Gezi

Berlin’deki “Eski” ve “Yeni” Müzeler

1

Berlin’deki The Neues Museum (Yeni Müze)de,  meşhur Nefertiti büstünün de yer aldığı Mısır koleksiyonu sergileniyor. Berlin’de girdiğimiz bütün müzeler içinde, fotoğraf çekilmesine izin verilmeyen tek eser, bu Nefertiti büstüydü. Mısır’da Amarna kazılarında bulunan; 48 cm. boyunda, 20 kilo ağırlığında ve “3.300 yaşında” olan büst, yılda 500.000 kişiden fazla ziyaretçi kabul eden bu eserin resmi, Almanya’da defalarca kartpostallara ve pullara basılmış. Nefertiti’nin sergilendiği salonda kenarda, oldukça loş ışıkta dikkatimi çeken bir şey oldu. Biraz daha yaklaştığımda bunun, görme engellilerin elleriyle dokunarak Nefertiti’nin güzelliğini hissetmeleri için yapılmış bir kopyası olduğunu gördüm ve daha önce böyle bir şeyi görmediğim için çok şaşırdım ama bir o kadar da bunu düşünenleri / yapanları takdir ettim. Fotoğraf çekmek yasak olduğu için, size bu çok özel kopyayı gösteremiyorum ama Nefertiti’nin internette yeterince fotoğrafı bulunuyor.   

Berlin Neues Museum, 1843-185Antik5 yılları arasında, (Altes Müzesinin mimarı Karl Friedrich Schinkel’in öğrencisi) Friedrich August Stüler tarafından inşa edilmiş. 2. Dünya Savaşı’ndan oldukça fazla hasar gören müze, savaş sonrasında da Doğu Almanya sınırlarında kalmış. Ancak 1989da Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra tekrar restore edilip kullanılması gündeme gelmiş.

Tam 70 yıl kapalı kaldıktan sonra, Britanyalı mimar David Chipperfield’in öncülüğündeki restorasyon çalışmaları 2003 tarihinde başlamış ve Ekim 2009 yılında müze tekrar açılmış.

Aynı çatı altında çeşitli sergileri barındıran “Yeni” Müzeyi, Antik Mısır sanatına ait bu güzel örnekler uğruna, kesinlikle gitmeye değer buluyorum.

Yeni Müze’deki Mısır Sanatına ait eşsiz eserlerle gözümüz gönlümüz şenlendikten sonraKlasik Antik döneme ait Yunan eserlerinin sergilendiği The Altes Museum (Eski Müze)deyiz.

Altes Müzesi, 1823-1830 yılları arasında mimar Karl Friedrich Schinkel tarafından Neoklasik tarzda yapılmış. Binanın önünü İyon sütun başlıklı 18 adet sütun süslemekte. 1999 yılında, Müze Adası’ndaki diğer müzeler gibi Altes Müzesi de UNESCO Dünya Mirası listesine girmiş.

Altes Müzesi’nde Klasik Antik döneme ait Yunan eserleri sergilenmekte.

Eski Müzenin en ilginç bölümü, sütunların arasında sergilenen heykel koleksiyonunun yer aldığı bölüm.

Yuvarlak şekildeki salonu çevreleyen 20 adet sütunun üstünde yükselen kubbe de kabartmalarla dolu ve kubbenin en tepesinden içeriye gün ışığı girmekte.

Bugün müzelerle dolu oldukça yoğun bir gündü. Sabah 10’da Bode müzesiyle başlayan maceramız, akşamüstü 18:00’de Altes Müze kapanmak üzereyken bitti. Bu kadar süre zarfında müze adasındaki 5 müzeden yalnızca 4 tanesini görebilmiştik. National Galeri’ye ne vaktimiz ne de dolaşacak halimiz kalmıştı.

Bu yoğun günün ardından, bu gece Alexanderplatz’daki Noel pazarında sıcak şarabın (Glühwein) tadına baktık. Kırmızı şarabı kabuk tarçın, karanfil, portakal kabuğu, vanilya ve yıldız anasonla birlikte kaynatarak yapılan Glühwein, insanın içini ısıtan geleneksel bir kış içeceği. Gördüğünüz bardakları 3 euro şarap + 3 euro bardak için depozito, yani 6 euroya satıyorlar. İsterseniz içtiğiniz bardağı alıp götürebilirsiniz ya da bardağınızı geri götürür 3 euroyu geri alırsınız. Tercih sizin…

İtiraf etmeliyim ki Almanlar bu depozito işini çok iyi kullanmayı biliyorlar. Böylece plastik şişeler doğaya atılmamış, bira bardakları da oraya buraya saçılmamış oluyor. Kocaman varillerin içine yakılmış ateşin başında içilen sıcak şarapla ve keyifle geçirilen gecelerin ardından birileri etrafı dolaşıp boş bardakları toplamak gibi bir zahmete de katlanmıyor. Akıllıca bir çözüm! 

Berlin Müzesi’nde saklasak mı saklamasak mı?

2

Asurlular dönemine ait takıların renkleri şahane…

Tam 55 dakika Bergama Müzesi’nin girişinde kuyrukta beklerken, umuyoruz ki bu kadar beklediğimize değecek göreceklerimiz. Çünkü biliyoruz ki bu müzenin en önemli ve en olaylı parçası, müzeye adını veren Bergama Alter (Zeus Sunağı) ziyarete kapalı, ne yazık ki… Bergama’yla ilgili Türk-Alman hükümetleri arasında “sen çaldın!” “ben çalmadım, siz verdiniz!” tartışmaları sürüp giderken, bu salonun, içindeki inciyi saklamaya çalışan bir istiridye gibi kapanması da bizim şanssızlığımızdı.

Ömrümde ilk defa -8 dereceyi görüyorum.  Bu soğukta dışarıda beklerken; ellerimiz, ayaklarımız donduktan sonra en sonunda Bergama Müzesi’ndeyiz. Dışarıda hava ne kadar soğuksa, müzelerin içi de o kadar sıcak. Bu sebeple, her müze girişinde vestiyerlere paltonuzu bırakabilmek için sırada bekliyorsunuz. İnsanlar ellerinde paltoları, atkıları olmadan rahat rahat müzeyi gezebildikleri için, bunun ne kadar da düşünceli bir hizmet olduğunu düşünmüştüm ilk girdiğimiz müzede. Meğer bunun da onlar açısından bir başka sebebi daha varmış ki bunu ancak yeri gelince anlayacaktım.

Dediğim gibi, dışarıda o kadar çok bekledikten ve donduktan sonra, sıcacık müzeye girdiğimiz halde, bir süre mantomu çıkarmak bile istememiştim. Sonunda şu meşhur Bergama Müzesine girmeyi başarmış olduğumuzdan, müzede gördüğümüz her şey sanki daha başka bir anlam kazanıyordu. Müzeye girer girmez karşınıza çıkan Babil’in İştar Kapısı sanki gerçek değil de hayal ürünü gibiydi. Masallarda anlatılan uzak uzak diyarlardaki şehirlerden gelmişti adate. Kendisi “gelmişti” demek doğru olmaz tabi; “getirilmişti” bir şekilde, tabi ki. Çünkü muazzam güzellikteydi. Böyle bir güzelliği herkes kendisi için isterdi. İnsan da olsan, devlet de… Güzel olmasına çok güzeldi de… çok da büyüktü, muazzam büyüktü: 12 metreden yüksekti duvarları! 2600 yaşında olmasına rağmen hala dimdik ayakta duruşuyla, o güzel renkleri ve motifleriyle insanı büyülüyordu.

Ama neden buradaydı?  Nasıl olup da memleketinden bu kadar uzaklardaydı? Bu soruları sormamak, düşünmemek mümkün değildi benim için.

Hakkında hukuki mücadelenin hala sürmekte olduğu Bergama Zeus Sunağı’nı göremeyeceğimizi biliyorduk ama şu anda sergilenen eserler içinde görebildiklerimiz de bana aynı duyguları hissettirmeye yetiyordu. Ana vatanı ister benim memleketimde Bergama olsun, isterse Mısır ya da bugünkü Irak ya da İran, fark eder mi? Önemli olan bu muazzam eserlerin şu anda burada bulunmaları… ve kim bilir ne yollarla buraya ulaştıkları… ne kadar yasal, ne kadar dürüstçe?!

Bugünkü Irak topraklarında bulunan, Babil kentinin surlarında,  kabartma ejderha ve boğa figürleriyle süslü ve sırlı tuğlalardan yapılmış olan ve “Tören Yolu” denen ana caddeye açılan dev boyuttaki İştar Kapısı,  İÖ 575’te Babil Kralı II. Nebukadnezar tarafından,  Asur ve Babil’in en gözde tanrıçası olan, Tanrıça İştar adına yaptırılmıştır.

Tanrıça İştar Venüs gezegenini temsil eder. Bereket, aşk, savaş ve seks tanrıçasıdır. İştar’ın en yaygın simgesi  beş köşeli yıldızdır; batı dillerinde karşılığı İngilizce’de “Star”, Almanca’da ‘Stern’dir.

Antik Babil’den “getirilen” İştar Kapısı’nın, insanlara oranla, ne muazzam boyutlarda olduğunu görüyorsunuz. Yani, ne yalan söyleyeyim, insan o zaman düşünmeye başlıyor… başlı başlınadevasa boyutta bir kapı, nasıl taşınabilir kilometrelerce uzağa? peki, ya Milet’in agorası… o kocaman mozaikler, insan boyunu aşan heykeller?!… daha neler neler…

İştar kapısında kullanılan sembolerden biri de sanki benim için yapılmıştı 🙂

Ve Milet’ten Agora (Çarşı) Kapısı. Bu devasa şey buraya nasıl gelir?

Bergama müzesinde 2019 yılına kadar sergilenen ender parçalardan biri olan Mshatta Alınlığı da böylesine kocaman bir şey. (Gördüğünüz gibi mantom hala sırtımda… çünkü daha yeterince ısınmadım)

Bize Zeus Sunağını görmek nasip olmadı ama Milet’in agorası’nı gördükten sonra aynı şeyi düşündük Yorgo’yla. En azından Bergama Müzesi’nde, Türklere ve Yunanlılara giriş bedava olmalıydı. Oysa biz üstüne para vererek görebilmek için, saatlerce bu soğukta dışarda kıuyrukta bekliyorduk üstelik. Bu işte bir terslik vardı kesinlikle!

Almanlara soracak olsanız, eminim savunmaları hazırdır:

 

– Babil’in İştar Kapısını Irak’ta bıraksaydık ne olacaktı?  Saddam’ı bombaladıklarında yok olup gidecekti, demek;

 

– Zeus Sunağı da Bergama’da kalsaydı siz de ona bakamayacaktınız zaten, demek… bana ne gibi geliyor biliyor musunuz?

 

“Sen bahçendeki güle bakamıyorsun” diyerek, komşumun gülü bahçemden söküp kendi bahçesine dikmesi gibi bir şey.

 

 

Hem komşumun iyi bir bahçıvan olması ona benim gülüme el koyma hakkını vermez ki… Benden yürüttüğü çiçeğe bahçe çitlerimin arkasından, ancak uzaktan, baka kalmamdan da kötüsü; onu bir seraya koyması ve bana hiç göstermemesi olurdu. Ve yahut her görmek istediğimde bilet kesmesi, bir de bu durumdan ve benim sırtımdan para kazanması!!

Berlin Müzesi’nde yaptıkları bu değilse, nedir?…. varın siz düşünün…

Yetkililer, elbette diyecekler ki zamanının padişahlarından izin alarak “götürülmüş”. Öte yandan, bizimkilerin oldum olası ellerindeki değerlerin kıymetini bilmedikleri gözardı edilemez bir gerçek.

Ama bunu fırsat bilen “kıymetini bilenlerin”, bunu kitabına uydurup “yürütmeleri” hiç hoş değil, dürüstçe değil, hiç mi hiç doğru değil! Bana göre, fırsatçılıktan başka bir şey de değil. Bu yalnızca Yunan ve Türk eserlerinin davası da değil...

Orada o kadar çok medeniyetten eserler vardı ki; bize bir de şöyle düşündürdü: bir gün Türk ve Yunan eserlerini geri kazanmayı başarırsak, bizden cesaret bulan Mısır, Irak, Kıbrıs gibi her ülke de her şeyini geri alsa, Almanlara Bergama Müzesinde sergileyecek ne kalacak ki?!  Neredeyse HİÇ!

Bu konu beni çok düşündürdü. Türkiye’ye döndükten sonra da pekçok arkadaşımla konuyu tartıştık. “Ama onlar Türkiye’den çalındı. Türkiye’ye geri gelmeli.” sözlerimi çok yanlış anlayıp fazla “milliyetçi” düşündüğümü söyleyen de oldu. Bir kere Milliyetçilik bana o kadar uzak bir kavram ki… Düşünün, ben milliyetçi birisi olsaydım, kesinlikle bugün yaşadığım topraklarda yaşıyor olamazdım, yaşamak zorunda kalsam da mutlu olamazdım. 

Ben yalnızca adaletin olması gerektiği taraftan yana ağır basmasından yanayım.

Bu adamın profiline bayıldım ben. Seyretmeye doyamadım desem, yalan olmaz.

Bu keçili adamın da kıvırcık bukleli saçlarına, sakalına 🙂

Bergama Müzesinde bazı eserlerin sergilenmiyor olmasına rağmen müzeki de eserler gez gez bitmiyordu. Bu arada, bunca eserin nasıl olup da buralara geldiği konusunu açtığımızda kan beynimize sıçrıyordu. Belki de bu yüzden artık fazlasıyla sıcak geldiğini hissetmiş ve müze girşinde üşümekten vestiyere teslim etmediğim mantomu koluma almış devam ediyordum müzeyi gezmeye.

Çok geçmeden müze bekçilerinden biri yanıma yaklaşıp, yine, Almanca bir şeyler söyledi; ben de yine anlamadım, napayım 🙂 Sonra adamcağız elimdeki mantoyu göstererek tekrar etti. Anladım ki “vestiyer var. Oraya bırakabilirsiniz” dibi bir şeyler söylemeye çalışıyor. Ben de pişkin pişkin “no thanks” diyorum. Sizin müzeye girinceye kadar ne kadar çok donduğumu, o yüzden çıkarmadığımı, şimdi de vestiyere gitmek için artık çok geç olduğunu anlatmaya çalışıyordum. 

Sonunda adam dayanamayıp “English?” diye sordu. Sonra gidip dar uzun bir karton parçası getirdi, parmağıyla İngilizcesini bulup okumam için bana gösterdi.

Elindeki kartonda pek çok dil arasında, İngilizce şöyle yazıyordu: “Lütfen müze girişindeki vestiyere mantolarınızı bırakınız ya da bırakmıyorsanız üstünüze giyiniz!!!” Okuduklarıma inanamıyordum.

Çok kızmıştım!! Artık müzeyi baştan aşağı geri gidemeyeceğime göre, burnumdan soluyarak artık nasıl giydim sırtıma mantomu bilemezsiniz. Bir kaç dakika söylendim. Sonra kendimce izahlar buluyordum. Bütün müzelerin girişine vestiyer koymaları da bundan mıydı? Paltomuzun içinde bir şeyler yürütmemizden mi korkuyorlardı?

Eh, tabi işkilli teneke kendinden tıngırdar!

O gün o kadar kızmıştım ki sabahtan bu müzeye girebilmek için ne kadar üşüdüğümü bile unutmuştum. O günkü kızgınlıkla hiç kimse beni bu müzedeki eserlerin yasal ve hukuka uygun yollarla geldiğine, hakkını vererek ve her şeyi kanunlara uygun yaptıklarına ikna edemezdi.

Ama bir de madalyonun öteki yüzü var ve o yüzde öyle bir hükümet var ki yalnızca elindekilerin kıymetini bilmemekle kalmıyor aynı zamanda eline aldığını da, “keşke hiç el sürmeselerdi” dedirtecek hale sokuyor, ne yazık ki.

Son zamanlarda İshak Paşa Sarayını göreniniz var mı?

Benim hayalimdi İshak Paşa Sarayı’nı görmek… Kendi gözlerimle görmedikçe gerçekten var olduğuna inanamıyordum çünkü. Öyle masalsı öyle gerçek dışı bir görüntüsü vardı ki sanki yalnızca peri masallarını anlataan kitaplarda vardı.

2001 yılında ben hayalimi gerçekleştirdim ve gördüm sarayı. Ellerimle dokundum ve gerçekten var olduğunu kanıtlamaya çalışır gibi bol bol fotoğrafını da çektim, iyi ki…

Oysa şimdi bakın ne halde! İşin en kötü yanı da İshak Paşa Sarayının bu kadere mahkum olan ne ilk ne de son eser olması. Kars’taki Ani Harabelerinin de kendi kaderine terk edilip her seferinde daha fazla harap olduğunu söylüyor bir arkadaşım ve çok üzlüyorum. Elimizden gelmiyor bir şey. O zaman hangisi daha iyi… sizden alıp götürmeleri mi sizde kalması mı?

Cevaplaması çok zor bir soru…

Marketler, deli ucuz biralar, deli soğuk ve Alexanderplatz’da Noel Pazarı

5

Gündüz gezip akşam otele döndükten sonra internette araştırıp sonraki gün ne yapacağımızı planlıyoruz. Bu durumda, kaldığınız otelde internet erişiminin olması gerçekten önemli ve size çok zaman kazandırıyor, inanın ki… Müzelerin açılış saatleri, kapalı oldukları günler, pazar yerlerinin nerede, hangi gün kurulduğu, yemek yiyebileceğimiz alternatifler yerler ve tabi ki sonraki günlerin hava durumu. Cumartesi gününden itibaren dondurucu soğuklar, sonrasında da kar yağışı bekleniyordu. O zaman Müzelere gitmeyi 1 gün sonraya erteleyip hava daha fazla soğumadan açık havadaki Noel Pazarlarını gezmeye karar vermiştik o gün. Dışarı çıktığımızda gerçekten de yaprakların donmuş olduğunu gördük. Bu nasıl bir soğuk yahu?!?! Brrrrrr…

“Kuzeyden gelen soğuk hava dalgası” iner ya biz güneydekilere, işte bu soğuk, o soğuk olmalı! Girit’teki soğukta bana yeten, hatta güneş açıp hava ısınıverince ayaklarımı terleten botlarla burada ayaklarım dondu. Acilen daha kalın tabanlı botlar ve kulaklarıma kadar inen bir bere almam şart! (Daha ilk günden alışveriş yapmak!? Ne üzüldüm ne üzüldüm 🙂

Kim demiş Almanya’da her şey pahalı diye?  Eskidenmiş o…

Ben küçükken (4-5 yaşlarındayken) annemle babam, hep Almanya’da sebzenin, meyvenin ne kadar kıt ve pahalı olduğundan söz ederlerdi. Klasik örnek olarak da; orada “karpuzun dilimle satıldığını, hiçbir zaman az almayı bilmeyen babamın bir gün manava “versene oradan 1 karpuz” demesinin üzerine adamın yüzündeki ifadeyi” anlatırlardı.

Vallahi biz gittiğimizde hiç de öyle bir durum yoktu artık. Tabi ufak bir ayrıntı olarak, aradan 40 yılın da geçtiğini unutmayalım. Bu arada, Dünyamız globalleşti; “artık her yerde her şey bulunur, parayı bastıran alıp yer” oldu. Hatta iş çığırından çıktı. Matematiğini çözemediğim şekilde, arz-talep meselesi mi desem, sürümden kazanmak mı desem, ne desem? Bakıyorsunuz bazı sebzeler, meyveler yetiştiği topraklardan km.lerce uzakta, daha ucuza alınabilir oldu! Girit’in batısında, Hanya tarafında avokado yetiştiği için, bu yerli ürünü ne kadar bol bulduğumuzu ve her yerden daha ucuza aldığımızı sanırdım ben ama yanılıyormuşum. Taaa Berlin’de, aynı fiyata avokadonun organiğini bulmak mümkünmüş. Şaşırdım kaldım. Zaten organik ürünler sektörü de almış başını gitmiş Almanya’da.

€ya geçtiğinden beri fakirleşen Yunanistan’da, evet ekonomik durum iyiye gitmiyor, enflasyon da var. Mesela yukarıdaki, yaban mersini ve ahududu gibi meyveler burada yetişmediği için ithal ediliyor ve çok daha pahalı Yunanistan’da. Hadi bunlar soğuk memleketlerin orman meyveleri… peki daha sonra gideceğimiz semt pazarında gördüğüm rengarenk dolmalık biberler nasıl oluyor da burada pazardan aldığım Girit mahsulü biberlerle aynı fiyata hatta akşam pazarında daha da ucuza olabiliyor?

Daha ucuz demişken, Berlin’de 1 fincan filtre kahve 1,5 € – 2,5 € arasında. Otelimizin tam karşısındaki süpermarketin kafeterya kısmında o sabah içtiğimiz 1,5€ luk kahve gayet güzeldi, üstelik organikti. Anladım ki biz Girit’te oldukça pahalı bir hayat sürüyormuşuz. Girit’te turizmden nasibini almış fiyatlar sayesinde kahve içmek için 3€ -4€ gözden çıkarmanız gerekiyor 🙁

Biralar deseniz öyle. Almanya’da üretilmiş Efes Bira, Türkiye’dekinden ucuz, 1 €  bile değildi; 0.90 € .

En azından Berlin’de kaldığımız günler boyunca burnumuzun dibindeki marketten hemen her gün, bu Girit’te az bulunur meyvelerden alıp yiyerek vitamin depoladık. Zaten benim boğazım gitgide daha kötüleşmeye başlamıştı. Ne burun/boğaz spreyi ne de pastiller pek işe yaramıyordu.

Dedim ya; “bazı şeyleri yetiştikleri topraklardan km.lerce uzakta bulabiliyorsunuz”. Ben de başka bir organik markette ne buldum? Aynı kutu içinde Brezilya fıstığı, Macadamia ve Pecan cevizi. Pecan dışındakileri kabuklarıyla ilk defa görüyordum. Kültürüm arttı 🙂 Bu yüzden her gittiğim yerde marketlere ve pazarlara bir göz atmaya bayılıyorum.

Arkamda gördüğünüz Berlin’in sembollerinden biri olan, TV Tower da Alexanderplatz (Aleksander meydanın)da. Berlin’i tepeden, kuş bakışı seyretmek için bir restoranı ve barı varmış.

Noel Pazarı’nda kurulan her bir tezgah, meşhur Alman masalı  Hansel ile Gretel‘deki cadının kurabiye evi sanki…

Çinlilerin wok tavası gibi koca koca tavalar ortadan 2ye ayrılmış; aynı anda 2 çeşit yemek ısınıyor.

Ich liebe Dich”   Bunu ben bile anladım 🙂 

Kağıttan fenerler her biri ayrı güzellikte…

Çocuklara çeşit çeşit bereler…

Evet, sonunda orijinal bir Bretzel de yendi!

 

Gelmeden önce, Berlin’le ilgili bir rehber kitapta, yemek-içmek konusunda şöyle bir cümle dikkatimi çekmişti:

Bir bretzel biranıza gayet güzel eşlik edebilir“!?   Simitle Bira içmek gibi bir şey… hiç düşünmemiştim. Türkiye’de simiti çayla yakıştırdığımız gibi… 

“Seç beğen al” çeşit çeşit bira bardakları… Almanya’da ne içilir? BİRA!

C&A’daki indirimi görür görmez içeri dalan; ayağını ve başını sağlama alan, Alexanderplatz’da Noel pazarını talan etmiş, yorgun ama mutlu Papatya 🙂

Almanya demek bisiklet demekmiş, kendi gözlerimle de gördüm. Ben Almanları soğuk demeden, yağmur demeden bisiklet kullandıkları için takdir ederken, sonraki günlerde göreceğim ki kar bile yağsa onlar bisikletlerinden vazgeçmeyecekler. Helal olsun size!  Bakalım, Türkiye’de ve Yunanistan’da bisikletin yaygınlaşması daha ne kadar zaman isteyecek? 

Bisiklet yolları da bunun yaygınlaşmasını ve bisikletçinin emniyetini sağlıyor elbette.

Cahilliğimize vurun, biz böyle bisiklet yollarına alışkın olmadığımız için, an oldu ki “yanlışlıkla” bisiklet yolundan yürüdük diye bize kızıp bağırdı bisikletçiler. İnsanlar haklı! Diyecek hiçbir sözüm yok.

Alexanderplatz’dan metroya binip otelimize dönerken, bugün öğleden sonra otelimizin az ötesinde, Spree nehri boyunca pazar kurulacağını biliyorduk. Eh madem ki yolumuzun üstünde, bu pazar da mahzun kalmasın dedik ve daldık içine ama…

pazarda sebze, meyve gibi renkli ve canlı şeyler bulmayı beklerken, daha çok kumaşlar, atkılar, bereler, şallar, örgü ve kumaş oyuncaklar vardı. Bir kaç Türkisch börek ve gözleme yapan dışında yiyecek hiç yoktu.

Aman yarabbi, İzmirde Hisarönünden dönünce kumaşçılarda kapı önünde dizili duran “bu kumaşlardan kim alır acaba?” diye merak ederken, beni buralarda bir pazar yerinde buldu bunlar? 🙂

Dün gece Kreuzberg’te yemek yedikten sonra camın arkasından izlediğim şu görüntüyle büyülenip kalmıştım. Daha önce Hindistan’da görmüştük tandır ekmeklerinin tandırın duvarlarına dokunur dokunmaz puf puf kabarışını. Dün gece de büyülenmiştim adeta. Dolayısıyla bu akşam nerede ve ne yiyeceğimizi düşünmemize hiç gerek kalmamıştı.

Lasan Restorant her çeşit kebap ve çorbaların yanısıra, tabule ve şahane falafeller yapıyor, üstelik hemen o anda pişirdiği tandır pideleriyle.. Arapların işlettiği mekanda, başı sımsıkı siyah eşarpla kapalı Arap güzeli bir kızla, başı açık başka bir Arap güzeli kız garsonluk yapıyor.

Salonun köşesinde bir çay demliği… Yanında da ince belli olmayan küçük boy bardaklar, çay kaşığı, şeker… Bakıyorum, insanlar kalkıp kalkıp kendileri çaylarını alıyorlar. Meğer çaylar “müessesenin armağanıymış”! İstediğiniz kadar, kendiniz alıyorsunuz. Tabi ki biz de aldık ve içimiz ısındı, falafellerimiz gelinceye kadar.

Restoranı işletenlerin inançları gereği olsa gerek, buzdolabında hiç içki görmedim. Ama yanımızdaki masada oturanlara getirdiği ayran, benim için sürpriz oldu. Girit’te, yemek yediğiniz bir yerde asla bulunmayan bir şey.

Her yerde olduğu gibi, onların da menüsünde, etsiz yemeklerin yanında “vejetaryen” yazıyor. Tabule, ızgara hellim peynirli dürüm, falafel bunların arasında. Biz, Yorgo’nun falafelinin içinde yoğurt olmasın yalnızca tahin sosu olsun, demeye çabalarken Arap güzeli kız, “ok. Vegan'” deyip  lafı ağzımıza tıkıyor.

Dedim ya, burada herkes “etsiz yaşayan” insanlardan haberdar 🙂

Üşümüş elleri ısıtan, acıkmış mideyi doyuran lezzetin verdiği huzurla, bugünü de bitiriyoruz…

Yarısı boş valizle seyahat etmek

3

Berlin seyahatinde çocuklar yanımızda değildi. İnanın ki ben çocuksuz gezmeyi unutmuşum…

En son 2010 yılında, Hindistan’a gittiğimizde, çocukları evimizde annemlerle bırakmıştık. O zamandan beridir ya ailecek gidiyoruz ya da ben, yazın, çocukları kapıp geliyorum memlekete. Biz ki eskiden sırt çantalı turistlerdik. Bir kaç kat kıyafetimizi biri kırmızı öbürü mavi 2 koca sırt çantasına tıkıştırdık mı gezmeye hazırdık. Üstüne de birer uyku tulumu bağladık mı – o zamanlar İzmir’e direk uçuş yoktu- bindiğimiz gemide nerede uygun bir yer bulursak uyku tulumumuzu serip yatardık.

Çocuklar olunca işin rengi değişti. Belki Maya bebek arabasındayken (valiz çekmek mümkün olmadığı için) sırt çantamla seyahatlere devam ettim bir süre ama çocuklar 2ye çıkınca 3 kişinin kıyafeti sırtında taşıyamayacak kadar artmıştı. İster istemez seyahatlerimizin kalitesini arttırmış; çocuklar olunca gemilerde kabinde uyumaya, hatta gemi yerine uçağı tercih etmeye başlamıştık. Türkiye seyahatlerine eskiden 1 anne ve 1 çocuğa 1 valiz ile giderken, çocuk büyüdükçe valiz sayısı artmış; 2 çocuk olunca da 2nin altına düşmez olmuştu.

Geçen yaz çocuklarla Türkiye’ye gelişimizde… 2 valizimizi verdikten sonra elimizde kalanlar bunlar. Benim sırt çantam, Maya’nın sırt çantası, Dario’nun çantası, Maya’nın mandolini, şapkanın altında fotoğraf çantası, bir de uzun kalacağız diye laptop çantası. Eşyaların X-ray kontrolünde kaç partide geçtiğini siz hesap edin artık.

– Çok şey getiriyorsun, sanki evde değil de otelde kalacaksın. Yıkarız elbet, diyor annem hep. Sonra bakıyorum, çocukların kıyafetlerini kirletme hızlarına yetişemiyor ve gözü bulutlarda “yarın hava açsa da çamaşır yıkasam, giyecekleri kalmadı” diye tasalanıyor. 

Çocuklar büyüdükçe yanlarına almak istedikleri, kendilerine özel eşyaları da artıyor. Kendi çantalarını kendileri taşıma şartıyla buna izin veriyorum ama her Türkiye’ye gidişimiz-gelişimiz muhteşem oluyor.

Yine 4 valiz (+ 3 sırt çantası) hazırlayarak Türkiye’ye gitmiştik ailecek. Birkaç gün sonra, çocukları (annemlere) emin ellere bırakarak Berlin’e gitmek üzere valizleri hazırlıyordum. Gözlerime inanamadım! 2 valiz bile dolmamıştı! “Acaba 1 tane mi alsak?” diye bile aklımdan geçti bir an ama “olsun, bir şeyler almaya yerimiz olsun” düşüncesi rahatlattı içimi. Ben hakikaten bu kadar az eşyayla seyahat etmeyi unutmuşum 🙂

Berlin uçağına binerken, kabin bagajı boyundaki yarı dolu valizi yanımıza almıştık. Valizi üst rafa koymadan, meşhur kırmızı mantomu da çıkarıp içine koymuştum. Yolculuk son derece rahat geçti. Bilet alırken sipariş ettiğim Vejetaryen Hintli Menüde bol baharatlı Hint Peyniri “Paneer”, kimyonlu soğanlı patates, basmati (pirinç) pilavı, mercimek salatası ve az biraz meyve çıktı. Çok da lezzetliydi. Hint baharatlarının keskin tadı daha damağımdayken bir de güzel Hint filmi seyrederek Berlin’e varmıştık.

Berlin Tegel havaalanında, pasaport kuyruğunda beklerken itiraf ediyorum ki bir hınzırlık yaptık. Uçakta, Almanyalı Türkler de olduğu için, istediğimiz gibi rahat konuşabilmek adına Yunanca alternatifimiz vardı bizim 😉 Aramızda Yunanca konuşup, “bak şu şöyle; şu neden böyle ki?” falan filan derken arkamızdaki 2 (Türk) kadını fark etmemiştik bile. İşte, bir dili bilip de insanların senin o dili bildiğini bilmemeleri, nasıl büyük bir avantajdır, anlatamam 🙂 Pasaport kuyruğunda beklerken hafiften ürpermiş, Yorgo’ya valizden mantomu vermesini rica etmiştim. Yorgo da yanımızdaki küçük valizi hemen oracıkta açtı. İçinden mantoyu da çıkarınca, bizim valizin yarısı boş kaldı yine. Tam o sırada, arkamdaki 2 kadından birinin diğerine -Türkçe- şöyle dediğini duydum:

– Görüyor musun, bak, onların valizi bomboş… içine ceketini bile koymuş. Bizim gibi her köşesini doldurmuyorlar tabi “onlar”…

Beni “onlar”dan görmesine hiç kızmadım. N’apsın kadıncağız?… Anlamadığı bir dilde konuşuyorduk. Yabancı olduğumuzdan emindi ve benim onu anladığımı nereden tahmin edecekti ki?!  Hiç bozmadım ama güldüm 🙂 ve içimden dedim ki;

– Sen bizim çocuklarla gelirken getirdiğimiz, her köşesi dolu valizleri görseydin, ne dil konuşursam konuşayım, “sizden” olduğumu anlardın… kesin!

Artık tatilde gideceğiniz/göreceğiniz yer hakkında bilgiye ulaşmak çok daha kolay. İnternet sağ olsun! Gelmeden önce yaptığımız araştırmalarda gördük ki Berlin’de (ve Almanya genelinde) toplu ulaşımdan iyisi yok: hem kolay hem de ucuz. Kalacağınız gün sayısı belli olsun yeter ki… orada geçireceğiniz kadar günlük bilet alıyorsunuz. Sonra da toplu taşımları cılkını çıkarıncaya kadar kullanıyorsunuz 🙂

Havaalanındaki Information bürosundan aldığımız 5 günlük Berlin Welcome Card‘la birlikte size bir de Berlin haritası ve ufak bir kitapçık veriyorlar. Bu (birkaç) günlük biletlerle tren, metro, otobüs, tramvay gibi bütün toplu taşım araçlarına sınırsız binebiliyorsunuz. İlk kullandığınız anda, soktuğunuz makinada biletinizin üstüne o günün tarihi basılıyor ve ondan sonraki kullanımlarda bileti tekrar tekrar göstermekle, makinada iptal ettirmekle uğraşmıyorsunuz. Bu öyle büyük bir kolaylık ve zaman kazandırıyor ki insana, anlatamam. Metronun geldiğini gördüğünüz anda koşup binebiliyorsunuz.

Bir de İzmir metrosuna girişimiz aklıma geldi. Metroya binmek için önce merdivenlerden yukarı çıkıp kent kartı basıyor, turnikelerden geçiyor, o sırada elindeki zımbırtıyı çantanıza uzatan güvenlik görevlisiyle de bir dakika kaybediyorsunuz. Sonra siz merdivenlerden ininceye kadar tren kaçıyor.

Berlin’de metrolarda turnike yoktu, çantalara şüpheli şüpheli bakan güvenlik görevlisine de pek rastlamadık. Peronların girişinde bir kenarda, bilet iptal makinası vardı; onu da kullanan pek yoktu. Anlaşılan çoğu kişinin ya günlük biletleri ya da kartı var. Kartınızı bir kere ödüyor, sonra istediğiniz kadar binebiliyorsunuz. Kentkarttaki gibi kontör yükleme, kontörün kadar binebilme derdin yok ve her trene binişte kart basma/bilet iptal etmekle uğraşmıyorsunuz. Ulaşım çok hızlı akıyor. Zaten metroda hiçbir gün 3 dakikadan fazla beklemedik.

Tabi bu sistemi de bir şekilde denetlemek için, bilet kontrolcüleri biniveriyor trene/metroya. Biz 5 gün boyunca hiç birine rastlamadık da… son gün, ayrıldığımız sabah karşılaştık kendileriyle metroda. İyi ki Yorgo önceki gece gözümüzden kaçan “ufak” bir detayı fark etmişti de, son gün giderayak ceza yemedik. 

Bizim gözümüzden kaçan detay şuydu: Biz Berlin’de tam 5 gece kalacağımız için, biletimizi kullandığımız ilk gün öğlenden sonradan, ayrılacağımız 6. günün sabahına kadar (ilk kullanım saatinden itibaren 5 gün sonra aynı saate kadar) tam 5 günlük biletimiz var, diyorduk/sanıyorduk. Fakat ufak bir detayı atlamıştık. O da biletin kullanıldığı saatin değil, kullanıldığı günün tarihinin kriter alındığıydı. Yani siz biletinizi ilk kez sabah da kullansanız, gece 23te de kullansanız, saat 24 olduğunda o biletinizin 1 günü bitmiş oluyormuş! Bunu öğrendiğimizde 6. günün sabahı için birer tek bilet almıştık. İyi ki de almışız, önceki günlerde sayısız kerelerce bindiğimizde rastlamadığımız kontrol memurları o sabah bizim metroya bindiler 🙂

Bütün Toplu Taşıma araçlarında kullanabileceğiniz BerlinWelcomeCard biletleri; yalnız kullanacağınız gün sayısına göre değil, gezeceğiniz güzergaha göre de 2 şekilde fiyatlandırılmış. Yalnız Berlin’in merkezi’nde kullanacaksanız biraz daha ucuz ve Merkez+Potsdam için biraz daha pahalı.

2/3/5 günlük biletleri, Tegel Havaalanı’nda, Alexanderplatz’da, Brandenburger Tor’da, HayvanatBahçesi’nde, Hauptbahnhof’da bulunan Information bürolarından ya da online olarak bu adresten de alabilirsiniz: visitberlin.de

Adambaşı 32 € vermek pahalı gibi görünebilir ama burada, 150.000den az nüfuslu İraklio’da tek kullanımlık bir otobüs biletinin 1,10 € olduğunu düşünürseniz ve bizim yaptığımız gibi bütün gün boyunca sayısız kere metroya binerseniz, hesap ettiğinizde kârlı çıktığınızı göreceksiniz.

O gün otelimize varıncaya kadar saat neredeyse 3 olmuştu. Berlin’in İzmir’e ve Girit’e göre ne kadar kuzeyde olduğunu düşünürsek, gözardı edemeyeceğimiz bir şey daha vardı. Burada, kuzeyde gün daha geç ağarıyor, daha da erken kararıyor; dolayısıyla günler daha kısa sürüyordu. İlk sabahtan fark ettik ki İzmir’de ve Girit’te 7’yi geçe hava aydınlanmışken; Berlin’de saat 8de bile tam olarak aydınlanmamış oluyordu. 

Fazlaca vakit kaybetmeden odamıza valizleri bıraktığımız gibi dışarıya attık kendimizi. İlk gün en azından kalacağımız çevreyi, Kreuzberg’i bir görelim, dedik. Otelimizden Kreuzberg’in merkezindeki Kottbusser Tor istasyonuna doğru yürürken, hemen bir blok sonra Spree nehrinin üstünden geçtik ve orada o soğuk sularda yüzen kuğulara ve ördeklere çok acıdık.

Daha önce de söylediğim gibi, yol boyunca bütün dükkan tabelaları Türkçe idi. Tam metro istasyonunun karşısındaki binanın bir tarafında Almanca; diğer tarafında da Türkçe “Kreuzberg Merkezi” yazıyordu. İçinde yalnızca adamların kağıt oynadığı, sigara dumanıyla dolmuş, duvarında Türkiye haritası ve Atatürk resimleri asılı olan bir kahve kıraathane bile gördük 🙂

Çocuklar bizimle değiller… ama çok geçmeden karşımıza çıkan bir şey bize onları hatırlatıyor. “Dur şunu bir çekeyim, çocuklar çok sever!”

Berlin’de ne yenir ne içilir? de önemli bir konuydu bizim için. Sorduklarımızdan “Bira ve Sosis” ikilisinden farklı bir cevap alamadık aslında. Bira neyse de onların sosisleri bize uymadığından acaba vejetaryen  bir şeyler bulur muyuz? diye araştırdığımızda burasının Vejetaryen hatta Veganlar için de pek çok alternatifler sunduğunu keşfettik. Vegan burgerler, vegan krepler yapan fast foodlar varmış.

Bizim için bir şehir ne kadar kozmopolit ise alternatifler de o kadar çoğalıyor. İnsan kendini sadece gittiği ülkenin mutfağıyla sınırlandırmıyor. Mesela ilk gece gittiğimiz -yine Türklerin işlettiği- Meksika restoranının menüsünde bazı tabakların “Vegan” olduğu not edilmişti. Yukarıdaki, genellikle etli yapılan bir çeşit Fajita, tek farkı et yerine tofulu yapılmış olması. Uzun lafın kısası, insanlar sizin acizane

– “etsiz” bir şeyler var mı?”

sorunuza şaşırıp size “uzaylıymışsınız” gibi bakmıyorlar. “Etsiz” yaşanabilirliği kanıksamanın ötesinde, baktık ki Vegan kelimesini de hiç kimse ilk defa sizden duymuyor ve menüsündeki Vegan/Vejetaryen alternatifleri size gösteriyor. Bu da iyiydi bizim için!

İlk akşam yemeğimizde tabi ki Berlin biralarının da tadına baktık 🙂

Bu daha ilk gün! Daha sıcak şarap (Glühwein) var içilecek, bratzel yenecek, Noel pazarları gezilecek… 

Kırmızı Mantolu Kadının Berlin Anıları

“Neden Berlin?” diye soranlar oldu. Daha önce de “Neden Van?”, “Neden Urfa?” ve “Neden İsrail?” diye soranların olduğu gibi… Aslında ne bekleyenimiz, bizi gezdirecek birisi vardı orada, ne de listemizin en başındaydı. Amsterdam’a mı gitsek, Kudüs’e mi, yoksa Berlin’e mi diye düşünürken; yüreğimin bir köşesinde hep  ♥ İspanya ♥ vardı ve diğer köşesinden de Portekiz “Lizbon’a, Porto’ya gel” diye fısıldıyordu aslında. Olacağı varsa, ipler kontrolünüzden çıkıyor bazen. Kudüs’te 10 seneden fazladır aynı evde oturan arkadaşlarımız taşınmaya kalkışınca, Amsterdam uçağında son ucuz yerler son anda satılınca; “kısmet” dedik. Demek kaderde varmış bu kış Berlin’e gitmek ve o soğuğu yemek pahasına, karlı yollarında yürümek… 

“Yağmur olmasın da rahat rahat gezebilelim” dileğimiz kabul görmüş; 5 gün 5 gece boyunca güneşli ama feci soğuk, karlı ama ılık, (son gün de) hem karlı hem de bulutlu olmak üzere; yağmur hariç her çeşit havasını göstermişti bize Βερολίνο  (“Verolino”).

Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” adlı eseri de Berlin’de geçiyormuş. 

“Bu çehreyi veya benzerini hiçbir yerde, hiçbir zaman görmediğimi ilk andan itibaren bilmeme rağmen, onunla aramızda bir tanışıklık varmış gibi bir hisse kapıldım.” diye ifade ediyor kitabında, bir sanat galerisinde portresine rastlayıp hayran kaldığı “Kürk Mantolu Kadın” için hissettiklerini.

Bizim de Berlin için hissettiklerimiz öyle bir şeydi aslında… Hiç görmediğimiz, hatta dilini bile bilmediğimiz bir yere gidiyorduk da hiç mi hiç yabancılık çekmeyeceğimizi ve bu kadar seveceğimizi belki biz bile  tasavvur edemiyorduk.

Oysa ki Berlin bize kucağını açtı… Berlin’in mahalleleri hakkında fazlaca bilgimiz olmadığından; önceden giden bir kaç arkadaşımızın acizane tavsiyelerini de göz önüne alarak internette booking.com adresinden “fiyatı uygun” ve “merkeze ulaşımı kolay” kriterleriyle Kreuzberg’de bir otelde rezervasyon yaptık. İnternette her şey var artık! Havaalanından otelime nasıl giderim, neyle giderim, bilet nereden alırım vs. vs. Metronun otelimize en yakın istasyonundan çıktığımızdaysa, kendimizi Türk mahallesinin ortasında buluverdik 🙂 Her yerde her şey Türkçe yazıyordu: “sünnet takımı”, “çay takımı”, “gelinlik”, “yaz sezonu biletleri”, “züccaciye”, “eczane”, kebap, börek, döner, simit…

Biz Almanya’ya geldik mi, yoksa hala Türkiye’de miyiz, anlayamadık 🙂

Sonuçta kaldığımız oteli de Türkler işletiyordu. Alışveriş yaptığımız 3 marketten 2sinin kasiyerleri de Türktü. Küçüklüğümde Hannover’de 1,5 yıl yaşamış olmama rağmen, Almancam “guten Tag“, “danke schön”, “tschüs” ten öteye gidemiyorken, bir de baktım biz işimizi gayet güzel Türkçe halledebiliyoruz.

Mesela, çok geçmeden boğazım acımaya başladığında hemen köşedeki “Eczane”ye gidip derdime deva bir şeyler alabilmiştik. Her ne kadar gelmeden önce internette Berlin’in hava durumuna bakmış olsak da; bu kadar soğuk olabileceğini hiç beklemediğimizden daha ilk günden almak zorunda kaldığımız şeyler oldu: ayağıma altı kalın, içi de sıcak tutan botlar ve başıma da kulaklarımı tümüyle örten bir bere. İyi ki C&A’de indirim başlamıştı 🙂  Çünkü kış geldi diye yaşadığımız yerlerde (Gr veya TR olsun) giydiğimiz şeyler, buraların soğuğuna uygun değildi. Biz son yıllarda eksilte eksilte bir iki tane kalan kazaklarımızı bile giyemez olmuştuk. Ne bereler, ne de eldivenler az kullanılmaktan eskimez olmuşlar, birer aksesuar olmaktan öteye geçemiyorlardı.

Fotoğraflarda kar beyazın üstünde iyi kontras yapan kan kırmızısı mantomun da kaderi kazaklardan farklı değildi. Yıllar önce rengine vurulup indirimden aldığım bu mantonun, Berlin’deki kadar soğuk olmadığı için 10 seneden fazladır dolap beklediğini ve bu vesileyle hatırlanıp bir işe yaradığını da kimse bilmez. Biz Girit’te kara kış mı görüyorduk ki? Berlin’in hava tahimnlerinde eksi (-) değerleri görünce;

– iyi de… ben ne giyeceğim diye kalakalmış. Sonra da 3 sene evvel bizimle birlikte yeni eve taşınan, az giyilenlerle gardırobun en üst katına asılmış ve tam anlamıyla varlığı unutulmuş mantom “kıtlıkta katık” olmuştu 🙂

Bilemiyor işte insan… bir giysiyi aldığınızda onu nerede, nasıl ve ne sebeple giyeceğinizi; o pabuçların ne yollara gideceğini; o ceketin, şapkanın sizinle birlikte nelere tanık olacağını…. belki sevinçten uçacağınız, belki de yerin dibine geçeceğiniz bir günde giyeceğinizi…

Kırmızı mantoyu ilk ve son giyişimde yüreğimi sızlatan şeydi belki de gardıropa atılıp unutulmasına neden olan.

10 küsur sene evvel, yeni aldığım kırmızı mantomu çok soğuk bir kış günü Yunanistan’da ilk ve son kez gittiğim cenaze töreninde giymiştim. Benim yüreğimde -hâlâ da- bambaşka bir yere sahip olan, *Papu’yu, Yorgo’nun (baba tarafından) dedesini son yolculuğuna uğurladığımız gündü.  Kayseri doğumlu Kapadokya Rumlarından olan Papu’nun ölüm haberi yüreğime ateş gibi düştüğünde ne kadar çok üzüldüğümü bir ben bilirim. Bir de başka hiç kimse…

 O gün, nerelerde doğup büyümüş, neler geçirmiş, 1 asırlık koca bir hayatı devirmiş bu adamcağızın doğduğu topraklardan kilometrelerce uzakta gömülüyor olması bile yüreğimi için için sızlatırken, uzaktan akraba, densiz kadının biri yanıma yaklaşmış ve umarsızca

– Siz, Türkiye’de cenazelerde kırmızı mı giyersiniz? demişti.

Acımın bana yettiği, dünyanın ufak tefek anlamsız detaylarına kafa yoramayacak kadar hayatı sorguladığım bir anda, bu patavatsız soruya şaşırmış;

– ne kadar çok üzüldüğümü giydiğim renk mi gösterecek? diyebilmiştim ancak.

İnsanların simsiyah gözlüklerin ardına saklandıkları, karalara bürünmekle yasların en büyüğünü tuttuklarına inandıkları diyarlarda, evet, ben kıpkırmızı giyinmekten hiç utanmam! Çünkü gidenin ardından bende kalan sevgi, insanların ne düşüneceğine kafa yoracak kadar ucuz değil… Yüreğimin ne kadar sızladığının ölçüsü de ne kadar karalara bulandığım hiç değil!

İnsanlar ne tuhaf… din, milliyet, kültür ne olursa olsun tuhaflık sınır tanımıyor.

Çok ender de olsa, o kadını gördüğümde hala tüylerim diken diken olur.

Mantoya gelince; artık bana, fotoğraflardaki kar beyaza bürünmüş Berlin’i hatırlatacak olması güzel elbette…

İzmirde doğup büyümüş ve Akdenizde yaşıyor olduğum için, şu 5 günde Berlin’de ömrüm boyunca bana yetecek kadar soğuk hava gördüm ve üşüdüm. Sadece bu yüzden, eğer bir gezi yazısı yazacaksam, her şeyden ama her şeyden önce, okuyanlara nasıl giyinmeleri gerektiğini de tavsiye etmeliyim, diye düşünüyorum.

Benden sonra gideceklere, rehberlik edeceksen eğer, ne giyileceğinden tut da, nerede / ne yenileceğinden / ne içileceğinden de söz edeceksin…

İlk bölümde öğrendik ki; “KIŞIN BERLİN’E GİDERKEN SIKI GİYİNECEĞİZ”. Kalacak yer konusunda kararsızsanız, özellikle de Almanca bilmiyorsanız; Berlin’de Kreuzberg’de kalmak büyük avantajmış. Kaldığımız yerden Berlin’in her yönüne ulaşım çok kolay ve hızlıydı. Yürümekten de kaçınmıyorsanız; pek çok popüler yere yürüme mesafesindeydik.

Korkmayın, her şeyden söz edeceğim: Arap restoranındaki tandır ekmeği arası falafellerden, içine daldığımız pazar yerlerinden, sıcak şaraptan, bratzel’den, kişiye özel kokteyl hazırlayan barmenden, girmek için kapısında tam 55 dakika beklediğimiz Bergama Müzesinden çıktığımda hissettiklerimden, ilginç dizaynı ile Musevi Müzesinden, Doğu Duvarındaki resimlerden, karda fotoğraf çekmeye kadar… yazacak çok şey var daha 😉

N’aparsanız yapın, gezmeye devam edin… bir yandan da beni okumaya 🙂

 

* Papu (Παπού): Yunanca’da “büyükbaba, dede” anlamına gelmektedir.

Go to Top