El işi

Mucit Dario’nun doğaçlaması ve “kastettiği” kadın

1

 

Çocuklar ne kadar çok büyüklere benzemek istiyorlar. Bizim gibi davranarak, bizim gibi konuşarak -olur da bir ihtimal-  “büyük adam”dan sayılacaklarını umuyorlar. Konuştukları zaman, kullandıkları kelimelerin arasına yeni öğrendikleri “büyük adam lafları”ndan sokuşturmak da en çok medet umdukları yöntem. Varsın kullandıkları kelimenin anlamını bilmesinler!… karşılarındaki büyüklere hava atmak pahasına cümle içinde kullanma cesaretini gösterirler. Bazen alakasız bir laf etmiş de olsalar, olsun, maksat bildiğini göstermektir!…

Dario da o aşamalardan geçiyor son 1 yıldır. Bazen (biz, biliyoruz ki) yeni duyduğu bir kelimeyi, yerli yersiz kullanıyor. Ben hiç bozuntuya vermiyorum ama bir de “kardeşinin kusurunu gözüne sokmaca” oynayan ablacığı Maya var ya, işte bu fırsatları asla kaçırmıyor. Dario ne zaman yeni bir kelimeyi kullanma cesareti gösterse;

– Hıh, sanki biliyorsun o ne demek.. söyle bakalım ne demek bu? diye soruyor Maya;  Dario da masumca ve kabullenmiş olarak 

– Bilmiyorum…. diyor. Maya da, kusurunu/eksiğini bulup ortaya çıkarmış olmaktan nasıl zevk alıyor, anlatamam. ( Bu da üzerinde uzun uzun konuşulup yazılabilecek ayrı bir mesele…)

♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥

Geçen yaz, “kastetmek” lafını bolca kullanıyordu Dariocuk.

Bir gün, pat diye bana; 

– Anne, sen kastettiğim kadınsın… demişti de çok gülmüştüm 🙂 

Belli ki bunu iyi bir şey olsun diye söylüyordu. Belki de onun minicik beyninde “kadın” kelimesinin içini dolduran anlamı, en yakınında, en iyi bildiği kadın ben olduğum için, bende buluyordu… Ben bunu, seve seve bir iltifat olarak kabul etmiştim.

♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥

Geçenlerde bir müzisyenin illa ki de notalara, bestelere bağımlı olmadığından, bazen bir müzik aletini içinden geldiği gibi çalabildiğinden söz etmiştim. Bazen bir bestesinden diğerine geçip şarkıların sırasının önceden belli olmadığı hatta neyi çalacağını kendisinin bile bilmediği konserlerin olduğundan… (ne güzeldir, bir kez çalınır, o an orada olan dinleyebilir)… 

Bir de eskiden doğaçlama tiyatrolar oynandığından. Oyunun o sırada seyirciler önünde oynanırken oluştuğu, senaryosu olmayan tiyatrolardan. İşte buna “doğaçlama” dendiğinden…

İşte o gün, bu “doğaçlama” kelimesini bir kenara kaydetmiş, Dariocuk 🙂

 

Bugün öğleden sonra, canının sıkıldığı bir anda…

Dario: Anne kavanoz var mı? dedi.
Bulduk eline göre bir plastik kavanoz. Geldi kağıt aldı, açtı dolabı makası aldı.

– N’oluyo? dedim.
– Bunu bir yerden görmedim. Kendi kendime uydurdum. Yani, doğaçlama yapıyom, diyerek güldü, ben de güldüm. Sonra da ekledi:

Sıkılmaktan iyidir, deney yapmak!

“Doğaçlama”, deney, kavanoz… bakalım ne çıkacak??… diye merak da ediyordum ama bitirmeden kimseye göstermek istemedi.

Maya’yla ben, evden çıkmadan önceki son durum: Dario kilere girerken görüldü. Çıkarken elinde gıda boyası vardı. “Bana bakmaaa!” diye bağırırken Maya’yla çıktık.

Aradan bir-iki saat geçmişti. Maya’yla eve döndüğümüzde daha kapıdan girer girmez:

– Kapayın gözzleriniiziiiiiiii!! dedi. Sürpriz hazırdı anlaşılan. Kapalı gözlerle ilerledik, sonra da

– Açın! dediğinde gördük “doğaçlamasını”:

Kendine küçük deniz yapmış, arkasına dağlar ve güneş resmi yapıp yapıştırmış. Kavanozun ağzına yapıştırdığı da beyaz bir köprüymüş 🙂 Ama kağıttan gemi yapamadığı içinde bizim gelmemizi beklemiş. Bir tanesini Maya bir tanesini de ben, ona kağıttan 2 tekne yaptık. Hevesle saldı mavi sularına 🙂

“Kastettiğin” kadın, senin minik mavi denizini çok beğendi, Dariocuk 🙂

Dario yılan istedi ve “PuanPuan” dikildi

3

Babaannem geldi aklıma. Kendisi de dikişten anladığı için, ne zaman ister konfeksiyon malı isterse elde dikilmiş bir şey görse; bir elbise olsun, bir yastık olsun isterse bezden bir oyuncak; hemen “eh, ne var bunu yapacak? Yapılır bu” deyiverirdi. Babaannemi severdim; bizi gezdirirdi, güzel börekler yapardı, ama konu dikişe gelince, içinde hafiften bilmişlik, bolca da “harcanan emeği küçümseme” barındıran bu sözlerinden hiç hoşlanmazdım, ne yalan söyleyeyim. Israrla edilgen fiil kullanarak (ve nedense “ben yaparım”, “sen de yaparsın” değil de “herkes tarafından yapılır” anlamına çekilebilecek gizli özneyle) sarf ettiği “yap-ılır, dik-ilir” sözleri hep sözde kalırdı ama. Hiç bir zaman kendisi o şeyin ne kadar da kolay “yapılır”lığını bize göstermek zahmetinde hiç bulunmazdı. Hiiiiç üzmezdi kıymetli canını, bazı durumlar için takdir ederdim bu yanını aslında. Yine de madem üzmeyecekti kendi canını, neden bir başkasının canını üzüp de yaptığını küçümserdi, buydu asla anlayamadığım. Huy herhalde…

Ortada verilen bir emek varsa, benim zevkime hitap etmese bile o emeğe saygı göstermekten yanayım ben. Çünkü herkes her şeyi mükemmel yapamaz ama yapma cesaretini de herkes gösteremez. Demek ki o cesareti gösterip de yapmaya kalkışmış kişi, yerinde oturup hiçbir şey yapmayandan daha çok takdiri hak etmez mi?

Gördüğünüz gibi, komşuda yalnız yemekler yapılıp yazılar yazılmaz, oyunlar oynanır, çocuklarla elişi yapılır, dikişler de dikilir elimden geldiğince…

Geçenlerde Dario, benden boyu kadar yılan yapmamı istemişti. Ben de kıramadım onu, hafta sonu evdeki eski kumaşlardan bunu yaptım. Pek sevdi gerçekten boyu kadar olan yılanını ve adını da “Puan Puan” koydu 8)

Yılan yapmak üzere yola çıktığımızda nasıl bir şey olacağını ben de bilmiyordum. Bir patron bulamamıştım ama çok da girintisi, çıkıntısı olan bir hayvan değil sonuçta 🙂 Bizim yılancık tamamen doğaçlama gelişti. Nasıl ki yılanın boyu evde kalan kumaşın eniyle belirlendi, rengi de puanlı oluşu da tamamen elimizdeki kumaşın deseninden doğdu. Ama güzel de yakıştı! Kafasını nasıl yapsam diye düşünürken, “ağzı açık mı yapsam” fikrine Dario pek bayıldı. Bir de ince uzun dil kestik. Göz niyetine 2 tane kara düğme diktik. Oldu sana yılan!

Çocuklarımın da el emeği göz nuru sarf edilmiş el işi bir şeyin kıymetini bilmelerini istiyorum. Bir gün kızıma teyzesinin diktiği elbiseyi giydirirken ne dediğimi hatırlıyorum: “düşün ki bu elbiseyi teyzen senin için dikti ve bütün dünyada bu elbisenin aynısından bir tane daha yok. O yalnızca sana yapıldı”. İşte o zaman gidip dükkandan alınabilecek bir şeyden çok daha özel olduğunu hissediyorlar. Aynı şeyi anneannesinin onlara uyurken yanlarına almaları için diktiği Ay dedeler için de söylemiştim. Her ikisinin de Ay dedeleri hala yataklarının bir köşesinde 😉

Dario’nun yatak dostlarının arasına, anneannenin yaptığı Aydedenin ve bebeklikten beri yanından ayırmadığı Cici’sinin yanına bir de PuanPuan katıldı artık,

anlayacağınız.

1 Mayıs

4

1 Mayıs Yunanistan’da resmi tatil. Okullar,  iş yerleri, dükkanlar kapalı. Artık havalar da güzel olduğundan o gün ailecek pikniklere gidilir. Dostlar bir araya gelir, açık havada masalar kurulur, eğlenilir. (Aslında yeni evimizde biz artık neredeyse her gün öğle yemeğimizi bahçemizde yiyoruz 🙂 Birkaç arkadaşımız bize çok da uzakta olmayan bir köydeki eğlenceye gideceklerini söyleyip bizi de davet ettiklerinde ilginç olabileceğini düşünüp kabul ettik. Canlı yerli müzik, danslar ve yiyecekler olacağını söylediklerinde bize uygun ne yiyecek olabileceği konusunda şüpheliydim gerçi. Çünkü böyle şenliklerde neredeyse etten başka bir şey bulunmuyor burada.

Çiçek toplanır, çocukların başlarına çelenk yapılır. Ben de nasıl yapıldığını bilmiyordum ama kendimce bir şeyler yaptım, Maya beğendi taktı 🙂

Dario’ya gelince. Çiçekler filan onun pek umurunda değildi. Eğlencenin olduğu avluya vardığımızda gördü ki insanlar masalarda oturmuşlar, bir şeyler yiyorlar. Anında “Anne, ben acıktım” dedi. 

Girit müziğinin geleneksel çalgısı Girit’in Lirasıdır. Bizim Karadenizin kemençesini andırır. Dürüst olmak gerekirse 1 saat aynı ritmi dinledikten sonra beyni uyuşmaya başlar insanın 🙂 Ender olarak tulum da çalınır köylerde.

Çocuklar çok geçmeden sıkıldılar. Hava da çok sıcaktı ve oturacak bir gölge yoktu ne yazık ki. Oradan ayrılıp davetli olduğumuz başka bir eve gittik. Başka bir bahçede oturmaya.

Yolda bağların arasından geçerken çocuklara gösterdim; “bakın çocuklar yaprakların arasındaki şu minik minik salkımlar üzüm olacak sonra”.

İşte orada ne yemekler ne de gitarla çalınan şarkılardı ilginç olan. Maya topladığı çiçeklerden ipe dizerek kendine çelenk yapmayı öğrendi. Bütün günün en zevkli dakikalarını yaşadı.

Boncuk dizer gibi dizdi ipe çiçekleri.

Başını saracak kadar olunca da…

başına taktı tam da Mayıs tacını.

Kendi akvaryumunuzu yapın

8

Şeffaf kapaklı bu kutu elime geçtiğinden beri bunu yapmak vardı aklımda. Bir türlü fırsat bulamadık, koskoca yaz geçti. Ama kutu hala bir köşede saklanmış bizi bekliyordu. Bu sene kış da gelmekte gecikti buralara. Geçen ay, belki de bütün kışın ilk ve tek soğuk haftasonuydu. Soğuk dediysem kar yağmadı elbet. Bembeyaz kar, uzak dağ tepelerinde gördüğümüz bir manzara bizim için. Biz de o gün oturup kendi kar tanelerimizi kestik, astık camlara. Sonra da içimizi ısıtacak, yazdan kalma bir projenin içinde bulduk kendimizi Maya’yla.

Akvaryum yaptık! İçini de nasıl istersek öyle süsledik, istediğimiz şekildeki balıkları canımızın çektiği renklerde yaptık, iplerle astık. Zeminine gerçek deniz kabukları sıraladık. Sonra karşısına geçip bakmaya doyamadık 🙂


Siz de Akvaryum yapmak istiyorsanız:

Üst kapağı şeffaf olan uygun boyda bir kutu

Renk renk kartonlar,

Rengarenk keçeli kalemler,

Makas, yapıştırıcı, şeffaf bant.

Balıklara yapıştırmak için minik gözler, minik yuvarlak aynalar.

Beyaz dikiş ipliği, iğne.

Gerçek deniz kabukları, deniz yıldızları.

Akvaryumda başka ne görmek isterseniz alın önünüze; çocuk kitaplarındaki balık, ahtapot, denizatı, deni yıldızı modellerinden, biraz da hayalgücünüzden faydalanıp çizin, kesin, yapıştrın, asın.

Biz yaptığımız balık figürlerinin bazılarını zemindeki yosunlara yapıştırdık, bazılarını da kutunun iç kartonuna. Ama asıl akvaryum havasını verenler dikiş ipliği geçirip, kutunun tepesinden iğneyle delik açıp astıklarımız oldu.


Üstelik kutuyu azıcık salladın mı, bu balıklar akvaryumumuzun içinde sağa sola “yüzüyorlardı”. Hem de temizleme derdi olmayan bir akvaryum! 🙂


Go to Top