Komşuda pişer

RSS Beslemeleri

  • Hakkımda
  • Genel konular
  • Tarifler
    • Yemek
      • Tuzlu
      • Tatlı
    • İçecek
      • Alkolsüz
      • Alkollü
  • El işi
  • AlternatifAnne Yazıları

Çocuklarımla en güzel Anneler Günü

10 May

Papatya tarafından Genel kategorisinde yayınlanmıştır

Hiç bu kadar güzel bir anneler günü geçirmemiştim. Mayacığım kalp şeklinde kesip kendi elleriyle yaptığı kartları bana sabah sabah verdi :) Bol öpücüklere eşlik ettiler. Ama bu seneyi özel yapan başka birşey vardı. Bu sene Anneler Günü, haftalardır beklediğimiz büyük bisiklet turuyla aynı güne denk düştü. Aynı anda Yunanistan’ın 30 ayrı şehrinde yapılan tura her sene katılım çok fazla oluyor. O yüzden biz de ilk yapıldığı yıldan beri katılıyoruz. Özellikle artık Dario’yu da yanımıza aldığımızdan beri çocuklarımla bir arada yapmaktan en çok hoşlandığım şey oldu bu bisiklet turları.

Önceki gece Mayacık o kadar heyecanlıydı ki “ben bu gece hiç uyumıycam, anne” diyordu. “Bir an önce yarın olsun istiyorum” diyerek uyuya kaldı tabi ki :)

Günlerden pazar da olsa bizim çocuklar sabah erkenden, 7de kalkıyorlar zaten. Erkenden kahvaltımızı yedik. Maya ödevlerini tamamladı. Çünkü turdan sonra yorgun argın yapamayacağını biliyordum.

Mayıs ayı bisiklet turuna çiçekler yakışır. Maya da bisikletini çiçeklerle süsledi gitmeden.

Saat 12de başlayacak tura, Critical Mass’ın her hafta Çarşambaları düzenlediği turların müdavimi olarak aslında erkenden gitmeliydik; broşür dağıtıp daha çok insana ulaşmaya yardımcı olacaktık da olmadı tabi. Çocuklarla her gün evden çıkışımız ayrı bir şamata, gürültü, patırtı… Hava da günlük güneşlik, çok sıcaktı. Giyindik, çocuklara kasklarını taktık – Kask takmak şart! Su mataralarını alayım; anahtarı, cebimi, biraz para, ıslak mendil, fotoğraf makinasını unutmayım – böyle birgün kaçırılmaz, derken ben kendi kaskımı takmayı unutmuşum. Tam buluşma noktasına geldik, aklım başıma geldi ki baktım kaskım yok. Haydi geri dön, iyi ki evimiz yakın. Ama Dario’yu sokakta bisikletin arkasında, tek başına bırakamayacağıma göre, indir Dario’yu, çık yukarı, al kaskını, in aşağı, tekrar oturt Dario’yu, bas pedala! Tur başlayıncaya kadar Dario’ya fenalıklar basıyor. “Hadi gideliiiim. Anne bin. Anne sen de bin. Otuuuur” diye söylenip duruyor. Bir ara indirdim aşağı onu da istemiyor. Arkamda oturmaktan memnun. Yeter ki bisiklet gitsin :)

Nisan başından beri, Critical Mass’ın her Çarşamba turuna gidiyoruz ve çocuklarla herkesin ilgi odağı olduk; bir yığın yeni arkadaşlar edindik :) Dario arkamdan herkese şirinlikler yapıyor, kaskından fışkıran kıvırcıklarıyla kendine baktırıyor da, kendi minicik bisikletiyle büyüklerle aynı turu azimle yapan Maya’cığın yeri apayrı herkes için. Onun çabasını görüp takdir ediyorlar ve itiraf etmeliyim ki çok da destek oluyorlar. Zaman geliyor o günkü turu fazla yokuş yukarı olmasın diye biz çocuklulara göre değiştiriyorlar. Arkasında çocuğunu taşıyan başka babaların geldiği oluyor ama arkasından taşıyan benden başka anne yok :) Maya da hep bisikletli çocukların en küçüğü oluyor.

Bu seneki Yunanistan geneli Bisiklet Turu’nda şöyle bir şey düşünmüşler Critical Mass’çılar. Bu turlara yalnızca senede 1 kere katılan insanlar olduğu gibi, çok küçük bisikletli küçücük çocuklar, iyice acemice süren bisikletliler de oluyor. Böyle olunca idmanlı bisikletçiler ve sürekli sürenler arasında bir tempo farkı oluşuyor. Her ne kadar grubun en arkasını, sokak başlarını, kavşakları kollayan/kapatanlar olsa da grup seyrelip inceliyor. O zaman yandan motorlar geçiyor, hatta normal trafik akmaya başlıyor. Halbuki amaç Kritik bir Çoğunluk sağlamak ;)   Bu yüzden bu sene ritmi daha düşük tutmak, çocuklara ve acemilere göre ayarlamayı düşünmüşler. Biz “hadi artık tur başlasın da gidelim” diye düşünürken Maya’nın en sevdiği bisikletçi ablasıyla abisi bizi gördüler ve “sizi arıyorduk, Maya!” dediler. Maya’yla birlikte turun başlayacağı yönde en öne geçtiler. Bugünkü turda bize turun ritmini sen vereceksin dediler. Tabi Maya çok gururlandı. Onun yanıbaşında gidip hiç yanından ayrılmadılar ama kimsenin de onun önüne geçmesine izin vermediler. O yüzden bu kez turun ritmi biraz daha ağırdı, ama hiç kopmalar olmadı, çok başarılıydı.

Yaşadığımız şehir, İraklio, 150.000 nüfuslu bir yer. Bu kadar nüfusa oranla 400 kişilik bir katılım muazzamdı! Keşke şehrin yolları her zaman bu kadar bisikletle dolu olsa :)

Tur başlamadan önce yerel TV kanalı da geldi görüntü almak için. En ön sıra oldukları için, Critical Mass adına Maya’nın yanındaki abisine sorular sordular, sonra da Maya’ya çevirdiler mikrofonu :) Hafiften utandığından pek sesi çıkmadı yavrum. Ben gururla seyrediyor, fotoğrafını çekiyordum ki ben de nasibimi aldım :) Mikrofonu bana da uzattıklarında o anda içimden neler geçiyorsa söyledim.

400 kişi bir arada önce şehirde kısa bir tur attıktan sonra, biraz daha zorlayacak ve uzun sürecek turla devam ettik. Küçük turdan sonra çok da ayrılan olmadı. Hep birlikte topla 10 km. kadar pedal çevirdik. Hava güzeldi, bisikletin üstünde gitmek harikaydı. Arkamdaki Dario da artık şikayet etmiyordu, yol kenarında bu kadar çok bisikletçiyi bir arada görmenin şaşkınlığı içindeki insanlara el sallıyordu :) Arada da “Mayaaaa” diye ablasına sesleniyordu da Maya’yı tut tutabilirsen. Başta başladı, en başta bitirdi; bir “hiç yorulmadım” demez mi… Ben “yorulmadım” diyemiycem. Şehre geri döndüğümüzdeki en son yokuşu da bisikletten inip ittirerek çıkabildim, itiraf ediyorum, n’apayım :)

Bisiklet turunun yorgun savaşçıları – pardon Maya yorulmamıştı- eve aç kurtlar gibi döndük. Babamız da işten geldikten sonra hep birlikte parka gidip diğer bisikletçi arkadaşlarımızla buluştuk. Çocuklar çimenlerde ayakkabısız koştular, ağaçların arasında saklambaş oynadılar, biz de çimenlere yatıp güneşlendik.

Çocuklar etrafımızda koşuşturup oynarken, güneş sırtımı sıcacık ısıtırken, hepimizin sağlığının yerinde olmasına şükredip, ne kadar mutlu olduğumu hissettim.

anneler günü, bisiklet, Maya'm

Anneme vejetaryen olduğumu söylemeyin o beni hala et yiyor sanıyor…

25 Nis

Papatya tarafından Genel kategorisinde yayınlanmıştır

Bazı kararlar vardır, siz bile  verdiğinize inanamazsınız. Bu kadar kolay olabileceğini düşünemezdiniz. Çünkü yalnızca uygun zamanı bekliyordur; belli bir olgunluğu, içinize iyice sindirmeyi; bazen belli bir yaşı, tecrübeyi, görmüşlüğü…Bugün (Paskalya’dan bir gün önce) be bir karar aldım. Aslında bu kararla dünyaya bir fırsat tanıdım. Soluduğum havaya, kirlenip duran dünyaya, bizim kölemizmiş gibi aşağıladığımız hatta canlarını alma hakkına sahip olduğumuza inandığımız bütün hayvanlara… Ben bundan sonra ebnim gibi canı, kanı olan; kalbi atan, gözü gören, canı yanan, acısını kafası çalışmadığı için değil konuşamadığı için dile getiremeyen hiçbir canlıyı yememeye karar verdim: uzun lafın kısası vejetaryen.

Ne yazık ki hayatımızın geçtiği her iki ülkede de buna alışkanlık olmadığı için; ya “neler kaçırdığıma!?!” acıyarak bakılacak ya da nasıl olup da hiç yemediğim asla anlaşılmayacak. “Ama hiç et yemesek de olmaz ki, o da lazım….” laflarını çoooook duyacağım biliyorum. Mesele değil. Çocuk yaşta değilim. 42 senedir yediklerim bana yeter. Bu suçluluğu duyduğum andan itibaren bana ağır geliyorsa daha fazla üstlenmenin anlamı yok.

Şöyle bir düşündüm de, son 15-16 yıldır etle ilişkim ne kadar da değişti, farklı deneyimler içinde farklı şekiller aldı. Yorgo -bence doğası gereği- hep yatkındı etsiz bir yaşama. Onun bu kararını aklım almazdı önceleri; kendimi düşünemezdim bile. Böyle bir kararı alacak olsam -almazdım ya- aklıma gelen ilk düşünce “ama ben köfteleri, döneri çok severim” olurdu. Ne kadar bencilce! Hayat bu işte… Zaman geldi aklım almadı hiç et yemeyenleri, hem ki ben herkesten çok hayvan sever(d)im. Sanki benim yemememle hiçbir şey değişmeyecek; nasılsa o hayvanlar yiyenler için kesilip duruyor diye düşünür, kendimi sıyırırdım suçluluk duygusundan. Yıllar sonra ömründe hiç et yemeden büyümüş Hintli gençkızla tanıştığımda, insan et yemeden de sapasağlam insan olabiliyormuş diye şaşıp kaldım. Defalarca sormuşumdur kıza yani sen şimdi ömründe hiç mi tatmadın? diye. Hiç, demek… Hmm… Yok o zaman bile etkilenmedim. Dedim ya, bir zamanı var demek. O kızdan sonra da daha ne etler yedim ben, itiraf ediyorum.

Yıllar sonra hayvan sanayinin küresel ısınmaya etkisinin egsoz gazlarından çok daha fazla olduğunu hayretler içinde öğrendim. Büyükbaş hayvanların geviş getirirken çıkardıkları ve dışkılarında bulunan metan gazının, onlara otlak alan yaratmak için kesilen ormanların, hayvanların beslenmesi sırasında kullanılan fosil yakıtların, ürünlerin taşınması ve işlenmesi sırasında açığa çıkan karbon emisyonlarının giderek ısınmasına yadsınamayacak katkısıyla sarsıldım. Yine de et yedim ben. Başka vejetaryenler ağırladım evimde, ben vejetaryen olan arkadaşlarımın evinde kaldım, onları da hesaba katarak yemekler pişirdim. Ama aklıma esip canım çektiğinde yine yedim. Yorgo’nun hiç et yemediği dönemlerde zorlanırdımne yemek yapsam diye. Hayatını sınırlamak, kendini zora koşmak gibi gelirdi. bir de bir yere gidince “ne yiyeceğiz?” derdi olurdu. Öyle ya, toplumca etçiliz. Misafir etle ağırlanır. Ana yemek etli olmazsa ayıp olur! Misafirperverlik uğruna kurban edilir birkaç hayvan. Kurban’lara hiç değinmeyeyim…En azından, cennetlik olucaz diye umarak hayvan kanı akıtan bir aileden değilim. Bayramlarda asla kurban kesmezdik; tam tersi ailecek acırdık, doğru bulmazdık. Ama acırdık yalnızca, sonra komşunun kurbanından gelen daha sıcacık et kavrulur, evin içini kavurma kokuları sarardı.   ……………

Kurban eti yiyemeyenler de var. Sanki kasaptakiler kurban edilmemiş de, kendi isteğiyle intihar etmişler.

1995 – Yeni evliyken çok kısa bir süre Pınaret’te çalışmıştım. Daha ilk günden alıp götürdüler; hayvanların kesilişine tanık oldum. 2 ay dayanabildim bahçesindeki kokuya. Danaların canlı girip parçalara ayrılışı, kesik boynundan akan kan, kasapların kan içindeki üstü başı haftalarca aklımdan çıkmadı. Salam, sucuk olmak için çeşmelerden akan şeyin et olduğuna şahit lazımdı. O zamandan beri salam yemedim ama neden et yedim ki?

1998-Kelebekler vadisi, iki kız arkadaşla kamp yapmaya gittik. Çıkan tabldotta vejetaryen menü vardı; daha da ilginci onları yiyen vejetaryen genç turistler vardı, kolları bacakları dövmeli. O tatilden sonra bir kelebek dövmesi iz bıraktı hayatımda ama etli diyetimde değişiklik olmadı.

1999- Hintli gençkız Hindu olduğu için vejetaryendi. Bir insanın et yemeden yaşayabileceğinin canlı kanıtı karşımda duruyordu. İyi ki yumurta yiyordu da ona kabak köftesi yapmıştım. İnsan etsiz tarif bulamıyordu misafirine.

2003-israilde ne çok kısmi vejetaryen vardı. Kısmi demek evinde pişirmez ama dışarda bulunca yer, demek. Acıdıklarından falan değil. Kaşrut kurallarına göre; eti kestiğin bıçakla peynir kesilmez, süt kaynayan tencerede et pişmez. Ona ayrı buna ayrı kim uğraşacak. Evinde et pişmezse evi “temiz” kalır, dışarı çıkınca da kaşer et lokantasında içi rahat yer. Ama yine de yer. Tembellikten vejetaryen olsalar da, soyadan dondurmalar, çeşit çeşit tofular var.

2003- Maya’ya hamileyim. Canım hiç et istemiyor. Bol bol balık yiyorum. Her balık yiyişimde Maya karnımda dans ediyor :) İlk kez düşünüyorum, Hindistan’da vejetaryen kadınlar n’apıyorlar? Hamilelikte et yemek şart olsaydı, orada her çocuğun gelişimi eksik doğması lazımdı. Burada bir tuhaflık var… Dünyanın en zeki bilgisayar programcıları da Hintliler bu arada.

2004- Maya doğdu. “Ye kızım ye, emziriyorsun” dediler, yedik bu kez…

2007- İngiltere. Yanında kaldığımız aile vejetaryen. Ne kadar çok insan var et yemeyen bu ülkede. Etsiz sosisler de varmış! Bizde yok böyle şeyler. Bizim ülkemizde vejetaryen olsan ne yiycen? Haydi, döndük başa yine…

2008- Darioya hamileyim, canım hiiiiiiç et istemiyor. Doğum doktorum her randevuda tembihliyor; “kızım biraz et ye”…. “Ya, canım istemiyor” Kan değerlerim düşüyormuş….

2009- Yeşiller’den öğreniyorum ki ozon deliğinin en büyük suçlusu et sektörüymüş! Et sektöründe dünya ihtiyacından da fazla hayvanı beslemek için harcanan tahılla 2 milyar aç insanın beslenebileceğini öğrendim…. de ben hala et yiyordum.

2010 – Food Inc. gibi gerçekçi filmler, yığınla belgesel, internette dolaşan videolar karara adım adım yaklaştırdı, içime sindirdi, kesinleştirdi. Maya’yla gittiğimiz Çocuk Yogasında Yoga öğretmenimizden vejetaryen bir diyetin zihnimizi de nasıl temizlediğini, konsantrasyonu arttırdığını öğrendim. Kanser için inek sütü ve şeker kadar fazla etten de uzak durmam gerektiğini biliyorum artık.

Bir de Gary Yourofsky :) “Birgün biriyle karşılaştım hayatım değişti” dersiniz ya öyle bir insan. Hem de şahsen tanışmadan…

Blogumda çok kere etli tarif vermedim, herhalde 2 post öncesi 2. etli tarifimdi -sonuncu oldu :) O etli yemek de kimi arkadaşımı şaşırtmış; lasagna’nın bile tofulu tarifini verdiğimden kaçınız zaten et yemediğimi sanmış. Evet, yiyordum, delisi değildim ama gerçekten birkaç gün öncesine kadar yiyordum. Sanıyordum ki insan vejetaryen olacaksa kendine güzel bir sofra hazırlar da bir veda yemeği yer. Alakası yokmuş…

2011 Paskalyadan 1 gün önce, dün, hiçbir “kuzu çevirme” şölenine davetli değildik. Geleneksel olarak, oruç bitince zincirden boşalmış gibi ete saldıran Yunanlıların adeta kuzu katliamına dönüşen paskalya kutlaması için ne yapacağıma karar vermiş de değildim. Yorgo bir süredir et yemiyor zaten. Yine de “alışkanlıktan” kasaba gidip alacaktım birşeyler. İşte beklediğim an, o andı. Kasabın önünden geçerken insanların adeta itiş kakış 4-5 kişilik bir aile için 10 kilo et almış, elleri kolları etlerle dolu hallerinden iğrendim. Tereddüt etmeden çok da düşünmeden geçtim gittim. Almayacağım. En azından bu paskalyada ve bundan sonra benim sayemde bir kuzu eksik kesilsin diye karar verdim. Zamanı gelmişti.

Bugün vejetaryen olsanız kaç hayvanın hayatını kurtarırdınız, öğrenmek ister misiniz? :)



küresel ısınma, metan gazı, Vejetaryen

Yazmalı insan, paylaşmalı

19 Nis

Papatya tarafından AlternatifAnne Yazıları kategorisinde yayınlanmıştır

Dönüp dolaşıp aynı konuda yazmak istemiyorum blogumda. Ama savunduğum bir gerçek var ki, paylaştığımız şeyler yalnızca tam tadında lezzetler, ayağımızın tozuyla dönülmüş uzaklar,  zafer sarhoşluğuyla anlatılan başarılar olmamalı. Hayatımızı etkileyip ders alarak üstesinden geldiğimiz en kötü anlar da anlatılmalı. Anlatılıp paylaşılmalı ki; “acaba ben de?” diye titreyen yüreklere ışık olsun, “evet, sen de!” diye yüreklendirsin; “ben yapabildiysem sen de başarabilirsin!”

Ben en zor anlarımda hep yazdım. O anda yazmak bana yaradı; birgün paylaşınca belki başkalarına da yarayacağına inandım. Ben yazdım, Alternatif Anne paylaştı. Bu bütün hikayenin yalnızca bir solukta anlatılabilen kısmı. Belki birgün tamamını da yayınlayabilirim umuduyla…

“Karnımda bir melek taşırken göğsümde de sinsi bir şeytanı barındırdığımın farkında değildim…

Hayat pek çok sürprizlerle dolu. Bazen en mutlu anların ardından beklenmedik üzücü olaylar yaşanabiliyor. Bazen de en içinden çıkılmaz sıkıntıların ardından bir sabah yepyeni umutlar doğabiliyor. Sevinçle korku, endişeyle mutluluk birbirinin içine geçerek şekillendiriyor hayatı. Ölümün nefesini ensesinde hissetse de insan, yepyeni bir hayatın içinde filizlendiğini bilmenin coşkusu herşeyi bir anda unutturuveriyor…

Benim hikayemde de pekçok endişe, inanılmaz tesadüfler, hayal kırıklığı, coşkuyla yaşanan mutluluk, ölüm korkusu, yoğun sevgi ve aşk; hepsi içiçe yaşandı.

Anne olmanın sorumluluğunu omuzlarımda taşıyabileceğime öncelikle kendimi ikna edebilmem 8 yılımı almıştı. Her türlü endişeyle yoğurulmuş upuzun bir bekleyişin ardından sağlıklı doğan bebeğini ilk kez kucağına aldığın andaki duygu o kadar güçlüydü ki daha o gün aynı duyguyu bir kez daha yaşamak istediğimden emindim. Yine de kızımın ona verdiğim enerjinin ve zamanın yarısıyla yetinemeyecek kadar küçük olduğuna inandığımdan ikinci bir çocuğa karar vermem pek kolay olmamıştı.

Daha önce hamileliği  yaşamış olmanın tecrübesiyle pek çok aşamayı daha rahat atlatmıştım. 28. haftada çıkan hamilelik şekerinin bir hamilenin başına gelebilecek en kötü şey olduğunu zannettim. Hayatın benim için daha ne sürprizler hazırlamış olduğundan haberdar değildim. Şeker teşhisiyle, hamilelikte elimde olmadan artan imrenme duyguma büyük bir gem vurulmuş sıkı bir diyetle şekerimi yükselten herşeye veda etmek zorunda kalmıştım. Diyet, hamileliğin sonuna kadar toplam 4 kilo kaybetmeme sebep oldu.

Hamileliğimin son haftalarında kilo kaybetmemin, yüreğimi eriten başka bir etkeni daha vardı aslında. Çünkü 32. haftadan itibaren hiç beklenmedik bir anda kendimi bambaşka bir mücadelenin içinde bulmuştum. Bu macera bir süredir göğsümde hissettiğim bir kitlenin büyük bir şans eseri uzman bir doktor tarafından muayene edilmesi ve “Bunun sandığın gibi süt bezeleriyle bir ilgisi yok. Sakın erteleme! Hemen ne olduğunun anlaşılması gerek!” diyerek gözümü korkutmasıyla başlamıştı.

Giyinirken elimle fark ettiğim bu kitleye o güne kadar çok da önem vermemiş, doktoruma bile söz etme gereği duymamıştım. Yine de bilinçaltımda aklımı meşgul ediyordu ki  her sabah yaptığım gibi, uzun bir yürüyüş için merkeze doğru yönelmiş belediyenin düzenlediği Onkolog Uzmanlar tarafından Göğüs Muayenesi Kampanyasına katılmaktan kendimi alamamıştım. Eliyle muayene ettiği anda yüzündeki ifade değişen genç, güzel kadın doktor -ismi gibi- hayatımı kurtaran bir melek oldu.

O akşam tam 1 saat ultrasondaydım. Uzman gözlerini kocaman açmış ekrana bakıyor, ağzından bir tek kelime çıkmıyordu. Bir saat sonunda bana tek söyleyebildiği “sağ göğsünüzde hiç birşey yok” oldu. “Sol göğsünüz için, bir onkolog doktorla görüşmeniz gerekecek” dediğinde birşeylerin tahmin ettiğimden de ciddi olduğunu anlamıştım. Belirsizlik onkolog doktorun yaptığı biyopsinin sonuçları çıkıncaya kadar sürmüştü. Sonuçlar temiz değildi. Teşhis göğüs kanseriydi.

Bütün doğum senaryosu altüst olmuştu. Bu haberi, ilk öğrenmek zorunda kalan eşim olmuştu. Zavallıcık beni kaybedebileceği endişesini derinden hissederken belki de hayatının en zor saatlerini yaşamıştı. Beni oturtup buz gibi elleriyle ellerimi tutarak durumu bana söylediğindeyse ağzımdan çıkan ilk söz “N’apalım?!” olmuştu.

Tuhaf bir korkusuzluk kaplamıştı içimi sanki. O anda, aklımdan geçen ilk şey şuydu: “Böyle bir hastalığa yakalandıysam, muhakkak ki bu aşamada onun da bir tedavisi olmalı. Ne gerekiyorsa, bana ne derlerse onu yapacağım. Yeter ki iyi olayım. Çünkü çocuklarım var. Daha yüzünü görmediğim bir bebeğim var”.

Hiçbir zaman “Neden ben? Ne kadar şanssızım! Ne kötü bir kaderim varmış!” diye isyan etmedim. “Çocuklarıma ne olacak? Onları kim büyütecek?” diye paniğe de kapılmadım. Aksine “Neden ben?” diye isyan etmenin ne kadar da bencilce olduğunu düşündürmüştü bu olay. Sanki böylesi hastalıklar hep başkalarının başına geliyordu da biz hikayelerini masal gibi dinliyor çok geçmeden de unutuyorduk. “Bugüne kadar nasıl bir mücadele verdiklerinden bile haberdar olmadığım bu insanlardan biri de neden ben olmayayım?” diye hiç düşünmemiş olduğuma şaşırdım. Halbuki böyle bir ihtimal her zaman vardı, herkes için vardı. Çocukluğumuzdan beri beynimize kazınmış bir slogan sürekli yankılanıyordu beynimde: “Erken teşhiş kanseri önler!”. O kadar geç kalınmış olamaz, diyordum kendi kendime.

Karnımda her geçen gün büyüyen minicik yavrunun bana verdiği müthiş enerji miydi, yoksa yaşadığım büyük şokun etkisiyle beynim uyuşup da olayları idrak etmem mi zorlaşmıştı bilemiyorum gerçekten. Tarif edilemeyecek tuhaf bir duygu kaplamıştı içimi, ölümü ve ölmeyi hiç düşünmedim. O an sanki buna inanmak ya da inanmamak benim elimdeymiş gibi geliyordu bana ve ben, en kara senaryolara saplanıp kalmak yerine, bu savaşı kazanacağıma inanmayı tercih etmiştim.

Şaşkın şaşkın bakıyordum etrafıma; Sevgilim, ailem, doktorum, herkes benden daha üzgün, daha çaresiz görünüyorlardı. Beni sevenler ne yapacaklarını bilememekten benden çok yıpranıyorlardı. Zaman zaman “Ama ben hiç korkmuyorum!” diye haykırmak geliyordu içimden, bana acıyarak bakanların yüzüne. Göğüs kanseri teşhisi konduğunda bebeğim 32 haftalıktı.

Onkolog ve jinekoloğum, benim tedavimi olabilecek en kısa sürede başlatabilmek uğruna, bebeğime ancak  kuveze girmesini gerektirmeyecek kadar asgari sürenin tanınarak doğması gerektiğinde anlaşmışlardı. Ona kıyabildikleri zaman yalnızca 2 haftaydı. Bu süre sonunda 34 haftalık bebeğim gelmeyi planladığı zamandan çok önce doğurtulacaktı. Bir bebeğin gelişimi açısından, anne karnında geçirdiği bir günün, anne karnı dışında geçirdiği bir günle hiçbir şekilde kıyaslanmayacağını; fazladan bir tek günün bile onun hayatında ve sağlığında çok büyük rol oynadığını biliyordum. Ama bizi sıkıştıran bir etken vardı ki, hamile olmam, karnımdaki bebekle tomografi gibi tetkiklerin yapılabilmesine izin vermiyordu.

Kanser teşhisim konmuş olsa da,  doktorlar bile hastalığın ne aşamada olduğunu bana söyleyemiyorlardı. Bize en karamsar tablonun dahi çizilip gözümüzün korkutulduğu, bu belirsizlik günleri diyebilirim ki hayatımı(zı)n en zor günleriydi. Kötü birşeyler oluyordu içimde ama neydi bu ve ne kadar kötüydü, kimse bilmiyordu.

Ama benim yüreğimde, “acaba geç mi kalındı?” korkusuna baskın gelen başka bir duygu vardı. Benim bir an önce yapmam gereken tetkikleri yapabilmem uğruna, daha 2 kilo bile olmayan bebeğimin bu kadar erken doğmak zorunda olmasından açıkçası suçluluk duyuyordum. Çünkü içimdeki o korkusuz yürek ferahlığı madem ki durumumun o kadar da geç kalınmış olmadığını fısıldıyordu bana, o zaman bebeğim neden o kadar erken doğsundu ki?

Sürekli bunu düşünüyor, geceleri uyuyamıyordum. Tetkikler yapılıp da sonuçta bana hiç de panik olunacak bir durumumun olmadığını söyleyecek olurlarsa, bebeğimin benim uğruma erken doğmuş olmasından duyacağım suçlulukla, bu habere sevinemeyecektim bile. En sonunda  içimi rahatlatıcak kararı verdim; jinekologumla konuşup doğumu 2 hafta daha ertelememizi istedim. Her ne kadar bana hak verse de; artık bu kararın yalnızca bebeğin doğumuyla ilgili değil aynı zamanda da annenin sağlığıyla (belki de hayatıyla) ilgili olduğunu hatırlatıp onkologla görüşmeden tek başına karar veremeyeceğini söyledi.

Onkolog iki haftayı çok buldu; pazarlıkla 1 hafta daha erteleyebildim! Doğum 35. haftanın sonuna planlandı.

Artık herkes elimden gelen fedakarlığı yaptığımı söylüyordu. Bundan fazlası belki de benim kaderimle oynamaktı. Bana kalsa 1 hafta daha beklerdim ama… bana kalmadı karar. Jinekologum, biliyorum ki üzülmeyeyim diye, “merak etme, bebek 2 kilo civarında olacak” diye beni avuturken, 35 haftalık minik oğlum 2.500 gr. doğarak herkesi şaşırttı. Sağlıklıydı, kuveze girmesi gerekmedi. Doğumdan 1 hafta sonra tomografiye girdim. İlk iyi haber; göğsümdeki kitleden başka bir yerde hiçbirşeyin bulunmamasıydı. Aldığım kemoterapiler sonrasında göğsümdeki kitle tamamen yok olmuştu. Ameliyatla biyopsi için bir parça alındı yalnızca. Bundan az kayıpla kurtulunamazdı.

Hayat bizim için sandığımızdan da kısa hesap edilmiş olabilir. Bunu kimse önceden bilemez. Herşey yolunda giderken, bir sabah kalkıyorsun, bir telefon geliyor, bir haber alıyorsun ve artık hayatın istesen de eskisi gibi olamıyor. Hayatın kıymetini ancak elimizden almaya kalktıklarında anlıyoruz, sağlığın da öyle. Birden herşey kendi irademizin ve kontrolumuzun dışında hızla değişiveriyor. İşte o zaman bambaşka bir gözle bakıyorsun hayata dair herşeye, sevdiklerine, yaşamak istediklerine, yapabildiklerine ve yapamayacaklarına. Sevdiklerinizle birlikte olamadığınız anlara hayıflanmakla zaman kaybetmenin anlamı olmadığını idrak edin artık. Hayatta birlikte geçireceğimiz ne kadar zamanımız kalmış olursa olsun, o zamanın ayırabildiğiniz kadar çoğunu sevdiklerinizle, özellikle çocuklarınızla geçirmenizi tavsiye ederim. Durumunuz ne kadar vahim olursa olsun, uyandığınız her güne size fazladan bağışlanmış yeni bir gün gibi bakın!

Çocuklarınıza paylaşılmış güzel günlerin anılarından güzel hediye olabilir mi?

Başından geçenleri gülümseyerek anlatabilenlerin, herşeye rağmen hayatlarına kaldıkları yerden -hatta daha da çok değer vererek- devam eden, hiç yılmayan kadınların hikayeleri, bana  ne kadar iyi geldiyse, beni yüreklendirdiyse; istiyorum ki benim hikayem de birkaç kişiyi yüreklendirsin ve umutsuzluk kuyusuna saplanmaktan kurtarsın.”

hikayem

Tatlı Patatesten Omlet

1 Nis

Papatya tarafından Genel kategorisinde yayınlanmıştır

Ne zamandır tarif yazmıyordum. Uzun bir aradan sonra çocukların bayılacağı çok şirin, rengarenk bir omlet tarifiyle geldim size.

Patatesli omlet, annemin çabucak yapıverdiği, çocukluğumu anımsatan mis kokulu  bir lezzet. Patates ve yumurta her zaman her evde olan şeyler; patatesi sevmeyen yoktur herhalde; o halde öğlen yemeğine kolay bir alternatif. Ailecek o kadar çok severdik ki, yalnızca acele bir öğle yemeği olarak görmez bazen canımız çeker de isterdik yapmasını annemden. Şimdi benim çocuklarım bayılıyorlar bu fikre “patatesli omlet ister misiniz?” dediğimde :)

Bu tarif, klasik bir patatesli omlet değil. Çocuklara sebze yedirmek için değişik alternatifler sunan bir kitapta gördüm.

Bu tarifte tatlı patates kullandım. Adı patates olsa da aslında patatesin çok çok uzaktan akrabasıdır.

Güney Amerika’nın tropikal topraklarında doğal olarak yetişmekte, 5000 yıldan fazladır insanlar tarafından üretilmektedir.

Boyu uzunca, içi havuç rengi, pişince tadı patatesten daha tatlı, kıvamı da patatesten çok havuca benzeyen bir kök bitkidir. Bol miktarda lif ve beta-karoten içerir.

Karbonhidrat, protein, A ve C vitaminleri,  demir ve kalsiyum açısından bildiğimiz patatesten çok daha zengin; diyabetten ve obeziteden korunmak için idealdir.

Bunca faydası varken arasıra yemeklerde patatesin yerine kullanmak, çorbaya, sebzeli pilavlara katmak iyi fikir diye düşünüyorum ama Türkiye’de bulamıyorsanız ya da deneyip de hoşlanmadıysanız, bu tarifi Ödemiş’in sarı patatesiyle de yapsanız olur :)

Büyükçe bir tatlı patatesi küp küp doğruyoruz. Patatesi biraz zeytinyağında kavururken; bir yanda da birer koca kase bezelye ve tane mısırı haşlıyoruz.

Bildiğimiz patatesli yumurta gibi; kavrulmuş patates-bezelye-mısır karışımının üstüne çırpılmış yumurtaları döküyoruz.

Omletin bir tarafı pişince, tavadan azıcık büyük bir tabağın yardımıyla omleti ters çevirip, diğer tarafını da aynı rengi alıncaya kadar pişiriyoruz. Hepsi bu!

* Arzunuza göre küçük doğranmış kırmızı biber ve/veya  ince doğranmış taze soğan da katılabilir. Hatta çocuklar seviyorsa ton balık bile eklenebilir.

* Bezelye: Diyabetten ve kalp rahatsızlıklarından korur. İshali azaltır. Vejeteryanlar için iyi bir protein kaynağıdır. Dikkatini toplamaya yardımcı olur. İçerdiği B1 ve B3 vitaminleriyle özellikle ergenlik döneminin stresini azaltır. Bol mimtarda folik asit içerir. Yakında çıkacak taze bezelyeyi ayıklayıp, çiğ tanelerini salatalarınıza katmayı deneyin, çocukların hoşuna gidecek :)

* Mısır: Özellikle obezlik sonucu genç yaşta çıkan Tip 2 diyabete karşı koruyucudur. Kalp rahatsızlıklarından ve kanserden korur. Brokoli, ıspanak ve tam tahıllardan 2 kat daha fazla antioksidan içeren mısırı salatalara, sandviçlere katabilirsiniz. Daha önce yaptığım mısır kroketlere de çocuklar hayır diyemiyorlar.

** Sonraki tarifim de vakti sınırlı olanların hoşuna gidecek; 25 dakikada lokum gibi et pişirme yönteminden söz edeceğim ;)

bezelye, mısır, omlet, tatlı patates, yumurta

Duyduk duymadık demeyin!

24 Mar

Papatya tarafından Genel kategorisinde yayınlanmıştır

Ben önceki gün tesadüfen facebook’ta gördüm; duyduğuma çok sevindim (8* Hemen paylaştım, herkes duysun istedim; duysun da katılsın, çoğalsınlar istedim.

Bütün hemşehrilerim, İzmirlilere müjdeledim: ben gidemiyom, siz gidin bari, dedim tam bir İzmirli ağzıyla…

Sonra düşündüm beni okuyan herkes facebooktan duyamaz; daha da duyurmalı; daha da çoğalmalı dedim.

Evet! Benim bisiklet maceralarımı okuyup da imrenen İzmirliler; burada böyle şeyler olmuyor diyenler; bahaneniz kalmadı.

Temmuz 2010da İzmirimiz de Critical Mass şehirlerine katılmış da haberiniz yoktu di mi? Olsun beim de yoktu.

Critical Mass İzmir grubu, her ayın son Cumartesi günü saat 17:00de Konak Meydanında buluşup (kendi deyişleriyle) şenlikli bir eyleme pedal çeviriyor :)

Harika değil mi? :) Şanslısınız, bu hafta Mart’ın son cumartesisi.

Bisiklet severseniz, bütün randevularınızı iptal edin, çünkü 26.Mart Cumartesi günü saat 17:00te Konak Meydanında randevunuz var! Diğer bisiklet severlerle ;)

Haydi pedal başına!

Bilginize: Critical Mass Web sayfası

Critical Facebook Grubu

Az kalsın unutuyordum, aynı tabi ki bizim de, Critical Mass İraklio’nun Mart ayı bisiklet turu var. Biz öğlen 12:00de pedal basıcaz; artık yanımda, arkamda kaç çocukla bu kez bilemiycem :)

bisiklet, critical mass izmir
« First...«7891011»2030...Last »
  • Etiketler

    alternatif anne avokado badem Balık bergamot bisiklet bisiklet turu Dario dağ sümbülü doğumgünü enginar fırın yemekleri Genel Girit'e özgü Girit pazarı Girit yemekleri hayvanlar Iraklio kabak kahve kapari kek keçi peyniri limon mantar Maya Maya'm mısır omlet patates patlıcan pekmez peynir safran sarı tart turşu vanilya Vegan yeşil yumurta Yunan yemekleri çevre çocuklar ıspanak
  • Follow this blog
  • Son Yorumlar

    • Bir resim canlandırın bol çiçekli böcekli olsun için müjgan günaçtı
    • 1 Mayıs için Papatya
    • Portakal Aromalı Kahve için Berceste
    • 1 Mayıs için melis
    • 1 Mayıs için müjgan günaçtı
  • Arşivler

    • Mayıs 2012
    • Nisan 2012
    • Mart 2012
    • Şubat 2012
    • Aralık 2011
    • Kasım 2011
    • Ekim 2011
    • Eylül 2011
    • Haziran 2011
    • Mayıs 2011
    • Nisan 2011
    • Mart 2011
    • Şubat 2011
    • Aralık 2010
    • Kasım 2010
    • Ekim 2010
    • Eylül 2010
    • Temmuz 2010
    • Mayıs 2010
    • Nisan 2010
    • Mart 2010
    • Eylül 2009
    • Ağustos 2009
    • Mayıs 2009
    • Nisan 2009
    • Ekim 2008
    • Mayıs 2008
    • Nisan 2008
    • Mart 2008
    • Şubat 2008
    • Ocak 2008
    • Aralık 2007
    • Kasım 2007
    • Ekim 2007
    • Eylül 2007
    • Ağustos 2007
    • Temmuz 2007
    • Haziran 2007
    • Mayıs 2007
    • Nisan 2007
    • Mart 2007
    • Aralık 2006
    • Ekim 2006
    • Eylül 2006
    • Ağustos 2006
    • Temmuz 2006
    • Haziran 2006
    • Mayıs 2006
© 2010-2011 www.greekturkish.com Papatya