurtçukla beslenen kuşun da sonu demek. Doğada bir denge zinciri var. Bu zincirin halkalarından biri koptuğunda zincir de kopar. Hayatları birbirine bağlı olan hayvan cinsleri yok olma tehlikesiyle yüzyüze kalır. Bir kurtçuğun beslediği bir kuşun taşıdığı bir tohumla yeni bir ağacın çıkıp, o ağacın meyvesiyle de başka bir hayvanın -belki de insanın- beslendiğini kimse düşünmez!
SU, HEPİMİZ İÇİN HAYAT KAYNAĞI
Unicef broşürlerinden birinde; aşağıdaki satırları okuduğumda, çeşmemden akıp giden suyun kıymetini, yüreğim burkularak da olsa, daha iyi anladım:
“Dünyada 2,4 milyar insan kanalizasyon tesisatı olmayan koşullarda ihtiyaçlarını gidermekte”
“1,1 milyar insanında sağlıklı koşullardaki içme suyuna erişim imkanları yok”
“Temiz içme suyu ve kanalizasyon tesisatı olmayışı sebebiyle, her YIL yaklaşık 2 milyon çocuk hayatını kaybetmekte”
(Bunlar en yeni rakamlar değil…)
Çeşmemizden akıp giden suyu kapatmak elbette o insancıklara suyun ulaşmasını sağlamayacak. Bunun arkasında büyük politikalar, kararlar ve çok büyük paralar var elbette. Ama elimizdeki suyun kıymetini bilmeden kullandığımız sürece, bütün dünya kuraklığa ve susuzluğa maruz kalacak. SU SANILDIĞI GİBİ SONU OLMAYAN BİR KAYNAK DEĞİL! YERALTI KAYNAK SULARI OLMASI GEREKEN SEVİYELERİN ÇOK ALTINA DÜŞMÜŞ DURUMDA!
Kaynak sularımızı kimyasallarla kirletmeyelim! Klorun çevreye ne kadar zararlı olduğunu aklımızdan çıkarmayalım! Klorlu temizlik suyunun kullanımını azaltabilir, yerine sirkeyi, limon suyunu kullanmayı deneyebiliriz. (Herşeyi klordan geçirmedikçe içlerine sinmeyen hanımlar, doğaya ne kadar zarar verdiklerinin farkında değiller elbette!)
Suyun kıymetini bilelim! Bahçe, balkon, sokakları yıkamak için harcamayalım.
Sulama için, özellikle kış aylarında, bahçemize birkaç kova koyarak biriktirebileceğimiz yağmur suyunu tercih edelim.
Sifonumuza bir pet şişe yerleştirerek akıtılan su miktarını daha aza indirelim.
EN ÇOK ÜRETTİĞİMİZ ŞEY: ÇÖP!
Çöp, gerçekten de çevrenin en büyük derdi, çözülmesi hiç de kolay olmayan bir problem. Çöpü “nasılsa alır götürür” mantığıyla denize dökmek, “bir çukur açarız doldururuz” mantığıyla bilinçsizce biriktirmek elbette çözüm değil. Çöpleri biriktirmek için tahsis edilen yerlerden acaba kaçta kaçı bilinçli bir yapılanmaya sahip? Çöplerin üst üste atılmasıyla oluşabileceklerin kim farkında? Çıkan zehirli gazlar, eğer sızdırmaz bir zemini yoksa çöplerden toprağa sızacak zehirli maddelerin çevredeki içme suyu kaynaklarını bile zehirleyebileceğini kim düşünüyor ki?
Dünyamızın nüfusu her geçen gün (belki de dakika?!) artmakta; dolayısıyla çıkan çöp miktarı da çoğalmakta. Nasıl daha az çöp üreteceğimizi düşünmenin zamanı geldi de geçti bile. DAHA AZ ÇÖP, DAHA TEMİZ ÇEVRE! Bunun yolunun 2 şeyden geçtiğini düşünüyorum: Çöplerimizi ayırarak, organik çöplerimizi gübreye dönüştürmek, organik olmayanları da mümkün olduğunca dönüştürebilmek.
Birarada atıldıkları diğer çöpleri çürütmek yerine, pek ala gübre olarak değerlendirilecek organik (yiyecek) çöplerimizi ne yazık ki hala diğer çöplerle birlikte atıyoruz. Organik çöpü gübreye dönüştürebilmek için, ille de belediyenin bu işe el atmasını beklemek zorunda da değiliz. Bu tamamen kişisel çabamızla, kendi bahçemizde, bu iş için tasarlanmış çöp kovalarını kullanarak kendiliğinden olacaktır.
GERİDÖNÜŞÜM – ÇEVREYİ KURTARMAK İÇİN EN ÖNEMLİ ADIM
Marketten aldığımız pekçok şeyin geri dönüşümünü sağlamak, bu maddelerin doğada belki de yıllarca kalmasına engel olmaktır. Camı, plastiği, metali ve kağıdı geri kazandırmakla onların yenilerinin üretiminde harcanacak hem enerjiden hem de hammaddeden tasarruf sağlamak anlamına gelir. Bir camın ne kadar zor elde edildiğini hatırlamakla, bir şişeyi diğer çöplerle birlikte atmak yerine dönüşüme kazandırmaktan daha iyi ne yapılabilir? Kullanılan kağıtların dönüşümü, daha az kağıt üretilmesini, dolayısıyla daha az ağacın yok olmasını sağlayacaktır. LÜTFEN ÇOCUKLARINIZA KÜÇÜCÜK YAŞTAN KAĞIDIN KIYMETİNİ ve KAĞIT İSRAFININ SONUÇLARINI İZAH EDİN! Ben kızımla kağıda dokunduğumuz hemen hergün bu konuda konuşuyorum. Ona cidden kızabileceğim çok az konudan birinin de bu olduğunu artık biliyor: kağıt israfı! Bir parça kağıdın, laf olsun diye karalanıp atılmasına, kesilip kırpılmasına gelemediğimi biliyor. Annesiyle babasının bir yüzünü kullanmış olduğu kağıtların arka yüzünü boyama yaparak kullanıyor.
* Kağıdı, metali, plastiği, camı dönüştürelim.
* Evde yapabileceğimiz gıdaları ambalajlanmış olarak marketlerden almayalım. Reçelimizi, salçamızı, tarhanamızı, yoğurdumuzu, portakal suyumuzu kendimiz yapabilir; böylece hem bütçemize katkıda bulunur hem de -dönüşebilir olsalar da- attığımız çöpleri azaltmış oluruz.
* LÜTFEN AZ MİKTARDA NAYLON POŞET KULLANALIM!
Bu konu çok önemli. Her gün milyonlarca markette milyonlarca insan milyonlarca naylon poşet tüketiyor. Bunların çoğu geri dönüşmüyor. Lütfen ihtiyacımızdan fazla naylon poşet almayalım! Hatta daha önceki alışverişlerden edindiğimiz naylon poşetleri yanımızda taşıyıp tekrar kullanmaktan utanmayalım! Bunu yapamıyorsak, kumaş alışveriş çantaları, alışveriş sepetleri veya arabaları kullanalım! Bir parçacık ürün için naylon poşet kullanmaya “hayır” diyebilelim!
*************************************************************
* Hiçbir üründe tek kullanımlık ambalajları tercih etmeyin.
* Tek kullanımlık şişeler yerine depozitoluları tercih edin, tabi geri götürmek şartıyla.
* Tek kullanımlık piller yerine şarj edilebilen pilleri tercih edin.
* Eğer kullandıysanız tek kullanımlık pillerinizi biriktirip, pil kumbaralarına atın ki doğayı zehirlemesinler!
* Kullanılmış yağları lavabodan dökmek yerine biriktirip sabun sektöründe kullanılmak üzere, bu iş için tesis edilmiş Atık Yağ Geri Kazanım Tesislerine ulaştırmaya çalışın. (Daha 2 yıl önce çıkan yasa ne kadar uygulanabiliyor, bu iş için kurulan tesislerden ne kadar verim alınıyor, bilemiyorum)
* PVC kullanımından kaçının.
* Yağlı boyalar yerine su bazlı boyaları tercih edin.
* Kağıtların 2 yüzünü de kullanın.
* Alışveriş listesi, karalama kağıdı olarak daha önce tek tarafı kullanılmış kağıtları kullanın.
* Mutfağınızda kağıt havlu yerine kumaş mutfak havluları kullanmayı tercih edin.
* Kalan yemeklerinizi buzdolabına kaldırırken üzerine streç film(sera) yerine uygun bir tabak ya da kapak kapayarak gereksiz plastik tüketimine engel olun.
* Lütfen çocuklarımızın hayatında, etrafında daha az plastik olsun!
* Çocuklarımıza dönüşümün anlamını, neye yaradığını ve değerini anlatalım!
ÇEVRE VE ENERJİ
Neredeyse kullanımı yaygın olan hiçbir enerji, çevreyi kirletmeden elde edilmiyor.
Daha az petrol, doğalgaz ve kömür tüketimi, dünyamızın gitgide artan ısısını azaltmamıza yardımcı olacaktır. İmkanımız olduğu sürece, güneş ve rüzgar enerjisinden faydalanmaya çalışmak; daha az uçak kullanmak; özel aracımızla gitmek yerine toplu ulaşım araçlarını tercih etmek yapabileceklerimizden birkaçı. Şehir içinde yakın mesafelerde, özel aracımızı kullanıp hem petrol kullanımını hem de karbondioksit oranını arttırmak yerine, bisikleti veya yürümeyi tercih etmek kendimize de daha sağlıklı bir hayat sağlayacaktır. Araba egzozlarının hava kirliliğinin en baş sorumlularından biri olduğunu unutmamalıyız.
* Evimizdeki ısıtma sisteminin ayarını yalnızca 1 derece daha düşürmekle, ısınma için harcadığımız enerjiden %5-10 kar ettiğimizi hatırlatmak istiyorum. Evimizi daha çok ısıtmaya çalışmak yerine, en iyi şekilde yalıtmak da bize büyük oranda enerji tasarrufu sağlayacaktır. Evlerini aşırı sıcak yapıp sonra yaz kış tişortla oturanlar, pencere açıp serinleyenler “keyif de para da benim” diye düşünebilirler. Para da keyif de elbette sizin ama enerji hepimizin!
* TV, müzik seti, bilgisayar ekranı gibi cihazların, çalışıyor olmasalar da STAND BY modunda bırakılmalarının da elektrik enerjisinden harcadıkları unutulmamalıdır! Cep telefonunuzun şarj cihazını prizde bırakmak; bilgisayarınızın ekranını, Tvnin küçük kırmızı lambasını açık bırakmak sandığınızdan çok elektrik harcar. Bunları tamamen kapatmak ya da prizden çekmek cimrilik değil, o enerjinin üretilmesi için daha az kaynak tüketilmesini, doğanın daha az kirlenmesini sağlamaktır.
* Çamaşır, bulaşık makinalarını ekonomik programlarda kullanmaya çalışın. Makinalarınızı tam olarak dolmadan çalıştırmayın.
* Lambalarınızı daha ekonomik olanlarla değiştirin.
* Klima kullanmak yerine vantilatör kullanmayı tercih edin.
* Evinizin dış cephesini yalıtın. Çift camlı ekolojik kapı, pencereler kullanın.
* Yaşadığınız yerin iklim koşullarına uygunsa güneş enerjisini tercih edin.
* Gelecekte kaynakların daha da azalacağı ve enerji tasarrufunun daha da iyi anlaşılacağı göz önüne alınırsa; çocuklarımıza şimdiden enerji tasarrufu yöntemlerini öğretmenin önemi daha da artar. Lütfen kullanmadıkları cihazları, lambaları kapatmaları gerektiğini onlara öğretin!
HERKES BİRŞEYLER YAPABİLİR!
Kişisel tasarruftan yola çıkılıp önce ailesini sonra da çevresini bilinçlendirebilir. Ufacık girişimler birikip dünyamızı çok geç olmadan kurtarabilir.
Çevrenin sorunları ortada, aşikar… Bunu bir felakete dönüştürmek de fazla bir çaba harcamak gerektirmiyor bu gidişle. Atacağımız her bilinçli adım, dünyamızı kurtarma yolunda bize çok şey kazandırabilir.
ÇEVREMİZ İÇİN YAPILACAK ÇOK ŞEY VAR!
Elimizde artık olmayan tek şey, zaman!
KÜRESEL ISINMAYA KARŞI KÜRESEL UYARI
5 Tem
Havalar öyle sıcak ki bu günlerde. Aklımızda “ne zaman fırsat bulsak da denize gitsek” ya da “ne yapsak, ne içsek de serinlesek” gibi düşüncelerden başkası dolaşmıyor. Sanki bir miskinliktir sarıyor insanı. Soğuk kış günleri gibi dipdiri olmuyor insan. Bir tembellik, bir ağır kanlılık sarıyor her yanımızı
Sizi bilmem ama benim öyle oluyor. Serinletecek birşeyler içmek, hep buz gibi birşeyler yemek istiyorum ki beni kendime getirsin
Yemek yapmak bile zor geliyor bazen. Hele kızartmalar, fırını 1 saat yakıp da küçücük mutfağımı daha da cehenneme dönüştürecek tarifler aklımın ucundan bile geçmiyor. Bazen kolay ve hafif bir yemek, yanında da buz gibi domates ve salatalıklarla yapılmış bir salatayla geçiştiriyoruz öğlen yemeklerini. Akşamlarıysa hafif, daha da hafif. Yoğurt, süt, kefir çok revaçta bu aralar. Tabi ki neredeyse su içer gibi tükettiğimiz karpuzun yeri de ayrı elbet
Havalardan olsa gerek… şu sıralar kafayı Küresel ısınmaya takmış durumdayım
Bundan daha fazla sıcağa herhalde dayanamayacağımı düşünüyor ve şu anda neler yapabiliriz diye uzun uzun düşünmüyor değilim, miskin geçen şu günlerde.
Internetteki araştırmalarım sonunda, çok güzel bir sayfa da keşfedince, en son yazdığım yazının üstüne iyi gider diye düşündüm.
“Bir kişiyi daha uyarabilmek için bin mil daha” diyor, Global Warner.
Ben de onların uyarılarını alıp sayfamı okuyan binlerce mil uzaktakilere ulaştırmak istiyorum.
Daha temiz bir dünya için
“SİZ DE SÖZ VERİN!
Ben üzerinde yaşadığım dünyayı seviyorum. Şu anda dünyada var olan her canlının yaşam hakkına saygı duyuyor, gelecek nesillerin de üzerinde yaşanabilir bir dünyaya sahip olması gerektiğine inanıyorum. Küresel Uyarıcıyım demeden önce, küresel ısınmaya karşı aşağıda sıralanmış önlemleri alacağıma da söz veriyorum!
• Gereksiz lambaları söndüreceğime, mümkün olduğunca çevre dostu ampuller kullanacağıma, elektrikli aletlerimi stand-by’da bırakmayacağıma.
• Gereksiz benzin tüketiminden kaçınacağıma. Yakın mesafelere yürümeyi, bisikletle gitmeyi veya toplu taşıma araçlarıyla gitmeyi tercih edeceğime.
• Kimyasal madde içeren kozmetik ürünleri yerine organik olanları tercih edeceğime
• Geri dönüşümün, uygulanabildiği tüm alanlarda faydasına inanacak, plastik ürünlerin alternatifi oldukları yerde geri dönüşümlü malzeme tercih edeceğime.
• Eski kıyafetlerimi atmak yerine, ihtiyacı olan kişilerle paylaşacağıma.
• Zaruri olmadığı sürece klima yerine pencere açmayı tercih edeceğime.
• Evimde/ofisimde sıcak geldiği zaman pencere açmak yerine imkânım var ise genel (kombi vb) ısının düşürülmesini sağlayacağıma.
• Yaptığım alışverişlerde mümkün olduğunca minimal ambalajlı ürünleri tercih edeceğime, ‘geri dönüşüm süreci’ mantığını aklımda tutacağıma.
• Daha az ağacın kesilmesi için gereksiz kâğıt kullanımından kaçınacağıma, yapabiliyorsam ağaç dikeceğime.
• Isı kaybına karşı evimin/ofisimin yalıtılmasına çalışacağıma.
• Şehir içinde cip kullanımının ne kadar gerekli olduğu üzerinde bir daha düşüneceğime. Organik yakıt kullanmaya özen göstereceğime.
• Doğaya ve dünyaya saygılı olmaları için insanları uyaracağıma, benden sonraki nesillere doğaya saygıyı bir gelenek olarak öğretmeye çalışacağıma
Söz Veriyorum!“
Ben sözümü verdim ve elimden geldiği kadar tutmaya çalışacağım.
Son bir söz olarak, deliren sıcaklara daha da deliren insanların klima çılgınlığına değinmek istiyorum. Sanmayın ki bu satırları yazarken klimanın altında oturuyor ve dışardaki sıcaktan bihaber yaşıyorum. Hayır, biz klima kullanmamakta hala inat ediyoruz. Geçen gün Tvde haberleri izlerken bir röportajda duyduklarıma inanamadım. Yunanistan’ın en büyük elektrikli eşya mağazalarından birindeki yetkili satıcı, sıcakların arttığı şu günlerde mağaza zincirlerinde toplam olarak GÜNDE 4000-5000 klima sattıklarını söylüyordu. Daha ne diyebilirim ki…
Not: Tırnak içindeki yazılar Global Warner’dan alınmıştır.
Neler oluyor dünyamıza?!
26 Haz

Sıcak çok sıcak… Belki de bu yazın en sıcak günlerinden biri. Bu sıcaklardan nasibini her yer alıyor. Yalnız aynı denizin karşı kıyılarında uzanan Türkiye ve Yunanistan’da değil, bütün Akdeniz kaynıyor. Düşünün ki yılda birkaç kere böylesi dayanılmaz sıcaklar olduğunda kendimizi nereye atacağımızı bilemiyoruz. Şükür ki bizim hala içecek ve canımız çektikçe duş yapacak suyumuz var. Ama nereye ve ne zamana kadar? Dünyamızdaki su kaynakları sonsuz değil… ve ne yazık ki gitgide de azalıyor. Çünkü doğal su kaynaklarını besleyecek yağmurlar yağmıyor. Koca bir kış geçti, toplam kaç gün yağmur gördük ki?? Birazcık ıslandık, balkonumuz, bahçemiz yıkandı. Toprak susuzluğunu giderdi ama yine de ona bütün yaz yetecek kadar depolayamadı
Bir yanda gözlerimizi gözyüzüne diktik yağmurlar bekliyoruz, ama yağmıyor
Dünyanın başka taraflarında da kontrol edilemez şekilde buzlar eriyor.
Yağmursuzluk kuraklık getiriyor. Bastığımız yemyeşil toprak, aynı cildimiz gibi kuruyor, çatlıyor, göğsündeki hayat veren damarlar kuruyor. Hiç birşey besleyemez, büyütemez oluyor.
Diğer tarafta zamansız gelen sıcaklar, altüst olan mevsimlerle hızla eriyen buzlar su seviyesini gitgide yükseltiyor. Çok da uzak olmayan bir gelecekte, belki de bazı ülkeler tamamen sular altında kalıp haritadan silinecek. Dünyanın haritası değişiyor.
Yaşam düzenleri ve yaşadıkları iklimler altüst olan bazı hayvan türleri tamamen yok olmaya mahkum durumda.
Eskiden ilkokulda “Mevsimler” konulu ünitelerimiz olurdu. Her mevsimin olması gereken özellikleri sayılabilirdi. Hangi ayda başlayıp hangi ayda bittiği de söylenebilirdi. Peki şimdi mevsimlerin ne zaman başladığı, ne zaman bittiği ön görülebilir mi? Çocuklara 1 yılın içinde 4 mevsim olduğu, her birinin kendi payına düşen 3 aylık dilimde ne özellikleri olduğu sayılabilirdi. Şimdiki çocuklara aynı şeyler mi öğretiliyor acaba? Yoksa dünyanın gitgide sürüklendiği felaket yüzünden hiçbir mevsimi zamanında ve olması gerektiği gibi yaşayamadığımız mı anlatılıyor.
Peki ne yapmalıyız? İçtiğimiz suyun da kullandığımız suyun da kıymetini bilmeliyiz. İdareli kullanmalıyız. Peki başka?
Bizim çocuklarımızın hayal meyal hatırlayabildikleri yemyeşil bir dünyayı, onların çocuklarına bir masal gibi mi anlatacağız: “Eskiden yemyeşil çayırlarda koşar, serin sular da yüzerdik. Güneşi umursamadan bütün gün deniz kıyısında oynar. Ne zaman istersek yıkanırdık. Pınarlardan buz gibi sular içer. Sebzelerin meyvelerin bolluğu içinde üstünde ufacık bir çürük olanı beğenmez atardık” mı diyeceğiz?
Bizim acizane katkımız ne olabilir ki? Neyi değiştirebilir bir tek insan dememeli. Bugün fırsatımız varken yapılabilecekler için yarın çok geç olabilir. Üstelik bir başımıza çabalamak değil bilinçlenmek, bilinçlendirmek belki de ileriye dönük yapılabilecek en iyi şey olurdu. Kimseden tek başına “dünyayı kurtaran adam” olması beklenemez. Olamaz da… Çünkü mesele, 1 kişilik, 10 kişilik, 100 kişilik iş değil. Ama 1′ler 10ları, 10lar 100leri, 100ler de 1000lerce insanı bilinçlendirebilir. Çocuklarımızdan işe başlamalıyız. Gelecek nesiller onlara ve onların yetiştireceklerine emanet çünkü. Çok büyük ihtimalle ne biz ne de onlar dünynın başına gelecek bu büyük felaketi görmeden gideceğiz. Artık bu şans mı sayılır bilemem.
Geçen gün Maya’ya ilk Atlas’ını aldık. Hem dünyayı hem de hayvanları öğrenmesini sağlayan bir “Hayvanlar Atlası”. Zaten hayvanların çoğunu tanıyordu. Şimdi hangisinin ne kadar uzaklıkta yaşadığı, başka başka ülkelerin olduğu; kısacası uzakların farkına vardı. Kanada’nın ne kadar uzakta olduğunu, kışın uçakla gittiğimiz İngiltere’nin bizden ne kadar uzak olduğunu; anneanneyle dedenin, Bahar teyze, Elif ve Yağmur’un nerede yaşadıklarını, Girit’le mesafelerini gördü. Hepsi bu da değil!
Bir hayvanlar atlası olduğu için, her kıtanın arkasındaki sayfalarda da o kıtada yaşayan hayvanların listesi var. Üstelik nesli tükenen hayvanlar “tehlikede” olarak etiketlenmiş, çocukların dikkatini çekmesi için. İşte, yaşı küçük demiyorum, kızımla bu sayfaları çalışıyoruz. Üzücü de olsa bazı hayvanların sayısının tehlikeli boyutta azaldığını ve birgün dünya üzerinde onlardan 1 tane bile kalmayacağını öğreniyor.
Öğreniyor… yavaş yavaş aklında şekilleniyor. Geçen gün baktım almış bu kitabını eline, kendi kendine inceliyor. Sonra kaldırdı başını, “Anne”, dedi.
“aslanlar da bitiyormuş!”
“Evet, çocuğum, bitiyorlar ne yazık ki…”
Peki bu durumun “neden?” olduğuna verebilecek çok iyi bir cevabı olan var mı?





Son Yorumlar