Berlin olarak etiketli yazılar

Berlin Duvarı

0

29. Aralık. 2014: O sabah uyandığımızda ve perdeleri açtığımızda karşımızdaki görüntü buydu: Evet, kar yağmıştı!… ve bütün çatılar, parmaklıklar, kaldırımlar, merdivenler bembeyaz karla kaplıydı.

Şunu anladık ki kara alışkın memleketin hali bir başka oluyormuş. Türkiye’de kar yağdığında en büyük şehirlerimizde bile trafik felç, okullar da hemen tatil olur. Haberlerde buzlu yollarda kayanların, kaza yapanların görüntülerinden geçilmez. Oysa biz uyurken yağıp her yeri 1 karış kalınlıkta kaplayan karları ne zaman temizlemişlerdi de biz sokağa çıktığımızda yollar açılmış, trafik normal seyrinde akıyordu? İnanılır gibi değildi bizim için.

Gün o kadar yavaş yavaş ağarıyordu ki Berlin’de… Ne kadar kuzeyde olduğumuzu unutmuştuk tabi…

Giritte yaşadığım ve doğma büyüme İzmirli olduğum için, ister istemez, “her yerde kar var” şarkısını mırıldanıyordum bütün gün 🙂

Kreuzberg’de kalıyor olmamız bize bugün de büyük kolaylık sağlamıştı. Berlin duvarına çok da uzak değildik. S-Bahn ya da U-Bahn trenlerine Warschauer Straße yönünde biniyorsunuz ve son istasyonda iniyorsunuz.

Warschauer Köprüsü, Doğu ve Batı Berlin’i ayıran Spree nehrinin üstünde bulunuyor. Trenle bu köprüden karşıya geçtikten az sonra, son istasyonda iniyorsunuz ve geldiğiniz yöne (geriye) doğru biraz yürüdükten sonra Duvar’ın başında buluyorsunuz kendinizi.

Ve Berlin Duvarı…

Berlin’ kadar gelip de meşhur Berlin Duvarını görmeden, dokunmadan, fotoğraflamadan, olmazdı değil mi?

Doğu Almanya hükümeti, vatandaşlarının Batı Almanya’ya kaçmalarını önlemek için, 13 Ağustos 1961 tarihinde  Berlin Duvarı (Berliner Mauer)nın yapımına başladı. 46 km uzunluğundaki Berlin Duvarı’nın yerine, önce sadece basit bir tel örgü çekildi. Daha sonra bu örgünün yerine, kapitalist batının “Utanç duvarı” dediği Berlin Duvarı inşa edildi.  Doğu ve Batı Berlin’in arasındaki bu duvar, aslında biri 3,5 digeri 4,5 metrelik iki parçadan oluşuyordu. Doğu tarafına bakan duvar kaçmaya yeltenecek insanların kolay görünmesi için beyaza boyanmıştı. Buna karşılık Batı Almanya’ya bakan taraf ise grafitti ve çizimlerle doluydu. Doğu kısmında duvar boyunca yerde çelik kapanlar ve mayın tarlaları bulunuyordu, 186 yüksek gözetleme kulesi ve yüzlerce lamba konmuştu. Doğu tarafında motorsikletli ve yaya polisler ve köpekler de kontrol halindeydi. Duvar boyunca 25 karayolu, demiryolu ve su yolu sınır kapısı yer alıyordu.

 

Tüm bu kontrol ve gözetlemelere rağmen, yaklaşık 5 bin kişi tüneller, evde yaptıkları balonlar ve bunun gibi yollarla, Doğu’dan Batı’ya kaçmayı başardı.

 

Doğu Alman hükümeti bu duvarı, sosyalist Doğu’yu kapitalist Batı’ya karşı koruyan bir kalkan olarak gösteriyordu. Oysa bu duvar, Doğu Almanya’daki kendi yurttaşlarının seyahat özgürlüğünü gasp ederek bu ülkeden çıkışlarını engelliyordu. 1989 yılı başlarında Alman Hükümetinin, isteyen Doğu Almanya vatandaşlarının Sovyetler Birliği dahilindeki diğer Doğu Bloğu ülkelerine geçiş yapmasına izin vermesiyle birlikte

, binlerce Doğu Alman vatandaşı Polonya, Çekoslavakya, Macaristan, Yugoslavya gibi ülkelerin başkentlerine akın etti ve buralarda bulunan Amerikan, İngiliz, Fransız büyük elçiliklerine sığındı. Daha sonra da özel trenlerle Doğu Bloğu dışındaki ülkelere kaçmaya başladılar. Kaçışın bu kadar yoğun olduğu bir durumda, duvarın bir anlamı kalmamıştı. Doğu Alman hükümeti, duvarın kaldırılmasına karar verdi.

9 Kasım 1989’da bu karar halka açıklandığı andan itibaren duvarın iki tarafında yüz binlerce insan birikmeye başladı. Gece yarısına doğru, ilk olarak Brandenburg Kapısı‘ndan başlayarak barikatlar kaldırıldı. Her iki Almanya tarafından yaklaşan insanlar duvarın üzerinde buluştular. İnsan seli bir saat içinde yüz binlere ulaştı. Duvarın yıkımına resmi olarak 13 Haziran 1990’da,  Bernauer Straße’de 300 Doğu Alman sınır askeri tarafından başlandı. Berlin duvarının yıkımı 13 Ekim 1990´da resmen sona ermişti. Duvarın şehrin içinden geçen kısmı aynı yılın Kasım ayına kadar neredeyse tamamen ortadan kaldırıldı.

İşte o sabah, duvar boyunca yürürken; 1961den 1990a kadar 30 yıl boyunca, bu duvarın iki yakasında kim bilir ne hasretler çekildiğini; birbirini yıllarca (ve belki de bir daha asla) göremeyen darma dağınık olmuş aileleri, duvarın ardında kalmış sevdiğinin özlemiyle yaşayan sevgilileri düşünüyordum. Kim bilir ne kadar çok insanın hayatında silinmeyecek izler bırakmıştı bu beton yığını…



Doğu ve Batı Berlin arasında, doğal bir sınır çizgisi gibi uzanan Spree nehrinin doğu kıyısında, Warschauer Köprüsü’nden başlayarak 1,3 km. boyunca uzanan duvarı 1990 yılında, 21 farklı ülkeden tam 118 sanatçı resimleriyle süslemiş. Bugün East Side Gallery diye anılan, eski Berlin duvarından kalan bu kısım, 100ün üzerinde eserle gerçekten de tam bir açık hava galerisi.

Aradan geçen zaman zarfında duvardaki resimlerin 2/3si tahrip olmuş. Duvardaki eserlerin restorasyonuna tekrar 2009 yılının Mayıs ayında başlanmış. Hatta bir grup sanatçı resimlerinin restore edilmesine, CopyRight haklarını kullanarak, karşı çıkmış.

Duvardaki en bilinen resimlerden biri, Leonid Brezhnev ile Doğu Alman lideri Erich Honecker’in sosyalist öpücüğü, Rus ressam Dmitri Vrubel tarafından resmedilmiş.

Kısacası, Berlin’e gittiğinizde görülmeye değer yerlerden biri burası.

Bazı resimler Pink Floyd’un unutulmaz “The Wall” filmini anımsatırken, bazıları da çok güzel sloganlar taşıyor.

Many small people, who in many small places, do many small things, can alter the face of the world.

İnsanları ayıran başka duvarlar olmasın,

Savaşlar hiç olmasın!

Berlin’deki “Eski” ve “Yeni” Müzeler

1

Berlin’deki The Neues Museum (Yeni Müze)de,  meşhur Nefertiti büstünün de yer aldığı Mısır koleksiyonu sergileniyor. Berlin’de girdiğimiz bütün müzeler içinde, fotoğraf çekilmesine izin verilmeyen tek eser, bu Nefertiti büstüydü. Mısır’da Amarna kazılarında bulunan; 48 cm. boyunda, 20 kilo ağırlığında ve “3.300 yaşında” olan büst, yılda 500.000 kişiden fazla ziyaretçi kabul eden bu eserin resmi, Almanya’da defalarca kartpostallara ve pullara basılmış. Nefertiti’nin sergilendiği salonda kenarda, oldukça loş ışıkta dikkatimi çeken bir şey oldu. Biraz daha yaklaştığımda bunun, görme engellilerin elleriyle dokunarak Nefertiti’nin güzelliğini hissetmeleri için yapılmış bir kopyası olduğunu gördüm ve daha önce böyle bir şeyi görmediğim için çok şaşırdım ama bir o kadar da bunu düşünenleri / yapanları takdir ettim. Fotoğraf çekmek yasak olduğu için, size bu çok özel kopyayı gösteremiyorum ama Nefertiti’nin internette yeterince fotoğrafı bulunuyor.   

Berlin Neues Museum, 1843-185Antik5 yılları arasında, (Altes Müzesinin mimarı Karl Friedrich Schinkel’in öğrencisi) Friedrich August Stüler tarafından inşa edilmiş. 2. Dünya Savaşı’ndan oldukça fazla hasar gören müze, savaş sonrasında da Doğu Almanya sınırlarında kalmış. Ancak 1989da Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra tekrar restore edilip kullanılması gündeme gelmiş.

Tam 70 yıl kapalı kaldıktan sonra, Britanyalı mimar David Chipperfield’in öncülüğündeki restorasyon çalışmaları 2003 tarihinde başlamış ve Ekim 2009 yılında müze tekrar açılmış.

Aynı çatı altında çeşitli sergileri barındıran “Yeni” Müzeyi, Antik Mısır sanatına ait bu güzel örnekler uğruna, kesinlikle gitmeye değer buluyorum.

Yeni Müze’deki Mısır Sanatına ait eşsiz eserlerle gözümüz gönlümüz şenlendikten sonraKlasik Antik döneme ait Yunan eserlerinin sergilendiği The Altes Museum (Eski Müze)deyiz.

Altes Müzesi, 1823-1830 yılları arasında mimar Karl Friedrich Schinkel tarafından Neoklasik tarzda yapılmış. Binanın önünü İyon sütun başlıklı 18 adet sütun süslemekte. 1999 yılında, Müze Adası’ndaki diğer müzeler gibi Altes Müzesi de UNESCO Dünya Mirası listesine girmiş.

Altes Müzesi’nde Klasik Antik döneme ait Yunan eserleri sergilenmekte.

Eski Müzenin en ilginç bölümü, sütunların arasında sergilenen heykel koleksiyonunun yer aldığı bölüm.

Yuvarlak şekildeki salonu çevreleyen 20 adet sütunun üstünde yükselen kubbe de kabartmalarla dolu ve kubbenin en tepesinden içeriye gün ışığı girmekte.

Bugün müzelerle dolu oldukça yoğun bir gündü. Sabah 10’da Bode müzesiyle başlayan maceramız, akşamüstü 18:00’de Altes Müze kapanmak üzereyken bitti. Bu kadar süre zarfında müze adasındaki 5 müzeden yalnızca 4 tanesini görebilmiştik. National Galeri’ye ne vaktimiz ne de dolaşacak halimiz kalmıştı.

Bu yoğun günün ardından, bu gece Alexanderplatz’daki Noel pazarında sıcak şarabın (Glühwein) tadına baktık. Kırmızı şarabı kabuk tarçın, karanfil, portakal kabuğu, vanilya ve yıldız anasonla birlikte kaynatarak yapılan Glühwein, insanın içini ısıtan geleneksel bir kış içeceği. Gördüğünüz bardakları 3 euro şarap + 3 euro bardak için depozito, yani 6 euroya satıyorlar. İsterseniz içtiğiniz bardağı alıp götürebilirsiniz ya da bardağınızı geri götürür 3 euroyu geri alırsınız. Tercih sizin…

İtiraf etmeliyim ki Almanlar bu depozito işini çok iyi kullanmayı biliyorlar. Böylece plastik şişeler doğaya atılmamış, bira bardakları da oraya buraya saçılmamış oluyor. Kocaman varillerin içine yakılmış ateşin başında içilen sıcak şarapla ve keyifle geçirilen gecelerin ardından birileri etrafı dolaşıp boş bardakları toplamak gibi bir zahmete de katlanmıyor. Akıllıca bir çözüm! 

Müze Kartı ile Berlin’de 3 gün 3 gece müze şöleni

0

Evet, haklısınız, daha fazla ertelememek lazım, yazmayı. Berlin anılarımıza kaldığımız yerden, müzelerden devam ediyorum.

Kapısına kadar gidip de kapıyı duvar bulmamak için, internetten bakıyor ve öğreniyoruz ki müzeler sabah 10da açılıyormuş. Yani, sabah kahvemizi rahat rahat içmeye vaktimiz var. Zaten biz Berlin’de kahvenin sudan ucuzluğundan mest olmuş durumdaydık 🙂

O sabah oldukça soğuktu. Sokaklarda değil ama arabaların, kafelerin dışardaki masa-sandalyelerinin üstünde kar tutmuştu.

Sıcacık kahveyle içimizi ısıttıktan sonra, metro istasyonundaki kocaman ayna “gel de bir selfie çek” diyordu sanki bana. Ben de dayanamayıp aynada fotoğrafımı çektim ve…

“Ne o?! ensemin dibinde biri mi var?!”

“Bizim gezgin Papatya en son Kottbusser Tor metro istasyonunda, selfie çekerken görüldü. Paylaştığı son fotoğraftan beri kendinden haber alınamadı” diye yazıyormuş sosyal medyada 🙂

Müze kartıyla birlikte size audio guide da veriyorlar. Ben ilk kez Bode Müzesinde kullandım. Gördüklerinizle, kulaklıkta söylenenlerin senkronunu tutturmak pek kolay olmuyor. Bunun için fazlasıyla zamanınızın olması da gerekiyor. Yoksa sizin ilgi alanınıza göre müzeyi gezme hızınızı etkiliyor.

Aynı toplu taşım kartı gibi, Berlin için bilmenizde fayda olan bir başka şey de Müze Kartı (Museum Pass Berlin).

Müze kartı için 24 € ödüyorsunuz ve art arda 3 gün içinde, Berlin’de 50 tane müzeye bu kart ile bedava girebiliyorsunuz. Eğer çok vaktiniz yoksa ya da yalnızca en önemli müzeleri görmekse niyetiniz, bu işi daha da ucuza getirebilir, yalnızca “Müze Adası”ndaki müzeler için 18 € vererek daha da indirimli bilet alabilirsiniz.

Berlin’deki en önemli ve büyük müzeler, “Müze Adası” (Museumsinsel) adı verilen etrafı suyla çevrili bir adacığın üstünde, hepsi yanyana. Yalnızca burada bulunan müzelerin her birinin giriş ücretinin 10-12 € arasında olduğunu düşünürseniz, Müze Kartına vereceğiniz 24 € ile, girdiğiniz 3. müzede kâra geçmiş oluyorsunuz zaten. Hesap ortada!

Müze adası şu müzelerden oluşmakta:

  • The Bode Museum  Müze Adasının en kuzey ucunda bulunan bu müze 1904da yapılmış.  Kaiser-Friedrich-Museum  da deniyormuş. Ortaçağın başından 18.yüzyılın sonuna kadar olan döneme ait olan; Almanca konuşulan ülkelerden, Fransa, İtalya ve İspanya’dan heykeller sergilenmektedir. Geç Antik dönemden Bizans dönemine kadar Akdeniz bölgesinden sanat eserleri yanı sıra günlük yaşama ait objeler; ayrıca Doğu Roma İmparatorluğundan heykeller de yer almaktadır.
  • The Altes Museum (Eski Müze) 1830da kurulmuş. Klasik Antik döneme ait Yunan eserleri sergilenmektedir.
  • The Neues Museum (Yeni Müze) 1859da yapılıp, 2.Dünya savaşında yıkılmış ve 2009da tekrar açılmış. Mısır koleksiyonu sergileniyor. Meşhur Nefertiti büstü burada bulunuyor. Ayrıca, Ortadoğudan Atlantik’e, Kuzey Afrikadan İskandinavyaya prehistorik kültürden örnekler sergileniyor
  • The Alte Nationalgalerie (Old National Gallery) 1876de yapılmış. Neoklasik, Romantik, Fransız Empresyonist, erken Modern çağ eserleriyle, 19 yüzyıla ait en zengin Alman heykel ve resim koleksiyonu sergilenmektedir.
  • The Pergamon Museum, şu meşhur, “bizden yürütülüp götürülen” Bergama Tapınağı’nın bulunduğu Berlin’in en önemli müzesi bence. Almanya’nın en çok gezilenler listesinde birinci, dünyanın da en çok ziyaret edilen müzeler sıralamasında ilk 10’da yer almakta Bergama Müzesi. Klasik Antik Çağ Koleksiyonu içerisinde;  Babil’den, Asur’dan, Mısır’dan, Kıbrıs’tan; Yunanistan’dan Olympia, Sisam Adası; Türkiye’den Bergama, Milet, Didim, Priene kazılarından çıkarılmış eserler bulunuyor. En önemli eserler:
  • Bergama Zeus Sunağı, Bergama Athena Tapınağının Girişi, Bergama’dan Athena Heykeli, Milet’in Market Kapısı, İştar Kapısı ve Mshatta Alınlığı ve Halep Odası’nın yanı sıra, İznik Çinisi ve halılarından da örnekler görülür.  Bergama Zeus Sunağı şu anda sergilenmiyor. Restorasyon için kapalıymış ve 2019a kadar da kapalı kalacakmış. Şu anda Milet’in Market Kapısı, İştar Kapısı ve Halep Odası ziyarete açık.

Aklınızdan çıkarmamanız gereken tek şey, bu kartın 3 günlük olduğunu unutmamak. Kartla belki 50 müzeye girmeye hak kazanıyorsunuz ama 3 günle sınırlamak zaten sizin bütün müzeleri görmenize bir engel aslında. Çünkü ne yaparsanız yapın bu kadar çok müzeyi 3 gün içinde görebilme ihtimaliniz yok. Dolayısıyla da sizin ilginizi en çok çekenleri listeden işaretleyip açık oldukları gün ve saatlere göre programınızı yapıyorsunuz ki 3 güne mümkün olduğu kadar çok şey sığdırabilesiniz..

Müzelerin büyük bir çoğunluğu da pazartesi kapalı olacağı için, o gün Müze adasında görebildiğimiz kadar çoğunu görmeye; ertesi günü, pazartesi de, açık olacak Musevi Müzesi’ne gitmeye kadar verdik biz de.

Müze adasının en ucundan başlayalım dedik. İyi mi ettik kötü mü? bilemiyorum. Yukarıdaki fotoğrafta arkamda gördüğünüz Bode Müzesi’nin yuvarlak dış cephesi.

Bode Müzesinin yalnızca dış görünüşü değil içi de son derece ihtişamlı. Kapıdan girer girmez sizi karşılayan şu heykel gibi mesela…

Bode müzesi de diğerleri gibi 10da açılıyordu, sözde!? Kapı açıktı, biletler kesildi. Paltolarımız vestiyere bırakıldı (Tüm müzelerde vestiyerler ücretsiz, paltonuz karşılığında size bir numara veriyorlar). Ama yalnızca giriş katı açıktı. Şu gördüğünüz merdivenlerden yukarı çıkma girişiminde bulununca, müze bekçisi gelip Almanca “yukarı çıkamazsınız daha” dedi; biz de hiçbir şey anlamadık tabi. Yahu insan 3-4 kelime İngilizce konuşanı bekçi yapar dünyaca ünlü müzeye, değil mi?  (Sabahın o saatinde, midem burkulmaya başladı…) Neyse biz İngilizce bilmeyen bekçinin ne demek istediğini, “tarzanca” anladık ki daha yarım saat bekleyecekmişiz, öbür salonlar açılıncaya kadar. (Madem ki daha geç açılıyor, neden kitapçıkta “saat 10da açılır” diye yazıyor ki?)

Kapılar açılır açılmaz, zincirden boşalır gibi daldık bir salondan öbürüne… Ama o da ne?!

Bode müzesindeki eserlerin neredeyse hepsinde yalnızca Almanca açıklama vardı. Doğrusu çok bozuldum. Herkes Almanca anlamak/bilmek zorunda mı? (…ve defter çıkar, negatif hanesine ikinci atılır. Üzgünüm...)

Bode Müzesinde en beğendiğim şey; yukarıdaki mermere adeta nakış gibi işlenmiş “Phaidon’un Düşüşü” oldu. Atların, insanların, yaprakların her bir detayı öylesine ince işlenmişti ki… hayranlıkla seyrettim bir süre.

Ama müzenin büyük çoğunluğu için, “bende hayranlık uyandırdı. Bir daha bir daha gelinir” diyemeyeceğim..

Benden size tavsiye, eğer ki Hıristiyanlık sembolleri özel ilgi alanınız değilse, İsa’lar ve Meryem’lerden daha ilginç şeyler de var diyorsanız, bence siz Bode müzesinden başlamayın. Benim, şahsen, her boyda ve yaşta İsa bebekleri, bu kadar çok acı çeken/çarmıha gerilen/sefil durumda İsa’yı ve acıklı suratlı Meryem’i bir arada görmekten ruhum daraldı. Müze, müze değil de kilise mübarek! Yalnız Hıristiyanlık tarihini sergiliyor sanki. Benim gibi düşünüyorsanız, bütün diğerlerine gidin, vaktiniz çok bolsa; Bode müzesine zaman ayırırsınız. Berlin’de görmediğim o kadar çok şey daha kalmışken, ben bir daha Berlin’e gitsem, bu müzeye gitmezdim mesela.

Müzenin penceresinden Berlin Katedrali’nin kubbesi… Dışarıda bizi feci bir soğuk bekliyordu ve biz, bundn sonraki durağımız olan Bergama Müzesi’ne girebilmek için ne kadar uzun süre dışarıda soğukta bekleyeceğimizden haberdar değildik henüz.

Marketler, deli ucuz biralar, deli soğuk ve Alexanderplatz’da Noel Pazarı

5

Gündüz gezip akşam otele döndükten sonra internette araştırıp sonraki gün ne yapacağımızı planlıyoruz. Bu durumda, kaldığınız otelde internet erişiminin olması gerçekten önemli ve size çok zaman kazandırıyor, inanın ki… Müzelerin açılış saatleri, kapalı oldukları günler, pazar yerlerinin nerede, hangi gün kurulduğu, yemek yiyebileceğimiz alternatifler yerler ve tabi ki sonraki günlerin hava durumu. Cumartesi gününden itibaren dondurucu soğuklar, sonrasında da kar yağışı bekleniyordu. O zaman Müzelere gitmeyi 1 gün sonraya erteleyip hava daha fazla soğumadan açık havadaki Noel Pazarlarını gezmeye karar vermiştik o gün. Dışarı çıktığımızda gerçekten de yaprakların donmuş olduğunu gördük. Bu nasıl bir soğuk yahu?!?! Brrrrrr…

“Kuzeyden gelen soğuk hava dalgası” iner ya biz güneydekilere, işte bu soğuk, o soğuk olmalı! Girit’teki soğukta bana yeten, hatta güneş açıp hava ısınıverince ayaklarımı terleten botlarla burada ayaklarım dondu. Acilen daha kalın tabanlı botlar ve kulaklarıma kadar inen bir bere almam şart! (Daha ilk günden alışveriş yapmak!? Ne üzüldüm ne üzüldüm 🙂

Kim demiş Almanya’da her şey pahalı diye?  Eskidenmiş o…

Ben küçükken (4-5 yaşlarındayken) annemle babam, hep Almanya’da sebzenin, meyvenin ne kadar kıt ve pahalı olduğundan söz ederlerdi. Klasik örnek olarak da; orada “karpuzun dilimle satıldığını, hiçbir zaman az almayı bilmeyen babamın bir gün manava “versene oradan 1 karpuz” demesinin üzerine adamın yüzündeki ifadeyi” anlatırlardı.

Vallahi biz gittiğimizde hiç de öyle bir durum yoktu artık. Tabi ufak bir ayrıntı olarak, aradan 40 yılın da geçtiğini unutmayalım. Bu arada, Dünyamız globalleşti; “artık her yerde her şey bulunur, parayı bastıran alıp yer” oldu. Hatta iş çığırından çıktı. Matematiğini çözemediğim şekilde, arz-talep meselesi mi desem, sürümden kazanmak mı desem, ne desem? Bakıyorsunuz bazı sebzeler, meyveler yetiştiği topraklardan km.lerce uzakta, daha ucuza alınabilir oldu! Girit’in batısında, Hanya tarafında avokado yetiştiği için, bu yerli ürünü ne kadar bol bulduğumuzu ve her yerden daha ucuza aldığımızı sanırdım ben ama yanılıyormuşum. Taaa Berlin’de, aynı fiyata avokadonun organiğini bulmak mümkünmüş. Şaşırdım kaldım. Zaten organik ürünler sektörü de almış başını gitmiş Almanya’da.

€ya geçtiğinden beri fakirleşen Yunanistan’da, evet ekonomik durum iyiye gitmiyor, enflasyon da var. Mesela yukarıdaki, yaban mersini ve ahududu gibi meyveler burada yetişmediği için ithal ediliyor ve çok daha pahalı Yunanistan’da. Hadi bunlar soğuk memleketlerin orman meyveleri… peki daha sonra gideceğimiz semt pazarında gördüğüm rengarenk dolmalık biberler nasıl oluyor da burada pazardan aldığım Girit mahsulü biberlerle aynı fiyata hatta akşam pazarında daha da ucuza olabiliyor?

Daha ucuz demişken, Berlin’de 1 fincan filtre kahve 1,5 € – 2,5 € arasında. Otelimizin tam karşısındaki süpermarketin kafeterya kısmında o sabah içtiğimiz 1,5€ luk kahve gayet güzeldi, üstelik organikti. Anladım ki biz Girit’te oldukça pahalı bir hayat sürüyormuşuz. Girit’te turizmden nasibini almış fiyatlar sayesinde kahve içmek için 3€ -4€ gözden çıkarmanız gerekiyor 🙁

Biralar deseniz öyle. Almanya’da üretilmiş Efes Bira, Türkiye’dekinden ucuz, 1 €  bile değildi; 0.90 € .

En azından Berlin’de kaldığımız günler boyunca burnumuzun dibindeki marketten hemen her gün, bu Girit’te az bulunur meyvelerden alıp yiyerek vitamin depoladık. Zaten benim boğazım gitgide daha kötüleşmeye başlamıştı. Ne burun/boğaz spreyi ne de pastiller pek işe yaramıyordu.

Dedim ya; “bazı şeyleri yetiştikleri topraklardan km.lerce uzakta bulabiliyorsunuz”. Ben de başka bir organik markette ne buldum? Aynı kutu içinde Brezilya fıstığı, Macadamia ve Pecan cevizi. Pecan dışındakileri kabuklarıyla ilk defa görüyordum. Kültürüm arttı 🙂 Bu yüzden her gittiğim yerde marketlere ve pazarlara bir göz atmaya bayılıyorum.

Arkamda gördüğünüz Berlin’in sembollerinden biri olan, TV Tower da Alexanderplatz (Aleksander meydanın)da. Berlin’i tepeden, kuş bakışı seyretmek için bir restoranı ve barı varmış.

Noel Pazarı’nda kurulan her bir tezgah, meşhur Alman masalı  Hansel ile Gretel‘deki cadının kurabiye evi sanki…

Çinlilerin wok tavası gibi koca koca tavalar ortadan 2ye ayrılmış; aynı anda 2 çeşit yemek ısınıyor.

Ich liebe Dich”   Bunu ben bile anladım 🙂 

Kağıttan fenerler her biri ayrı güzellikte…

Çocuklara çeşit çeşit bereler…

Evet, sonunda orijinal bir Bretzel de yendi!

 

Gelmeden önce, Berlin’le ilgili bir rehber kitapta, yemek-içmek konusunda şöyle bir cümle dikkatimi çekmişti:

Bir bretzel biranıza gayet güzel eşlik edebilir“!?   Simitle Bira içmek gibi bir şey… hiç düşünmemiştim. Türkiye’de simiti çayla yakıştırdığımız gibi… 

“Seç beğen al” çeşit çeşit bira bardakları… Almanya’da ne içilir? BİRA!

C&A’daki indirimi görür görmez içeri dalan; ayağını ve başını sağlama alan, Alexanderplatz’da Noel pazarını talan etmiş, yorgun ama mutlu Papatya 🙂

Almanya demek bisiklet demekmiş, kendi gözlerimle de gördüm. Ben Almanları soğuk demeden, yağmur demeden bisiklet kullandıkları için takdir ederken, sonraki günlerde göreceğim ki kar bile yağsa onlar bisikletlerinden vazgeçmeyecekler. Helal olsun size!  Bakalım, Türkiye’de ve Yunanistan’da bisikletin yaygınlaşması daha ne kadar zaman isteyecek? 

Bisiklet yolları da bunun yaygınlaşmasını ve bisikletçinin emniyetini sağlıyor elbette.

Cahilliğimize vurun, biz böyle bisiklet yollarına alışkın olmadığımız için, an oldu ki “yanlışlıkla” bisiklet yolundan yürüdük diye bize kızıp bağırdı bisikletçiler. İnsanlar haklı! Diyecek hiçbir sözüm yok.

Alexanderplatz’dan metroya binip otelimize dönerken, bugün öğleden sonra otelimizin az ötesinde, Spree nehri boyunca pazar kurulacağını biliyorduk. Eh madem ki yolumuzun üstünde, bu pazar da mahzun kalmasın dedik ve daldık içine ama…

pazarda sebze, meyve gibi renkli ve canlı şeyler bulmayı beklerken, daha çok kumaşlar, atkılar, bereler, şallar, örgü ve kumaş oyuncaklar vardı. Bir kaç Türkisch börek ve gözleme yapan dışında yiyecek hiç yoktu.

Aman yarabbi, İzmirde Hisarönünden dönünce kumaşçılarda kapı önünde dizili duran “bu kumaşlardan kim alır acaba?” diye merak ederken, beni buralarda bir pazar yerinde buldu bunlar? 🙂

Dün gece Kreuzberg’te yemek yedikten sonra camın arkasından izlediğim şu görüntüyle büyülenip kalmıştım. Daha önce Hindistan’da görmüştük tandır ekmeklerinin tandırın duvarlarına dokunur dokunmaz puf puf kabarışını. Dün gece de büyülenmiştim adeta. Dolayısıyla bu akşam nerede ve ne yiyeceğimizi düşünmemize hiç gerek kalmamıştı.

Lasan Restorant her çeşit kebap ve çorbaların yanısıra, tabule ve şahane falafeller yapıyor, üstelik hemen o anda pişirdiği tandır pideleriyle.. Arapların işlettiği mekanda, başı sımsıkı siyah eşarpla kapalı Arap güzeli bir kızla, başı açık başka bir Arap güzeli kız garsonluk yapıyor.

Salonun köşesinde bir çay demliği… Yanında da ince belli olmayan küçük boy bardaklar, çay kaşığı, şeker… Bakıyorum, insanlar kalkıp kalkıp kendileri çaylarını alıyorlar. Meğer çaylar “müessesenin armağanıymış”! İstediğiniz kadar, kendiniz alıyorsunuz. Tabi ki biz de aldık ve içimiz ısındı, falafellerimiz gelinceye kadar.

Restoranı işletenlerin inançları gereği olsa gerek, buzdolabında hiç içki görmedim. Ama yanımızdaki masada oturanlara getirdiği ayran, benim için sürpriz oldu. Girit’te, yemek yediğiniz bir yerde asla bulunmayan bir şey.

Her yerde olduğu gibi, onların da menüsünde, etsiz yemeklerin yanında “vejetaryen” yazıyor. Tabule, ızgara hellim peynirli dürüm, falafel bunların arasında. Biz, Yorgo’nun falafelinin içinde yoğurt olmasın yalnızca tahin sosu olsun, demeye çabalarken Arap güzeli kız, “ok. Vegan'” deyip  lafı ağzımıza tıkıyor.

Dedim ya, burada herkes “etsiz yaşayan” insanlardan haberdar 🙂

Üşümüş elleri ısıtan, acıkmış mideyi doyuran lezzetin verdiği huzurla, bugünü de bitiriyoruz…

Yarısı boş valizle seyahat etmek

3

Berlin seyahatinde çocuklar yanımızda değildi. İnanın ki ben çocuksuz gezmeyi unutmuşum…

En son 2010 yılında, Hindistan’a gittiğimizde, çocukları evimizde annemlerle bırakmıştık. O zamandan beridir ya ailecek gidiyoruz ya da ben, yazın, çocukları kapıp geliyorum memlekete. Biz ki eskiden sırt çantalı turistlerdik. Bir kaç kat kıyafetimizi biri kırmızı öbürü mavi 2 koca sırt çantasına tıkıştırdık mı gezmeye hazırdık. Üstüne de birer uyku tulumu bağladık mı – o zamanlar İzmir’e direk uçuş yoktu- bindiğimiz gemide nerede uygun bir yer bulursak uyku tulumumuzu serip yatardık.

Çocuklar olunca işin rengi değişti. Belki Maya bebek arabasındayken (valiz çekmek mümkün olmadığı için) sırt çantamla seyahatlere devam ettim bir süre ama çocuklar 2ye çıkınca 3 kişinin kıyafeti sırtında taşıyamayacak kadar artmıştı. İster istemez seyahatlerimizin kalitesini arttırmış; çocuklar olunca gemilerde kabinde uyumaya, hatta gemi yerine uçağı tercih etmeye başlamıştık. Türkiye seyahatlerine eskiden 1 anne ve 1 çocuğa 1 valiz ile giderken, çocuk büyüdükçe valiz sayısı artmış; 2 çocuk olunca da 2nin altına düşmez olmuştu.

Geçen yaz çocuklarla Türkiye’ye gelişimizde… 2 valizimizi verdikten sonra elimizde kalanlar bunlar. Benim sırt çantam, Maya’nın sırt çantası, Dario’nun çantası, Maya’nın mandolini, şapkanın altında fotoğraf çantası, bir de uzun kalacağız diye laptop çantası. Eşyaların X-ray kontrolünde kaç partide geçtiğini siz hesap edin artık.

– Çok şey getiriyorsun, sanki evde değil de otelde kalacaksın. Yıkarız elbet, diyor annem hep. Sonra bakıyorum, çocukların kıyafetlerini kirletme hızlarına yetişemiyor ve gözü bulutlarda “yarın hava açsa da çamaşır yıkasam, giyecekleri kalmadı” diye tasalanıyor. 

Çocuklar büyüdükçe yanlarına almak istedikleri, kendilerine özel eşyaları da artıyor. Kendi çantalarını kendileri taşıma şartıyla buna izin veriyorum ama her Türkiye’ye gidişimiz-gelişimiz muhteşem oluyor.

Yine 4 valiz (+ 3 sırt çantası) hazırlayarak Türkiye’ye gitmiştik ailecek. Birkaç gün sonra, çocukları (annemlere) emin ellere bırakarak Berlin’e gitmek üzere valizleri hazırlıyordum. Gözlerime inanamadım! 2 valiz bile dolmamıştı! “Acaba 1 tane mi alsak?” diye bile aklımdan geçti bir an ama “olsun, bir şeyler almaya yerimiz olsun” düşüncesi rahatlattı içimi. Ben hakikaten bu kadar az eşyayla seyahat etmeyi unutmuşum 🙂

Berlin uçağına binerken, kabin bagajı boyundaki yarı dolu valizi yanımıza almıştık. Valizi üst rafa koymadan, meşhur kırmızı mantomu da çıkarıp içine koymuştum. Yolculuk son derece rahat geçti. Bilet alırken sipariş ettiğim Vejetaryen Hintli Menüde bol baharatlı Hint Peyniri “Paneer”, kimyonlu soğanlı patates, basmati (pirinç) pilavı, mercimek salatası ve az biraz meyve çıktı. Çok da lezzetliydi. Hint baharatlarının keskin tadı daha damağımdayken bir de güzel Hint filmi seyrederek Berlin’e varmıştık.

Berlin Tegel havaalanında, pasaport kuyruğunda beklerken itiraf ediyorum ki bir hınzırlık yaptık. Uçakta, Almanyalı Türkler de olduğu için, istediğimiz gibi rahat konuşabilmek adına Yunanca alternatifimiz vardı bizim 😉 Aramızda Yunanca konuşup, “bak şu şöyle; şu neden böyle ki?” falan filan derken arkamızdaki 2 (Türk) kadını fark etmemiştik bile. İşte, bir dili bilip de insanların senin o dili bildiğini bilmemeleri, nasıl büyük bir avantajdır, anlatamam 🙂 Pasaport kuyruğunda beklerken hafiften ürpermiş, Yorgo’ya valizden mantomu vermesini rica etmiştim. Yorgo da yanımızdaki küçük valizi hemen oracıkta açtı. İçinden mantoyu da çıkarınca, bizim valizin yarısı boş kaldı yine. Tam o sırada, arkamdaki 2 kadından birinin diğerine -Türkçe- şöyle dediğini duydum:

– Görüyor musun, bak, onların valizi bomboş… içine ceketini bile koymuş. Bizim gibi her köşesini doldurmuyorlar tabi “onlar”…

Beni “onlar”dan görmesine hiç kızmadım. N’apsın kadıncağız?… Anlamadığı bir dilde konuşuyorduk. Yabancı olduğumuzdan emindi ve benim onu anladığımı nereden tahmin edecekti ki?!  Hiç bozmadım ama güldüm 🙂 ve içimden dedim ki;

– Sen bizim çocuklarla gelirken getirdiğimiz, her köşesi dolu valizleri görseydin, ne dil konuşursam konuşayım, “sizden” olduğumu anlardın… kesin!

Artık tatilde gideceğiniz/göreceğiniz yer hakkında bilgiye ulaşmak çok daha kolay. İnternet sağ olsun! Gelmeden önce yaptığımız araştırmalarda gördük ki Berlin’de (ve Almanya genelinde) toplu ulaşımdan iyisi yok: hem kolay hem de ucuz. Kalacağınız gün sayısı belli olsun yeter ki… orada geçireceğiniz kadar günlük bilet alıyorsunuz. Sonra da toplu taşımları cılkını çıkarıncaya kadar kullanıyorsunuz 🙂

Havaalanındaki Information bürosundan aldığımız 5 günlük Berlin Welcome Card‘la birlikte size bir de Berlin haritası ve ufak bir kitapçık veriyorlar. Bu (birkaç) günlük biletlerle tren, metro, otobüs, tramvay gibi bütün toplu taşım araçlarına sınırsız binebiliyorsunuz. İlk kullandığınız anda, soktuğunuz makinada biletinizin üstüne o günün tarihi basılıyor ve ondan sonraki kullanımlarda bileti tekrar tekrar göstermekle, makinada iptal ettirmekle uğraşmıyorsunuz. Bu öyle büyük bir kolaylık ve zaman kazandırıyor ki insana, anlatamam. Metronun geldiğini gördüğünüz anda koşup binebiliyorsunuz.

Bir de İzmir metrosuna girişimiz aklıma geldi. Metroya binmek için önce merdivenlerden yukarı çıkıp kent kartı basıyor, turnikelerden geçiyor, o sırada elindeki zımbırtıyı çantanıza uzatan güvenlik görevlisiyle de bir dakika kaybediyorsunuz. Sonra siz merdivenlerden ininceye kadar tren kaçıyor.

Berlin’de metrolarda turnike yoktu, çantalara şüpheli şüpheli bakan güvenlik görevlisine de pek rastlamadık. Peronların girişinde bir kenarda, bilet iptal makinası vardı; onu da kullanan pek yoktu. Anlaşılan çoğu kişinin ya günlük biletleri ya da kartı var. Kartınızı bir kere ödüyor, sonra istediğiniz kadar binebiliyorsunuz. Kentkarttaki gibi kontör yükleme, kontörün kadar binebilme derdin yok ve her trene binişte kart basma/bilet iptal etmekle uğraşmıyorsunuz. Ulaşım çok hızlı akıyor. Zaten metroda hiçbir gün 3 dakikadan fazla beklemedik.

Tabi bu sistemi de bir şekilde denetlemek için, bilet kontrolcüleri biniveriyor trene/metroya. Biz 5 gün boyunca hiç birine rastlamadık da… son gün, ayrıldığımız sabah karşılaştık kendileriyle metroda. İyi ki Yorgo önceki gece gözümüzden kaçan “ufak” bir detayı fark etmişti de, son gün giderayak ceza yemedik. 

Bizim gözümüzden kaçan detay şuydu: Biz Berlin’de tam 5 gece kalacağımız için, biletimizi kullandığımız ilk gün öğlenden sonradan, ayrılacağımız 6. günün sabahına kadar (ilk kullanım saatinden itibaren 5 gün sonra aynı saate kadar) tam 5 günlük biletimiz var, diyorduk/sanıyorduk. Fakat ufak bir detayı atlamıştık. O da biletin kullanıldığı saatin değil, kullanıldığı günün tarihinin kriter alındığıydı. Yani siz biletinizi ilk kez sabah da kullansanız, gece 23te de kullansanız, saat 24 olduğunda o biletinizin 1 günü bitmiş oluyormuş! Bunu öğrendiğimizde 6. günün sabahı için birer tek bilet almıştık. İyi ki de almışız, önceki günlerde sayısız kerelerce bindiğimizde rastlamadığımız kontrol memurları o sabah bizim metroya bindiler 🙂

Bütün Toplu Taşıma araçlarında kullanabileceğiniz BerlinWelcomeCard biletleri; yalnız kullanacağınız gün sayısına göre değil, gezeceğiniz güzergaha göre de 2 şekilde fiyatlandırılmış. Yalnız Berlin’in merkezi’nde kullanacaksanız biraz daha ucuz ve Merkez+Potsdam için biraz daha pahalı.

2/3/5 günlük biletleri, Tegel Havaalanı’nda, Alexanderplatz’da, Brandenburger Tor’da, HayvanatBahçesi’nde, Hauptbahnhof’da bulunan Information bürolarından ya da online olarak bu adresten de alabilirsiniz: visitberlin.de

Adambaşı 32 € vermek pahalı gibi görünebilir ama burada, 150.000den az nüfuslu İraklio’da tek kullanımlık bir otobüs biletinin 1,10 € olduğunu düşünürseniz ve bizim yaptığımız gibi bütün gün boyunca sayısız kere metroya binerseniz, hesap ettiğinizde kârlı çıktığınızı göreceksiniz.

O gün otelimize varıncaya kadar saat neredeyse 3 olmuştu. Berlin’in İzmir’e ve Girit’e göre ne kadar kuzeyde olduğunu düşünürsek, gözardı edemeyeceğimiz bir şey daha vardı. Burada, kuzeyde gün daha geç ağarıyor, daha da erken kararıyor; dolayısıyla günler daha kısa sürüyordu. İlk sabahtan fark ettik ki İzmir’de ve Girit’te 7’yi geçe hava aydınlanmışken; Berlin’de saat 8de bile tam olarak aydınlanmamış oluyordu. 

Fazlaca vakit kaybetmeden odamıza valizleri bıraktığımız gibi dışarıya attık kendimizi. İlk gün en azından kalacağımız çevreyi, Kreuzberg’i bir görelim, dedik. Otelimizden Kreuzberg’in merkezindeki Kottbusser Tor istasyonuna doğru yürürken, hemen bir blok sonra Spree nehrinin üstünden geçtik ve orada o soğuk sularda yüzen kuğulara ve ördeklere çok acıdık.

Daha önce de söylediğim gibi, yol boyunca bütün dükkan tabelaları Türkçe idi. Tam metro istasyonunun karşısındaki binanın bir tarafında Almanca; diğer tarafında da Türkçe “Kreuzberg Merkezi” yazıyordu. İçinde yalnızca adamların kağıt oynadığı, sigara dumanıyla dolmuş, duvarında Türkiye haritası ve Atatürk resimleri asılı olan bir kahve kıraathane bile gördük 🙂

Çocuklar bizimle değiller… ama çok geçmeden karşımıza çıkan bir şey bize onları hatırlatıyor. “Dur şunu bir çekeyim, çocuklar çok sever!”

Berlin’de ne yenir ne içilir? de önemli bir konuydu bizim için. Sorduklarımızdan “Bira ve Sosis” ikilisinden farklı bir cevap alamadık aslında. Bira neyse de onların sosisleri bize uymadığından acaba vejetaryen  bir şeyler bulur muyuz? diye araştırdığımızda burasının Vejetaryen hatta Veganlar için de pek çok alternatifler sunduğunu keşfettik. Vegan burgerler, vegan krepler yapan fast foodlar varmış.

Bizim için bir şehir ne kadar kozmopolit ise alternatifler de o kadar çoğalıyor. İnsan kendini sadece gittiği ülkenin mutfağıyla sınırlandırmıyor. Mesela ilk gece gittiğimiz -yine Türklerin işlettiği- Meksika restoranının menüsünde bazı tabakların “Vegan” olduğu not edilmişti. Yukarıdaki, genellikle etli yapılan bir çeşit Fajita, tek farkı et yerine tofulu yapılmış olması. Uzun lafın kısası, insanlar sizin acizane

– “etsiz” bir şeyler var mı?”

sorunuza şaşırıp size “uzaylıymışsınız” gibi bakmıyorlar. “Etsiz” yaşanabilirliği kanıksamanın ötesinde, baktık ki Vegan kelimesini de hiç kimse ilk defa sizden duymuyor ve menüsündeki Vegan/Vejetaryen alternatifleri size gösteriyor. Bu da iyiydi bizim için!

İlk akşam yemeğimizde tabi ki Berlin biralarının da tadına baktık 🙂

Bu daha ilk gün! Daha sıcak şarap (Glühwein) var içilecek, bratzel yenecek, Noel pazarları gezilecek… 

Go to Top