Komşuda pişer

RSS Beslemeleri

  • Hakkımda
  • Genel konular
  • Tarifler
    • Yemek
      • Tuzlu
      • Tatlı
    • İçecek
      • Alkolsüz
      • Alkollü
  • El işi
  • Ελληνικά

Dünya Vegan Günü ve bir hikaye “Kolibrinin elinden gelen…”

1 Kas

Papatya tarafından Genel kategorisinde yayınlanmıştır

Kolibriyi bilir misiniz?

Karayiplerde yaşayan, 10 cm.i geçmeyen boyu ve 2 gramlık canıyla dünyanın en küçük kuşu sayılan kolibriler, çiçeklerin nektarını ince uzun gagalarıyla emerken havada sabit kalacak kadar hızlı kanat çırparlar. Bu mini minnacık kuşlara sinek kuşu ya da polenlere düşkünlüklerinden arı kuşu denildiği de olur. Wikipedia‘ya göreyse; kanatlarını hızlıca çırpmaları, insanın ağzı kapalıyken ses çıkartmaya çalışmasına benzer bir ses çıkardığından İngilizcede “hummingbird” (hımlayan kuş) ismini almış.

İşte bu minicik kolibrinin boyundan büyük işlere kalkıştığı bir hikaye dinledim bugün:

“Birgün ormanda korkunç bir yangın çıkmış. Ormandaki bütün hayvanlar canlarını zor kurtarmış. Ne yazık ki ellerinden hiç birşey gelmeden, çaresiz yangını seyrediyorlarmış. Gözlerinin önünde yuvaları yanıp kül olurken onlar bakakalmışlar çünkü yangın başedemeyecekleri kadar büyükmüş. Sonra bizim kolibri atılmış “böylece bakıp kalamam, birşeyler yapmalıyım” deyip telaşla yakınlarındaki nehire doğru uçmuş. Taşıyabildiği 1 damla suyu alıp yangına atmış. Sonra yine uçmuş, 1 damla daha taşımış; gelmiş 1 damla daha almış, yangına taşımış; 1 damla daha 1 damla daha…

Bütün hayvanların şaşkın bakışları içinde yılmadan gitmiş gelmiş kuşcağız. En sonunda koca hortumunu sallaya sallaya fil dayanamamış: “sen ne yaptığını zannediyorsun? Bir damla suyla yangını söndüreceğine mi inanıyorsun?” diye sorunca;

kolibri de “ben elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum” diyerek dönüp bir damla su daha almak için uçup gitmiş…”

Her geçen gün daha da kirlenen, maneviyattan uzaklaşıp maddiyata, daha çok tüketmeye, yok etmeye yönelen dünyamızda, her bir Vegan’ın çabası okyanusta bir damla gibi gözükebilir.

Herkes yaptığı herşeyi önce kendi vicdanında tartmalı…  vicdanını hafifletmek için de elinden geleni yapmalı…

Siz de en azından bugün tabağınızdaki et’e bir bakın ve aslında nereden geliyor olduğunu idrak edin. Sonra da derinlerden gelen vicdanınızın sesini dinleyin.

Bakalım ne diyecek size?

Bir de biraz vakit ayırıp şunu izleyin…

dünya vegan günü, kolibri, Vegan day

Yüreğimi sızlattın Van

27 Eki

Papatya tarafından Genel kategorisinde yayınlanmıştır

Çocuklar yatmadan televizyonu açamıyorum. Bütün gün aklımdan çıkarmasam da kendimi tutuyorum. Çünkü televizyondaki görüntülere tanık olsa çocuklar; bu kez onların aklından yıllarca silinmeyeceğini biliyorum. Aynen 1999 Gölcük depreminden hafızamda kalanlar gibi… bazı görüntüler, bazı sesler…

VAN. Gölü sayesinde coğrafya dersinden herkesin nerede olduğunu bildiği bir şehir. Ama kaç kişiye nasip olmuştur gidip görmek. Biz gitmiştik Van’a. Hem de tarihi bir günde. 11. Eylül. 2001′de. İkiz Kulelerin başına gelenlere dünya alem tanık olurken, biz İzmir’den 22 saatlik otobüs yolculuğuyla Van’a varmaya çalışıyorduk. Otobüs de yolda bozulunca fazlasıyla gecikmiş, hava kararınca bulduğumuz ilk otele atmıştık kendimizi. Millet salonda toplanmış, televizyonun başına üşüşmüş. N’oluyo yahu? demeye kalmadan ekranda tekrar tekrar gösterilen aynı çöküş sahnesi.

Yorgo’yla o zaman çocuklarımız yoktu, arabamız da yoktu, dijital fotoğraf makinamız da yoktu, uçakla gidecek paramız da yoktu. 2 sırt çantamız vardı, bol da yeni yerler keşfetme merakı. Yorgo birgün bir acentada turistik bir afiş görmüştü, hayran kalmıştı. Van gölünün içindeki minicik Akdamar adasından çekilmişti. Ada, deniz (Vanlılar göle “deniz”derler), arkada karlı dağlar… enfes bir manzara. Yorgo’nun Akdamar’ı, benim de peri masallarını andıran İshak Paşa Sarayı görme isteğimiz, bizi Türkiye’nin adeta öbür ucuna sürüklemişti. İlk defa bu kadar doğuya gitmiştik birlikte. 11. Eylül’ün ertesi günü belki de bütün dünya için yepyeni bir dönem başlarken, biz pırıl pırıl bir güne uyanmış, otelde şahane bir kahvaltı yemiştik; kaymaklı, ballı. Meğer meşhurmuş Van’ın kahvaltısı. Kahvaltı salonları vardı her yerde.

Herkes çok sıcak kanlı, çok yardımseverdi. Sokak kedilerinde bile bir gözü mavi bir gözü yeşil olanlar vardı. Van kedisi. Van Gölü. Akdamar adası. Göl kıyısında inci kefal sefası. Gün batımı.

Ertesi gün Van kalesine gitmiştik. Tarihi çok eskilere dayanan. Bir küçük oğlan çocuğu takılmıştı peşimize; “sizi gezdireyim” demişti. Acıdık, kovalamaya kıyamadık. Bildiklerini anlatmıştı güzel güzel. Biliyor musun, ben de senin gibi rehberim, deyince Yorgo, gururlanmıştı kendisiyle yavrucağız. Ali’ydi adı. Fotoğraflarını çekmiştim Yorgo’yla. O zaman dijital makinamız bile yoktu. Kimbilir nerededir o fotoğraf. Daha da önemlisi kimbilir nerededir Ali şimdi??………. O’na birşey olmuş mudur acaba?  İyi midir, enkaz altında mı kalmıştır yoksa? Kurtarılmış mıdır? yoksa?….

İnsan hayatında ancak 1 saat gördüğü bir insan için aradan bunca yıl geçse de endişelenir mi? İnsan böyle bir durumda zaten yüzünü hiç görmedikleri için bile endişelenmez mi? Yüreği sızlamaz mı?

Biz, dünyanın öbür ucunda olan bir felaketi, oralardan çok uzaklarda Van’dayken öğrenmiştik. Şimdi ben uzaklardayken Van’daki bir felaketi öğrendim; yüreğim sızladı. Gezdiğim dolaştığım, dokunduğum yerlerden nereler gitti, nereleri kaldı, diye düşündüm. Deprem ne yazık ki yalnızca evleri yıkıp dağıtmıyor. Aynı anda yuvalar yıkılıyor; aileler dağılıyor. Gördüğüm tanıştığım insanlardan hangileri hala bir umut ışığı beklemekte o enkazın altında. Bana el örgüsü rengarenk yün çorapları satan o minik kızlara ne oldu şimdi? o çorapları örenler peki, hayatta mı acaba? Peki ya Ali? O’na birşey olmuş mudur? Ali’ye, Ayşe’ye, Ahmet’e, Mehmet’e, Zeynep’e? Daha adını bilmediğim onca çocuğa??

Ben o yün çorapları doğru düzgün giyemedim bile. O kadar soğuk olmadı buraları. Ama oraları öyle değil. Önümüz kış… yüzlerce minik ayak buz gibi… İçlerinden bazıları onları sıcacık kucaklayacaklara hasret. Belki kucağını belki de evini açacak gönüllere. Onlar daha çocuk. Orası Türkiye.

Bu yazıyı Yiyorum Büyüyorum için yazdım.

Akdamar, Van, Van depremi

Girit Tarhanası ( Trahana ya da Ksinohondros )

25 Eki

Papatya tarafından Tarifler kategorisinde yayınlanmıştır

Daha önce Girit pazarından görüntüler yayınladığımda buranın yerel bir lezzeti olan, ksinohontros ya da trahanas adıyla anılan tarhananın yukarıdaki fotoğrafını yayınlamıştım.

Türk tarhanası gibi evde yapılması mümkün; çok iri parçalar halinde kurutulduğu için belki daha da kolay. Çocuklar için son derece besleyici, iç ısıtan bir yiyecek.

Ksinohontros adı, “ekşi”anlamındaki ksinos ve Girit lehçesinde “kırık buğday” anlamına gelen hontros’dan geliyor. Bu çok mantıklı çünkü geleneksel ksinohontros ekşitilmiş keçi sütüyle iri kırılmış buğdaydan yapılıyor. Türkiye’deki pilavlık bulgurların aynı işe yarayacağından eminim.

Girit çok dağlık olduğundan büyükbaş hayvan yetiştirmeye elverişli olmadığını, bu yüzden adadaki gravyer peynirlerinin, yoğurtların koyun-keçi sütünden olduğunu daha önce de (peynir yaptığımız yazıda da) yazmıştım. Aynı sebepten Girit’in tarhanası da geleneksel olarak keçi sütünden yapılıyor.  Herşeyden önce keçi sütünü 3 gün oda sıcaklığında tutup ekşitmek gerekiyor.

Gerekli Malzemeler:

1,5 kilo keçi sütü

1/2 kilo kırık buğday

Biraz tuz

3 gün buzdolabı dışında beklettiğimiz sütü bir tencereye koyup kaynattığımızda iyice kesilmeye başlar başlamaz  birazcık tuzla buğdayımızı içine atıyoruz ve sürekli karıştırıyoruz.

Biz karıştırdıkça gitgide koyulaşıyor.

Bir süre sonra buğdaylar bütün sütü içine çekip kabarıyor.

Artık iyice koyulaştığında, hiç suyu kalmadığında tarhanamız ateşten indirmeye hazır oluyor.

Elimizi sokmadan önce soğumasını bekliyoruz. (Aslında ilginç bir ayrıntı var ki; Girit’te soğuduktan sonra kurutmadan, bu halde de yeniliyor. Ama ekşi sütten dolayı oldukça iddialı bir tadı olduğunu söylemekle yetineyim.) Soğuduğunda kurutup saklayabilmek için elimizle küçük parçalar alıp unlanmış tepsiye aralarında boşluk bırakarak diziyoruz.

Tepsimizi bir tülbentle örtüp güneş gören bir yere bırakıyoruz. Bu çoğunlukla rutubetli sonbahar havasına kalmadan hala yaz güneşi hüküm sürüyorken yapılıyor, çünkü tarhananın iyice kuruması gerekiyor.

Kuruduktan sonra özellikle buzdolabında korursanız aylarca dayanıyor, kış boyunca hemen hazırlayıvereceğiniz, sağlıklı ve katkısız çorbalarınız oluyor.

Ksinohondros’u pişirmeden önce tencerede üstünü geçecek kadar suyla bekletmek kaynatırken daha dolay dağılmasını sağlıyor. Ben kaynatmaya başlamadan önce (ve hatta kaynatırken de) patates püresi için kullandığım aletle eziyorum, daha pürüzsüz bir kıvamı oluyor.

Not: Yapım aşamasındaki bütün fotoğraflar Yorgo’ya ait. O belki de bir ilki gerçekleştirdi ve kendine Soya Sütü Kefirinden Vegan Trahana yaptı :) Görünüş ayırt edilemeyecek kadar aynı olduğu için ben de fotoğrafları onun sayfasından ödünç aldım :) Aslında bu denemesinde 2 yeni şey biraradaydı; hem süt yerine soya sütü hem de ekşi süt yerine kefir kullanması yepyeni bir fikirdi. O zaman ekşi süt yerine süt kefirini de denemek lazım birgün. Belki siz benden önce dener ve yorumlarda yazarsınız.

buğday, Girit yemekleri, Girit'e özgü, keçi sütü, tarhana

Girit’ten Papatya bildiriyor :) Çift dilli çocuklar

11 Eki

Papatya tarafından Genel kategorisinde yayınlanmıştır

Artık benim de bir banner’ım,  altında yazılarımın dizileceği bir başlığım var: Karşı Kıyıdan Papatya.

Alternatif Anne’nin alternatif kültürlerde yaşayan anne yazarları arasında, Yunanistan’da olup bitenler benden sorulacak artık :)

İlk yazım bizim çocuklar ve onların iki dille büyüyüşleri; kızımız Maya doğmadan önce çok doğru bir seçim yaparak benimsediğimiz OPOL (One Parent One Language) yönteminin nasıl başarılı olduğu hakkında.

“Annemin en büyük korkusuydu. Bir yabancıyla evlenmek istediğimi öğrendiklerinde, beni alıp uzaaaak uzaaaak diyarlara götüreceğinden, oralarda doğacak çocuklarımın yalnızca oranın dilini konuşacağından ve ömür boyu torunlarıyla hiçbir şekilde iletişim kuramayacak, konuşamayacak olmalarından korkmuştu. Öyle olmadı tabii ki… ne karamsarlık!

 Şimdi yalnızca torunlarıyla değil, damatlarıyla bile oturup muhabbet ettiklerini o zamanlar rüyalarında görseler inanmazlardı herhalde. Yorgo’nun aşırı derecede istek ve özveriyle en sonunda mükemmel Türkçe öğrenmesi bizim ailemiz için bir şans, kendisi için de büyük bir ayrıcalık oldu. Ama çocukların durumu farklı. Doğdukları andan itibaren yaşadıkları ortamla etkileşim başlıyor. Dil yeteneklerinin gelişiminde en büyük görev biz, anne babalara düşüyor. Bunu çocuğu zorlamadan, yormadan, sıkmadan hatta farkına bile varmadan doğallıkla yapmak gerekiyor.

 Bizim uyguladığımız yönteme, OPOL (One Parent One Language) diyorlar. Yorgo’yla bunu ilk olarak nereden, nasıl duyduk hatırlamıyorum. Ama mantığı son derece basit: Her ebeveyn kendi ana dilini konuşacak. Çocuk doğduğu andan itibaren -hatta anne karnındayken de başlayabilir- istikrarlı bir şekilde uygulanacak. Çocuk da bir süre sonra kiminle hangi dilde konuşacağını ayırt edecek. Bu şekilde aynı evde çok dilli bir iletişim içinde büyürken hiç anlamadan her iki dili de öğrenecek. Hmm… aklımıza yatmıştı. Kızıma hamileyken, karar verdik. Nerede yaşarsak yaşayalım, bebeğe herkes kendi dilinde konuşacaktı.

Çocukcağız daha ilk kelimelerini öğrenirken, babam torununa acımaya başlamıştı. “Yazık, çocuk bir değil, iki dille uğraşıyormuş. Bari önce birini öğrensinmiş, sonra öbürünü öğretseymişiz”. YANLIŞ! Çocuk bir dille büyürse, sonradan öğrendiği dili daima ilk öğrendiği dil üzerinden tercüme ederek düşünecek ve ikinci dil daima arka planda kalıp asla birinci kadar iyi olamayacak.

Bebeğimiz her iki dilde de ilk kelimelerini söylemeye başladığında biz de yolun başındaydık. Bu arada bizim çocuğa acımaya devam edenler: “Ohhoo, çocuk ne bilsinmiş, kime ne dil konuşacak!?” YANLIŞ! Bal gibi de biliyorlar. Çocuk 2 yaşına kadar hiç farkında bile olmadan, hiç yadırgamadan her nesne için 2 ayrı dilde 2 ayrı kelime öğrenip bir şekilde minicik beyninde yerleştiriyor. 2 yaşından sonra da artık iyice kime, hangi dilde konuşulacağını kesin olarak ayırdediyor. Bunu yaparken de farklı diller olarak algılamıyor bile. Eğer ki çocuk kime hangi dilde konuşacağını ayırdedemezse, %50 şansını deniyor, n’apsın?

Kızım Maya bir gün dedesiyle oturmuş hayvanlar kitabına bakıyor. “Bu ne Maya?” “Aslan”.”Bu?” “Köpek”. “Peki bu?” “Χελώνα”…. Maya bakıyor, dede anlamıyor; “Kaplumbağa!”

Evde en erken ve kesin olarak ayırdettikleri, anneyle babaya hangi dilde konuşulacağı, tabii ki… Yeni tanışılan biri biraz kafa karıştırabilir. Ta ki onun da hangi gruba ait olduğuna küçük beyninde bir yer bulup oturtuncaya kadar. Zaten bizim kendi çocuklarımızda gözlemlediğimiz şu ki, çocuklar 4-5 yaşına gelinceye kadar aslında “farklı diller var” kavramını bilmiyorlar. Çok daha basite indirgeyerek; “annem böyle diyor, babam böyle diyor” diye düşünüyorlar ve anneyle babanın neden aynı şekilde konuşmadıklarını hiç yadırgamıyorlar! :) Kızım 5 yaşına gelinceye kadar, her iki dili de kendini çok iyi ifade edecek kadar öğrendiği halde, konuştuğu dillerin isimlerini (Türkçe ve Yunanca’yı) bilmiyordu, gerek de duymuyordu. Çünkü o zamana kadar “anne buna böyle der, baba buna böyle der” şeklinde izah ediyordu.

Maya’nın bir kayısı anısı geldi aklıma. Bir gün biz evde yoktuk. Maya anneannesiyle yalnız. Ancak konuşuyor, belki üç yaşında bile değil. Mutfak masasının üstünde, içi kayısı dolu kavanozu görmüş Maya. İstemiş, annem de vermiş. Annem yabancı dillere oldum olası meraklı. Maya’ya sorayım da öğreneyim diye düşünmüş. “Maya, kayısının Yunancası ne?” …?! Maya da tepki yok! “Yunanca nasıl denir bu annanecim?” Çıt yok! Sonra anlamış ki “Yunanca” lafı pek birşey anlatmıyor çocuğa. Sonra akıl etmiş: “Maya, baba buna nasıl diyor?” Maya’nın gözleri parlamış; ve-ri-ko-ko! Annem o günden beri unutmaz kayısının Yunancasını :)

Bu şekilde yetişen çocuklar her iki dili de aynı anda öğrendikleri için kesinlikle bir dilden diğerine tercüme yapmıyorlar. Aynı anda her iki dili de, o dilin mantığına göre düşünüp konuşabiliyorlar. Bu da onlara daha kıvrak bir zeka vermekle kalmayıp iki dil arası iletişimde müthiş bir hız kazandırıyor. Örneğin, kızımız daha 3 yaşına gelmeden ona şöyle diyordum.

“Maya, git, babaya sor bakalım acıkmış mı?” Mayacık koşup babasına:

“Μπαμπά, πεινας?” (Baba, acıktın mı?)

“Ναι, πεινάω” (Babası: evet, acıktım)

Maya hemen bana koşup. “Anne, baba acımış” diyordu. İlk zamanlar biz de şaşırıp kalıyorduk. Oysa şimdi, her gece çocuklarımızın bana “iyi geceler, anne” babasına “Καλή νύχτα, μπαμπά” demeleri hayatımızın içindeki öyle doğal bir şey ki…

Biz OPOL yöntemini ilk defa kızımızda denemeye başladığımızda açıkçası ne kadar başarılı sonuç vereceğini bilmiyorduk. Belki bu her çocuk için geçerli olmayabilir. Ama biz kızımızla başladık, denememiz mükemmel sonuçlar verdikçe yürekleniyor; onun kendini her iki dille de ifade edişini hayranlık içinde izliyorduk. Aynı yöntemi tabi ki oğlumuza da uyguladık. Onda da başarılı olduğunu görüyoruz.

Çocuğun okula hangi ülkede gittiği ve ne dilde eğitim aldığı da önemli bir etken elbette. Mesela kızım anaokuluna gidinceye kadar günün büyük bir çoğunluğunda yalnızca benimle birlikteydi. Onunla bol bol, her konuda konuşuyordum, birlikte oynuyorduk. Dolayısıyla okul öncesi dönemde, o da kendini annesinin dilinde çok daha rahat ifade edebiliyordu. Ama Yunancayı da mükemmel anlıyordu, cevaplıyordu. Oyuncaklarıyla yalnız kalınca da tercihi onlarla Türkçe konuşmaktan yanaydı. Anaokuluna gitmeye başlar başlamaz, birden günün belli saatlerinde bulunduğu ortam ve o ortamda konuşulan yegane dil değişivermişti. Öğretmeniyle sık sık görüşüyor, kendini ifade etmekte yeterli kalıp kalmadığını soruyordum. Hiçbir problemi yoktu. Anında, sanki bir dil tuşuna basılmış gibi, Yunanca iletişime geçiveriyordu. Hatta bazen okul dönüşünde, o gün okulda olan bitenleri o aynı heyecanla anlatırken arada Yunanca kelimeler de kaçıveriyordu :) Bense hiç bir zaman yargılamadan, eleştirmeden, kızmadan dinliyor; sabırla Yunanca söylediği sözlerin Türkçelerini söyleyip sözlerini onaylıyordum. Böylece hiçbir zaman hatırlayamadığı kelimeler için bana karşı eksiklik hissetmedi. Okuldaki arkadaşlarının yanında benimle başka bir dili konuşmaktan da ne çekindi ne utandı ne de sıkıldı. Tam tersine bunu yalnızca ikimizin arasındaki gizli bir bağ olarak algıladı. Etrafındaki hiç kimsenin anlayamayacağından emin olarak fikrini yalnızca bana söyleyebilmenin tadını çıkardı :)

Şimdi okula başlamasıyla birlikte 3 yaşındaki oğlumun önünde daha geniş ufuklar açıldı. Şimdilerde o okulda oynanan oyunların adlarını Yunanca isimleriyle söyleyerek bana okul maceralarını anlatıyor :) ”

alternatif anne, karşı kıyıdan

4 vazgeçilmez lezzet

10 Eki

Papatya tarafından Genel kategorisinde yayınlanmıştır

Sevgili Sibel‘e de sormuşlar;

“Issız bir adaya düşseniz veya ultra milyoner birileri sizi bedavadan Ay’a seyahate gönderse yanınıza alacağınız 4 lezzet nedir?” diye, o da cevaplamış. sonra da bana paslamış. Şimdi top bende, yaptıklarımdan en lezzetli, en kıymetli 4 taneyi seçmeliyim.

Tabi ki SAMOSA;

belki de evimizde yaptığımız en lezzetli  şey KENDİ PEYNİRİMİZ;

en dayanılmaz tatlı BERGAMOT REÇELİ;


Girit’e gelmeseydim belki de ömrüm boyunca yapmayı öğrenemeyeceğim KAPARİ turşusu. 2006 yılında yaptığım bu tarifim, Sevgili Tijen İnaltong’un Mutfaktaki Yaban kitabında yer aldı.

Hmm.. ben kime atsam topu?  Önce Beste’ye, sonra Özlemaki’ye, sonra Betül’e, sonra da Açalya’ya.

en vazgeçilmez lezzet
«12345»1020...Last »
  • Etiketler

    avokado badem Balık bergamot bisiklet Dario dağ sümbülü enginar fırın yemekleri Genel Girit'e özgü Girit pazarı Girit yemekleri hayvanlar Iraklio kabak kahve kapari kek keçi peyniri kuru fasulye limon mantar Maya Maya'm meyveler mısır omlet patates patlıcan pekmez peynir safran sarı sebzeler tart turşu yeşil yumurta Yunan yemekleri zencefil çevre çiçekler çocuklar ıspanak
  • Follow this blog
  • Son Yorumlar

    • Bizim Köyün Mercimeği için sare
    • Eski Köye Yeni Adet için Sedef
    • 43 için sedef
    • 43 için sedef
    • 43 için Berceste
  • Arşivler

    • Şubat 2012
    • Aralık 2011
    • Kasım 2011
    • Ekim 2011
    • Eylül 2011
    • Haziran 2011
    • Mayıs 2011
    • Nisan 2011
    • Mart 2011
    • Şubat 2011
    • Aralık 2010
    • Kasım 2010
    • Ekim 2010
    • Eylül 2010
    • Temmuz 2010
    • Mayıs 2010
    • Nisan 2010
    • Mart 2010
    • Eylül 2009
    • Ağustos 2009
    • Mayıs 2009
    • Nisan 2009
    • Ekim 2008
    • Mayıs 2008
    • Nisan 2008
    • Mart 2008
    • Şubat 2008
    • Ocak 2008
    • Aralık 2007
    • Kasım 2007
    • Ekim 2007
    • Eylül 2007
    • Ağustos 2007
    • Temmuz 2007
    • Haziran 2007
    • Mayıs 2007
    • Nisan 2007
    • Mart 2007
    • Aralık 2006
    • Ekim 2006
    • Eylül 2006
    • Ağustos 2006
    • Temmuz 2006
    • Haziran 2006
    • Mayıs 2006
© 2010-2011 www.greekturkish.com Papatya