Genel
Özlenmek, kavuşmak ve işi Bergamot’la tatlıya bağlamak
1 Nis
Özlendiğini bilmek güzel bir duygu elbette. Demek varlığın birilerinin hayatına birşeyler katıyor ki yokluğun fark ediliyor. Demek ki sevilmişsin ve yakınlarda bir yerlerde değilsen özlenmişsin. Özlediğine kavuşmanın coşkusu sadece “Hoş geldiniz!” sözlerinde kalmıyor da gözlerdeki ışıltıdan size yansıyor ve sevgi dolu bir kucağa atılırken kulağınıza fısıldanıyorsa, ne mutlu size… Biz bu duyguyu oldukça yoğun yaşıyoruz; Girit’teyken İzmir’de, İzmir’deyken de Girit’te bizi özleyen birileri hep var. Bunca yıldır buradan oraya oradan buraya gitmeye, ayrılıp kavuşmaya alıştık diyeceğim ama… pek de alışılmıyor aslında. Ne kadar çok yıldır aynı şeyi yapıyor olsa da insan; her ayrılık, birlikte geçirilen her *son gün* ister istemez bir burukluk bırakıyor yüreklerde.
Her sene yaşasak da yüreğimizde yine aynı buruklukla ayrıldık İzmir’den. Bu kez başka duygular da vardı işin içinde. Hayatta olayların akışı bazen beklenmedik kararlar vermeye zorluyor insanı. Neye niyet neye kısmet. Yaz sonunda Girit’ten ayrılırken bu otları, peyniri, denizin mavisini ve güneşi çok özleriz diyorduk; bambaşka memleketler hatta başka kıtalar vardı aklımızda. Hayatta hiçbir şey hayal etmek kadar kolay değil. Hayal etmeden de olmuyor tabi ama işin iç yüzü beklendiğinden çok başka olabiliyor. Bir başka memlekete gitmeye karar verecek cesareti toplayabilmek için belki de bir ömür boyu bekler bazıları. Bizim içinse olabilecek en kolay çözümdü eşyalarımızı toplayıp Girit’e dönmek. Aslında kaç kişiye nasip olmuştur ki İzmir’deki aynı adresten Girit’teki aynı adrese *ikinci defa* taşınmak
Hem de bu iki taşınma arasında birinden diğerine “resmen” taşınmış olmadan; iki defa üst üste aynı yönde
İlginç bir durum değil mi?
İşte burada, Girit’teyiz yine. Erguvanların(*) en çoşkuyla açtıkları zamanda kucağını açtı bize Girit. Sevenler bir bir geldiler ziyaretimize. Kiminin elinde minik bir sepet çiçek, kimisi bir kutu tatlıyla.
Denizin kokusuna, güneşin parlaklığına, zeytinyağının yeşiline, taze keçi sütüne, envai çeşit otlara ve bahçelerdeki limon ağaçlarına geri dönmüştük. Yapılacak ne kadar çok iş olursa olsun; sabah güneşli bir güne uyanmak, gülümseyerek ‘hoş geldiniz’ diyen komşunla selamlaşmak, yürüyerek denize ulaşmak, rengarenk pazarda herşeyi -bamyayı bile!- tek tek seçebilmek, kapıyı kilitlemeden çıkıp gidebilmek güzel
Bu yaz Maya’mla yine kumlarda oynayıp, – onu ikna edebilirsem – dalgalarla boğuşacağız. Sandalet, güneş gözlüğü ve şapkalar ayrılmaz parçalarımız olacak. Sokaklarda neredeyse her dili duyduğumuz bu diyarda, Türkçe yine *bize özel* bir dil olacak
İzmir’in havası daha burnumuzun ucundayken, İzmir’den misafirlerimiz geldi. O kadar yeni gelmiştik ki “İzmir’den birşey ister misiniz?” diye sorduklarında söyleyecek birşey bulamadık. Kuru incir, kayısı, Türk kahvesi, kırmızı mercimek, ince bulgur, biber salçası stoklarımız hala yerindeydi. Daha yerleşemeden, tam anlamıyla “dandini hoppala” bir evde ağırlanmanın kusuruna bakmadı kimse
Hala bitmek tükenmek bilmeyen kolilerin eşliğinde güzel yemekler yendi, kahveler içilip sohbetler edildi.
Bütün bu koşuşturmalar arasında, sabahın köründe pazara giden Yorgo, kendisi kararsız için beni arayıp asla hayır diyemeyeceğim birşey sordu:
– Pazarda bergamot buldum. Alayım mı?
Cevabım belliydi. 1 saati geçmeden bergamotlar evdeydi. Yapılması birkaç gün gecikti ama sonunda oldu BERGAMOT REÇELİ!
Evet, bunlar Yorgo’nun pazardan aldığı bergamotlar… Türkiye’de nerelerde, ne sıklıkta bulunabilir bilmiyorum. (İlk kez bu sene İzmir’de Bornova’da bir manavda görmüştüm. Burada kilosunu aldığımız paraya 1 taneciğini satıyordu. Reçel yapılacak birşeyin -tropikal meyveler gibi- taneyle satılması garip tabi, sonuçta yalnızca kabukları kullanılıyor!) Ben ömrümde ilk kez Girit’e gelince görmüş ve tatmıştım.
Aslında ailemizde reçelle en alakasız olan benim
Kendimi bildim bileli her mevsimde ne varsa reçelini yapan annemdir. Bu işi hem hakkıyla yapıp hem de ticarete dönüştüren de Bahar. Ben de arada sırada coşup da böyle değişik reçellere kalkışanım. Bergamotu daha önce 2 kere yapmış, hatta ilkinde ikincisinden de başarılı olmuştum (acemi şansı
İngilizlerin meşhur Earl Grey çayına hoş kokusunu veren bergamot…
Evin bileği kuvvetlisinden yardım istenerek, bergamotların kabuklarının renkli kısımları peynir rendesinde rendelenir.
Sonra kabuklar aynı portakal soyar gibi 4′e veya 6′ya bölünerek soyulur. (Ne yazık ki yenilmeyen iç kısımları atılır) Bu aşamada hassas bir tartıya ihtiyacınız olacak. Çünkü koyacağınız şekerin miktarını elinizdeki bergamot kabuklarına oranla hesaplayacaksınız.
Kabukları *kuru* iken tartıp bir kenara not ediyoruz.
>>> 2 kilo bergamottan >>>> 830 gr. kabuk çıktı.
Sonra su dolu bir tencerede kaynatıyoruz. Tencerenin suyu kaynadıktan biraz sonra kabukları süzüp tenceredeki suyu atıyoruz. Sonra yeniden su koyup kabukları tekrar kaynatıyoruz. Bu işlem kabuklardaki acılık gitsin diye, kabuklar yumuşayıncaya kadar 3-4 kere tekrar ediliyor.
Ben 3 kez suyunu döküp yeniledim. Kabuklar bıçakla kolayca kesilecek kadar yumuşayınca da ocaktan alıp süzdüm. Süzülmüş kabuklar şu şekilde görünüyorlardı:
Kabukları süzdürdükten sonra sıra şerbetini yapmakta.
Şerbet için, tarttığımız kabukların *1,5 katı kadar şeker* kullanıyoruz.
830 gr. bergamot kabuğu için >>> 1250 gr. şekeri 2,5 bardak suyla kaynattım.
Bu sefer bir değişiklik de yaptım. Elime başka bir tarif geçmişti. Bu tarifte bergamot kabuğu rendelerini atmayıp bir tülbentle kaynayan şerbetin içine atıyordu. Nikah şekerlerinden kalma bir küçük kese de aynı işi gördü.
Şerbet kaynatılıp soğutuluyor. Soğuduktan sonra içine bergamot kabukları atılıyor.
Şurubun içinde yarım saat kadar kaynattıktan sonra 24 saat şurubun içinde bırakıyoruz.
Ertesi günü bir taşım kaynattıktan sonra ateşten almadan önce içine 2 limonun suyunu ekliyoruz. Sıcakken kavanozlara taksim ediyoruz.
2 kilo bergamottan 6 tane 350 gramlık kavanoz dolusu çıktı.
(*) Erguvan’la ilgili ilginç bir şeyler okudum geçenlerde bloglardan birinde:
Bir efsaneye göre erguvan aslında beyazmış.İsa’ya ihanet eden Yahuda daha sonra kendini bu ağaca asmış. Bu intiharın utancından dolayı, erguvan çiçekleri bu rengi almış. Zaten İngilizce’de de ağacın adı Yahuda’nın ağacı anlamına gelen Judas Tree’dir. Türkçesi de Farsça’dan, rengini tanımlayan sıfattan gelmektedir.
Bizans İmpratorluğu ,erguvanların çiçek açtığı 11 Mayısta kurulmuştur.
Bu sebeple Erguvan, Bizans İmparatorluğu’nun resmi rengiydi.”
Döndüm dönmesine de…
22 Mar
Komşu evine döndü sonunda. Döndü dönmesine de, daha kendine gelemedi.
Hele ki yazmaya hiç fırsat bulamıyor. Şimdilerde bir yandan yemek yapıyor, diğer yandan önceki gün gelen kolilerle boğuşuyor. Evde dönecek yer kalmamışken Mayacık da çok özlediği bisikletiyle etrafımda dolaşarak durmadan – nerede olduğunu hatırlayamadığım- birşeyler istiyor.
Bir az önce kaç kutu açtık bir şemsiye bulabilmek için… Çünkü burada yağmur yağıyor bugün.
Hem evimdeki hem de kafamdaki dağınıklıktan kurtulur kurtulmaz tekrar yazmaya dönüyorum
Herkese kucak dolusu sevgiler…
Bir kus misali…
26 Ara
Bugun Istanbul’dayız… Sonraki gun Londra’da… aynı aksam da Nothingham’da..
Bir kus misali geciyor bu kıs…
hadi hayırlisi
Yine yol gorundu bize…
31 Eki
Komsu kiyidan karsi kiyiya gecme zamani geldi yine…
Aldim kizimi yanima dustum yollara…
Daha katedilecek cok kilometreler (dogrusu deniz milleri) var!
Ruzgar izin verirse, bir gemiden digerine binip varacagiz ikimizin de dogdugu memlekete
Ilk firsatta, Izmir’den gorusmek uzere…
Eylül Yağmuru
29 Eyl

Hiç kısa kollu ve sandaletli iken Eylül yağmurunda ıslandınız mı?
Ben ıslandım.
Evet, sonunda yağmur buraya da geldi. Yaz yağmuru… Ne ağaçların ne de arabaların altı ıslandı, ne de duvar dibindeki saçak altları. Yazın bittiğine ne kadar inanmak istemezsek, o oranda da şemsiye almayı reddediyor insan bu ilk yağmurlarda. Kapıdan çıkar çıkmaz yağmur damlalarının hışmına uğrasa da insan, nasılsa geçer deyip hala sandalet giydiğine aldırmaksızın su birikintilerine şap şup basarak, ayak parmakları ıslana ıslana düşüyor yoluna. Ben de öyle yaptım. Nasılsa biter, geçer bu bulutlar dedim. Eh, utandırmadı beni yağmur. İşim 1 saat kadar sürmüştü. Tekrar dışarı çıktığımda yağmur çoktan dinmiş, caddeler yarı yarıya kurumuştu bile. Bulutların arasından pırıl pırıl sırıtıyordu güneş. İşte böyle anlarda, insan şemsiye taşımadığına değil de güneş gözlüğünü almadığına hayıflanıyor
Nedense ayaklarım ıslanınca, aklıma suyun içinde yetişen nilüferler geldi
Yazının başına, yıllar önce çektiğim bu nilüfer çiçeklerini koymak geldi içimden. Gerçi o zaman ilkbahardı. Girit’e yeni dönmüştük. Belki havalar şimdikinden daha serinceydi… ya da biz kolay kolay kışlıklarımızı çıkartamıyorduk. (Neden mevsim değişikliğine bu kadar direnir ki insanoğlu?!…)
Suyun içinde biten bu güzel nilüferlere hayran kalmıştım. Üstelik bunlar bir gölde değil de, zevkli ve özenli bir bahçe sevdalısının avlusunda, su dolu toprak bir kübün içinde çıkmışlardı. İçine koyulmuş birkaç tane kırmızı Japon balığıyla birlikte adeta gölden minik bir detay gibiydi.
Bir süredir pek çok alakasız şeyin üst üste ters gittiği şu günler, her halde zirvesine ulaşmış, zirveden aşağıya inişe geçmiş olmalıydı artık. Ard arda gelen haberler ve aynı günde gelişen olaylar, yüreğimde sevincin tekrar bu nilüfer çiçekleri gibi açmasına sebep olmuştu. Fotoğraf makinam -biraz beklemek zorunda kalsam da- tamir olacaktı, bozulan bilgisayar meselesi de halolucak görünürken, 2 aydan fazladır beklediğim kitap da en sonunda bugün ulaştı! Aylardır benim ve diş doktorumun seyahatleri sebebiyle ertelenen ufak operasyon en sonunda yapıldı. İş dönüşü elinde, artık neredeyse kaybolduğuna ikna olduğum kitapla birlikte gelen Yorgo, kitabı benden önce görüp de aldığı ve bana sürpriz yapabildiği için çok keyifliydi. Oysa genellikle bir paket geldiği ufacık bir kağıtla bildirilir sonra o kağıtla gidilip ancak ismi yazan kişi tarafından teslim alınabilirdi. Bu yüzden, o minicik kağıdın kesin kaybolduğuna inanmış ve 40 yılda 1 kere Internetten kitap ısmarlamanın hevesi boğazımda bir düğüm gibi kalmışken, tüm umutların tükendiği anda gelmişti işte!
Sırada terslikler ve belirsizliklerden sıyrılıp doğru bir yol bulması gereken başka şeyler de var elbet. Ama birşeylerin düzelmeye başlaması da az umut verici değil.
Eylül böyle işte… nasıl geldi, nasıl da bitti, anlayamadık bile. Havalar insanın canı denize girmek isteyecek kadar sıcak değil, ama şakır şakır yağmur da yağmıyor burada henüz. Sadece yüzümüzü, omuzlarımızı, bir de sandaletli ayaklarımızı ıslatıyor. Kimbilir şimdi nerelerde, ne yağmurlar yağıyordur ki benim gibi henüz şemsiye almamaya kararlıların canına okuyordur!
Gerçi hiç belli olmaz, siz bu yazıyı okuyuncaya kadar tekrar yağmaya başlayıp beni utandırabilir. Aynı bugün Yorgo’nun zaten yağmurdan bıkmış olan İngiliz turistlere:
“istatistiklere göre Girit’te yılın 300 günü güneşli geçer” demesinin üzerine, henüz vardıkları Knossos antik sarayında yağmur bulutlarının üstlerine boşalması gibi
)







Son Yorumlar