Genel
Dünya Vegan Günü ve bir hikaye “Kolibrinin elinden gelen…”
1 Kas

Kolibriyi bilir misiniz?
Karayiplerde yaşayan, 10 cm.i geçmeyen boyu ve 2 gramlık canıyla dünyanın en küçük kuşu sayılan kolibriler, çiçeklerin nektarını ince uzun gagalarıyla emerken havada sabit kalacak kadar hızlı kanat çırparlar. Bu mini minnacık kuşlara sinek kuşu ya da polenlere düşkünlüklerinden arı kuşu denildiği de olur. Wikipedia‘ya göreyse; kanatlarını hızlıca çırpmaları, insanın ağzı kapalıyken ses çıkartmaya çalışmasına benzer bir ses çıkardığından İngilizcede “hummingbird” (hımlayan kuş) ismini almış.
İşte bu minicik kolibrinin boyundan büyük işlere kalkıştığı bir hikaye dinledim bugün:
“Birgün ormanda korkunç bir yangın çıkmış. Ormandaki bütün hayvanlar canlarını zor kurtarmış. Ne yazık ki ellerinden hiç birşey gelmeden, çaresiz yangını seyrediyorlarmış. Gözlerinin önünde yuvaları yanıp kül olurken onlar bakakalmışlar çünkü yangın başedemeyecekleri kadar büyükmüş. Sonra bizim kolibri atılmış “böylece bakıp kalamam, birşeyler yapmalıyım” deyip telaşla yakınlarındaki nehire doğru uçmuş. Taşıyabildiği 1 damla suyu alıp yangına atmış. Sonra yine uçmuş, 1 damla daha taşımış; gelmiş 1 damla daha almış, yangına taşımış; 1 damla daha 1 damla daha…
Bütün hayvanların şaşkın bakışları içinde yılmadan gitmiş gelmiş kuşcağız. En sonunda koca hortumunu sallaya sallaya fil dayanamamış: “sen ne yaptığını zannediyorsun? Bir damla suyla yangını söndüreceğine mi inanıyorsun?” diye sorunca;
kolibri de “ben elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum” diyerek dönüp bir damla su daha almak için uçup gitmiş…”

Her geçen gün daha da kirlenen, maneviyattan uzaklaşıp maddiyata, daha çok tüketmeye, yok etmeye yönelen dünyamızda, her bir Vegan’ın çabası okyanusta bir damla gibi gözükebilir.
Herkes yaptığı herşeyi önce kendi vicdanında tartmalı… vicdanını hafifletmek için de elinden geleni yapmalı…
Siz de en azından bugün tabağınızdaki et’e bir bakın ve aslında nereden geliyor olduğunu idrak edin. Sonra da derinlerden gelen vicdanınızın sesini dinleyin.
Bakalım ne diyecek size?
Bir de biraz vakit ayırıp şunu izleyin…
Yüreğimi sızlattın Van
27 Eki
Çocuklar yatmadan televizyonu açamıyorum. Bütün gün aklımdan çıkarmasam da kendimi tutuyorum. Çünkü televizyondaki görüntülere tanık olsa çocuklar; bu kez onların aklından yıllarca silinmeyeceğini biliyorum. Aynen 1999 Gölcük depreminden hafızamda kalanlar gibi… bazı görüntüler, bazı sesler…

VAN. Gölü sayesinde coğrafya dersinden herkesin nerede olduğunu bildiği bir şehir. Ama kaç kişiye nasip olmuştur gidip görmek. Biz gitmiştik Van’a. Hem de tarihi bir günde. 11. Eylül. 2001′de. İkiz Kulelerin başına gelenlere dünya alem tanık olurken, biz İzmir’den 22 saatlik otobüs yolculuğuyla Van’a varmaya çalışıyorduk. Otobüs de yolda bozulunca fazlasıyla gecikmiş, hava kararınca bulduğumuz ilk otele atmıştık kendimizi. Millet salonda toplanmış, televizyonun başına üşüşmüş. N’oluyo yahu? demeye kalmadan ekranda tekrar tekrar gösterilen aynı çöküş sahnesi.
Yorgo’yla o zaman çocuklarımız yoktu, arabamız da yoktu, dijital fotoğraf makinamız da yoktu, uçakla gidecek paramız da yoktu. 2 sırt çantamız vardı, bol da yeni yerler keşfetme merakı. Yorgo birgün bir acentada turistik bir afiş görmüştü, hayran kalmıştı. Van gölünün içindeki minicik Akdamar adasından çekilmişti. Ada, deniz (Vanlılar göle “deniz”derler), arkada karlı dağlar… enfes bir manzara. Yorgo’nun Akdamar’ı, benim de peri masallarını andıran İshak Paşa Sarayı görme isteğimiz, bizi Türkiye’nin adeta öbür ucuna sürüklemişti. İlk defa bu kadar doğuya gitmiştik birlikte. 11. Eylül’ün ertesi günü belki de bütün dünya için yepyeni bir dönem başlarken, biz pırıl pırıl bir güne uyanmış, otelde şahane bir kahvaltı yemiştik; kaymaklı, ballı. Meğer meşhurmuş Van’ın kahvaltısı. Kahvaltı salonları vardı her yerde.
Herkes çok sıcak kanlı, çok yardımseverdi. Sokak kedilerinde bile bir gözü mavi bir gözü yeşil olanlar vardı. Van kedisi. Van Gölü. Akdamar adası. Göl kıyısında inci kefal sefası. Gün batımı.
Ertesi gün Van kalesine gitmiştik. Tarihi çok eskilere dayanan. Bir küçük oğlan çocuğu takılmıştı peşimize; “sizi gezdireyim” demişti. Acıdık, kovalamaya kıyamadık. Bildiklerini anlatmıştı güzel güzel. Biliyor musun, ben de senin gibi rehberim, deyince Yorgo, gururlanmıştı kendisiyle yavrucağız. Ali’ydi adı. Fotoğraflarını çekmiştim Yorgo’yla. O zaman dijital makinamız bile yoktu. Kimbilir nerededir o fotoğraf. Daha da önemlisi kimbilir nerededir Ali şimdi??………. O’na birşey olmuş mudur acaba? İyi midir, enkaz altında mı kalmıştır yoksa? Kurtarılmış mıdır? yoksa?….
İnsan hayatında ancak 1 saat gördüğü bir insan için aradan bunca yıl geçse de endişelenir mi? İnsan böyle bir durumda zaten yüzünü hiç görmedikleri için bile endişelenmez mi? Yüreği sızlamaz mı?
Biz, dünyanın öbür ucunda olan bir felaketi, oralardan çok uzaklarda Van’dayken öğrenmiştik. Şimdi ben uzaklardayken Van’daki bir felaketi öğrendim; yüreğim sızladı. Gezdiğim dolaştığım, dokunduğum yerlerden nereler gitti, nereleri kaldı, diye düşündüm. Deprem ne yazık ki yalnızca evleri yıkıp dağıtmıyor. Aynı anda yuvalar yıkılıyor; aileler dağılıyor. Gördüğüm tanıştığım insanlardan hangileri hala bir umut ışığı beklemekte o enkazın altında. Bana el örgüsü rengarenk yün çorapları satan o minik kızlara ne oldu şimdi? o çorapları örenler peki, hayatta mı acaba? Peki ya Ali? O’na birşey olmuş mudur? Ali’ye, Ayşe’ye, Ahmet’e, Mehmet’e, Zeynep’e? Daha adını bilmediğim onca çocuğa??
Ben o yün çorapları doğru düzgün giyemedim bile. O kadar soğuk olmadı buraları. Ama oraları öyle değil. Önümüz kış… yüzlerce minik ayak buz gibi… İçlerinden bazıları onları sıcacık kucaklayacaklara hasret. Belki kucağını belki de evini açacak gönüllere. Onlar daha çocuk. Orası Türkiye.
Bu yazıyı Yiyorum Büyüyorum için yazdım.
Girit’ten Papatya bildiriyor :) Çift dilli çocuklar
11 Eki

Artık benim de bir banner’ım, altında yazılarımın dizileceği bir başlığım var: Karşı Kıyıdan Papatya.
Alternatif Anne’nin alternatif kültürlerde yaşayan anne yazarları arasında, Yunanistan’da olup bitenler benden sorulacak artık
İlk yazım bizim çocuklar ve onların iki dille büyüyüşleri; kızımız Maya doğmadan önce çok doğru bir seçim yaparak benimsediğimiz OPOL (One Parent One Language) yönteminin nasıl başarılı olduğu hakkında.

“Annemin en büyük korkusuydu. Bir yabancıyla evlenmek istediğimi öğrendiklerinde, beni alıp uzaaaak uzaaaak diyarlara götüreceğinden, oralarda doğacak çocuklarımın yalnızca oranın dilini konuşacağından ve ömür boyu torunlarıyla hiçbir şekilde iletişim kuramayacak, konuşamayacak olmalarından korkmuştu. Öyle olmadı tabii ki… ne karamsarlık!
Şimdi yalnızca torunlarıyla değil, damatlarıyla bile oturup muhabbet ettiklerini o zamanlar rüyalarında görseler inanmazlardı herhalde. Yorgo’nun aşırı derecede istek ve özveriyle en sonunda mükemmel Türkçe öğrenmesi bizim ailemiz için bir şans, kendisi için de büyük bir ayrıcalık oldu. Ama çocukların durumu farklı. Doğdukları andan itibaren yaşadıkları ortamla etkileşim başlıyor. Dil yeteneklerinin gelişiminde en büyük görev biz, anne babalara düşüyor. Bunu çocuğu zorlamadan, yormadan, sıkmadan hatta farkına bile varmadan doğallıkla yapmak gerekiyor.
Bizim uyguladığımız yönteme, OPOL (One Parent One Language) diyorlar. Yorgo’yla bunu ilk olarak nereden, nasıl duyduk hatırlamıyorum. Ama mantığı son derece basit: Her ebeveyn kendi ana dilini konuşacak. Çocuk doğduğu andan itibaren -hatta anne karnındayken de başlayabilir- istikrarlı bir şekilde uygulanacak. Çocuk da bir süre sonra kiminle hangi dilde konuşacağını ayırt edecek. Bu şekilde aynı evde çok dilli bir iletişim içinde büyürken hiç anlamadan her iki dili de öğrenecek. Hmm… aklımıza yatmıştı. Kızıma hamileyken, karar verdik. Nerede yaşarsak yaşayalım, bebeğe herkes kendi dilinde konuşacaktı.
Çocukcağız daha ilk kelimelerini öğrenirken, babam torununa acımaya başlamıştı. “Yazık, çocuk bir değil, iki dille uğraşıyormuş. Bari önce birini öğrensinmiş, sonra öbürünü öğretseymişiz”. YANLIŞ! Çocuk bir dille büyürse, sonradan öğrendiği dili daima ilk öğrendiği dil üzerinden tercüme ederek düşünecek ve ikinci dil daima arka planda kalıp asla birinci kadar iyi olamayacak.
Bebeğimiz her iki dilde de ilk kelimelerini söylemeye başladığında biz de yolun başındaydık. Bu arada bizim çocuğa acımaya devam edenler: “Ohhoo, çocuk ne bilsinmiş, kime ne dil konuşacak!?” YANLIŞ! Bal gibi de biliyorlar. Çocuk 2 yaşına kadar hiç farkında bile olmadan, hiç yadırgamadan her nesne için 2 ayrı dilde 2 ayrı kelime öğrenip bir şekilde minicik beyninde yerleştiriyor. 2 yaşından sonra da artık iyice kime, hangi dilde konuşulacağını kesin olarak ayırdediyor. Bunu yaparken de farklı diller olarak algılamıyor bile. Eğer ki çocuk kime hangi dilde konuşacağını ayırdedemezse, %50 şansını deniyor, n’apsın?
Kızım Maya bir gün dedesiyle oturmuş hayvanlar kitabına bakıyor. “Bu ne Maya?” “Aslan”.”Bu?” “Köpek”. “Peki bu?” “Χελώνα”…. Maya bakıyor, dede anlamıyor; “Kaplumbağa!”
Evde en erken ve kesin olarak ayırdettikleri, anneyle babaya hangi dilde konuşulacağı, tabii ki… Yeni tanışılan biri biraz kafa karıştırabilir. Ta ki onun da hangi gruba ait olduğuna küçük beyninde bir yer bulup oturtuncaya kadar. Zaten bizim kendi çocuklarımızda gözlemlediğimiz şu ki, çocuklar 4-5 yaşına gelinceye kadar aslında “farklı diller var” kavramını bilmiyorlar. Çok daha basite indirgeyerek; “annem böyle diyor, babam böyle diyor” diye düşünüyorlar ve anneyle babanın neden aynı şekilde konuşmadıklarını hiç yadırgamıyorlar!
Kızım 5 yaşına gelinceye kadar, her iki dili de kendini çok iyi ifade edecek kadar öğrendiği halde, konuştuğu dillerin isimlerini (Türkçe ve Yunanca’yı) bilmiyordu, gerek de duymuyordu. Çünkü o zamana kadar “anne buna böyle der, baba buna böyle der” şeklinde izah ediyordu.
Maya’nın bir kayısı anısı geldi aklıma. Bir gün biz evde yoktuk. Maya anneannesiyle yalnız. Ancak konuşuyor, belki üç yaşında bile değil. Mutfak masasının üstünde, içi kayısı dolu kavanozu görmüş Maya. İstemiş, annem de vermiş. Annem yabancı dillere oldum olası meraklı. Maya’ya sorayım da öğreneyim diye düşünmüş. “Maya, kayısının Yunancası ne?” …?! Maya da tepki yok! “Yunanca nasıl denir bu annanecim?” Çıt yok! Sonra anlamış ki “Yunanca” lafı pek birşey anlatmıyor çocuğa. Sonra akıl etmiş: “Maya, baba buna nasıl diyor?” Maya’nın gözleri parlamış; ve-ri-ko-ko! Annem o günden beri unutmaz kayısının Yunancasını
Bu şekilde yetişen çocuklar her iki dili de aynı anda öğrendikleri için kesinlikle bir dilden diğerine tercüme yapmıyorlar. Aynı anda her iki dili de, o dilin mantığına göre düşünüp konuşabiliyorlar. Bu da onlara daha kıvrak bir zeka vermekle kalmayıp iki dil arası iletişimde müthiş bir hız kazandırıyor. Örneğin, kızımız daha 3 yaşına gelmeden ona şöyle diyordum.
“Maya, git, babaya sor bakalım acıkmış mı?” Mayacık koşup babasına:
“Μπαμπά, πεινας?” (Baba, acıktın mı?)
“Ναι, πεινάω” (Babası: evet, acıktım)
Maya hemen bana koşup. “Anne, baba acımış” diyordu. İlk zamanlar biz de şaşırıp kalıyorduk. Oysa şimdi, her gece çocuklarımızın bana “iyi geceler, anne” babasına “Καλή νύχτα, μπαμπά” demeleri hayatımızın içindeki öyle doğal bir şey ki…
Biz OPOL yöntemini ilk defa kızımızda denemeye başladığımızda açıkçası ne kadar başarılı sonuç vereceğini bilmiyorduk. Belki bu her çocuk için geçerli olmayabilir. Ama biz kızımızla başladık, denememiz mükemmel sonuçlar verdikçe yürekleniyor; onun kendini her iki dille de ifade edişini hayranlık içinde izliyorduk. Aynı yöntemi tabi ki oğlumuza da uyguladık. Onda da başarılı olduğunu görüyoruz.
Çocuğun okula hangi ülkede gittiği ve ne dilde eğitim aldığı da önemli bir etken elbette. Mesela kızım anaokuluna gidinceye kadar günün büyük bir çoğunluğunda yalnızca benimle birlikteydi. Onunla bol bol, her konuda konuşuyordum, birlikte oynuyorduk. Dolayısıyla okul öncesi dönemde, o da kendini annesinin dilinde çok daha rahat ifade edebiliyordu. Ama Yunancayı da mükemmel anlıyordu, cevaplıyordu. Oyuncaklarıyla yalnız kalınca da tercihi onlarla Türkçe konuşmaktan yanaydı. Anaokuluna gitmeye başlar başlamaz, birden günün belli saatlerinde bulunduğu ortam ve o ortamda konuşulan yegane dil değişivermişti. Öğretmeniyle sık sık görüşüyor, kendini ifade etmekte yeterli kalıp kalmadığını soruyordum. Hiçbir problemi yoktu. Anında, sanki bir dil tuşuna basılmış gibi, Yunanca iletişime geçiveriyordu. Hatta bazen okul dönüşünde, o gün okulda olan bitenleri o aynı heyecanla anlatırken arada Yunanca kelimeler de kaçıveriyordu
Bense hiç bir zaman yargılamadan, eleştirmeden, kızmadan dinliyor; sabırla Yunanca söylediği sözlerin Türkçelerini söyleyip sözlerini onaylıyordum. Böylece hiçbir zaman hatırlayamadığı kelimeler için bana karşı eksiklik hissetmedi. Okuldaki arkadaşlarının yanında benimle başka bir dili konuşmaktan da ne çekindi ne utandı ne de sıkıldı. Tam tersine bunu yalnızca ikimizin arasındaki gizli bir bağ olarak algıladı. Etrafındaki hiç kimsenin anlayamayacağından emin olarak fikrini yalnızca bana söyleyebilmenin tadını çıkardı
Şimdi okula başlamasıyla birlikte 3 yaşındaki oğlumun önünde daha geniş ufuklar açıldı. Şimdilerde o okulda oynanan oyunların adlarını Yunanca isimleriyle söyleyerek bana okul maceralarını anlatıyor
”
4 vazgeçilmez lezzet
10 Eki
Sevgili Sibel‘e de sormuşlar;
“Issız bir adaya düşseniz veya ultra milyoner birileri sizi bedavadan Ay’a seyahate gönderse yanınıza alacağınız 4 lezzet nedir?” diye, o da cevaplamış. sonra da bana paslamış. Şimdi top bende, yaptıklarımdan en lezzetli, en kıymetli 4 taneyi seçmeliyim.

Tabi ki SAMOSA;
belki de evimizde yaptığımız en lezzetli şey KENDİ PEYNİRİMİZ;
en dayanılmaz tatlı BERGAMOT REÇELİ;
Girit’e gelmeseydim belki de ömrüm boyunca yapmayı öğrenemeyeceğim KAPARİ turşusu. 2006 yılında yaptığım bu tarifim, Sevgili Tijen İnaltong’un Mutfaktaki Yaban kitabında yer aldı.
Hmm.. ben kime atsam topu? Önce Beste’ye, sonra Özlemaki’ye, sonra Betül’e, sonra da Açalya’ya.
İnek bize süt verer
3 Eki
3 yaşındaki oğlum Dario, “Çiftlik Hayvanları” kitabına bakarken böyle mırıldanıyordu. Onu duyduğumda artık birşeyleri daha doğru anlatmanın zamanı geldiğini anlamıştım. Çocuklar herşeyi kendilerine nasıl sunulursa öyle kabulleniyorlar. Dünyayı onlardan daha iyi bildiğimiz için bize güveniyorlar ve onlara açtığımız pencereden bakıyorlar bu dünyaya.
“İnek bize süt verer, tavuk bize yumurta verer. Arılar da bal vereeeer…” diye devam ettiğinde yüreğimin olması gerektiği kadar ferah olmadığını hissettim. “Aslında onlar bize vermiyorlar, biz onlara sormadan alıyoruz” diye mırıldansam da; 3 yaş bunu derinlemesine anlaması için erkendi.

Artık 7,5 yaşında olan kızım Maya’ysa annesiyle babasının neyi yiyip neyi yemediğinin farkındaydı. İnsanın annesi vejetaryen babası vegan olunca belki de yaşından daha erken bu tarz farkındalığın içinde oluyor. Babasının artık giymek istemediği için deri ceketini vermesini bile kendi kendine vejetaryenlikle bağdaştırdı. Yine de böyle bir tercihi neden yaptığımız konusunda anlayabileceği dille biraz daha fazla bilgiye ihtiyacı vardı. Çocuklarla konuşurken “anlayabileceği dille” ayarını tutturmak çok kolay bir iş değil. Onları ne fazlasıyla ansiklopedik bilgi bombardımanına tutmak ne de ileride açığa çıkınca bizi zor duruma düşürecek yalan yanlış gerekçeler göstermek doğru olur.
Tabağındaki köfteyi iştahla yiyen bir çocuğa “tabağındaki hayvan leşini yemesen daha iyi olur” diyemezsiniz. Bizim damak zevkimiz uğruna hayvanların balık istifi gibi tıkıştırıldığı çiftliklerden, vicdanlara sığmayan mezbahalardan, emzirmesi nasip olmadan annesinden alınan buzağılardan, hormonlarla büyütülüp doğasının üstünde bir performansla durmadan yumurtlayan/yumurtlatılan tavuklardan, hele ki işe yaramayan erkek civcivlerden hiç söz edemezdim! İnsanın kendi inandığı doğruya çocuğunun da inanmasını sağlamak için; gözünü korkutmak, tehdit etmek ya da en kötüsü çocuk istese de hiçbir izah getirmeden tümden yasaklamak doğru olmadığı gibi çocuklara zorla uygulanan pekçok şeyde olduğu gibi geri tepecektir.
Babam bundan yiyemez
Kızım, birgün sofradaki peynirli birşeyi göstererek “babam bundan yiyemez” dediğinde o anda bir açıklamaya gerek duyduğumuzu anlamıştım. “Babanın bunu yememesi ona dokunacağından ya da sağlık sebebiyle yememesi gerektiğinden değil. Ben ve baban, biz yiyelim diye hayvanların ölmesine karşı olduğumuz için et yememeyi tercih ediyoruz. Babansa ineklerin sütünü aslında bize kendi istekleriyle vermediklerini; içmek için ya da peynir, yoğurt yapmak için insanların onlardan aldıklarını bildiğinden sütü ve sütten yapılan şeyleri de yemeyi tercih etmiyor ya da imkanı varken aynı şeyin soya sütünden yapılmışını tercih ediyor. Çünkü sütün yalnızca ineğin kendi yavrusu için olduğuna inanıyor. Bu yüzden peynirli şeyleri yemeyi kendi isteğiyle reddediyor. Yoksa yiyemez, yerse ona birşey olacağından değil.” Böyle bir izahtan sonra çocuk bir tabağındakine bir bana bakıp kendi yaptığının ne kadar doğru olduğunu düşünüp ikilemde kalabiliyor. O zaman da devreye girip diyorum:
“Biz de sizin gibi çocukken herşeyden yedik. Ama bize annemiz babamız böyle izah etmemişti. Büyüdüğümüzde araştırdık, okuduk, belgesellerde gördük. Bunun doğru olmadığına inandık. En azından hayatımızın bundan sonraki kısmında et yememeye karar verdik. Böylece biz ve bizim gibi yemeyenler oldukça daha çok hayvanın hayatta kalacağına inanıyoruz. Siz de istediğiniz sürece yiyeceksiniz. Kardeşin de sen de büyüdüğünüzde kendi kendinize karar vereceksiniz. Bizim gibi et yememeyi tercih ederseniz siz de bizim gibi beslenirsiniz. Biz zaten çok farklı şeyler yemiyoruz ki… bizim yediğimiz herşeyden siz de yiyebiliyorsunuz. Hem yaşadığımız yerde o kadar çok çeşitli sebze, meyve, bakliyat, kuru yemiş, çerez var ki bu konuda çok şanslıyız.”

Bütün çocuklar hayvanları sever. İlk karşılaşmada aralarında çok özel bir bağ kurulabilir. Böyle olunca çocukların hayvanlara acıması çok doğal bir beklenti. Fakat bu acıma hissini de sömürmemek gerekli. Çocukları bilinçlendireceğim diye kendi gözlerimizi açan belgeselleri oturtup seyrettirmek ancak insafsızlık olur. Ne çeşit travmalar yaratacağını tahmin etmek bile istemem. Önemli olan yeni nesillerin herşeyin farkında olarak yetişiyor olmaları. İleride büyüdüklerinde ister bir etsever ister bir otsever olsunlar. Ama ne olurlarsa olsunlar, dünyadaki aşırı et tüketiminin öncelikle insanın kendi sağlığına etkisinden, özellikle de dünyamızın, denizlerimizin, soluduğumuz havanın kirliliğine göz ardı edilemeyecek katkısından haberdar olsunlar. Ne tüketirlerse daha az tüketsinler. Dünyamızı kirletmesinler, doğayı sevsinler, korusunlar. Dünyadaki bütün türlerin yaşama hakkına saygı göstersinler. Bol bol belgesel seyretsinler. İnsanlar da dahil olmak üzere, dünyada yaşayan her türün birbiriyle denge içinde bir yaşam sürmek zorunda olduğunu anlasınlar. İnsanın zekası biraz daha fazla diye kendini hayvanlardan üstün görüp onlara zulm etmesinin doğru olmadığını anlasınlar. Doğadaki muazzam dengeye hepimizin muhtaç olduğunu kavrayabilsinler.

Bu konularda çocuklara seyrettirdiğimiz çocuk filmlerinin, doğa ve çevre belgesellerinin de çok önemi var elbette. Biz “NEŞELİ AYAKLAR (Happy Feet)” filmini seyrettiğimizde kızım Maya yalnızca 3 yaşındaydı. Filmin sonunda “Gördün mü bak, insanlar gereğinden fazla balık avlarlarsa bu kez penguenlere yiyecek balık kalmayacak, onlar açlıktan ölecek” diye açıklamayı fırsat bilmiştim. O yaşında ne kadarını anlayabildi bilemem ama böyle bir bilinçle yetiştikçe nasıl bir yaşamın çevreye daha iyi etki edebileceğini her geçen gün daha iyi kavrıyor. Şimdi 7,5 yaşında ve bir gün kendiliğinden “Anne, ne güzel olurdu di mi, hiç arabalar ve motorlar olmasaydı; herkes bisikletle dolaşsaydı” deyip beni şaşırttı.

Geçen gün iki kardeş oturmuş BEE MOVIE yi seyrediyorlardı. Minik Dario hala “arilar bize bal verer” diye sayıklarken bence kızım filmdeki ince detaylarda saklı mesajları kaydediyordu aklına. İnsanların arıları çalıştırıp bütün ballarını almalarının ne kadar adaletsiz olduğuna çok güzel parmak basan bir çocuk filmi. Sonuçta, arılar isyan edip bütün ballarını geri alıyorlar ama bu kez de bal yapmaları gerekmeyecek kadar çok balları oluyor. Arılar hiç polen toplamaya çıkmıyor; bu kez çiçekler döllenmiyor, çoğalmıyor, tarlalar kuruyor. İşte doğadaki dengenin alt üst olmasına ve aslında her türün birbirimize muhtaç olduğuna güzel bir örnek. Üstelik çocukların anlayacağı bir dille..
Unutmamalıyız ki çocuklar onlara vereceğiniz her bilgiyi almaya açıklar. Yeter ki yaşlarına uygun, duygularını incitmeyecek, onların bilgi dağarcığını zenginleştirecek ve doğadaki olayları belki de daha anlaşılır kılacak düzeyde olsun.
Yukarıda sözünü ettiğim, sofradaki konuşmamızın geçtiği aynı gün, dünyadaki ineklerin kakalarından çıkan (metan) gazların(ın) havayı en çok kirlettiğini sandığımız egzozlardan da daha çok kirlettiğini söylediğimde kızım kocaman gözlerini açıp bana bakakalmıştı. O anda o minik beyninden neler geçirdi bilemem. Hiçbirşey söylemedi, ben de daha fazla konuşmadım. Yeri ve zamanı geldiğinde ve ya o daha çok öğrenmek istediğinde ona tekrar gerektiği kadar açıklama yapmaya hazırdım nasılsa.
* Bu hafta Vejetaryenler Haftası, 4.Ekim Dünya Hayvanları Koruma günü. Bu kadar çok sebep bir araya gelmişken, bu yazımı AlternatifAnne için yazdım.









Son Yorumlar