Genel
Eski Köye Yeni Adet
1 Şub
Hiç alışmadığı, dolayısıyla yadırgadığı yepyeni birşeyle karşılaştığında hep böyle der annem. Öyle ya, yepyeni bir köy yeni adetlerle kurulabilir, ama köy eskiyse yeni yeni adetler çıkarmanın anlamı nedir?
Bizim eve geldiklerinde; doğal olarak onların alıştıklarıyla, bizim şimdi uyguladıklarımız kısa bir süre sonra bir köprüde karşılaşan 2 keçi misali çatışır. Anneme göre “biz” çok farklı, değişik, bazen de acayip düşünürüz.
Özellikle konu çocukların yetiştirilmesine gelince, yapılan en yumuşak ve olumlu yorum “siz şimdi daha çok okuyor, daha çok şey biliyorsunuz” olur. En dayanamadığım yorum da “biz yaptık/ yedik / yedirdik de ne oldu?!” olur ki, beni çileden çıkaran son damladır. Ne çocuklar bizim çocukluğumuzdaki çocuklar, ne de şimdiki anneler sizin devrinizdeki anneler… Bizim imkanlarımız daha çoktu, çocuk sahibi oluncaya kadar vaktimiz de daha çoktu.
Pek çok şeyi daha anneliği tatmadan idrak etmiş, kendi prensiplerimizi koymuştuk. Belki sizin pek de seçme şansınız yoktu. O yüzden sizi neden bizim yetiştirdiğimiz gibi bizi yetiştirmemiş olmaktan dolayı kimse suçlayamaz.
Biz farklı bir aileyiz, evet! Bizde çocuklar yedirilmez, ayakta sallanmaz, mutlaka hergün dışarı çıkıp koşup oynarlar. İstemedikleri yiyecekleri (buna et, süt, yumurta da dahil) kesinlikle hergün yemek zorunda değildir, çocuk doyduğunu bilir, anne, bilir. Elini attığı her kavanozda aynı şeyi söyler annem “Zaten sizin evde herşey farklı!” Çamur renginde nemli nemli bir şeker. Bembeyaz un yok mu Allah aşkına? Pirinçler de ya esmer ya da kokulu basmati! Evet, annemin deyişiyle bizde çocuklara şeker, çikolata “vesikayla verilir”. Kola içilmez. Yumurtanın organiği; kakaonun, kahvenin tercihen adil ticaret olanı tercih edilir; et de sizin hatırınız için eve girer. Bedensel faaliyetler dışında muhakkak yaratıcı faaliyetler yapılır. Günde 1 tane DVDden ötesine izin yoktur, saçma dizileri, haberleri çocuklar seyretmez. Alışverişe birlikte gidilir, çocuk ne giyeceğini kendi seçer. Bilgisayar kullanmayı bilir ama onun da sınırlı süresi vardır. Arkadaşlarını evine çağırabilir, kendisi de arkadaşlarına ziyarete gider. Doğumgünlerinde evde gürültüden, kırıntıdan, şamatadan geçilmez. Çocuğun parkta kumlara, topraklara bulanmasına, üstünü başını kirletmesine izin verilir, parkta istediği gibi oynaması için özgürdür, salıncaktan/kaydıraktan düşer diye başına dikilinmez, çocuğa “Yapma! Atlama, düşersin!” denmez; muzip bir gülücükle “bence yapabilirsin…” denir. Anne (yani ben) “oyuncakları ben toplarım” diyen dedeye ve tabağında “ağlayan” son lokma için yalvarıp “ama hiç birşey yemedin” diyen anneanneye kızar. Çünkü çocuk oyuncaklarını da kendisi toplayabilir; ne zaman doyduğunu da bilir! Aynı gün 2 DVD birden seyredemeyeceğini; başka şeker, çikolata yiyemeyeceğini; dersini yapmazsa paten kaymaya gidemeyeceğini bildiği gibi. Çocuklar kendi başını becerebildiği her işi kendileri yaparlar. Kendi yataklarında uyurlar, uyumadan önce anne masal kitabı okur, her gece aynı saatte yatarlar. Bol gürültülü ve ışıklı kendi kendine birşey yapan oyuncaklar prim yapmaz bizde. Onun yerine bazen değeri bilinmeyip 2. el pazarına düşmüş yaratıcılığı yüreklediren hiçbir oyuncak, kitap da kaçırılmaz. Evimize her milletten, dinden insan girer. Her dilden müzik dinlenir. Bir dizi kahramanı yerine ender bir cins hayvanı ya da klasik bir müzik parçasını öğrenmek daha değerlidir. Ha, bir de çocuğa her durumda “Çok ayıp!” denmez bizim evde. Anneyle baba çocukların yanında/önünde öpüşür, kucaklaşır. Anne, kızının arkadaşlarıyla birlikte oturup elişleri yapar. Evi temizlemek yerine alır çocukları paten kaymaya, bisiklete binmeye götürür. Anneyle çocuklar bisiklet turundayken baba eve erken gelirse yiyecek birşeyler hazırlar. Sağlıklı beslenme konusunda ne öğrenildiyse çocuklara da öğretilir. Çocuklar her fırsatta öpülür, kucaklanır.
Biz böyle mi büyüdük? Hayır. O zamanlar bunların kaçta kaçını yapanlar vardı? Daha doğrusu kaçta kaçına gerek vardı. Televizyon bir tek kanaldı. Günde bir tanecik çizgi film oynuyordu. Onu da dört gözle beklerdik; yarım saate kalmadan biterdi. Bu yetmedi bir DVD koyalım ya da internette oyun oynayalım, diyemezdik ki… Annem bizi parka götürmezdi; zaten hergün kapının önünde sokakta oynardık. Oyuncaklarımız çoktu, bütün mahallede herkesten çoktu ama sokakta oynamaktan başka bir faaliyetimiz de yoktu. Faaliyetlere götürecek yerler de yoktu, evde el işleri yapmak için kitaplar da yoktu. Kalem, kağıt, makaslarla; biraz daha büyüyünce kumaş parçaları, iğne, iplik, düğmelerle birşeyler yaratırdık. İmkanlar el verdiğince… Annemi suçlayamam. 19 yaşında beni kucağına aldığında, o daha kendisi çocuktu
Halbuki ben ilk çocuğumu doğuruncaya kadar o kadar çok şey okumuştum ki… Zaten hayatlarımız, kendimize yaptığımız yatırımlar da aynı mı ki?! Eşlerimizin bize yardımcı olmaları bile ne büyük fark hayatımızda değil mi?
Bazen konuşmalara tanık olurum; bilmem kim çocuğuna hiç televizyon seyrettirmiyormuş. “Öyle mi?” der birisi. “Açmasam ben nasıl oyalarım çocukları?” diye kendini savunur öteki. Sonra “ evlattır, herşeyine katlanılır” diye teslim olur öbürü. Aslında katlanmak olmamalı; herkese hayatı hakkında seçme şansı tanınmalı, aldığı karara da saygı duyulmalı…
43
16 Ara
Doğdum ve çok sevildim. Annemi ve babamı kesinlikle paylaşmak istemedim. Hiç kardeş istemedim. Ama kardeşim olunca da onu çok sevdim, hep kayırdım. Çok çok oyuncaklarım oldu. Okulu hiç sevmedim. Karnım ağrırdı ilkokulun ilk aylarında; teneffüste otururdum bir köşede. Şahane yaz tatilleri geçirdim; sokakta oynadım; kaykaya, bisiklete bindim. Eski mahallelerde bildik çocuk oyunlarını oynayarak büyüdüm. Yüzmeye gittim; yarıştım; yenildim; hiç dert etmedim. Vardı yaşıma göre kendi dertlerim; takıntılarım; vazgeçemediklerim. Aslında hep bir yavru köpek isterdim ama olmadı. Rengarenk giyindim; hippi olmak isterdim; gitar çaldım ama beste yapamadım. Yazmayı hep sevdim; herşeyin listesini yapardım. Ama hiçbir kitabın sonunu getiremedim. Şirin 2 tavşan besledim. Ancak onları yemeyi hiç düşünmedim. Ne olacağımı bilemedim. Asrın modasına merak sarıp “bilgisayar” okumaya karar verdim. Canım çektikçe bisikletime atlayıp gezdim ama uzaklara gidemedim. Akrobatik Rock’n'Roll yaptım, çok kere popo üstü çakıldım. Karşıyaka Kordon’da kendi yaptığımız bileklikleri sattım kardeşimle; sokak satıcısının halinden anladım. Gerçek aşkımı buldum; o uzaklara gidince hasret çektim. Özledim onu, çooook özledim. Resmini gördüğüm anda içimin kaynadığı, kendisini karşımda gördüğümde O’nu sevdiğimden emin olduğum Yorgo’yla evlendim. Üstünden 4 yıl geçince ülke aşırı taşındım. Lafını bile etmedim bir bebeğin; sırt çantamla gezmekti tek derdim. En sonunda, uzak bir diyarda bir bebek diledim; bir sene sonra kucağımda kızımı buldum. Canımdan bir parça, Maya girdi hayatımıza; bir süre da başka kimse giremez hayatıma demiştim ama… Ensemde ölümü hissettiğim bir anda, herşeye rağmen son derece umutlu ve yürekliyken mucize bebek Dario’ya kavuştum. Kararlarımdan hiç pişman olmadım; elimdekiyle mutlu olup hayatımı dolu dolu yaşadım.
Sevgili okur, şimdi de yazımın yalnızca büyük harflerini oku bakalım
Noel Baba bizim bacaya sığmaz!
8 Ara
Noel’i sevseniz de sevmeseniz de Aralık ayından itibaren etrafınız noel ağaçları ve noel babalarla sarılıveriyor. Bu Noel Baba meselesi kızım Maya’nın aklını geçen seneden beri meşgul etmekte. Etrafındaki çocuklar “Noel Baba’dan şunu istedim, bunu istiycem” diye tam gaza gelmiş durumdayken, bizimki düşünceli. Belli ki anlamaya çalışıyor. Nasıl oluyor da…?!?!?!
Geçenlerde bir gün bana gelip şöyle dedi:
– Anne, Theodora Noel Baba var diyor!
Bunu derken, bir yandan da ağzını yamultuyor, belli ki ona inandırıcı gelmeyen birşeyden söz ediyor.
– Öyle mi? diyorum, peki O’nu hiç görmüş mü?
Yoooo… diyor, yine aynı yamuk ağız, şüpheyle kısılmış gözlerle.
Theodora “Noel Baba gerçekten geliyor” diyor; Ben inanmıyorum!
Hoşuma gitmiyor değil bu muhabbet!
– Haklısın, diyorum. Bana da pek inandırıcı gelmiyor. Hem de ne çok var etrafımızda di mi? Her dükkanın, marketin önünde bir tane var.
Bunu düşünmemiş olacağıma(!?) inanamayan bir tavırla bilmiş bilmiş:
– Onların içinde insan var, diyor.
Çünkü onun kastetteği o “sahte” değil, “sözde” gerçek olan, hani mektup yazılıp da her çocuğa istediğini getiren Noel Baba!
– Belki de çocukların hoşuna gidiyor, istedikleri bir şeyi ısmarlamak, diyerek göz kırpıyorum
– Bence de, diyor gülümseyerek
– Hem dünyada O KADAR ÇOK çocuk var ki… diye yarım bırakıyorum lafımı.
Gerisini o getirsin bekliyorum; yani “aynı anda bütün dünya çocuklarına nasıl yetişsin?” filan demesini beklerken.
- Tabi! diyor, Ne zaman tuvalete gidecek!??????
- Doğru ya!!
Ve oturup Noel Baba’ya mektup yazıyor kızım. Eminim Noel Baba’nın Noel Baba olalı almadığı bir mektup.
(Aslında mektup yazmanın bile karşıdakinin varlığını kabul etmiş olmakla başlayacağını çocuk masumiyetiyle düşünemiyor:)
Maya’nın Noel Baba’ya mektubunu ekliyorum. Yunanca bilmeyenler için de tercüme ediyorum. Aslında tam bir mektup da değil, minik bir zarf, zarfın içinde de küçücük bir deftercik hazırlamış. Defterciğin ilk sayfasında şöyle yazarken; ayrıca aklını kurcalayan bir şeyi sormadan da edememiş:
“Noel Baba,
Hangi dili konuşuyorsun?
Buraya fotoğraflarını koyar mısın lütfen? Sonra da bu defterciği bana geri gönderir misin?”
Siz siz olun, bazen alışveriş dürtünüzü sömürmek bazen de özünü unutturup tek tip bir dünya yaratmak için size sunulan herşeye hemen kapılıp inanmayın; en azından 7 yaşındaki bir kız çocuğu kadar şüpheci olun, arkasını araştırın!
Yeniden Hamile! 3 de yetmez 4 tane!
7 Ara

Ne zamandır konuşmamıştık. Aynı şehirde değil de kilometrelerce uzaktaymışız gibi çok seyrek görüyorduk birbirimizi. Telefonda numarası kayıtlı olduğundan aradığını görünce sevinçle sarıldım ahizeye. Sanki o beni aramadıkça ben onu arayamazmışım gibi. Günlük hayat koşuşturmacasından unutulan küçük detaylardan biriydi o da.
- Sana haberlerim var, dedi.
(Düşündüm: yepyeni bir ev aldılar belki, sığışamıyorlardı 2 oda evlerine. Yoksa kocası işten bir soluk alıp da tatile mi götürecekti onu. Belki de yeni bir araba. Ne oldu ki söyle artık?)
- EEeee? , deyip devamını getirmesini bekliyorum.
O ise, benim tahminde bulunmamı bekliyordu. Ben bütün tahminleri içimden geçirmiş olsam da.
- Eh, ben de başka ne haber olur?! dedi.
(Yok canım!?! O düşündüğüm değildir herhalde!!)
- Yoksa.. derken başka kuşkum kalmamıştı artık.
- Evet, hamileyi….. dedi.
- ……………. (Ne desem, ne desem, çabuk bul birşey, tebrik et, avut, ne olursa olsun!)
- ….Hayırlı olsun….. nasıl sığacaksınız o eve??! (Tek derdi buydu o sırada kızın! Ne diyeceğimi bilememekten!)
Sözünü ettiğim arkadaşımın 3 oğlu var ve 4. bebeğini beklediğini müjdeleyip ne diyeceğimi bilemez hale sokuyor beni. Yalnız 4 çocuk düşüncesi bile elimi ayağıma dolandırıyor.
Hayatınızdaki çok önemli olayların başka hayatlarla paralellik gösterdiği, zaman zaman da ortak noktalarda kesiştiği olmuştur sizin de. Benim de arkadaşımla hamileliklerimiz hep beraber geçti. Ben Maya’ya hamileyken o da ilk oğluna hamileydi. Oğlu kızımdan 40 gün önce doğdu. Ben Dario’ya hamileyken o da hamileydi ama ikinciye değil, üçüncüye. Çünkü o Maya’la Dario arasında 1 bebek daha yetiştirecek kadar hamarattı
Dario’yla arkadaşı da 1 ay arayla doğdular. Küçüğü memesinde emzirirken ortancayı da yanına yatırıp biberonla besliyordu.
3 çocuk, 3ü de oğlan. Evleri 2 oda. Zaten matematiksel olarak oda sayısını aşacak kadar kalabalık varken evde, bir de yenisine ne dersin ki?! Oğlanlar kuduruk. Zaman geliyor birbirlerini yiyorlar, ev tımarhaneye dönüşüyor. Anne çıldırmak üzere! Geçen sene birgün kahvelerimizi yudumlarken bana “biliyor musun ben 4. bebeği de düşünürdüm ama bu ekonomik kriz gözümü korkutuyor” diyecek cesareti vardı ama bunu yapacak kadar cesur olacağını hiç tahmin edemezdim. Peki koşullar pek de kolay değilken “çok çocuk sevmek” ne kadar mantıklı? Evde sürekli bir yardımcısı, çocuk bakıcısı yok. Kayınvalideden kendi arkadaşlarıyla kahve sohbetlerinden arta kalan zaman dışında pek fayda yok. Annesi uzakta, köyde. Kocası çalışmak zorunda. Evde zaten 3 çocuğun sorumluluğu tamamen onun omuzlarında…. ve 4. bebek hayalleri!
7 yaşındaki kızıma müjdeli haberi fısıldadığımda, o bile “Anne, okul gibi olacaklar!” derken ve benim kafamda binbir düşünce birbirini kovalarken; telefondaki konuşma devam ediyor:
-Biliyor musun, 3 çocuk olunca anladım ki onlar da birbirlerine yardımcı oluyorlar, deyince iyice afallaşıyorum. 3 çocuk aslında 2 çocuktan daha kolay-mış. Bir şekilde birbirlerini idare ediyorlar-mış.
Evet, çünkü annenin 2 eli, 2 gözü, 2 kulağı var! diye geçiriyorum aklımdan. Fiziksel olarak mümkün değil bir annenin, aynı anda 3 çocuğunun birden elinden tutması; üçünü birden dinlemesi, üçünü birden görmesi. Annelerin memeleri bile 2 tane! İster istemez her seferinde bir çocuk saf dışı kalıyor. Anne üçüne de -sevgi demiyorum ama- aynı anda hem zamanını hem de ilgisini veremiyor.
Bırak üçünü; ben bazen ikisine yetişemiyorum, diye de haykırıyorum, içimden tabi! Parka gittiğimizde, meydanda bisiklet sürdüklerinde ikisi de ayrı tarafa gidince nereye döneceğimi bilemiyorum. Annenin yetişemediği zaman bu “açığı” en büyük kardeş mi kapatıyor yani? Ama bir ailede herkesin rolü ayrı; bir çocuk anne ya da baba rolü oynayamaz ki… oynamamalı ki…
* Abisi, ablası bakar diye çocuk yapmak,
* Anneanneler, babaanneler büyütsün diye çocuk yapmak,
* Çocuk yapıp sonra bunalmak; evde kendini atacak herhangi bir işte çalışıp aldığı üç kuruşu üç kuruşluk bakıcılara verip kendini çalışan “Anne” saymak,
* Anne olmaya hazır olsan da olmasan da “Herkes yapıyor” diye çocuk yapma,
* Çocuğu yaptıktan sonra yaptığına pişman olup acısını da çocuktan çıkarmak,
* Çocuğu yapar yapmaz pişman olup onu çöpe, cami kapısına, başka bir mahalleye bırakmak,
* Çocuğu ölüme terk etmeye kıyamayıp ölümden beter edip dünyasını karartmak,
* Çocuk sahibi olmakla kendi dünyasını karartıp hem hayata hem kaderine küsüp oturmak,
* Boşanmış anneyle baba arasında oynanan “yakartop” misali çocuğu her fırsatta diğerinin üstüne atıp kaçmak,
* Kırık dökük bir hikaye sonrasında yanına tek kar kalan çocuğuna sarılıp kaybedilmiş sevgiyi boğarcasına çocuğa akıtmak…
Bunlar da birer anne(/baba) tercihi değil midir?
Bir çocuk ne zaman ve ne koşullarda dünyaya geleceğine kendisi karar veremez; ama annesi kendini hazır hissettiği yaşta ve zamanda çocuk sahibi olmaya kadar verebilir. Bu kararı aldığında çocuğuna nasıl bir hayat sunabileceğinin farkındadır. Mantık çerçevesinde, hayallere kapılmadan, ne daha karamsar ne de fazlasıyla iyimser olmadan çocuğu nasıl bir geleceğin beklediğini kestirebilir. Gözlerinin önüne serilen gelecek eğer beklentilerini tatmin etmiyorsa o zaman o çocuğu yapıp yapmamak konusunda daha ciddi düşünmelidir. Başkaları büyütsün ihtimalini düşünmek; “dünyaya bir gelsin rıskını Allah verir” demek nasıl bir güvencedir? Nasıl bir mantıktır? Bunda mantık var mıdır?
Bu yazımı, Yiyorum Büyüyorum’da paylaştım.
1, 2, 4, 8, 16…
26 Kas
Dün öğlende Maya’yı okuldan almaya gittiğimde beni giriş kapısının arkasında bekliyordu. Öyle bir koşup boynuma sarıldı ki ikimiz birden düşecektik
Sonra gözlerinin içi parlaya parlaya:
- Anne bugün Matematik’te birşeyi yalnız ben bildim sınıfta, dedi gururla ve ağzı kulaklarında.
Sonra anlatmaya başladı. 1er, 2şer, 5er saymayı öğrendiler. Öğretmenleri bugün farklı sayı dizilerinden söz etmiş. Sonra da tahtaya 1, 2, 4, 8, 16 yazmış. Sonra çocuklara dönüp:
- Böyle bir sayı dizisi olur mu? Doğru mu? diye sormuş.
Çocuklar -fazla da düşünmeden- hep bir ağızdan:
– HAAYIIIRR! demişler.
Bir tek bizim Maya çıkıp,
- Olur, öğretmenim. Çünkü 1, 1 daha 2 eder; 2, 2 daha 4 eder; 4, 4 daha 8 eder; 8, 8 daha 16, demiş.
- Öyle mi? Bravo sana güzel kızım, deyip bu kez ben kucakladım onu. Sevinçten çıldırmış gibi gülüyordu.
- Peki 16′dan sonra ne gelirdi?
- Hmm.. 16 16 daha….. 32!
Sonra okuldan eve giden yol boyunca kendince 32 + 32 = 64, 64 + 64 = 128 diye mırıldanıp durdu.
Maya matematiği çok seviyor, bunu daha küçük yaştan belli etti bize. Çok kolay kavrıyor. Bunu aynı sabah okulun bahçesinde karşılaştığım öğretmeni de söylemişti. “Çok iyi gidiyor ama özellikle matematikte çok çok iyi” demişti. O yüzden bu olaya çok da şaşırmadım aslında. Şaşırmaktan çok sevindim ben. Sevincim de Matematik problemini çözebilmesine değil.
En çok bütün sınıf ağız birliği ettiği halde, tek başına bambaşka bir fikri savunacak cesareti göstermiş olmasına sevindim! İşte bu benim kızım!
Farklı olmak her zaman dış görünüşün farklılığından gelmez.
Zaman gelir insanın kendini ifade ettiği/edebildiği dil (lisan) ve öyle bir zaman da gelir ki aynı dili konuşan insanlar arasındaki fikir, anlayış ve görüş farkı, insanı diğerlerinden “farklı” kılar. Her ne olursa olsun, farklı olmayı kabullenmiş olmak ve “fark”ınla barışık yaşamak önemlidir, bence.
İster dış görünüşsel ister fikirsel olarak farklı olmaktan korkmamaktan söz ederken, bugün seyrettiğimiz çocuk filminden söz etmeden geçemeyeceğim.
Uzun zamandır sinemaya gitmemiştik çocuklarla. Bugün HAPPY FEET 2′ye gittik. Yine gözümüz, kulaklarımız şenlendi, çocuklar keyifli kahkahalar attı. İlk filmde olduğu gibi “Farklı olmak güzeldir“; “birşeyi yapıp yapamıyacağını anlamanın en güzel yolu denemektir”; “birşeyi çok istiyorsan önce inan, sonra elinden geleni yap” mesajlar veriliyor. Görsel efektlerle çocukların da aklında kalacak şekilde, global ısınmanın güney kutbunda yaptığı değişiklikler gözler önüne seriliyor.
Biz çok keyif aldık.







Son Yorumlar