Balık olarak etiketli yazılar

Balık Çorbası

0


Çorbası yapılan balıklar neden hep çirkin olur?

Yoksa tam tersi mi? Tabağımıza konduğunda bizi korkutacak kadar çirkin oldukları için onlara “çorbalık” olmak mı layık görülür?

Öyle ya da böyle, hayatımda, balığın çorba olarak önüme gelmesi çok eskilere dayanmıyor, ne yazık ki.. Yazık ki diyorum çünkü çocukluk yıllarımda bu lezzetten mahrum kalmış olduğumun farkına geç vardım. Evimizde balık kızartılır, fırınlanır, plaki yapılırdı da çorbası olmazdı hiç. Balık çorbasını ilk defa burada, Girit’te tattım. Tadını aldıktan sonra evimizde de pişirmeye başladık. Kızımın ilk içtiği çorbalardan oldu, her zaman da severek yedi. Çocuğunuza balığı yediremiyorsanız, lütfen çorbasını içirmeyi deneyin, balık yediğini bile anlamayacak.

Burada hemen her evde pişirilir balık çorbası. Ama anladığım kadarıyla her evin balık çorbasının tarifi de, o evin zevkine göre değişiklikler gösterir. Kimi domates de koyar, kimi koymaz; kimi kabak rengini bulandırır der koymaz, kimi kabak olmazsa olmaz diye düşünür. Balıklar bile zevke ve o gün balıkçıda bulunan balığın çeşitliliğine göre değişir. Balığın çok taze olmasına dikkat edilir. Ayrıca derler ki ne kadar çok çeşitli balık kullanılırsa çorbanın lezzeti de o kadar güzel olur. Balığa eşlik edecekler arasında olmazsa olmazlar; patates, havuç, soğan ve kereviz sapıdır. Çorbayı koyulaştırmak için, çoğunlukla pirinç koyulur ama şehriye de olur. En sonunda da yumurtalı terbiyesi eklenir. Kısaca böyledir balığın çorba olma hikayesi.

Balık çorbasının sunulması da ayrı bir seramoni aslında. Herşey bir tencerede olup bitmez. Karşımıza da bir tas çorba çıkmaz yalnızca. Bütün lezzetlerin özüne işlediği çorbanın yanında, haşlanmış balık(lar) uzun bir servis tabağında, haşlanmış sebzeler de ayrı bir kasede gelir karşınıza. Siz ister önce çorbanızı içer, sonra balıktan ve eşlik eden sebzelerden alırsınız ya da isterseniz balığınızı ve sebzeleri çorbanıza katıp hepsini birlikte yersiniz.

Herkesin Balık Çorbası tarifi ayrı demiştim. İşte benimki de şöyle:

  • Çorbalığa uygun cinsten, büyükse bir balık, küçükse bir kaç balık
  • 5-6 orta boy patates, iri parçalara bölünmüş
  • 4-5 orta boy havuç, iri parçalara bölünmüş
  • 1 kuru soğan, bütün ya da ikiye bölünmüş
  • 1 demet kereviz sapı, yarıya bölünmüş
  • 1 limon
  • 1 yumurta

Şehriye ya da pirinç (Bu kez kızım için harfli şehriye koymuştum. Kardeşim için glutensiz olsun istersem pirinç koyuyorum)

Limon dışındaki bütün sebzeler, çorba için yeterli miktarda suyla kaynatılır. İyice pişmelerine yakın, balık bütün halde (ya da en fazla kafasıyla gövdesi ayrılmış olarak) kaynayan sebzelere eklenir. Balığı parçalamamakla çorbanın suyuna daha az kılçık dökülmesini sağlamış oluyoruz. Balığı koyduktan sonra çorbanın başından ayrılmamak gerekir. Çünkü oldukça kısa bir süre sonra, balığın iyice yumuşadığını gördüğümüzde, onu dağılmadan çıkarmamız gereklidir. Balığı bir kenara koyduktan sonra, içindeki sebzeleri de süzgeçli bir kepçeyle ayrı bir kaba ayırdığımızda geriye yalnızca sebzelerin ve balığın suyu kalır. Her ihtimale karşı bu suyu da süzüp içinde kılçık olmadığından emin olduktan sonra, tekrar tencereye alıp, içine yeterli miktarda pirincini/şehriyesini atıp kaynatılır. Pirinci kabardıktan sonrası malum. Alıştıra alıştıra yumurtalı-limonlu terbiyesiyle çorbamız hazır olur. Önceden ayrı ayrı servis tabaklarına konan balıklar ve sebzelerle birlikte sofraya gelir.

Siz de isterseniz, daha önce sözünü ettiğim gibi, sofraya gelen balığın etinden ve sebzelerden de çorbanızın içine alıp, bütün lezzetlerin tadına bir arada varabilirsiniz.

Not: Burada listesini veremeyeceğim kadar çok sayıda arkadaşım/okurumdan aldığım kucak dolusu iyi dilekler ve yüreklendirici sözler için hepinize çok teşekkür etmek istiyorum. Uzun bir süre daha sessiz kaldım. Birşeyler kötü gittiği için değil… Aksine, benim için endişelenen bunca insan varken, herşeyin yolunda gittiğini de söylemeliyim. Yazacak şey, söyleyecek söz bulamadım zaman zaman. Günler geçiyor, çocuklar büyüyor, ışın tedavim devam ediyor, saçlarım uzuyor 🙂 Annemle babam İzmir’e dönse de, elbette bu tencere kaynamaya devam ediyor. Birşeyler pişiyor, bazen “ah, bunu yazsaydım” dediğim de oluyor… bir yerden başlamalı tekrar.
Birşey anladım ki, hayatı sevmek herşeyin yeniden başlangıcı oluyor.

Balıklı Bamya

0

İzmir’de, bizim evde büyük bamyalar zeytinyağlı, minicik bamyalar da etli (genellikle kıymalı) pişirilirdi. Girit’e geldikten sonra burada, bamyayı zeytinyağlının yanısıra genellikle tavuklu pişirdiklerini görmek şaşırtmıştı beni. Ta ki birgün daha da ilginç bir kombinasyonu görünceye kadar: bamyanın balıkla birlikte ve tabi ki yine fırında pişirildiğini!

Bu sene birkaç kez biz de denedik ve çok beğendik. Fotoğraf çok net olmasa da sizlere değişik bir fikir verebileceğini düşündüm. Belki de hiç aklınıza gelemeyecek bu beraberlik, yalnız damağınıza hoş bir lezzet bırakmakla kalmayıp bamyanın fırında pişerken çıkardığı müthiş koku da bamya severlerin yüreğini hoplatacak derecede güzel! Hiç de az sayıda olmayan -nedenini de bir türlü anlayamadığım- bamya sevmeyenlere de diyebileceğim birşey yok. Onlar da belki fırında balığın uğruna bamyaya bir şans daha tanıyabilirler 🙂
Buradaki bamyalar, İzmir’de “bunlardan olsa olsa zeytinyağlı olur” diyeceğimiz kadar büyük olanlardan. İzmir’de Bornova bamyası diye satılan cinsten, boncuk gibi bamyaları zaten bulma şansınız yok. Aslında çoğunluğu iri bamyalardan olmak üzere içinde, orta boy bamyaların da bulunduğu koca yığınlar halinde satılıyor pazarda. İşin güzel yanı, buradaki pazarlarda herşeyi tek tek seçme şansımız olduğu gibi, bu ayrıcalığın, sabrınız ve zamanınız varsa bamya seçmek(!) için bile size tanınıyor olması. Yani, tezgahın önünde 1 saat dikilip de hepsi küçük parmağım boyunda bamyalar seçecekseniz kimse size karışmıyor, siz sonrasında, ellerinizin kaşınmasını göze aldıktan sonra… Manav bir kere teklif ediyor, bakıyor ki siz seçmeye niyetli ve azimlisiniz o zaman sizi bamyalarla başbaşa bırakıyor 🙂 Belki de bamyaların irilerinin daha revaçta olmasından dolayı, “eh, sen küçükleri seçersen büyükleri kime satacağım ben?” gibi bir derdi yok. Kısacası, pazarda bamyalarınıza birazcık ekstra zaman harcayarak hepsini neredeyse aynı boyda seçip eve geliyorsunuz.

Bamyayla birlikte pişirmek için, fırında pişmeye ve fırın tepsimizin boyutlarına uygun herhangi bir büyük balığı alıp, porsiyonluk parçalara bölüyoruz. Ben büyükçe bir tavuk balığı kullandım. Gerekli diğer malzemeler de bir bamya yemeği için gerekli olan şeyler:

  • 1-2 büyük kuru soğan
  • Bol miktarda olgun domates
  • Birkaç diş sarmısak
  • Bir limon
  • Tuz, kara biber
  • Zeytinyağı

Önce zeytinyağında soğanı kavurup, rendelenmiş olgun domatesleri, birkaç diş sarmısağı ve bir limonun suyunu ekleyip bir sos hazırlıyorsunuz. Bu arada porsiyonluk parçalara ayrılmış balık dilimlerini fırın tepsisine diziyoruz. Balıkların etrafındaki boşluklara özenle seçtiğiniz bamyalarımızı yerleştiriyoruz. Sosunuz birazcık suyunu çekmeye başladığında ateşten alıp, fırın tepsisindeki balıklarla bamyaların üstüne döküp fırında 180-200 derecede pişiriyoruz.
Bamyaların kurumaması için domates sosunun içinde kalmaları daha iyi. Tepsinizin boyutlarına ve bamyanızın miktarına göre domates miktarını kendiniz ayarlayabilir, gerekiyorsa fırına koymadan önce biraz daha domates rendesi ekleyebilirsiniz. Bir süre sonra, piştiğinin kokusu kendini belli edecek nasılsa 😉 Balıklar piştiyse tamam demektir!

Afiyet olsun!

“Herşey zamanında kolyoz Ağustos’da”

1


Yunanca’da böyle bir deyim var: herşey zamanında kolyoz Ağustosta. Şarkı bile olmuş ama ben dinlemedim hiç şarkısını. En azından Ağustosu ucundan yakalayıp ikincidir yediğimiz kolyozu bu kez mideye inmeden fotoğrafını çekip yayınlayayım dedim. Zira Ağustos ne zaman geldi de geçti inanın hiç anlayamadım bu sene.

Herşeyin zamanında olması gerektiği bizde de söylenir. Tabi bu “zamanında” deyimi son derece göreceli bir şey. Kimine göre “zamanında” evlenmek 25i bulmadan evlenmek anlamına gelse de, kimine göre bu fikri içine sindirebilmek 30lu yaşlarını bulur. Kimi erken yaşta çocuk sahibi olmanın “zamanında” bir karar olduğunu savunur, kimilerinin de -benim gibi- “artık şimdi zamanı” dediğinde herkes ümidini zaten kesmiş olur 🙂 Dolayısıyla birşeyleri “zamanında” yapmak/olmak/öğrenmek iyi de bu “zaman” meselesi yine herkesin kendi anlayışına, görüşüne göre değişiyor demek… Zamanında öğrenmek, deyince aklıma yıllar önce katıldığım bir Yunanca kursunda tanıştığım 50li yaşlarındaki Adile Hanım geldi. Ben o zamanlar Yorgo’yla nişanlıyken İzmirde bir Yunanca kursu açıldığını duyar duymaz katılmıştım. Ne de olsa müstakbel eşimin ana diliydi Yunanca, öğrenmek lazımdı. Benim yaşlarımda bir kız arkadaş daha vardı. O da Bodrumdaki balıkçılardan o kadar çok duyuyordu ki artık bu dili anlamasa olmayacaktı. Bir de zamanında biraz Antik Yunanca öğrendiğinden, bize durmadan “bunun Antik Yunancası da şudur” şeklinde yorumlar yapan genç bir bey vardı. Bir de Adile Hanım. “O yaşında n’apacak bu kadıncağız Yunancayı” diyenlere inatla, yalnızca bu dili duymayı ve (şarkıları) dinlemeyi çok sevdiği için katılmıştı kursa. En parlak notları alamasa da, gayet iyi gidiyordu.
– Eh, benim öğrenmem sizin kadar çabuk ve kolay olmuyor, herşey zamanında yapılmalı, ben biraz geç kaldım, diyordu.
“Herşey zamanında” deyimi şimdi bana onun yıllar önce söylediği bu sözleri anımsattı. Yıllardır görmediğim bir dostumu hatırlamış oldum. İnşallah iyi ve sağlıklıdır eski dostum, Adile Teyzem.

Gelelim Türklerin KolyoZ, Yunanlıların KolyoS dediği balığa. (Nedense Yunancadan alınan bazı kelimelerin sonlarındaki S Türkçe’de Z olmuş; maydanoZ, kolyoZ, ıstakoZ, istavroZ gibi…)

Kolyoz denizlerimizde Ağustos’ta bollaşır, üstelik bu dönemde kıyılara iyice yanaşırmış. Genellikle aralarındaki çok ufak farklılıklardan dolayı uskumruyla karıştırılan kolyozun gözleri uskumrudan biraz daha küçük, vücudu da daha ince uzun olurmuş. (-muş diyorum çünkü ben bu ufak(?) farkları ayırt edemiyorum :> Boyları genellikle 30 santimi geçmemekle birlikte boyu 60 cm.i, ağırlığı da 3,5 kiloyu bulanlar da olurmuş! Ama bizi bu dev boylar ilgilendirmiyor şimdi 🙂
Bizim elimizdeyse şunlar var;

  • 5 tane orta boy kolyoz var (2şer büyüklere, 1 de yavruya diye hesaplanmış olarak)
  • 2 tane büyük olgun domates
  • 1-2 diş sarmısak
  • 1 tatlı kaşığı şeker
  • Zeytinyağı
  • Tuz, kara biber
  • 5-6 dal maydanoz ve/veya nane (isteğe bağlı)
  • Biraz da patates (tarifte yoktu bizim tercihimizdi)

Fırınımızı 220 derecede ısıtıyoruz. Kolyozları ayıklayıp yıkadıktan sonra, kafalarını kesiyoruz. Balıkları karnından aşağıya kadar kesip açarak fileto haline getiriyoruz.
Domatesleri halka halka doğrayıp, suyunu bir kapta biriktiriyoruz. Sarmısakları dövüyoruz.
Balıkları yağlanmış tepsiye açık karınları tepsiye gelecek şekilde diziyoruz. Domateslerin suyunu biriktirdiğimiz kapta, sarmısak, şeker ve tuzu karıştırarak balıkların üstüne gezdirdikten sonra -istiyorsak ince doğranmış maydanozu da serpiştirdikten sonra- domates dilimlerini sıralıyoruz. En son da üstüne yeteri kadar zeytinyağı gezdiriyoruz. Balıkları fırında yaklaşık 30 dakika pişiriyoruz. Geriye bir tek, taze çekilmiş karabiber kalıyor. O da fırından çıkar çıkmaz ekleniyor. (Eğer nane de eklemek istiyorsak, ince doğranmış naneyi de balığı fırından çıkardıktan sonra üstüne serpiştiriyoruz) Yanında güzel bir beyaz şarapla afiyetle yiyoruz.

(Eee, nerde pişmişi kolyozların diyecek olursanız… Üzgünüm benim de aklıma geldiğinde fotoğrafını çekmek için artık çok geçti, tabaklarda kolyozdan çok, kolyoz kalıntıları kalmıştı.
“Anne, acıktım!” diyerek peşimde dolaşan ve balığın fırından çıkmasını zor bekleyen Mayacık bacaklarımın dibindeyken alelacele salataları yapıp öyle hızla oturmuştuk ki sofraya, benim kolyoz projesi sekteye uğramış, son fotoğrafran mahrum kalmıştı, n’apalım… Bir dahaki sefere diyerek en azından kolyozu Ağustos bitmeden yetiştireyim 🙂

Yanında en güzel mevsimini yaşayan domateslerden, acur, biber ve soğandan oluşan bol limonlu ve zeytinyağlı bir salata.
Bir de, benim her zaman danıştığım Turhan Baytop’un Türkçe Bitki Adları Sözlüğünde Türkçesini “Deniz Teresi” diye bulduğum, burada Kritamo adıyla bilinen harika kokulu birşey daha vardı soframızda. Bunları yaz başında deniz kıyısındaki kayalıklardan toplayıp getirmişti Yorgo. Onların aynı kaparileri ve dağ sümbüllerini yaptığımız gibi, biraz haşladıktan sonra süzüp salamurasını yaptık. Birkaç ay bekledikten sonra yenilmeye hazırdı. Tadına bakalı çok oldu ama yazmaya fırsatım olmamıştı. Bugün de balığın yanına çok yakıştı doğrusu…

Arkadaşların yorumları sonucu eklenti:
Latincesi Crithmum maritimum olan Kritamo’nun, Türkiye’de Kaya Koruğu adıyla bilindiğini öğrenmiş oldum.

Armiko, tuzlu balık ve mustachudos

1

İlk defa yıllar önce Eminönü’ndeki Levi Lokantası’nda yemiştik armikoyu ve bu kadar basit malzemeyle ortaya bu kadar lezzetli bir yemek çıkmasına hayret etmiş hatta bu işin sırrının ne olduğunu da merak etmiştik. 1990 yılında çıkan Sefarad Yemekleri kitabında tarifini bulduğumdan beri pek çok kere denedim. (Bu kış İzmir’den aldığım Izmir Sefarad Mutfağı kitabının, kapsamlı bir çalışma olmasına rağmen Armiko’ya yer vermemiş olması ilgimi çekmişti.) Biz çok sevdik bu domates yemeğini . Özellikle yaz aylarında domateslerin iyice olgunlaşıp yemeğe de rengini verdiği şu günlerde deneyin. Ben genellikle pazara gittiğim gün, çatlamaya hazır “yemeklik” domateslerden -hem de uygun fiyata- alıp eve gelir gelmez yapıyorum bu yemeği. Böylece zaten çok dayanmayacak olan olgun domatesler hemen değerlendirilmiş, öğlene de pratik bir yemek yapılmış oluyor. Siz de artık yumuşamış olan domateslerinizi değerlendirebilirsiniz bu tarifle.
Armiko (de tomat)

1,5 kilo çok olgun, kırmızı domates
1 adet kuru soğan
1 kahve fincanı pirinç
1 demet maydanoz (demetten demete fark olabilir, bu kez saydım 25 sap maydanoz koydum)
1 yemek kaşığı domates salçası (Biber salçası da çok yakışıyor, benim Türkiyeden getirdiğim bitti ne yazık ki, koyamadım…)
1 tatlı kaşığı toz şeker
Tuz, karabiber
Zeytinyağı

Not: Kitaptaki tarife göre, ince doğranmış 2 tane dolmalık biber de koyulabilir.

Rendelediğiniz soğanı zeytinyağında kavurun. (Kitaptaki tarifte domatesin çekirdeklerini ayıklıyor, ben tümünü kullanıyorum) Domatesleri rendeleyin. Soğan kavrulduğunda önce biraz suyla sulandırdığınız salçayı, şekeri, tuzu sonra da domatesleri ekleyip tencerenin kapağını kapatın iyice kaynasın. Kaynayınca yıkadığınız pirinci ve çok ince kıyılmış maydanozları ekleyip biraz karıştırın ve kapağını kapatın. (Maydanoz pirinçle birlikte atılmazsa diri kalıyor, aynı zamanda atmanızı tavsiye ederim). Ara sıra kapağı açıp bakmakta ve biraz karıştırmakta fayda var. Domateslerin sululuğuna göre pirince biraz su ilave etmek gerekebilir. Gerekirse ekleyin, biraz karıştırıp pirinçler iyice pişince ateşten alın. Ocaktan aldıktan sonra mümkünse tencereyi soğutmak, en azından kapağını açarak bekletmek lazım ki pişmeye devam edip lapalaşmasın.

Armikonun ideal kıvamı çok ilginç. Pirinçli domates çorbası olamayacak kadar koyu ama domatesli pilav olmak için de sulu kalmış gibi bir kıvamı olmalı. Bu haliyle isterseniz bir meze tabağı gibi ortaya çıkarabilir, isterseniz de yanında taze bir salatayla başlı başına bir öğün olarak yiyebilirsiniz.

Tuzlu Balık (sardalye)

1 kilo çok taze sardalye
1 kilo kalın tuz
Yarım kilo kadar ince tuz
Yarım litre sirke
Zeytinyağı

Balıkların çok taze olması gerektiğini tekrar vurgulama gereği görüyorum. Çünkü bu balıklar ocakta değil tuzda pişecek! Balıkları güzelce ayıklayıp, kafalarını da kesip temizliyoruz. Sularının süzülmesi için biraz bekliyoruz. Suları süzüldükten sonra, kuru bir süzgecin dibine kalın tuz döküyoruz. Üstüne sardalyeleri sırtları yere, göğüsleri de açık olarak yukarı bakacak şekilde bir sıra diziyoruz.

Balıkların üstüne bir kat kalın tuz, bir kat da ince tuz döküp güzelce yayıyoruz. Aynı işlemi balıklar bitinceye kadar tekrar ediyoruz. Balık + kalın tuz + ince tuz.


En üstünü de kalın ve ince tuzla iyice örtüp süzgecin altına suyunun akabileceği bir tepsi yerleştirip 1 gece bu şekilde bekletiyoruz. Bu süre sonunda balıkların suyunun iyice çekilmesi gerekli ama çok da kuruyup sertleşmemeli.

Tuzdan çıkardığımız balıkları suyun altında güzelce yıkıyoruz ve süzgece koyup iyice sularının süzülmesini sağlıyoruz. Sonra kapaklı cam bir kabın içine dizip üstünü örtecek kadar sirke döküyoruz. Kabın boyuna göre benim verdiğim miktar sirke az ya da çok gelebilir. Önemli olan balıkların hepsinin sirke içinde kalması. 1 saat kadar sirkede bekleyen balıkları süzüp buzdolabında saklayabilir, yemekten biraz önce çıkarıp -fazla tuzlu geliyorsa, isterseniz biraz suda bekletip süzdükten sonra- zeytinyağı dökerek servis yapabilirsiniz.

Musevi mutfağından miras kalan, çok sevdiğim Armiko, Giritli musevileri aklıma düşürdü yine. Girit adasında musevilerin 2000 yıldan fazla bir geçmişi var. Bugün hala bir azınlık var dememizin ne yazık ki mümkün olmadığı adada elle sayılacak kadar az sayıda insan kalmış durumda. Onların da hepsi adaya sonradan yerleşenler. Çünkü ikinci dünya savaşında adada kalan son musevilerin kaderi çok üzücü oluyor. 1944 yılının 9 Haziran sabahı Girit’teki son 265 musevi, Naziler tarafından toplanarak, diğer savaş tutuklularıyla birlikte “Tanais” adındaki gemiye bindirilip yola çıkıyor fakat Tanais bu seferini hiçbir zaman tamamlayamıyor ve Girit’in açıklarında batıyor (/batırılıyor?!). Böylece 2000 yılı aşkın bir geçmişe sahip olan musevi kültürü de yok edilmiş oluyor.
Bugün Hanya’da bulunan Etz Hayyim Sinagogu – Girit adasında tek olmanın ötesinde – o gün yitirilen insanların anısına dikilen bir abide sanki. Bir hayalin belki de imkansızın gerçekleşmesinde, 1944ten beri harap bir halde olan Etz Hayyim Sinagogu’nun 55 yıl sonra restore edilip tekrar açılmasında, en büyük emeği olan Nikos Stavroulakis, çok sevdiğimiz dostumuz, Maya’mızın Niko dedesi, aynı zamanda mükemmel bir aşçı, bir yemek yazarı… (ve bir ressam, bir roman yazarı, o kadar çok yönlü, o kadar çok şey verebilen bir insan ki…) Bence, Girit yemekleri konusundaki kitabı şimdiye kadar yazılmış en kapsamlı ve en tarafsız kitap. (*)

Sevgili dostumuz Nikos Stavroulakis’in Cookbook of the Jews of Greece adlı yemek kitabından geleneksel bir Sefarad tatlısıyla yazımı bitirmek ve kısa bir süre için veda etmek istiyorum.
2 haftalığına Maya’yla birlikte Izmir’e gidiyoruz 🙂 Bu süre içinde büyük ihtimalle yazı yazma fırsatım olmayacak. Maillerimi okumaya çalışırım fakat maillere ve bırakılan notlara cevap vermekte gecikirsem affınıza sığınıyorum. Dönüşte görüşmek üzere…

Mustachudos (Unsuz, glutensiz!)

2 bardak ceviz
1/2 bardak badem
1 bardak şeker
2 tatlı kaşığı tepeleme dolu tarçın
2 yumurta

Cevizleri ve bademleri öğütüyoruz. Yumurta dışındaki tüm malzemeleri güzelce karıştırıyoruz. Ayrı bir kapta yumurtaları iyice çırpıyoruz. Fırını 180 derecede ısıtıyoruz. Cevizli bademli karışıma yumurtaları yavaş yavaş ekleyip tahta bir kaşıkla karıştırıyoruz. Fırın tepsisine yağlı kağıt döşeyip bu karışımdan aralıklı olarak birer yemek kaşığı kadar döküyoruz. Isınmış fırında 20-30 dakika kadar kızarıncaya kadar pişiriyoruz. Niko’nun tavsiyesi, fırından çıkınca üstüne pudra şekeri dökmek. Kaşık ölçünüze bağlı olarak 25-30 tane çıkıyor ve kahveyle çok yakışıyor.

* Ne yazık ki Yunan piyasasında, “Girit Mutfağı” adı altında içeriği boş, yalnızca kar amaçlı ve Osmanlıların adadaki yüzlerce yıllık etkisini yadsıyacak kadar taraflı o kadar çok kitap var ki… bu kitapların eldeki tek kaynaklar sanılarak Türkiye piyasasına da sokulmaya çalışıldığını görmek beni gerçekten üzüyor. Öte yandan Sevgili Nikos Stavroulakis’in, adada her üç kültürün de – Musevi, Müslüman ve Hrıstiyan – birarada yaşadığı dönemde, birbirlerinin mutfak kültürlerine olan etkileri, herbirinin kendi bayramını/yortusunu kutlarken neler yaptıkları gibi detaylara değindiği, Girit’ten ve Türkiye’den mübadillerden derlenmiş ve denenmiş tarifleri içeren kitabı, diğer “turistik” kitaplarla kıyaslanmayacak seviyede. İnşallah, en kısa zamanda kendime biraz daha zaman yaratabilir de Sevgili Niko’nun kitabını Türkçeye kazandırabilirim. Kendisine de söz verdiğim gibi…

YE # 11 BALIK – FIRINDA SOMON

0


Bu benim katıldığım ilk yemek etkinliği olacak. Bu etkinliğin konusunun ailecek çok sevdiğimiz “balık” olması da ayrıca bir heyecan yarattı evimizde 🙂 Geçen etkinlikte de ev sevdiğim meyvelerden biriydi konu ama ben işin acemisiydim, çok yeniydim bloglar aleminde…

Bu balığı, tek başıma yapmadım, itiraf ediyorum 🙂 Somon almıştı Yorgo. Balık somon olunca, ya ızgara ya da fırında olacağı kesindi. (Aman sakın, yağa atıp da kızartmaya kalkmayın somonu, herhalde bir daha somon görmek istemezsiniz sonra.) Fırında balık’tan yola çıktık, Yorgo üstlerine taze zencefil önerdi, seve seve kabul ettim bu teklifi 🙂 Yanına hem fikir olunan patatesler eklendi, benden de üstüne susam fikri! 🙂
Aslında o kadar kolaydı ki…. bunun nesini 2 kişi yaptınız? diye sormayın 🙂 Biz, sadece mutfağa birlikte girmeyi seviyoruz. Yazın böyle fırsatlar çok olmuyor. Bu kez yakalamışken fırsatı birlikte güzel birşey çıkardık ortaya galiba 🙂
Fırında, Zencefilli Susamlı Somon için;

  • 3 dilim somon (3 kişi olduğumuzdan, tabi ki Maya’yı da sayıyoruz. Balığa bayılıyor!)
  • 1 parmak kalınlığında bir parça taze zencefilin rendesi
  • 2 limon (1 tanesinin suyu, diğeri dilimlenmiş)
  • 5-6 orta boy patates
  • 1 avuç susam
  • Kekik, tuz, kara biber
  • Patatesler için biraz zeytinyağı – Balığa hiç koymasanız da olur!

Patatesleri boyuna 4’e bölün. Bir kabın içinde tuz, kekik, kara biber ve biraz zeytinyağıyla güzelce karıştırın. Somonları tepsiye yerleştirdikten sonra kalan boşluklara da patatesleri koyun. Somonların üzerine rendelenmiş taze zencefil ekleyip hafifçe ovalayın. 1 limonun suyunu hem balıklara hem patateslere gelecek şekilde gezdirin. Diğer limonu dilimleyip istediğiniz şekilde yerleştirin – Unutmayın ki, limon dilimleri yalnızca göze hitap edecek bir süs değil! Tadına bakmadan sakın ayıklayıp çöpe atmayın onları! En sonunda da, balığınızın üstüne istediğiniz kadar susam serpiştirerek son noktayı koyun. 200 derecede ısıttığınız fırında, balığın yağları iyice eriyinceye kadar pişirin. (Somon çok yağlı bir balık olduğu için, balığı patatesle birlikte fırına atmış olmamız sizi şaşırtmasın. Patates pişinceye kadar somon çabucak pişip de kuruyacak sanmayın. Onu kurutmayacak kadar yağ var katmanları arasında.)
Yanında muhakkak ki bol ekşili, bir salata olsun. Bir de zevkinize göre soğuk bir içki… Afiyet olsun!

Balıktan sonra, “şimdi balığı öldürmek lazım” derdi eskiler… anneanneler, babaanneler, dedeler.
Açık açık “Gönül tatlı istiyor balık bahane” demezler de, böyle ima ederlerdi.
Eh, biz de geleneğe uyduk ve öldürdük balıkları! 🙂

Son çileklerle çilekli dondurma yapmıştım. Ama bu kez sunumu bambaşka oldu.
Kışın İzmir’deyken, büyük süpermarketlerden birinden almıştım bu, son derece ucuz kalıpları. Onlara ne isim versem bilemedim: Buz lolipop kalıpları dedim 🙂 Çünkü ortaya çıkan dondurma, aynı lolipop gibiydi elinde. Tabi bu işe de en çok Mayacık bayıldı 🙂

Daha kalıpların dolaptan çıktığını görür görmez, yanımda bitiverdi. Tam fotoğrafı çekecekken de, giriverdi minik bir el kareye 🙂 Olsun, böylesi daha çok hoşuma gitti!

Go to Top