bisiklet olarak etiketli yazılar

Bisikletim, ben ve öğle yemekleri

1

Yunanistan’daki kriz her yerde, her anda kendini hissettiriyor. Her şey daha pahalandı, ekstra vergiler, haraçlar derken alım gücü gitgide azalıyor. Yaptığın iş yetmez, aldığın para artmaz oldu. İşin en kötüsü de geleceğe umutsuz bakıyor olmamız. Kimsenin yarın daha iyi olacak diye bir umudu da kalmadı. Dibe vurduk, bundan daha dibi olamaz, diyoruz ister istemez. Fakat her düşüşün bir de çıkışı olmalı değil mi?

İnsanın umudu tükendiğinde hayal gücü de duruyor sanki. Artık bu iş yürümüyor, eskisi gibi kazanamıyorum, geçinemiyoruz, diyoruz ama “bunu yapmazsam başka ne yapabilirim ki?” cevaplanamayan bir soru olarak kalıyor.

Photo by Emile Faga

İşte tam bu noktada, hayal gücüne sımsıkı sarılıp, akıllı davranıp farklı olanı bulmak ve ortaya yepyeni bir şey çıkarmak! Toronto’da yaşayan Elizabeth Callahan’ın yaptığı gibi.

Düşünmüş taşınmış, hayatta çok sevdiği 2 şeyi; ev yapımı yiyecekleri ve bisikleti bir araya getirmiş ve son derece özgün bir fikirle ortaya atılmış. İşinden ayrılmış ve ev yapımı sandviç, salata, tatlıdan oluşan öğle yemeği menülerini ofislere dağıtmaya başlamış, hem de BİSİKLETLE! 

Bunu okuduğumda işte tam benlik bir iş dedim. Sevdiğim iki şeyi bir arada yapabilmek: ev yapımı lezzetleri kendi ellerimle yapıp, kendi bisikletimle dağıtmak.

Photo By David Laurence

Lilly’s Lunches adını verdiği öğle yemeği paketlerini başlangıçta arkadaş çevresine dağıtan Elizabeth, ilk haftada 20 müşteri edinmiş. Yerel gazetede ve radyo programında yer aldıktan sonra işlerinde büyük artış olup günde 120 öğle yemeği dağıtır olmuş. Ev yapımı bir sandviç, bir mevsim salatası ve ev yapımı bir tatlıdan oluşan öğle menüsüne ufak bir sevgi mesajı da ekleyip paketlerini yağmur, çamur demeden hafta içi her gün bisikletiyle müşterisine teslim ediyormuş. Bravo Elizabeth’e, yaratıcılığı ve işinde bisiklet kullanmaktaki kararlılığı için!

İmrenmedim diyemem 🙂

2012 yılının EN’leri

4

Her yıl olduğu gibi, 2012 de bize getirdikleriyle hayatımızı yeniden şekillendirdi. 2012nin aklımda ve kalbimde bıraktığı izleri bir bir sıralamak istedim. Bu senenin en önemli olayı elbette ki 13 senedir oturduğumuz şehir merkezindeki evden taşınmamız oldu. Yeni evin (birazcık) şehirden uzak olması başlangıçta gözümü korkutmuşken artık bir bahçemizin olması bize kısa zamanda her şeyi unutturmuştu.

Tekir ile Şeker

Ailemizin En Yeni Üyeleri: Bahçeli ev, toprakla uğraşmak iyiydi, güzeldi de farelerle karşılaşmak hiç de hoş değildi. Ekolojik çözüm olarak Tekir’le Minnoş aramıza katıldı. Sonbaharda Minnoş’un aramızdan beklenmedik ayrılışıyla üzüldük. Onun boşluğunu kısa zamanda Maya’nın ismini Şeker koyduğu minik yavrucuk doldurdu çünkü kucağına ilk aldığında ona şeker gibi kokmuştu 🙂 Şanslıyız ki bizim Tekir, sokakta bulunup da o güne kadar bir hayvanseverin baktığı oburcuk Şeker ile pek iyi anlaştı.

Yeni yılda EN ÇOK PİŞİRDİĞİM LEZZETLER: Katıldığım kermeslerde büyük ilgi gören mercimek köfteleri ve Organik Fuar için yaptığım 386 Vegan Sosis oldu.

(DipNot: Sosislerden kazandığım parayla da kendime 2. el temiz bulduğum bir bisiklet daha aldım 🙂

Fırsat buldukça pişirdiklerimi, içim doldukça duygularımı paylaştım ama bütün yılın en çok ilgisini çeken yazısı; Evli Çiftlerin Cinselliği ve Mahremiyeti konusunda yazdığım, bazılarına göre cesur yazımdı. Bu yazının üstünden bir kaç hafta geçtikten sonra -ne tesadüf ki!- Ayşe Arman da tam aynı konuda yazdı 🙂 ha ha

papatyaHayatımızda artan 2ler: 2 çocuklu olmanın cilvelerine, 2 kedi de eklendikten sonra ister istemez, sorumluluklarım da arttı. Mamasını, suyunu, aşısını, doktorunu düşünmem gerekenler yetmezmiş gibi KomşudaPişer’in yanı sıra bir de Yunanca blog açınca bloglarım da 2 oldu. Aslında bu biraz ihtiyaçtan biraz da çevremdeki teşviklerden doğmuştu. İlk önce, yaşadığım şehirde çocuklar için düzenlenen ücretsiz etkinlikleri bir arada toplayıp annelerin işini kolaylaştırmak olarak başlayan blog kısa sürede İraklio’da olup biten her çeşit kültürel olayı (konserler, tiyatro, kitap tanıtımı, sergiler, bisiklet turları, takas pazarları vs.)  içeren ve kısacası şehrin güncel nabzını tutan bir bloga dönüştü ve takdir topladı. Bu sayede çocuk tiyatrolarına davet edildik; çok istediğim bir konsere davetiye kazandım, “her gün sayfana girip bakıyorum” diyen annelerle tanıştım.

Fotoğraf Cem Yatman’a ait.

Yeni insanlarla tanışmak her zaman güzel; ama daha da güzeli, aslında hakkında o kadar çok şey bildiğin halde ilk defa kucaklayabildiklerin. Facebook sağolsun, diyorum bana yeni dostluklar kazandırdığı için. Bisikletseverliğimi herkes bilir. Sadece 2 teker sevgisiydi beni İzmirli Critical Mass grubuyla iletişime geçiren. Bir süredir Semra‘yla yazışıyor; birlikte pedal çevireceğimiz günleri iple çekiyorduk. Ben telefonda “Semracım nasıl olacak bu iş? Benim bisikletle İzmir’e gelmem çok zor” derken; o bana “sen gel yeter ki ben sana bisiklet de bulurum” demişti. Yaptı da!

Semra herşeyi ve herkesi organize etti. Prensip sahibiyim, “kasksız tura çıkmam” dedim, bana kask da buldu 🙂 Cem bey, sağolsun, bana taa Urla’dan bisiklet getirdi. (Fotoğraflar için de “çok çok teşekkürler Cem Bey”) Güzel İzmir’imin sokaklarında yaptıkları turların fotoğraflarına baktıkça içim gidiyordu. Oysa Temmuz ayı gezisinde, o karelerde ben de vardım, ağzım kulaklarımda 🙂 Bu kısacık tur bize yetmedi tabi, tadı damağımızda kaldı. Turdan sonra Kordon’da çimenlerin üstünde oturmuş biralarımızı içerken Semra “Haftasonunda Foça’ya gelsene bizimle. RockA var!” deyip kanıma girdi.

RockA başlı başına bir olay! Onu “özgürlük ve eşitlikten yoksun dünyaya karşı alternatifler arayan insanların buluştuğu ve her aşaması gönüllülük ilkesiyle organize edilen bir festival” diye tanımlamışlar. Festivalin yapıldığı kamp alanının her köşesinde ayrı bir müzik, hareket, renk vardı. Cinsiyet ayrımcılığına, türcülüğe, ırkçılığa, nükleere, savaşa, varolan sisteme karşı olan çeşit çeşit gruplar vardı. 3 gün boyunca gündüzleri Hayvan hakları, LGBT hakları, trafikte bisikletçilerin hakları, özgür ifade, vejetaryenlik gibi farklı konularda söyleşiler, akşamları da sahilde konserler düzenlendi. Geçen yılki festivali ben Türkiye’den döndükten sonra duymuştum. Türkiye’de ilk defa bir festival kampında yalnızca vejetaryen yemekleri olacağını okuduğumda kaçırdığım için az hayıflanmamıştım. Bu sene 2 çocuğu alıp uzuuuun Türkiye tatiline çıkan sırt çantalı annenin çocuklarla yaptığı Ürkmez, Alaçatı, Kemalpaşa maceralarından sonra yoğun geçen kışın ve baharın tüm yorgunluğunu atması için biraz kafasını dinlemeye ihtiyacı vardı.

İlk durak Foça’daki RockA kampı oldu. Tuğba’cım sağolsun bana tek kişilik çadır ve uyku tulumu getirdi. Tek kelimeyle harika geçti. Yepyeni bisiklet dostlarıyla ve bisiklet konusunda belki de Türkiye’de en çok okuyan/yazan/çizen sanatçı olan Aydan Çelik‘le tanıştım. Velespitli çizimlerine hayran kaldım. Yeni çıkan “Bi tur versene” kitabına bir bakın.

Yukarıdaki çizim Aydan Çelik’e ait

Annesinin gezmelerinden artık bozuk çalmaya başlayan Maya’ya “tamam annecim, bak bu son” diyerek yola çıktığım, ikinci duraksa hiç geri dönmek istemediğim Kelebekler Vadisi’ydi. 12 yıl kadar önce ilk kez 3 kız arkadaş gittiğimiz yere bunca yıl sonra tekrar 4 kız arkadaş birlikte gitmek yaz tatilinin EN DİNLENDİRİCİ kısmıydı.

Sanki denize hasret bir yerde yaşıyormuşum gibi anlatışıma bakmayın. Kelebekler Vadisi’nin bendeki yeri çok özel olduğundan. Girit’teki sahillere diyeceğim yok. Öyle olmasaydı her yıl yüz binlerce turist gelir miydi? Ama… Girit’e yapılan gezilerden bir tanesi vardı ki, bu yılın en harika gezisiydi! İzmir’den Ebruli Tur‘la aylar öncesinden planlanan gezi fevkalade geçti, ardında tatlı anılar, güzel dostluklar ve çok hoş duygular bıraktı.

Ekim ayına geldiğimiz halde bahçemiz hala cömertçe bize vermeye devam ediyordu.

Mayacık neredeyse 9 yaşında;

sonunda kendine en uygun olanı Aletli Jimnastikte buldu. Buz patenini her zamankinden iyi sürmeye başladı. Resim tutkusundan hiç bir zaman vazgeçmedi. Hala ressam olmak istiyor.

Bu yılı uğurlamadan önce, Atina’da bir penguene dokundu, sevdi.

Dario 4,5 yaşında;  rakokazano’ya gittiğimiz köyde, yerinde duran traktöre binmek bile onun için çok keyifliydi. Evimizin bahçesinde bol bol toprağı kazdı.

Karnavalda giydiği Aşçıbaşı kıyafetini günlerce üstünden çıkarmak istemedi. O sıralarda Aşçıbaşı olmak istiyor, durmadan bize bamya pişiriyordu 🙂 Şu aralar en sevdiği şeyler; Korsanlar ve Dinazorlar. “Dinazorlar varken insanlar yoktu” gibi bilmiş bilmiş laflar söyleyerek ortalıkta dolanıyor. Artık otobüs, uçak çizmeye başladı.


Yorgo’nun Türkçe öğrenen Yunanlılar için tasarladığı Türkçe Dilbilgisi web sayfası tıklama rekorları (900 kişi!) kırarken; arkadaşım Ayçe Dikmen’in onunla yaptığı röportaj Hürriyet Ege’de yayınlandı.

Bana gelince; zaten biliyorsunuz. Bu sene, ehliyet aldım, ev taşıdım, uzun bir tatil yaptım, güzel konserlere/tiyatrolara gittim, daha az bisiklet sürebildim ama hep fotoğraflar çektim, hep yeni fikirler peşinde koştum, yıllardır görmediğim eski dostlarımla buluştum, yepyeni güzel insanlar tanıdım, yıllar sonra tekrar aşure yaptım ve en sonunda “hiç beceremiyorum” dediğim lahana sarmasını da sarabildim!

Ve en çok huzur bulduğum şeye, Yoga’ya tekrar başladım.


Bir resim canlandırın bol çiçekli böcekli olsun

5

Bir resim canlandırın kafanızda. Resmin ortasına bir kadın yerleştirin, yanına da genç bir adam. Yanlarına 2 çocuk koyun. Bir kıvırcık oğlan, bir de kocaman yeşil gözlü bir kız çocuğu. Sonra onların yanına, sağına soluna çok çok kitaplar, çok çok oyuncaklar çizin. Herşeyden ÇOK ÇOK çizin; giyecekler, DVDler, dergiler, tabaklar, tencereler, kepçeler. O kadar çokmuş ki taşımaya gelen adamlar bile “ne çok şeyiniz varmış” desin. Biraz daha öteye apartmanlar çizin, çok çok arabalar, toz duman, kalabalık. Sayfa doldu değil mi?

Sonra alın silgiyi, silin yanlarındakileri. Hafiflesinler. Bunlara, bu kadar çok şeye ihtiyaçları yok aslında.

Sonra başlarına birer şapka koyun. Güneşten korusun. Ellerine birer kürek, kazma, süpürge. Yanaklarını kızartın. Kocaman kocaman gülsünler. Düşleyebildiğiniz en kocaman gülüşleri koyun.

Sildiğiniz yerlere ağaçlar, çiçekler çizin. Her renkten. Başlarının üstüne kelebekler. Yanıbaşlarında çekirgeler, kertenkeleler. Uğur böceği tutsun elinde kız çocuğu. Oğlanın da dizleri kapkara olsun topraktan. Çiçekleri sulasınlar. Yeni çıkacak domatesleri beklesinler. İlk yasemin çiçeğine sevinsinler birlikte.

Kadının kafasındaki düşünce balonunda “hangi dükkanda ne indirim var?” olmasın. “Yaptığımız kuş yemliğini portakal gagalı kara kuş daha fark etmedi” olsun tek derdi.

Çocuklar 1 aydır televizyonsuz yaşanabileceğini öğrensinler. Tv yerine ekilen sebzenin büyüyüşünü, bir çiçeğin açılıp solmasını seyretsinler. Arının polen toplayışı, karınca yuvalarının trafiği girsin günlük hayat programına. Bir de her sabah hiç şaşmadan ziyarete gelen portakal gagalı kara kuş.

Güneş parlasın, ortalığı ısıtsın. Bahçede şişme havuz keyfini çıkarsın çocuklar. Bağrış çağrış! Bizim kara kuş onları seyretsin limon ağacının dalları arasından.

Kimse “Koşmayın! Zıplamayın! Alt kattakiler uyuyor” demesin onlara. Kirlendiler diye kızan olmasın. Bulansın ufaklık topraklara bulanabildiği kadar.

Sonra bir motosiklet çizin babanın yanına. Kıvırcık oğlan “ama babanın hem arabası hem motoru var :(” deyip bozulsun biraz. (Tanırsınız onu, bisikletçidir ama iş başa düşünce) Kadını da arabaya oturtun, farklı bir özgürlüğün tadını alsın. Yaklaşan yazla birlikte çocukları denize götürme hayalleri kursun. Kendine daha da güveni gelsin kadının. Korkmasın. Korktuğu zaman ne yaptığının sırrını versin size.

Bir dublecik Girit rakisi* içip ehliyeti alma macerasını anlatsın size sonraki yazısında…

Artık bir gelenek haline geldi. Geçen sene anneler gününü unutulmaz bir şekilde kutlamıştık; bu sene de çocuklarımla birlikte yine bisiklet turundaydık. Önceki geceden “yağmur yağabilir” deseler de korktuğumuz gibi olmadı. Hava güzeldi, güneş kollarımda tişortumun izlerini bırakacak kadar fazlasıyla yakıyordu. Maya’yla ben aynen resmettiği** şekilde 2 saate yakın tam 14 km. pedal çevirdik. Dario yine hiç yorulmadan yalnızca tadını çıkarandı arkamda 🙂

* İmla hatası değil 🙂 Girit’e özgü olan ve “raki” diye adlandırılan içecek, üzümden elde edilip minicik likör kadehlerinde sulandırmadan içilen, alkol oranı son derece yüksek olduğundan siz anlamadan çok fena çarpan bir içkidir.

** Maya’nın resmindeki sözler (Du du du podilata pandu)  bizim Critical Mass turlarında söylediğimiz bir nakarat! “Her yerde bisiklet!” anlamında…

Yalnız bisikletçiler kasklarını takmayı da unutmamışlar, dikkatinizi çekerim 🙂

Çocuklarımla en güzel Anneler Günü

1

Hiç bu kadar güzel bir anneler günü geçirmemiştim. Mayacığım kalp şeklinde kesip kendi elleriyle yaptığı kartları bana sabah sabah verdi 🙂 Bol öpücüklere eşlik ettiler. Ama bu seneyi özel yapan başka birşey vardı. Bu sene Anneler Günü, haftalardır beklediğimiz büyük bisiklet turuyla aynı güne denk düştü. Aynı anda Yunanistan’ın 30 ayrı şehrinde yapılan tura her sene katılım çok fazla oluyor. O yüzden biz de ilk yapıldığı yıldan beri katılıyoruz. Özellikle artık Dario’yu da yanımıza aldığımızdan beri çocuklarımla bir arada yapmaktan en çok hoşlandığım şey oldu bu bisiklet turları.

Önceki gece Mayacık o kadar heyecanlıydı ki “ben bu gece hiç uyumıycam, anne” diyordu. “Bir an önce yarın olsun istiyorum” diyerek uyuya kaldı tabi ki 🙂

Günlerden pazar da olsa bizim çocuklar sabah erkenden, 7de kalkıyorlar zaten. Erkenden kahvaltımızı yedik. Maya ödevlerini tamamladı. Çünkü turdan sonra yorgun argın yapamayacağını biliyordum.

Mayıs ayı bisiklet turuna çiçekler yakışır. Maya da bisikletini çiçeklerle süsledi gitmeden.

Saat 12de başlayacak tura, Critical Mass’ın her hafta Çarşambaları düzenlediği turların müdavimi olarak aslında erkenden gitmeliydik; broşür dağıtıp daha çok insana ulaşmaya yardımcı olacaktık da olmadı tabi. Çocuklarla her gün evden çıkışımız ayrı bir şamata, gürültü, patırtı… Hava da günlük güneşlik, çok sıcaktı. Giyindik, çocuklara kasklarını taktık – Kask takmak şart! Su mataralarını alayım; anahtarı, cebimi, biraz para, ıslak mendil, fotoğraf makinasını unutmayım – böyle birgün kaçırılmaz, derken ben kendi kaskımı takmayı unutmuşum. Tam buluşma noktasına geldik, aklım başıma geldi ki baktım kaskım yok. Haydi geri dön, iyi ki evimiz yakın. Ama Dario’yu sokakta bisikletin arkasında, tek başına bırakamayacağıma göre, indir Dario’yu, çık yukarı, al kaskını, in aşağı, tekrar oturt Dario’yu, bas pedala! Tur başlayıncaya kadar Dario’ya fenalıklar basıyor. “Hadi gideliiiim. Anne bin. Anne sen de bin. Otuuuur” diye söylenip duruyor. Bir ara indirdim aşağı onu da istemiyor. Arkamda oturmaktan memnun. Yeter ki bisiklet gitsin 🙂

Nisan başından beri, Critical Mass’ın her Çarşamba turuna gidiyoruz ve çocuklarla herkesin ilgi odağı olduk; bir yığın yeni arkadaşlar edindik 🙂 Dario arkamdan herkese şirinlikler yapıyor, kaskından fışkıran kıvırcıklarıyla kendine baktırıyor da, kendi minicik bisikletiyle büyüklerle aynı turu azimle yapan Maya’cığın yeri apayrı herkes için. Onun çabasını görüp takdir ediyorlar ve itiraf etmeliyim ki çok da destek oluyorlar. Zaman geliyor o günkü turu fazla yokuş yukarı olmasın diye biz çocuklulara göre değiştiriyorlar. Arkasında çocuğunu taşıyan başka babaların geldiği oluyor ama arkasından taşıyan benden başka anne yok 🙂 Maya da hep bisikletli çocukların en küçüğü oluyor.

Bu seneki Yunanistan geneli Bisiklet Turu’nda şöyle bir şey düşünmüşler Critical Mass’çılar. Bu turlara yalnızca senede 1 kere katılan insanlar olduğu gibi, çok küçük bisikletli küçücük çocuklar, iyice acemice süren bisikletliler de oluyor. Böyle olunca idmanlı bisikletçiler ve sürekli sürenler arasında bir tempo farkı oluşuyor. Her ne kadar grubun en arkasını, sokak başlarını, kavşakları kollayan/kapatanlar olsa da grup seyrelip inceliyor. O zaman yandan motorlar geçiyor, hatta normal trafik akmaya başlıyor. Halbuki amaç Kritik bir Çoğunluk sağlamak 😉  Bu yüzden bu sene ritmi daha düşük tutmak, çocuklara ve acemilere göre ayarlamayı düşünmüşler. Biz “hadi artık tur başlasın da gidelim” diye düşünürken Maya’nın en sevdiği bisikletçi ablasıyla abisi bizi gördüler ve “sizi arıyorduk, Maya!” dediler. Maya’yla birlikte turun başlayacağı yönde en öne geçtiler. Bugünkü turda bize turun ritmini sen vereceksin dediler. Tabi Maya çok gururlandı. Onun yanıbaşında gidip hiç yanından ayrılmadılar ama kimsenin de onun önüne geçmesine izin vermediler. O yüzden bu kez turun ritmi biraz daha ağırdı, ama hiç kopmalar olmadı, çok başarılıydı.

Yaşadığımız şehir, İraklio, 150.000 nüfuslu bir yer. Bu kadar nüfusa oranla 400 kişilik bir katılım muazzamdı! Keşke şehrin yolları her zaman bu kadar bisikletle dolu olsa 🙂

Tur başlamadan önce yerel TV kanalı da geldi görüntü almak için. En ön sıra oldukları için, Critical Mass adına Maya’nın yanındaki abisine sorular sordular, sonra da Maya’ya çevirdiler mikrofonu 🙂 Hafiften utandığından pek sesi çıkmadı yavrum. Ben gururla seyrediyor, fotoğrafını çekiyordum ki ben de nasibimi aldım 🙂 Mikrofonu bana da uzattıklarında o anda içimden neler geçiyorsa söyledim.

400 kişi bir arada önce şehirde kısa bir tur attıktan sonra, biraz daha zorlayacak ve uzun sürecek turla devam ettik. Küçük turdan sonra çok da ayrılan olmadı. Hep birlikte topla 10 km. kadar pedal çevirdik. Hava güzeldi, bisikletin üstünde gitmek harikaydı. Arkamdaki Dario da artık şikayet etmiyordu, yol kenarında bu kadar çok bisikletçiyi bir arada görmenin şaşkınlığı içindeki insanlara el sallıyordu 🙂 Arada da “Mayaaaa” diye ablasına sesleniyordu da Maya’yı tut tutabilirsen. Başta başladı, en başta bitirdi; bir “hiç yorulmadım” demez mi… Ben “yorulmadım” diyemiycem. Şehre geri döndüğümüzdeki en son yokuşu da bisikletten inip ittirerek çıkabildim, itiraf ediyorum, n’apayım 🙂

Bisiklet turunun yorgun savaşçıları – pardon Maya yorulmamıştı- eve aç kurtlar gibi döndük. Babamız da işten geldikten sonra hep birlikte parka gidip diğer bisikletçi arkadaşlarımızla buluştuk. Çocuklar çimenlerde ayakkabısız koştular, ağaçların arasında saklambaş oynadılar, biz de çimenlere yatıp güneşlendik.

Çocuklar etrafımızda koşuşturup oynarken, güneş sırtımı sıcacık ısıtırken, hepimizin sağlığının yerinde olmasına şükredip, ne kadar mutlu olduğumu hissettim.

Duyduk duymadık demeyin!

1

Ben önceki gün tesadüfen facebook’ta gördüm; duyduğuma çok sevindim (8* Hemen paylaştım, herkes duysun istedim; duysun da katılsın, çoğalsınlar istedim.

Bütün hemşehrilerim, İzmirlilere müjdeledim: ben gidemiyom, siz gidin bari, dedim tam bir İzmirli ağzıyla…

Sonra düşündüm beni okuyan herkes facebooktan duyamaz; daha da duyurmalı; daha da çoğalmalı dedim.

Evet! Benim bisiklet maceralarımı okuyup da imrenen İzmirliler; burada böyle şeyler olmuyor diyenler; bahaneniz kalmadı.

Temmuz 2010da İzmirimiz de Critical Mass şehirlerine katılmış da haberiniz yoktu di mi? Olsun beim de yoktu.

Critical Mass İzmir grubu, her ayın son Cumartesi günü saat 17:00de Konak Meydanında buluşup (kendi deyişleriyle) şenlikli bir eyleme pedal çeviriyor 🙂

Harika değil mi? 🙂 Şanslısınız, bu hafta Mart’ın son cumartesisi.

Bisiklet severseniz, bütün randevularınızı iptal edin, çünkü 26.Mart Cumartesi günü saat 17:00te Konak Meydanında randevunuz var! Diğer bisiklet severlerle 😉

Haydi pedal başına!

Bilginize: Critical Mass Web sayfası

Critical Facebook Grubu

Az kalsın unutuyordum, aynı tabi ki bizim de, Critical Mass İraklio’nun Mart ayı bisiklet turu var. Biz öğlen 12:00de pedal basıcaz; artık yanımda, arkamda kaç çocukla bu kez bilemiycem 🙂

Go to Top