Ekoloji

Yahnera a la Papatya

3

Siz de ot sevdalısı mısınız?  Ben hep diyorum; “tam yerine düşmüşüm ben” diye. Otların cenneti Girit! Dağından, taşından ot fışkırıyor adeta. Giritliler de bunun kıymetini çok iyi biliyor ve neredeyse topraktan ne çıksa yiyorlar.  Önümüz kış, otların en coştuğu mevsim. Daha da çeşit çeşit otla dolacak pazarlar, ne güzel! “Yahneralık” diye pazarda satılan demetlerden bir tane aldım ve Yahnera yaptım ben de.

Girit’in pazarlarında satılan, “yahneralık” demetler genellikle doğadan toplanan yabani otlardan ve onlara eşlik eden bir kaç sap yabani pırasadan oluşur. Mevsimlerden kışsa otlar arasında pazı, yabani radika, kaz ayağı, arapsaçı, bazen yabani ıspanak yapraklarına rastlamak mümkün. Yazın otların iyice azaldığı, ancak Vlita ile idare edildiği dönemde; bu demetlerin içindeki otların yetiştirme otlar olma ihtimali da var. Ne olursa olsun, “ot ottur, yeşillik olsun da..” diyerek buna fazlaca kafayı takmıyoruz.

“Yahnera” kelimesinin etimolojik kökeni tahmin edebileceğiniz gibi “yahni”den gelmektedir. Bu da bize bu demetin nasıl pişirileceği hakkında bir ipucu verir. En önemli koşul, zeytinyağında otları kavurmak ve neredeyse hiç denecek kadar az suyla pişirmeyi tamamlamaktır. Mevsimlerden yaz ise, domates; otların daha da bol olduğu kış mevsimi ise, kerevizin yaprakları da eklenir. Tencerede pişen yeşillikler -ıspanak da dahil olmak üzere- hacim olarak çok azaldığı, kısacası pek de bereketli bir tencere yemeği olmadığından içine zaten Girit’in yaylalarında bol bol yetişen patateslerden doğramak da en yaygın gelenektir. Böylece tenceredeki suyun fazlasını da patatesler çeker. Yahnera adıyla satılan otların başka bir kullanım şekli de otlu “pita” yapmaktır. Yunancada “Pita” denilen böreği yalnız otlu yapabildiğiniz gibi ayrıca içine lor ya da beyaz peynir de ekleyebilirsiniz. Otla hazırladığınız aynı içle, “hortopitaki” denen minik börekçikler de hazırlayabilirsiniz. Ben yemedim ama yahneranın etle, hatta balıkla da pişirildiğini de duymuştum.İnternette Yahneralı pilav tarifine bile rastladım. Bu da daha çok benim tarifini verdiğim Spanakorizoya benziyor.

Benim bu hafta pazardan aldığım yahnera demetinde, en sık rastlanan haliyle; pazı, yabani pırasa ve bir kaç sap da arapsaçı vardı. Bu kez yahnera demetimi biraz da hayal gücümü kullanarak değerlendirdim. İşte benim tarifim:     

Yahnera a la Papatya

1 demet karışık “yahnera”lık ot

1 kuru soğan – yemeklik doğranmış

3-4 kırmızı biber – ince doğranmış

1 patates – küçük doğranmış

2 olgun domates

tuz – karabiber

Zeytinyağı

İnce doğranmış kuru soğan kavrulurken içine sırasıyla doğranmış yabani pırasa, sonra kırmızı biberler, en son da iri doğranmış otlar eklenir. Hepsi kavrulduktan sonra patatesler ve rendelenmiş domates de eklenir. Tuz ve karabiberiyle birlikte çok az su katılır. Kapağı kapalı olarak suyunu çekinceye ve patatesler yumuşayıncaya -iyice dağılmayacak- kadar pişirilir. Biraz ılındıktan sonra yenmesi tavsiye edilir.

Tencerede pişerkenki fotoğrafı, kaynar tencerenin kapağını kaldırıp çekince, buhardan çok net çıkamamış. Kusuruma bakmayın…   

 

Ye baklayı at taklayı

5

Ye baklayı at taklayı

Böyle derdi babaannem. Baklayla taklanın ses uyumundan öte ne kadar alakalı olduğunu bilmiyorum. Baklayı sevdirebilecek bir deyim 🙂 Yine de insanın en çok seveceği – her şeyde olduğu gibi – kendi yetiştirdiğidir her zaman.

Yorgo “Baklanın içindeki azot toprağı zenginleştirir” diye duymuş ve geçen yaz adam boyu uzayan ve yaz boyu salatasını yediğimiz Vlita (Tilki kuyruğu) ektiği yere bu kış yarım kavanoz organik baklayı ekmişti.

Şubat ayının sonunda böyle güzel çiçekleri açtı baklaların, bakmaya doyamadık. Asıl heyecan yeşil yaprakların arasında minik baklaları keşfedince olacaktı.

İşte o zaman neredeyse takla atacaktık sevincimizden 🙂

Bizim evde baklayla enginarın konumu biraz tuhaftır. Ben zeytinyağlı baklayı da severim, enginarın her kılığa girmişini de. Yorgo da çiğ yemeyi sever her ikisini de. Bir kere lokum gibi pişmiş enginarı tatmıştı da hiç beğenmemişti, hatırlarım. O yüzden baklayla enginar, bizim evde böyle salataya da eklenirler. Çiğ enginar ayıklanıp dilimlenir ve zeytinyağ limonla birlikte başlı başına bir mezedir Girit’te. Çiğ yemek her zaman daha vitaminli olduğundan Girit’e gelince seve seve benimsediğim şeylerden biridir. Baklayı diyemiyeceğim ama enginarı çiğ yemeyi Maya da seviyor artık. Dario’nun hala biraz zamana ihtiyacı var.

Kısacası enginarın ve baklanın yemeği, çocukların da henüz deli oldukları bir lezzet olmadığı için alıp pişirsem de, bir tek ben yiyeceğim evde. Öyle olunca çoğunlukla 1 kişi için alıp pişirmezdim. Eskiden İzmir’de otururken annem pişirdiğinde bana bir tabak verirdi. Girit’e gelince de annemin görevini Yorgo’nun yengesi üstlenmişti. Amca da yemediği için yenge alır, pişirir, yarısını da bana getirirdi.

Bakla/enginar zamanı geldi ama annem uzakta, biz bu eve taşınalı beri yenge de uzakta kaldı. Fakat bahçemiz de bakla dolu olunca, “eh yaparım artık kendime, doya doya da yerim” diyerek daldım baklaların arasına. Ne kadar limon sürsem de ellerim kara kara oldu. Belki de ilk kez bakla pişirdim hayatımda, en fazla ikinci kez. Unlu suya ayıkladım annem gibi. Sonra suyuna da un katıyordu o. Bol dereotuyla öyle lezzetli oldu ki kendim yaptım diye mi tazecik kendi baklalarımız diye mi anlayamadım 🙂

Baklalar verdikçe veriyordu. Tamam özledik ama her gün de bakla yiyecek değiliz. Baktık ki dallarında kalanlar iyice büyümüş. Hatta Yorgo’nun bahçeyi sularken ayıklayıp ayıklayıp çerez gibi yediklerinden bazıları, bakmış ki taneleri kurumaya başlamış. Bitkisinin boyları da Dairo’yu bile geçmeye başlamıştı. O zaman topladık bütün baklaları, ayıkladık.

Bir kısmı deep freeze’de yerini aldı. Annemler geldiğinde bu kez ben onlara kendi baklalarımdan tattırabileyim diye. Bir kısmını da tepsilere serdik, kurutmaya. Kuru bakla da kabuğuyla birlikte pişirilen ve çok sevilen bir yemek burada. Daha önce,  taze bakla tanelerinin Girit’in Raki’sine eşlik ettiğinden de söz etmiştim.

Enginara gelince, biz enginar ekmedik. Aşağıdaki bahçede komşunun enginarlarının bir gül goncası gibi açışını seyrediyoruz her geçen gün. Buradaki yabani enginarları da, daha blogumu yeni açtığım zamanda, 2006 yazında, bir pazar gezisinde fotoğraflayıp yazmıştım.

Mevsimler değişiyor, her seferinde pazarlara farklı renkler hakim oluyor. Pazara gidip mevsim sebzesini meyvesini fotoğraflamayalı çok oldu. Bir dahaki sefere makinamı da alayım yanıma.

Bisikletim, ben ve öğle yemekleri

1

Yunanistan’daki kriz her yerde, her anda kendini hissettiriyor. Her şey daha pahalandı, ekstra vergiler, haraçlar derken alım gücü gitgide azalıyor. Yaptığın iş yetmez, aldığın para artmaz oldu. İşin en kötüsü de geleceğe umutsuz bakıyor olmamız. Kimsenin yarın daha iyi olacak diye bir umudu da kalmadı. Dibe vurduk, bundan daha dibi olamaz, diyoruz ister istemez. Fakat her düşüşün bir de çıkışı olmalı değil mi?

İnsanın umudu tükendiğinde hayal gücü de duruyor sanki. Artık bu iş yürümüyor, eskisi gibi kazanamıyorum, geçinemiyoruz, diyoruz ama “bunu yapmazsam başka ne yapabilirim ki?” cevaplanamayan bir soru olarak kalıyor.

Photo by Emile Faga

İşte tam bu noktada, hayal gücüne sımsıkı sarılıp, akıllı davranıp farklı olanı bulmak ve ortaya yepyeni bir şey çıkarmak! Toronto’da yaşayan Elizabeth Callahan’ın yaptığı gibi.

Düşünmüş taşınmış, hayatta çok sevdiği 2 şeyi; ev yapımı yiyecekleri ve bisikleti bir araya getirmiş ve son derece özgün bir fikirle ortaya atılmış. İşinden ayrılmış ve ev yapımı sandviç, salata, tatlıdan oluşan öğle yemeği menülerini ofislere dağıtmaya başlamış, hem de BİSİKLETLE! 

Bunu okuduğumda işte tam benlik bir iş dedim. Sevdiğim iki şeyi bir arada yapabilmek: ev yapımı lezzetleri kendi ellerimle yapıp, kendi bisikletimle dağıtmak.

Photo By David Laurence

Lilly’s Lunches adını verdiği öğle yemeği paketlerini başlangıçta arkadaş çevresine dağıtan Elizabeth, ilk haftada 20 müşteri edinmiş. Yerel gazetede ve radyo programında yer aldıktan sonra işlerinde büyük artış olup günde 120 öğle yemeği dağıtır olmuş. Ev yapımı bir sandviç, bir mevsim salatası ve ev yapımı bir tatlıdan oluşan öğle menüsüne ufak bir sevgi mesajı da ekleyip paketlerini yağmur, çamur demeden hafta içi her gün bisikletiyle müşterisine teslim ediyormuş. Bravo Elizabeth’e, yaratıcılığı ve işinde bisiklet kullanmaktaki kararlılığı için!

İmrenmedim diyemem 🙂

Bir resim canlandırın bol çiçekli böcekli olsun

5

Bir resim canlandırın kafanızda. Resmin ortasına bir kadın yerleştirin, yanına da genç bir adam. Yanlarına 2 çocuk koyun. Bir kıvırcık oğlan, bir de kocaman yeşil gözlü bir kız çocuğu. Sonra onların yanına, sağına soluna çok çok kitaplar, çok çok oyuncaklar çizin. Herşeyden ÇOK ÇOK çizin; giyecekler, DVDler, dergiler, tabaklar, tencereler, kepçeler. O kadar çokmuş ki taşımaya gelen adamlar bile “ne çok şeyiniz varmış” desin. Biraz daha öteye apartmanlar çizin, çok çok arabalar, toz duman, kalabalık. Sayfa doldu değil mi?

Sonra alın silgiyi, silin yanlarındakileri. Hafiflesinler. Bunlara, bu kadar çok şeye ihtiyaçları yok aslında.

Sonra başlarına birer şapka koyun. Güneşten korusun. Ellerine birer kürek, kazma, süpürge. Yanaklarını kızartın. Kocaman kocaman gülsünler. Düşleyebildiğiniz en kocaman gülüşleri koyun.

Sildiğiniz yerlere ağaçlar, çiçekler çizin. Her renkten. Başlarının üstüne kelebekler. Yanıbaşlarında çekirgeler, kertenkeleler. Uğur böceği tutsun elinde kız çocuğu. Oğlanın da dizleri kapkara olsun topraktan. Çiçekleri sulasınlar. Yeni çıkacak domatesleri beklesinler. İlk yasemin çiçeğine sevinsinler birlikte.

Kadının kafasındaki düşünce balonunda “hangi dükkanda ne indirim var?” olmasın. “Yaptığımız kuş yemliğini portakal gagalı kara kuş daha fark etmedi” olsun tek derdi.

Çocuklar 1 aydır televizyonsuz yaşanabileceğini öğrensinler. Tv yerine ekilen sebzenin büyüyüşünü, bir çiçeğin açılıp solmasını seyretsinler. Arının polen toplayışı, karınca yuvalarının trafiği girsin günlük hayat programına. Bir de her sabah hiç şaşmadan ziyarete gelen portakal gagalı kara kuş.

Güneş parlasın, ortalığı ısıtsın. Bahçede şişme havuz keyfini çıkarsın çocuklar. Bağrış çağrış! Bizim kara kuş onları seyretsin limon ağacının dalları arasından.

Kimse “Koşmayın! Zıplamayın! Alt kattakiler uyuyor” demesin onlara. Kirlendiler diye kızan olmasın. Bulansın ufaklık topraklara bulanabildiği kadar.

Sonra bir motosiklet çizin babanın yanına. Kıvırcık oğlan “ama babanın hem arabası hem motoru var :(” deyip bozulsun biraz. (Tanırsınız onu, bisikletçidir ama iş başa düşünce) Kadını da arabaya oturtun, farklı bir özgürlüğün tadını alsın. Yaklaşan yazla birlikte çocukları denize götürme hayalleri kursun. Kendine daha da güveni gelsin kadının. Korkmasın. Korktuğu zaman ne yaptığının sırrını versin size.

Bir dublecik Girit rakisi* içip ehliyeti alma macerasını anlatsın size sonraki yazısında…

Artık bir gelenek haline geldi. Geçen sene anneler gününü unutulmaz bir şekilde kutlamıştık; bu sene de çocuklarımla birlikte yine bisiklet turundaydık. Önceki geceden “yağmur yağabilir” deseler de korktuğumuz gibi olmadı. Hava güzeldi, güneş kollarımda tişortumun izlerini bırakacak kadar fazlasıyla yakıyordu. Maya’yla ben aynen resmettiği** şekilde 2 saate yakın tam 14 km. pedal çevirdik. Dario yine hiç yorulmadan yalnızca tadını çıkarandı arkamda 🙂

* İmla hatası değil 🙂 Girit’e özgü olan ve “raki” diye adlandırılan içecek, üzümden elde edilip minicik likör kadehlerinde sulandırmadan içilen, alkol oranı son derece yüksek olduğundan siz anlamadan çok fena çarpan bir içkidir.

** Maya’nın resmindeki sözler (Du du du podilata pandu)  bizim Critical Mass turlarında söylediğimiz bir nakarat! “Her yerde bisiklet!” anlamında…

Yalnız bisikletçiler kasklarını takmayı da unutmamışlar, dikkatinizi çekerim 🙂

Yeni Hayat

4

Bir kitap okumakla insanın hayatının değişmesi çok yüksek bir ihtimal gibi gelmiyor bana, Orhan Pamuk kusura bakmasın ama 🙂

Yeni işle birlikte hayatı değişir insanın bazen. Evlenmekle de hayatı değişir, çocuk sahibi olmakla da daha kökten ve kesin. Bir hayvan edinmek bile büyük sorumluluk işidir. Evine uzun süreli yatılı bir misafir gelse bir süre sonra her şeyi göze batmaya mı başlar nedir?

Yer değiştirmek değişikliklerin en hissedilenidir bence. Gidilen uzaklığa bağlı olarak artar mı eskiye özlem? Her zaman değil. Ama gidilen yerin ne kadar uzak olduğu, benimsenmiş/benimsenilmiş bir çevreden yepyeni bir çevreye girmek korku olmasa da hep bir tedirginlik yaratır. Yalnızca zamana ihtiyacı vardır bir şeye alışmanın.

Ev değiştirmek. Taşınmak. Kimileri ne kadar sık yer, yurt değiştirirler de, her gittikleri yere ne zaman alışır ne zaman vedalaşırlar aklım almaz. Bana zor gelirdi herhalde birkaç senede bir taşınmak. Yeniden alışmak. Sonra yeniden yeniden…

Biz çok kere taşınmadık şu 16 yıllık beraberliğimizde. 13 yıl önce ülke aşırı taşınmak bana o kadar da ürkütücü gelmemişti. Sonuçta gideceğim şehri de, yaşayacağım evi de önceden biliyordum, gelmiş görmüş, hatta kalmıştım. Maya doğduktan sonra kışları İzmir’de geçirir olmuştuk. bir küçük evimiz vardı. Ama kızımız okula başlayınca böyle bir lüksümüz kalmadı. O zaman 2. kere İzmir’deki eşyalarımızı toplayıp yine yeniden Girit’e taşınmıştık ki bu az bulunur bir durum olmalı 🙂

Girit’e taşınalı 13 yıl oldu. 13 yıldır aynı evdeydik. “Ev eski, mutfağı pek küçük” diye hep söylenirdik ya… işte daha yeni ve daha büyük mutfaklı, üstelik önünde çocukların oynayabileceği bahçesi, biraz ekip biçebileceğimiz toprağı olan bir eve taşındık biz. Günlerdir paketlemekle uğraştıktan sonra pazar günü de bütün evin eşyaları taşındı – “Oyuncaklarımızı da alacağız” diyerek kendini avutuyordu Dariocuk 🙂 Her şey gidecek ve yıllardır oturduğumuz ev artık “bizsiz” kalacaktı. Biraz üzülüyor insan tabi. Tatlı bir hüzün. Kimlerle, ne yemekler yenmiş bu evde. Kimler kimler kalmış bizimle. Anılar duvarlara sinmiş. Çocukların ilk adımları, kahkahaları, hiçbir komşunun anlayamadığı bağrış çağrış kavgalarımız – kavgalar da Türkçe olunca 🙂 Hint baharatlarının kokusu mutfağa sinmiştir de bize artık kokmuyordur. Sokağa çıktığımızda karşılaştığımız, selamlaştığımız komşularımız. Komşunun bahçesinden yaz akşamları gelen mis gibi hanımelinin, yaseminin kokusu. Her geçişte yerden sarı göbekli beyaz çiçeklerini toplayıp kokladığımız, adete başımızın üstüne yağan Hint yaseminleri.

Yine de daha iyi olacak her şey. Her gidilen yeni ortam beraberinde bir tedirginlik getirir. Bu da öyle… Bunca yıl şehrin göbeğinde oturmaya çok fena alışmış olduğum(uz)dan aradaki mesafe biraz koyacak. Biraz daha şehir dışında yaşamak nasıl olur bilmiyoruz ki… Mesafe dediğim Girit’in boyutlarına göre; 5,5 -6 km. birşey ki bu da büyük şehirlerde yaşayanlara şaka gibi gelecek 🙂

Önceden manzaramız böyleydi. (Buraya uzaktan da olsa denizin göründüğü, eskilerden bir fotoğraf girecek)

Şimdi de böyle olacak! (Bahçeden çekilen fotoğrafta zeytin ağaçları, arkada yeşil tepeler görünecek)

Evin önüne ekmeyi hayal ettiğim yemyeşil çimenler, yan taraftaki minik sebze bostanımız, çocukların çimenlerde yalınayak koşuşması, gölgede bir hamak keyfi, çocukların şişme havuzda çığlıkları ve….. kocaman mutfakta yapacağım yeni yeni tarifler!

Her şey güzel olacak! 🙂

Go to Top