Çocuklarımla en güzel Anneler Günü
10 May
Hiç bu kadar güzel bir anneler günü geçirmemiştim. Mayacığım kalp şeklinde kesip kendi elleriyle yaptığı kartları bana sabah sabah verdi
Bol öpücüklere eşlik ettiler. Ama bu seneyi özel yapan başka birşey vardı. Bu sene Anneler Günü, haftalardır beklediğimiz büyük bisiklet turuyla aynı güne denk düştü. Aynı anda Yunanistan’ın 30 ayrı şehrinde yapılan tura her sene katılım çok fazla oluyor. O yüzden biz de ilk yapıldığı yıldan beri katılıyoruz. Özellikle artık Dario’yu da yanımıza aldığımızdan beri çocuklarımla bir arada yapmaktan en çok hoşlandığım şey oldu bu bisiklet turları.
Önceki gece Mayacık o kadar heyecanlıydı ki “ben bu gece hiç uyumıycam, anne” diyordu. “Bir an önce yarın olsun istiyorum” diyerek uyuya kaldı tabi ki
Günlerden pazar da olsa bizim çocuklar sabah erkenden, 7de kalkıyorlar zaten. Erkenden kahvaltımızı yedik. Maya ödevlerini tamamladı. Çünkü turdan sonra yorgun argın yapamayacağını biliyordum.
Mayıs ayı bisiklet turuna çiçekler yakışır. Maya da bisikletini çiçeklerle süsledi gitmeden.

Saat 12de başlayacak tura, Critical Mass’ın her hafta Çarşambaları düzenlediği turların müdavimi olarak aslında erkenden gitmeliydik; broşür dağıtıp daha çok insana ulaşmaya yardımcı olacaktık da olmadı tabi. Çocuklarla her gün evden çıkışımız ayrı bir şamata, gürültü, patırtı… Hava da günlük güneşlik, çok sıcaktı. Giyindik, çocuklara kasklarını taktık – Kask takmak şart! Su mataralarını alayım; anahtarı, cebimi, biraz para, ıslak mendil, fotoğraf makinasını unutmayım – böyle birgün kaçırılmaz, derken ben kendi kaskımı takmayı unutmuşum. Tam buluşma noktasına geldik, aklım başıma geldi ki baktım kaskım yok. Haydi geri dön, iyi ki evimiz yakın. Ama Dario’yu sokakta bisikletin arkasında, tek başına bırakamayacağıma göre, indir Dario’yu, çık yukarı, al kaskını, in aşağı, tekrar oturt Dario’yu, bas pedala! Tur başlayıncaya kadar Dario’ya fenalıklar basıyor. “Hadi gideliiiim. Anne bin. Anne sen de bin. Otuuuur” diye söylenip duruyor. Bir ara indirdim aşağı onu da istemiyor. Arkamda oturmaktan memnun. Yeter ki bisiklet gitsin
Nisan başından beri, Critical Mass’ın her Çarşamba turuna gidiyoruz ve çocuklarla herkesin ilgi odağı olduk; bir yığın yeni arkadaşlar edindik
Dario arkamdan herkese şirinlikler yapıyor, kaskından fışkıran kıvırcıklarıyla kendine baktırıyor da, kendi minicik bisikletiyle büyüklerle aynı turu azimle yapan Maya’cığın yeri apayrı herkes için. Onun çabasını görüp takdir ediyorlar ve itiraf etmeliyim ki çok da destek oluyorlar. Zaman geliyor o günkü turu fazla yokuş yukarı olmasın diye biz çocuklulara göre değiştiriyorlar. Arkasında çocuğunu taşıyan başka babaların geldiği oluyor ama arkasından taşıyan benden başka anne yok
Maya da hep bisikletli çocukların en küçüğü oluyor.

Bu seneki Yunanistan geneli Bisiklet Turu’nda şöyle bir şey düşünmüşler Critical Mass’çılar. Bu turlara yalnızca senede 1 kere katılan insanlar olduğu gibi, çok küçük bisikletli küçücük çocuklar, iyice acemice süren bisikletliler de oluyor. Böyle olunca idmanlı bisikletçiler ve sürekli sürenler arasında bir tempo farkı oluşuyor. Her ne kadar grubun en arkasını, sokak başlarını, kavşakları kollayan/kapatanlar olsa da grup seyrelip inceliyor. O zaman yandan motorlar geçiyor, hatta normal trafik akmaya başlıyor. Halbuki amaç Kritik bir Çoğunluk sağlamak
Bu yüzden bu sene ritmi daha düşük tutmak, çocuklara ve acemilere göre ayarlamayı düşünmüşler. Biz “hadi artık tur başlasın da gidelim” diye düşünürken Maya’nın en sevdiği bisikletçi ablasıyla abisi bizi gördüler ve “sizi arıyorduk, Maya!” dediler. Maya’yla birlikte turun başlayacağı yönde en öne geçtiler. Bugünkü turda bize turun ritmini sen vereceksin dediler. Tabi Maya çok gururlandı. Onun yanıbaşında gidip hiç yanından ayrılmadılar ama kimsenin de onun önüne geçmesine izin vermediler. O yüzden bu kez turun ritmi biraz daha ağırdı, ama hiç kopmalar olmadı, çok başarılıydı.
Yaşadığımız şehir, İraklio, 150.000 nüfuslu bir yer. Bu kadar nüfusa oranla 400 kişilik bir katılım muazzamdı! Keşke şehrin yolları her zaman bu kadar bisikletle dolu olsa

Tur başlamadan önce yerel TV kanalı da geldi görüntü almak için. En ön sıra oldukları için, Critical Mass adına Maya’nın yanındaki abisine sorular sordular, sonra da Maya’ya çevirdiler mikrofonu
Hafiften utandığından pek sesi çıkmadı yavrum. Ben gururla seyrediyor, fotoğrafını çekiyordum ki ben de nasibimi aldım
Mikrofonu bana da uzattıklarında o anda içimden neler geçiyorsa söyledim.
400 kişi bir arada önce şehirde kısa bir tur attıktan sonra, biraz daha zorlayacak ve uzun sürecek turla devam ettik. Küçük turdan sonra çok da ayrılan olmadı. Hep birlikte topla 10 km. kadar pedal çevirdik. Hava güzeldi, bisikletin üstünde gitmek harikaydı. Arkamdaki Dario da artık şikayet etmiyordu, yol kenarında bu kadar çok bisikletçiyi bir arada görmenin şaşkınlığı içindeki insanlara el sallıyordu
Arada da “Mayaaaa” diye ablasına sesleniyordu da Maya’yı tut tutabilirsen. Başta başladı, en başta bitirdi; bir “hiç yorulmadım” demez mi… Ben “yorulmadım” diyemiycem. Şehre geri döndüğümüzdeki en son yokuşu da bisikletten inip ittirerek çıkabildim, itiraf ediyorum, n’apayım
Bisiklet turunun yorgun savaşçıları – pardon Maya yorulmamıştı- eve aç kurtlar gibi döndük. Babamız da işten geldikten sonra hep birlikte parka gidip diğer bisikletçi arkadaşlarımızla buluştuk. Çocuklar çimenlerde ayakkabısız koştular, ağaçların arasında saklambaş oynadılar, biz de çimenlere yatıp güneşlendik.
Çocuklar etrafımızda koşuşturup oynarken, güneş sırtımı sıcacık ısıtırken, hepimizin sağlığının yerinde olmasına şükredip, ne kadar mutlu olduğumu hissettim.
Yazmalı insan, paylaşmalı
19 Nis
Dönüp dolaşıp aynı konuda yazmak istemiyorum blogumda. Ama savunduğum bir gerçek var ki, paylaştığımız şeyler yalnızca tam tadında lezzetler, ayağımızın tozuyla dönülmüş uzaklar, zafer sarhoşluğuyla anlatılan başarılar olmamalı. Hayatımızı etkileyip ders alarak üstesinden geldiğimiz en kötü anlar da anlatılmalı. Anlatılıp paylaşılmalı ki; “acaba ben de?” diye titreyen yüreklere ışık olsun, “evet, sen de!” diye yüreklendirsin; “ben yapabildiysem sen de başarabilirsin!”
Ben en zor anlarımda hep yazdım. O anda yazmak bana yaradı; birgün paylaşınca belki başkalarına da yarayacağına inandım. Ben yazdım, Alternatif Anne paylaştı. Bu bütün hikayenin yalnızca bir solukta anlatılabilen kısmı. Belki birgün tamamını da yayınlayabilirim umuduyla…
“Karnımda bir melek taşırken göğsümde de sinsi bir şeytanı barındırdığımın farkında değildim…
Hayat pek çok sürprizlerle dolu. Bazen en mutlu anların ardından beklenmedik üzücü olaylar yaşanabiliyor. Bazen de en içinden çıkılmaz sıkıntıların ardından bir sabah yepyeni umutlar doğabiliyor. Sevinçle korku, endişeyle mutluluk birbirinin içine geçerek şekillendiriyor hayatı. Ölümün nefesini ensesinde hissetse de insan, yepyeni bir hayatın içinde filizlendiğini bilmenin coşkusu herşeyi bir anda unutturuveriyor…
Benim hikayemde de pekçok endişe, inanılmaz tesadüfler, hayal kırıklığı, coşkuyla yaşanan mutluluk, ölüm korkusu, yoğun sevgi ve aşk; hepsi içiçe yaşandı.
Anne olmanın sorumluluğunu omuzlarımda taşıyabileceğime öncelikle kendimi ikna edebilmem 8 yılımı almıştı. Her türlü endişeyle yoğurulmuş upuzun bir bekleyişin ardından sağlıklı doğan bebeğini ilk kez kucağına aldığın andaki duygu o kadar güçlüydü ki daha o gün aynı duyguyu bir kez daha yaşamak istediğimden emindim. Yine de kızımın ona verdiğim enerjinin ve zamanın yarısıyla yetinemeyecek kadar küçük olduğuna inandığımdan ikinci bir çocuğa karar vermem pek kolay olmamıştı.
Daha önce hamileliği yaşamış olmanın tecrübesiyle pek çok aşamayı daha rahat atlatmıştım. 28. haftada çıkan hamilelik şekerinin bir hamilenin başına gelebilecek en kötü şey olduğunu zannettim. Hayatın benim için daha ne sürprizler hazırlamış olduğundan haberdar değildim. Şeker teşhisiyle, hamilelikte elimde olmadan artan imrenme duyguma büyük bir gem vurulmuş sıkı bir diyetle şekerimi yükselten herşeye veda etmek zorunda kalmıştım. Diyet, hamileliğin sonuna kadar toplam 4 kilo kaybetmeme sebep oldu.
Hamileliğimin son haftalarında kilo kaybetmemin, yüreğimi eriten başka bir etkeni daha vardı aslında. Çünkü 32. haftadan itibaren hiç beklenmedik bir anda kendimi bambaşka bir mücadelenin içinde bulmuştum. Bu macera bir süredir göğsümde hissettiğim bir kitlenin büyük bir şans eseri uzman bir doktor tarafından muayene edilmesi ve “Bunun sandığın gibi süt bezeleriyle bir ilgisi yok. Sakın erteleme! Hemen ne olduğunun anlaşılması gerek!” diyerek gözümü korkutmasıyla başlamıştı.
Giyinirken elimle fark ettiğim bu kitleye o güne kadar çok da önem vermemiş, doktoruma bile söz etme gereği duymamıştım. Yine de bilinçaltımda aklımı meşgul ediyordu ki her sabah yaptığım gibi, uzun bir yürüyüş için merkeze doğru yönelmiş belediyenin düzenlediği Onkolog Uzmanlar tarafından Göğüs Muayenesi Kampanyasına katılmaktan kendimi alamamıştım. Eliyle muayene ettiği anda yüzündeki ifade değişen genç, güzel kadın doktor -ismi gibi- hayatımı kurtaran bir melek oldu.
O akşam tam 1 saat ultrasondaydım. Uzman gözlerini kocaman açmış ekrana bakıyor, ağzından bir tek kelime çıkmıyordu. Bir saat sonunda bana tek söyleyebildiği “sağ göğsünüzde hiç birşey yok” oldu. “Sol göğsünüz için, bir onkolog doktorla görüşmeniz gerekecek” dediğinde birşeylerin tahmin ettiğimden de ciddi olduğunu anlamıştım. Belirsizlik onkolog doktorun yaptığı biyopsinin sonuçları çıkıncaya kadar sürmüştü. Sonuçlar temiz değildi. Teşhis göğüs kanseriydi.
Bütün doğum senaryosu altüst olmuştu. Bu haberi, ilk öğrenmek zorunda kalan eşim olmuştu. Zavallıcık beni kaybedebileceği endişesini derinden hissederken belki de hayatının en zor saatlerini yaşamıştı. Beni oturtup buz gibi elleriyle ellerimi tutarak durumu bana söylediğindeyse ağzımdan çıkan ilk söz “N’apalım?!” olmuştu.
Tuhaf bir korkusuzluk kaplamıştı içimi sanki. O anda, aklımdan geçen ilk şey şuydu: “Böyle bir hastalığa yakalandıysam, muhakkak ki bu aşamada onun da bir tedavisi olmalı. Ne gerekiyorsa, bana ne derlerse onu yapacağım. Yeter ki iyi olayım. Çünkü çocuklarım var. Daha yüzünü görmediğim bir bebeğim var”.
Hiçbir zaman “Neden ben? Ne kadar şanssızım! Ne kötü bir kaderim varmış!” diye isyan etmedim. “Çocuklarıma ne olacak? Onları kim büyütecek?” diye paniğe de kapılmadım. Aksine “Neden ben?” diye isyan etmenin ne kadar da bencilce olduğunu düşündürmüştü bu olay. Sanki böylesi hastalıklar hep başkalarının başına geliyordu da biz hikayelerini masal gibi dinliyor çok geçmeden de unutuyorduk. “Bugüne kadar nasıl bir mücadele verdiklerinden bile haberdar olmadığım bu insanlardan biri de neden ben olmayayım?” diye hiç düşünmemiş olduğuma şaşırdım. Halbuki böyle bir ihtimal her zaman vardı, herkes için vardı. Çocukluğumuzdan beri beynimize kazınmış bir slogan sürekli yankılanıyordu beynimde: “Erken teşhiş kanseri önler!”. O kadar geç kalınmış olamaz, diyordum kendi kendime.
Karnımda her geçen gün büyüyen minicik yavrunun bana verdiği müthiş enerji miydi, yoksa yaşadığım büyük şokun etkisiyle beynim uyuşup da olayları idrak etmem mi zorlaşmıştı bilemiyorum gerçekten. Tarif edilemeyecek tuhaf bir duygu kaplamıştı içimi, ölümü ve ölmeyi hiç düşünmedim. O an sanki buna inanmak ya da inanmamak benim elimdeymiş gibi geliyordu bana ve ben, en kara senaryolara saplanıp kalmak yerine, bu savaşı kazanacağıma inanmayı tercih etmiştim.
Şaşkın şaşkın bakıyordum etrafıma; Sevgilim, ailem, doktorum, herkes benden daha üzgün, daha çaresiz görünüyorlardı. Beni sevenler ne yapacaklarını bilememekten benden çok yıpranıyorlardı. Zaman zaman “Ama ben hiç korkmuyorum!” diye haykırmak geliyordu içimden, bana acıyarak bakanların yüzüne. Göğüs kanseri teşhisi konduğunda bebeğim 32 haftalıktı.
Onkolog ve jinekoloğum, benim tedavimi olabilecek en kısa sürede başlatabilmek uğruna, bebeğime ancak kuveze girmesini gerektirmeyecek kadar asgari sürenin tanınarak doğması gerektiğinde anlaşmışlardı. Ona kıyabildikleri zaman yalnızca 2 haftaydı. Bu süre sonunda 34 haftalık bebeğim gelmeyi planladığı zamandan çok önce doğurtulacaktı. Bir bebeğin gelişimi açısından, anne karnında geçirdiği bir günün, anne karnı dışında geçirdiği bir günle hiçbir şekilde kıyaslanmayacağını; fazladan bir tek günün bile onun hayatında ve sağlığında çok büyük rol oynadığını biliyordum. Ama bizi sıkıştıran bir etken vardı ki, hamile olmam, karnımdaki bebekle tomografi gibi tetkiklerin yapılabilmesine izin vermiyordu.
Kanser teşhisim konmuş olsa da, doktorlar bile hastalığın ne aşamada olduğunu bana söyleyemiyorlardı. Bize en karamsar tablonun dahi çizilip gözümüzün korkutulduğu, bu belirsizlik günleri diyebilirim ki hayatımı(zı)n en zor günleriydi. Kötü birşeyler oluyordu içimde ama neydi bu ve ne kadar kötüydü, kimse bilmiyordu.
Ama benim yüreğimde, “acaba geç mi kalındı?” korkusuna baskın gelen başka bir duygu vardı. Benim bir an önce yapmam gereken tetkikleri yapabilmem uğruna, daha 2 kilo bile olmayan bebeğimin bu kadar erken doğmak zorunda olmasından açıkçası suçluluk duyuyordum. Çünkü içimdeki o korkusuz yürek ferahlığı madem ki durumumun o kadar da geç kalınmış olmadığını fısıldıyordu bana, o zaman bebeğim neden o kadar erken doğsundu ki?
Sürekli bunu düşünüyor, geceleri uyuyamıyordum. Tetkikler yapılıp da sonuçta bana hiç de panik olunacak bir durumumun olmadığını söyleyecek olurlarsa, bebeğimin benim uğruma erken doğmuş olmasından duyacağım suçlulukla, bu habere sevinemeyecektim bile. En sonunda içimi rahatlatıcak kararı verdim; jinekologumla konuşup doğumu 2 hafta daha ertelememizi istedim. Her ne kadar bana hak verse de; artık bu kararın yalnızca bebeğin doğumuyla ilgili değil aynı zamanda da annenin sağlığıyla (belki de hayatıyla) ilgili olduğunu hatırlatıp onkologla görüşmeden tek başına karar veremeyeceğini söyledi.
Onkolog iki haftayı çok buldu; pazarlıkla 1 hafta daha erteleyebildim! Doğum 35. haftanın sonuna planlandı.
Artık herkes elimden gelen fedakarlığı yaptığımı söylüyordu. Bundan fazlası belki de benim kaderimle oynamaktı. Bana kalsa 1 hafta daha beklerdim ama… bana kalmadı karar. Jinekologum, biliyorum ki üzülmeyeyim diye, “merak etme, bebek 2 kilo civarında olacak” diye beni avuturken, 35 haftalık minik oğlum 2.500 gr. doğarak herkesi şaşırttı. Sağlıklıydı, kuveze girmesi gerekmedi. Doğumdan 1 hafta sonra tomografiye girdim. İlk iyi haber; göğsümdeki kitleden başka bir yerde hiçbirşeyin bulunmamasıydı. Aldığım kemoterapiler sonrasında göğsümdeki kitle tamamen yok olmuştu. Ameliyatla biyopsi için bir parça alındı yalnızca. Bundan az kayıpla kurtulunamazdı.
Hayat bizim için sandığımızdan da kısa hesap edilmiş olabilir. Bunu kimse önceden bilemez. Herşey yolunda giderken, bir sabah kalkıyorsun, bir telefon geliyor, bir haber alıyorsun ve artık hayatın istesen de eskisi gibi olamıyor. Hayatın kıymetini ancak elimizden almaya kalktıklarında anlıyoruz, sağlığın da öyle. Birden herşey kendi irademizin ve kontrolumuzun dışında hızla değişiveriyor. İşte o zaman bambaşka bir gözle bakıyorsun hayata dair herşeye, sevdiklerine, yaşamak istediklerine, yapabildiklerine ve yapamayacaklarına. Sevdiklerinizle birlikte olamadığınız anlara hayıflanmakla zaman kaybetmenin anlamı olmadığını idrak edin artık. Hayatta birlikte geçireceğimiz ne kadar zamanımız kalmış olursa olsun, o zamanın ayırabildiğiniz kadar çoğunu sevdiklerinizle, özellikle çocuklarınızla geçirmenizi tavsiye ederim. Durumunuz ne kadar vahim olursa olsun, uyandığınız her güne size fazladan bağışlanmış yeni bir gün gibi bakın!
Çocuklarınıza paylaşılmış güzel günlerin anılarından güzel hediye olabilir mi?
Başından geçenleri gülümseyerek anlatabilenlerin, herşeye rağmen hayatlarına kaldıkları yerden -hatta daha da çok değer vererek- devam eden, hiç yılmayan kadınların hikayeleri, bana ne kadar iyi geldiyse, beni yüreklendirdiyse; istiyorum ki benim hikayem de birkaç kişiyi yüreklendirsin ve umutsuzluk kuyusuna saplanmaktan kurtarsın.”
Tatlı Patatesten Omlet
1 Nis

Ne zamandır tarif yazmıyordum. Uzun bir aradan sonra çocukların bayılacağı çok şirin, rengarenk bir omlet tarifiyle geldim size.
Patatesli omlet, annemin çabucak yapıverdiği, çocukluğumu anımsatan mis kokulu bir lezzet. Patates ve yumurta her zaman her evde olan şeyler; patatesi sevmeyen yoktur herhalde; o halde öğlen yemeğine kolay bir alternatif. Ailecek o kadar çok severdik ki, yalnızca acele bir öğle yemeği olarak görmez bazen canımız çeker de isterdik yapmasını annemden. Şimdi benim çocuklarım bayılıyorlar bu fikre “patatesli omlet ister misiniz?” dediğimde

Bu tarif, klasik bir patatesli omlet değil. Çocuklara sebze yedirmek için değişik alternatifler sunan bir kitapta gördüm.
Bu tarifte tatlı patates kullandım. Adı patates olsa da aslında patatesin çok çok uzaktan akrabasıdır.
Güney Amerika’nın tropikal topraklarında doğal olarak yetişmekte, 5000 yıldan fazladır insanlar tarafından üretilmektedir.
Boyu uzunca, içi havuç rengi, pişince tadı patatesten daha tatlı, kıvamı da patatesten çok havuca benzeyen bir kök bitkidir. Bol miktarda lif ve beta-karoten içerir.
Karbonhidrat, protein, A ve C vitaminleri, demir ve kalsiyum açısından bildiğimiz patatesten çok daha zengin; diyabetten ve obeziteden korunmak için idealdir.
Bunca faydası varken arasıra yemeklerde patatesin yerine kullanmak, çorbaya, sebzeli pilavlara katmak iyi fikir diye düşünüyorum ama Türkiye’de bulamıyorsanız ya da deneyip de hoşlanmadıysanız, bu tarifi Ödemiş’in sarı patatesiyle de yapsanız olur

Büyükçe bir tatlı patatesi küp küp doğruyoruz. Patatesi biraz zeytinyağında kavururken; bir yanda da birer koca kase bezelye ve tane mısırı haşlıyoruz.

Bildiğimiz patatesli yumurta gibi; kavrulmuş patates-bezelye-mısır karışımının üstüne çırpılmış yumurtaları döküyoruz.

Omletin bir tarafı pişince, tavadan azıcık büyük bir tabağın yardımıyla omleti ters çevirip, diğer tarafını da aynı rengi alıncaya kadar pişiriyoruz. Hepsi bu!

* Arzunuza göre küçük doğranmış kırmızı biber ve/veya ince doğranmış taze soğan da katılabilir. Hatta çocuklar seviyorsa ton balık bile eklenebilir.
* Bezelye: Diyabetten ve kalp rahatsızlıklarından korur. İshali azaltır. Vejeteryanlar için iyi bir protein kaynağıdır. Dikkatini toplamaya yardımcı olur. İçerdiği B1 ve B3 vitaminleriyle özellikle ergenlik döneminin stresini azaltır. Bol mimtarda folik asit içerir. Yakında çıkacak taze bezelyeyi ayıklayıp, çiğ tanelerini salatalarınıza katmayı deneyin, çocukların hoşuna gidecek ![]()
* Mısır: Özellikle obezlik sonucu genç yaşta çıkan Tip 2 diyabete karşı koruyucudur. Kalp rahatsızlıklarından ve kanserden korur. Brokoli, ıspanak ve tam tahıllardan 2 kat daha fazla antioksidan içeren mısırı salatalara, sandviçlere katabilirsiniz. Daha önce yaptığım mısır kroketlere de çocuklar hayır diyemiyorlar.
** Sonraki tarifim de vakti sınırlı olanların hoşuna gidecek; 25 dakikada lokum gibi et pişirme yönteminden söz edeceğim
Duyduk duymadık demeyin!
24 Mar

Ben önceki gün tesadüfen facebook’ta gördüm; duyduğuma çok sevindim (8* Hemen paylaştım, herkes duysun istedim; duysun da katılsın, çoğalsınlar istedim.
Bütün hemşehrilerim, İzmirlilere müjdeledim: ben gidemiyom, siz gidin bari, dedim tam bir İzmirli ağzıyla…
Sonra düşündüm beni okuyan herkes facebooktan duyamaz; daha da duyurmalı; daha da çoğalmalı dedim.
Evet! Benim bisiklet maceralarımı okuyup da imrenen İzmirliler; burada böyle şeyler olmuyor diyenler; bahaneniz kalmadı.
Temmuz 2010da İzmirimiz de Critical Mass şehirlerine katılmış da haberiniz yoktu di mi? Olsun beim de yoktu.
Critical Mass İzmir grubu, her ayın son Cumartesi günü saat 17:00de Konak Meydanında buluşup (kendi deyişleriyle) şenlikli bir eyleme pedal çeviriyor
Harika değil mi?
Şanslısınız, bu hafta Mart’ın son cumartesisi.
Bisiklet severseniz, bütün randevularınızı iptal edin, çünkü 26.Mart Cumartesi günü saat 17:00te Konak Meydanında randevunuz var! Diğer bisiklet severlerle
Haydi pedal başına!
Bilginize: Critical Mass Web sayfası
Az kalsın unutuyordum, aynı tabi ki bizim de, Critical Mass İraklio’nun Mart ayı bisiklet turu var. Biz öğlen 12:00de pedal basıcaz; artık yanımda, arkamda kaç çocukla bu kez bilemiycem








Son Yorumlar