Bisiklet

Hayat dediğin… bir varız, bir yokuz

13

Hayat dediğin nedir ki?

Bir gün kapıdan çıkıp gidebilir ve bir daha hiç dönmeyebilirsin. İşin kötüsü de, çoğunlukla, bu kaderden haberdar olmazsın. Kendi isteğinle gittiğin zaman durum başka.  Geride seni üzecek bir şey bırakmıyorsun, demektir. Her şeyi gözden de yüreğinden de çıkarmışsın, demektir. Ama, son gidişin olduğunun farkında bile olmadığın gidişler, acıtır işte. Hazırlıksız yakalar çünkü; gideni de, geride kalanı da.

Maya’yı İngilizce dersine bırakıp dönerken, arabada bir yandan da Fazıl Say’ın son CDsini dinlerken, ne olduysa, kaç gündür su yüzüne çıkmaya cesaret edemeyen duygular sanki şarkının notalarına tutunup birer birer çıkmaya başladılar. O ana kadar kendi kendime kalıp doya doya ağlamaya bile fırsat bulamamışken, şimdi eve dönünceye kadarki 5 dakikalık mesafede; Fazıl’ın piyanosunun tuşlarından gelen hüzünlü melodide ihtiyacım olan yalnızlığı, Hayyam’ın sözlerinde de bardağı taşıracak son damlayı bulmuştum. Ağlamak, içini dökmenin en güzel yollarından biri değil midir her zaman?

O sabah, baba-kız erkenden yola çıkmışlardı. Çünkü Maya’ya – yalnızca kontrol olsun diye – kan tahlili yaptıracaktık. Aç karnına ve erkenden, Cumartesi sabahı. Onlar gelinceye kadar kahvaltıyı hazırlarım diye düşünmüştüm. Kahve makinasının suyunu, kahvesini koydum. Onlar eve dönerken yapacaktım kahveyi. “Gelirken taze ekmek de alın” diye de tembihlemiştim. 

“Hadi Maya” diye seslendiğimde, “geliyorum anne” dedi. (Saçını taramayı unutup geri dönseydi ya da son anda çişi filan gelseydi, 5 dakika daha geç çıkmış olsalardı ne olurdu?)
 Babası zaten hazırdı. Maya da ceketini giydi, kaskını taktı. Gülümseyerek bana baktı. Kaskının önündeki şeffaf kapağı kaldırdım; güzel gözlerine bakıp, “güzelim benim” dedim “güle güle annecim, bol şans”. (Gerçekten bu sözlerime, gerçek anlamda bu kadar ihtiyaçları olduğunu bilebilir miydim? Acaba onu biraz daha fazla tutsaydım kucakladığımda, o anda o olaylar yaşanmamış olacak mıydı? O yaşlı adam arabasıyla önlerinden geçip gitmiş mi olacaktı?)

Run Lola Run” filmini hatırlıyorum böyle zamanlarda. Bir an bir yerde 1 sn. daha fazla dursan; dönüp geriye baksan; hatta koşarken ayağın takılsa, ardından takip eden olaylar bambaşka gelişmez miydi?

O sabahki kahve yapılamadı, eve sıcak ekmek de gelmedi. Kocamla kızım bile gelmedi. Arkadaşlarımızla buluşup piknik yapmayı düşündüğümüz o bahar kokulu kış gününde evden çıkmalarının üstünden yarım saat geçmeden ikisi de ambulansla evimizin yakınından geçip hastaneye götürülürken ben sofrayı kuruyordum, hiçbir şeyden habersiz…

Telefon çalıyor. Bilinmeyen bir cep numarası ama ses Yorgo’nun sesi?!??

Bak” diyor “Mayayla ufak(?!) bir kaza geçirdik. Bizi ambulansla hastaneye götürüyorlar. Hemen acil servise gel” ….. ve telefon kapanıyor. Hayat duruyor sanki… Neden başka numaradan arıyor? Kaza?! Ambulans?! Acil Servis?!?!?

Darioyu nasıl kaptım, evden nasıl çıktım ve hastaneye kadar ne duygularla sürdüm, ben bile hatırlayamıyorum. “Eğer dediği gibi “ufak” bir kazaysa, neden ambulans gerekti ki?” diye sorup duruyorum ta ki onları sağ salim görünceye kadar. Aklımdan neler geçmişti. Fazlasıyla ürkütücü senaryolar, kanlar içinde yaralar…neyse ki!

İyi misin kızım?  İyi misin sevgilim?

Ben iyiyim, anne” diyor Maya’m… görünürde dizindeki küçük yaranın dışında bir şey yok.

Yorgo da “merak etme” diyor ama neden sağ bacağını hiç oynatamıyor?!!?! Hatta doktorların dokunmalarına bile dayanamıyor!?!?  Röntgene gidiyorlar ikisi de. Meğer kalçasında kırık varmış! Ultrasonlar çekiliyor. Saatlerce bekliyoruz acil servis koridorlarında. İşin iç yüzü anlaşılıyor. Bomboş ana caddede giderlerken, ara yoldan, STOP olmasına rağmen hiç durmadan, yola da bakmadan önlerine bir anda fırlayan 79 yaşındaki dedenin sürdüğü arabaya çarpmışlar. Yorgo, kızını korumak için motoru sola çevirip arabayla çarpışmayı mümkün olduğunca ertelemiş. Maya inanılmaz şekilde yalnızca dizinden hafif yaralanırken, babası sağ tarafıyla arabaya çarpmış. Eğer sırtında motor kullananlara özel, omuzları, dirsekleri koruyuculu montu olmasaydı o da bu kadarla atlatamayacaktı. Özel ceket olmasaydı, kırıkları ancak ameliyatla toplanabilecek halde olacaklardı. İyi haber geliyor; kırıklar yerinden oynamadığından, ameliyata gerek kalmıyor. Ama uzuuuun bir süre yatması gerekecek kaynaması için.

Ve tabi ki kaskları takılı olmasaydı… Belki de hayatlarıyla mücadele edeceklerdi sonraki günlerde. Bambaşka hallerde olacaktık, bütün aile. (KASK HAYAT KURTARIR!

Üstüne parmak basılacak, altı çizilecek, başlı başına bir konu olmalı bu.)

O geceyi hastanede geçirdik (yalnız Dario yakın bir arkadaşımın evinde kaldı). Onlara pijama almak için eve döndüğümde, o sabah yapamadığımız kahvaltının tabakları duruyordu sofrada ve Yorgo’nun yaptığı bergamot reçeli. O sabahki kahve yapılamadı, içilemedi. Önceki geceden suya koyulmuş nohutlar da neredeyse 2 gün suda kalmaktan kaptaki bütün suyu çekmişlerdi ama yemek olamadılar o gün. Olsaydılar da kim yiyecekti? O günkü menüde hastane yemeği varmış kaderlerinde. Aynen, laf olsun diye yapılacak kan tahlillerini, Üniversite Hastanesinin Acil Servisinde yaptırmak gibi.

Maya’yı yalnızca 48 saat gözlemlemek istedikleri için tuttular; o pazar gecesi taburcu olabildi, eve geldik çocuklarla. Ama Yorgo’yu Perşembe gününe kadar tuttular. Hastaneden çıkıncaya kadar kendi başına oturup kalkamıyordu, walker olmadan ayakta duramıyordu. Hala da onsuz yürüyemiyor.

Bütün bu olaydan alınacak ders nedir? Hayatın kıymetini daha da iyi anlamamız için bir hatırlatma mıdır? yoksa geçmemiz gereken yeni bir sınav mıdır? Bu kazadan ikisinin de ama özellikle Maya’nın olabilecek en az yarayla kurtulması nasıl açıklanır? Mucizelere inanırsanız mucize diyebilirsiniz. Ama her şeyin izahını da mucizelere bağlamak ne kadar doğru?  Burada bilinçli olarak kasklarının ve motorsiklet ceketinin giyilmiş olmasının yarattığı bir bilinç farkı da yabana atılabilir mi?… ki bunu Mayaya bakan çocuk doktoru da itiraf ederek söyledi:

“Baba da kızı da kasklı oldukları için, ki bu az rastlanır bir durum, bu sebeple başlarında travma yok” demekten kendini alamadı.


Bunu düşündükçe daha da çok ağlamak geliyor içimden. Bambaşka durumlarda olabilirlerdi. Biri ya da ikisi de evimize aylarca (ya da hiç!) geri dönmeyebilirdi. Bir anlık mesele; bütün bir ailenin hayatının geri kalanını değiştirebiliyor. Burada şans, kader ne kadar rol oynuyor?

Fazıl hala çalıyor. Hayyam’ın sözleri içime işliyor.

“Buna da şükür” diyoruz ve hayat her şeye rağmen devam ediyor…

Akılla bir konuşmam oldu dün gece; 
Sana soracaklarım var, dedim; 
Sen ki her bilginin temelisin, 
Bana yol göstermelisin. 
Yaşamaktan bezdim, ne yapsam? 
Birkaç yıl daha katlan, dedi. 
Nedir; dedim bu yaşamak? 
Bir düş, dedi; birkaç görüntü. 
Evi barkı olmak nedir? dedim; 
Biraz keyfetmek için 
Yıllar yılı dert çekmek, dedi. 
Bu zorbalar ne biçim adamlar? dedim; 
Kurt, köpek, çakal, makal, dedi. 
Ne dersin bu adamlara, dedim; 
Yüreksizler, kafasızlar, soysuzlar, dedi. 
Benim bu deli gönlüm, dedim; 
Ne zaman akıllanacak? 
Biraz daha kulağı burkulunca, dedi. 
Hayyam’ın bu sözlerine ne dersin, dedim; 
Dizmiş alt alta sözleri, 
Hoşbeş etmiş derim, dedi.”

Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok.
 Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok.
 Sabahlar, akşamlar, sevinçler, tasalar yok.
 Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok!”

Ömer Hayyam

Bisikletim, ben ve öğle yemekleri

1

Yunanistan’daki kriz her yerde, her anda kendini hissettiriyor. Her şey daha pahalandı, ekstra vergiler, haraçlar derken alım gücü gitgide azalıyor. Yaptığın iş yetmez, aldığın para artmaz oldu. İşin en kötüsü de geleceğe umutsuz bakıyor olmamız. Kimsenin yarın daha iyi olacak diye bir umudu da kalmadı. Dibe vurduk, bundan daha dibi olamaz, diyoruz ister istemez. Fakat her düşüşün bir de çıkışı olmalı değil mi?

İnsanın umudu tükendiğinde hayal gücü de duruyor sanki. Artık bu iş yürümüyor, eskisi gibi kazanamıyorum, geçinemiyoruz, diyoruz ama “bunu yapmazsam başka ne yapabilirim ki?” cevaplanamayan bir soru olarak kalıyor.

Photo by Emile Faga

İşte tam bu noktada, hayal gücüne sımsıkı sarılıp, akıllı davranıp farklı olanı bulmak ve ortaya yepyeni bir şey çıkarmak! Toronto’da yaşayan Elizabeth Callahan’ın yaptığı gibi.

Düşünmüş taşınmış, hayatta çok sevdiği 2 şeyi; ev yapımı yiyecekleri ve bisikleti bir araya getirmiş ve son derece özgün bir fikirle ortaya atılmış. İşinden ayrılmış ve ev yapımı sandviç, salata, tatlıdan oluşan öğle yemeği menülerini ofislere dağıtmaya başlamış, hem de BİSİKLETLE! 

Bunu okuduğumda işte tam benlik bir iş dedim. Sevdiğim iki şeyi bir arada yapabilmek: ev yapımı lezzetleri kendi ellerimle yapıp, kendi bisikletimle dağıtmak.

Photo By David Laurence

Lilly’s Lunches adını verdiği öğle yemeği paketlerini başlangıçta arkadaş çevresine dağıtan Elizabeth, ilk haftada 20 müşteri edinmiş. Yerel gazetede ve radyo programında yer aldıktan sonra işlerinde büyük artış olup günde 120 öğle yemeği dağıtır olmuş. Ev yapımı bir sandviç, bir mevsim salatası ve ev yapımı bir tatlıdan oluşan öğle menüsüne ufak bir sevgi mesajı da ekleyip paketlerini yağmur, çamur demeden hafta içi her gün bisikletiyle müşterisine teslim ediyormuş. Bravo Elizabeth’e, yaratıcılığı ve işinde bisiklet kullanmaktaki kararlılığı için!

İmrenmedim diyemem 🙂

2012 yılının EN’leri

4

Her yıl olduğu gibi, 2012 de bize getirdikleriyle hayatımızı yeniden şekillendirdi. 2012nin aklımda ve kalbimde bıraktığı izleri bir bir sıralamak istedim. Bu senenin en önemli olayı elbette ki 13 senedir oturduğumuz şehir merkezindeki evden taşınmamız oldu. Yeni evin (birazcık) şehirden uzak olması başlangıçta gözümü korkutmuşken artık bir bahçemizin olması bize kısa zamanda her şeyi unutturmuştu.

Tekir ile Şeker

Ailemizin En Yeni Üyeleri: Bahçeli ev, toprakla uğraşmak iyiydi, güzeldi de farelerle karşılaşmak hiç de hoş değildi. Ekolojik çözüm olarak Tekir’le Minnoş aramıza katıldı. Sonbaharda Minnoş’un aramızdan beklenmedik ayrılışıyla üzüldük. Onun boşluğunu kısa zamanda Maya’nın ismini Şeker koyduğu minik yavrucuk doldurdu çünkü kucağına ilk aldığında ona şeker gibi kokmuştu 🙂 Şanslıyız ki bizim Tekir, sokakta bulunup da o güne kadar bir hayvanseverin baktığı oburcuk Şeker ile pek iyi anlaştı.

Yeni yılda EN ÇOK PİŞİRDİĞİM LEZZETLER: Katıldığım kermeslerde büyük ilgi gören mercimek köfteleri ve Organik Fuar için yaptığım 386 Vegan Sosis oldu.

(DipNot: Sosislerden kazandığım parayla da kendime 2. el temiz bulduğum bir bisiklet daha aldım 🙂

Fırsat buldukça pişirdiklerimi, içim doldukça duygularımı paylaştım ama bütün yılın en çok ilgisini çeken yazısı; Evli Çiftlerin Cinselliği ve Mahremiyeti konusunda yazdığım, bazılarına göre cesur yazımdı. Bu yazının üstünden bir kaç hafta geçtikten sonra -ne tesadüf ki!- Ayşe Arman da tam aynı konuda yazdı 🙂 ha ha

papatyaHayatımızda artan 2ler: 2 çocuklu olmanın cilvelerine, 2 kedi de eklendikten sonra ister istemez, sorumluluklarım da arttı. Mamasını, suyunu, aşısını, doktorunu düşünmem gerekenler yetmezmiş gibi KomşudaPişer’in yanı sıra bir de Yunanca blog açınca bloglarım da 2 oldu. Aslında bu biraz ihtiyaçtan biraz da çevremdeki teşviklerden doğmuştu. İlk önce, yaşadığım şehirde çocuklar için düzenlenen ücretsiz etkinlikleri bir arada toplayıp annelerin işini kolaylaştırmak olarak başlayan blog kısa sürede İraklio’da olup biten her çeşit kültürel olayı (konserler, tiyatro, kitap tanıtımı, sergiler, bisiklet turları, takas pazarları vs.)  içeren ve kısacası şehrin güncel nabzını tutan bir bloga dönüştü ve takdir topladı. Bu sayede çocuk tiyatrolarına davet edildik; çok istediğim bir konsere davetiye kazandım, “her gün sayfana girip bakıyorum” diyen annelerle tanıştım.

Fotoğraf Cem Yatman’a ait.

Yeni insanlarla tanışmak her zaman güzel; ama daha da güzeli, aslında hakkında o kadar çok şey bildiğin halde ilk defa kucaklayabildiklerin. Facebook sağolsun, diyorum bana yeni dostluklar kazandırdığı için. Bisikletseverliğimi herkes bilir. Sadece 2 teker sevgisiydi beni İzmirli Critical Mass grubuyla iletişime geçiren. Bir süredir Semra‘yla yazışıyor; birlikte pedal çevireceğimiz günleri iple çekiyorduk. Ben telefonda “Semracım nasıl olacak bu iş? Benim bisikletle İzmir’e gelmem çok zor” derken; o bana “sen gel yeter ki ben sana bisiklet de bulurum” demişti. Yaptı da!

Semra herşeyi ve herkesi organize etti. Prensip sahibiyim, “kasksız tura çıkmam” dedim, bana kask da buldu 🙂 Cem bey, sağolsun, bana taa Urla’dan bisiklet getirdi. (Fotoğraflar için de “çok çok teşekkürler Cem Bey”) Güzel İzmir’imin sokaklarında yaptıkları turların fotoğraflarına baktıkça içim gidiyordu. Oysa Temmuz ayı gezisinde, o karelerde ben de vardım, ağzım kulaklarımda 🙂 Bu kısacık tur bize yetmedi tabi, tadı damağımızda kaldı. Turdan sonra Kordon’da çimenlerin üstünde oturmuş biralarımızı içerken Semra “Haftasonunda Foça’ya gelsene bizimle. RockA var!” deyip kanıma girdi.

RockA başlı başına bir olay! Onu “özgürlük ve eşitlikten yoksun dünyaya karşı alternatifler arayan insanların buluştuğu ve her aşaması gönüllülük ilkesiyle organize edilen bir festival” diye tanımlamışlar. Festivalin yapıldığı kamp alanının her köşesinde ayrı bir müzik, hareket, renk vardı. Cinsiyet ayrımcılığına, türcülüğe, ırkçılığa, nükleere, savaşa, varolan sisteme karşı olan çeşit çeşit gruplar vardı. 3 gün boyunca gündüzleri Hayvan hakları, LGBT hakları, trafikte bisikletçilerin hakları, özgür ifade, vejetaryenlik gibi farklı konularda söyleşiler, akşamları da sahilde konserler düzenlendi. Geçen yılki festivali ben Türkiye’den döndükten sonra duymuştum. Türkiye’de ilk defa bir festival kampında yalnızca vejetaryen yemekleri olacağını okuduğumda kaçırdığım için az hayıflanmamıştım. Bu sene 2 çocuğu alıp uzuuuun Türkiye tatiline çıkan sırt çantalı annenin çocuklarla yaptığı Ürkmez, Alaçatı, Kemalpaşa maceralarından sonra yoğun geçen kışın ve baharın tüm yorgunluğunu atması için biraz kafasını dinlemeye ihtiyacı vardı.

İlk durak Foça’daki RockA kampı oldu. Tuğba’cım sağolsun bana tek kişilik çadır ve uyku tulumu getirdi. Tek kelimeyle harika geçti. Yepyeni bisiklet dostlarıyla ve bisiklet konusunda belki de Türkiye’de en çok okuyan/yazan/çizen sanatçı olan Aydan Çelik‘le tanıştım. Velespitli çizimlerine hayran kaldım. Yeni çıkan “Bi tur versene” kitabına bir bakın.

Yukarıdaki çizim Aydan Çelik’e ait

Annesinin gezmelerinden artık bozuk çalmaya başlayan Maya’ya “tamam annecim, bak bu son” diyerek yola çıktığım, ikinci duraksa hiç geri dönmek istemediğim Kelebekler Vadisi’ydi. 12 yıl kadar önce ilk kez 3 kız arkadaş gittiğimiz yere bunca yıl sonra tekrar 4 kız arkadaş birlikte gitmek yaz tatilinin EN DİNLENDİRİCİ kısmıydı.

Sanki denize hasret bir yerde yaşıyormuşum gibi anlatışıma bakmayın. Kelebekler Vadisi’nin bendeki yeri çok özel olduğundan. Girit’teki sahillere diyeceğim yok. Öyle olmasaydı her yıl yüz binlerce turist gelir miydi? Ama… Girit’e yapılan gezilerden bir tanesi vardı ki, bu yılın en harika gezisiydi! İzmir’den Ebruli Tur‘la aylar öncesinden planlanan gezi fevkalade geçti, ardında tatlı anılar, güzel dostluklar ve çok hoş duygular bıraktı.

Ekim ayına geldiğimiz halde bahçemiz hala cömertçe bize vermeye devam ediyordu.

Mayacık neredeyse 9 yaşında;

sonunda kendine en uygun olanı Aletli Jimnastikte buldu. Buz patenini her zamankinden iyi sürmeye başladı. Resim tutkusundan hiç bir zaman vazgeçmedi. Hala ressam olmak istiyor.

Bu yılı uğurlamadan önce, Atina’da bir penguene dokundu, sevdi.

Dario 4,5 yaşında;  rakokazano’ya gittiğimiz köyde, yerinde duran traktöre binmek bile onun için çok keyifliydi. Evimizin bahçesinde bol bol toprağı kazdı.

Karnavalda giydiği Aşçıbaşı kıyafetini günlerce üstünden çıkarmak istemedi. O sıralarda Aşçıbaşı olmak istiyor, durmadan bize bamya pişiriyordu 🙂 Şu aralar en sevdiği şeyler; Korsanlar ve Dinazorlar. “Dinazorlar varken insanlar yoktu” gibi bilmiş bilmiş laflar söyleyerek ortalıkta dolanıyor. Artık otobüs, uçak çizmeye başladı.


Yorgo’nun Türkçe öğrenen Yunanlılar için tasarladığı Türkçe Dilbilgisi web sayfası tıklama rekorları (900 kişi!) kırarken; arkadaşım Ayçe Dikmen’in onunla yaptığı röportaj Hürriyet Ege’de yayınlandı.

Bana gelince; zaten biliyorsunuz. Bu sene, ehliyet aldım, ev taşıdım, uzun bir tatil yaptım, güzel konserlere/tiyatrolara gittim, daha az bisiklet sürebildim ama hep fotoğraflar çektim, hep yeni fikirler peşinde koştum, yıllardır görmediğim eski dostlarımla buluştum, yepyeni güzel insanlar tanıdım, yıllar sonra tekrar aşure yaptım ve en sonunda “hiç beceremiyorum” dediğim lahana sarmasını da sarabildim!

Ve en çok huzur bulduğum şeye, Yoga’ya tekrar başladım.


Bir resim canlandırın bol çiçekli böcekli olsun

5

Bir resim canlandırın kafanızda. Resmin ortasına bir kadın yerleştirin, yanına da genç bir adam. Yanlarına 2 çocuk koyun. Bir kıvırcık oğlan, bir de kocaman yeşil gözlü bir kız çocuğu. Sonra onların yanına, sağına soluna çok çok kitaplar, çok çok oyuncaklar çizin. Herşeyden ÇOK ÇOK çizin; giyecekler, DVDler, dergiler, tabaklar, tencereler, kepçeler. O kadar çokmuş ki taşımaya gelen adamlar bile “ne çok şeyiniz varmış” desin. Biraz daha öteye apartmanlar çizin, çok çok arabalar, toz duman, kalabalık. Sayfa doldu değil mi?

Sonra alın silgiyi, silin yanlarındakileri. Hafiflesinler. Bunlara, bu kadar çok şeye ihtiyaçları yok aslında.

Sonra başlarına birer şapka koyun. Güneşten korusun. Ellerine birer kürek, kazma, süpürge. Yanaklarını kızartın. Kocaman kocaman gülsünler. Düşleyebildiğiniz en kocaman gülüşleri koyun.

Sildiğiniz yerlere ağaçlar, çiçekler çizin. Her renkten. Başlarının üstüne kelebekler. Yanıbaşlarında çekirgeler, kertenkeleler. Uğur böceği tutsun elinde kız çocuğu. Oğlanın da dizleri kapkara olsun topraktan. Çiçekleri sulasınlar. Yeni çıkacak domatesleri beklesinler. İlk yasemin çiçeğine sevinsinler birlikte.

Kadının kafasındaki düşünce balonunda “hangi dükkanda ne indirim var?” olmasın. “Yaptığımız kuş yemliğini portakal gagalı kara kuş daha fark etmedi” olsun tek derdi.

Çocuklar 1 aydır televizyonsuz yaşanabileceğini öğrensinler. Tv yerine ekilen sebzenin büyüyüşünü, bir çiçeğin açılıp solmasını seyretsinler. Arının polen toplayışı, karınca yuvalarının trafiği girsin günlük hayat programına. Bir de her sabah hiç şaşmadan ziyarete gelen portakal gagalı kara kuş.

Güneş parlasın, ortalığı ısıtsın. Bahçede şişme havuz keyfini çıkarsın çocuklar. Bağrış çağrış! Bizim kara kuş onları seyretsin limon ağacının dalları arasından.

Kimse “Koşmayın! Zıplamayın! Alt kattakiler uyuyor” demesin onlara. Kirlendiler diye kızan olmasın. Bulansın ufaklık topraklara bulanabildiği kadar.

Sonra bir motosiklet çizin babanın yanına. Kıvırcık oğlan “ama babanın hem arabası hem motoru var :(” deyip bozulsun biraz. (Tanırsınız onu, bisikletçidir ama iş başa düşünce) Kadını da arabaya oturtun, farklı bir özgürlüğün tadını alsın. Yaklaşan yazla birlikte çocukları denize götürme hayalleri kursun. Kendine daha da güveni gelsin kadının. Korkmasın. Korktuğu zaman ne yaptığının sırrını versin size.

Bir dublecik Girit rakisi* içip ehliyeti alma macerasını anlatsın size sonraki yazısında…

Artık bir gelenek haline geldi. Geçen sene anneler gününü unutulmaz bir şekilde kutlamıştık; bu sene de çocuklarımla birlikte yine bisiklet turundaydık. Önceki geceden “yağmur yağabilir” deseler de korktuğumuz gibi olmadı. Hava güzeldi, güneş kollarımda tişortumun izlerini bırakacak kadar fazlasıyla yakıyordu. Maya’yla ben aynen resmettiği** şekilde 2 saate yakın tam 14 km. pedal çevirdik. Dario yine hiç yorulmadan yalnızca tadını çıkarandı arkamda 🙂

* İmla hatası değil 🙂 Girit’e özgü olan ve “raki” diye adlandırılan içecek, üzümden elde edilip minicik likör kadehlerinde sulandırmadan içilen, alkol oranı son derece yüksek olduğundan siz anlamadan çok fena çarpan bir içkidir.

** Maya’nın resmindeki sözler (Du du du podilata pandu)  bizim Critical Mass turlarında söylediğimiz bir nakarat! “Her yerde bisiklet!” anlamında…

Yalnız bisikletçiler kasklarını takmayı da unutmamışlar, dikkatinizi çekerim 🙂

Bisiklet, Yerli Şarap ve Bahar Güneşi: Bugün Annenin Günü

1

Photo 1

Arasıra annenin de bir soluk alması, yapmaktan zevk duyduğu şeylere vakit ayırması gerekiyor elbet. Geçen Pazar gününü ben de kendime ayırdım ve çocukları babasına bırakıp uzun bir aradan sonra bir bisiklet turuna katıldım. Bu sene kış bitmek bilmedi demiştim. Soğukhava, sürekli yağmur çamur bizi aylarca bisikletten uzak tuttu ne yazık ki… Bir bisiklet turuna gitme fikri elbette ki Maya’nın da çok hoşuna giderdi ama bu kez bana katılması mümkün değildi. Kendisine de şöyle izah ettim; “hem gidilecek yer çok yakın değil, ama ondan da önemlisi bisiklet turunun varış noktasında bizi bekleyen şey Yerli Şaraplar Tadım Etkinliği.  Etkinliğe katılanların da 18 yaşından büyük olması gerekiyor ve büyük ihtimalle orada şaraptan başka içecek birşey de olmayacak.” Gerçekten de öyleydi. Çocukların programı neyse anne de oradadır. Anne onları götürür, anne onları bekler. Babanın vakti müsaitse seve seve o da aramıza katılır ama gelemezse O’na “yoklama”da bir çentik bile atılmaz da anne “bugün ben gidiyorum, siz kalıyorsunuz” demeye kalkışsa, aman, o zaman isyanı görün çocuklarda. Maya olayı anladı ama ufaklığa gel de anlat. Hiiiiç memnun olmadı.

Ben O’na “baba da sizi parka götürecek” diyorum.

O “ben de seninle gelicem” diyor.

“Hayır, gelemezsin. Gittiğim yere çocukları almıyorlar” diyorum. “Senle gelcem” diyor.

Park istemedi; bisikletle meydana gitmek istemedi; kuşlara yem atmaya gitmek istemedi; halbuki bayıldığı şeyler hepsi.

Bir yandan da Maya (hani o anladı demiştim ama) “Anne, kaçta gelicen? Anne, kaç saat kalıcan? Anne akşama kadar mı kalıcan? Anne, akşam yemeğine gelicen mi?” vs.vs.vs. bitmeyen sorularla nereye dönsem peşimde.

Anladım ki ben bunu daha sık yapmalıyım. Birazcık da bensiz kalmaya daha fazla alışmaları lazım. Burada iş babaya düşüyor tabi. Neyse onları benden önce postaladım evden 🙂 Çünkü ben önden çıksam arkamdan ağlamaya başlayacak Dario’yu susturmak daha zor olacaktı. Onlar kapıdan kaskımı kapıp ben bacadan 🙂

  Photo 2

Yemyeşil tarlaların, bahar dallı ağaçların, bağların arasından geçip alnımıza vuran güneşin içimizi ısıttığı keyifli bir yolculuktan sonra Girit şaraplarıyla karşılanmak güzeldi 🙂

Photo 3  (Photo 1-2-3 by Michael Kapsalis)

Şaraplara eşlik etsin diye kocaman tahta kaseler dolusu Girit Gravyerleri ve

Girit’in meşhur peksimetleri vardı.

Etkinlik gereği, çeşit çeşit yerli şaraplardan “doyumluk” değil de “tadımlık” ikram ediyorlardı. Hatta bu işin uzmanları için ağızlarında 1-2 çevirdikten sonra tükürmeleri için özel kaseler de vardı ama ben mideye indirmeyi tercih ettim 🙂

Beyaz, roze, kırmızı, muskat ve (şahane!) tatlı şaraplar vardı. Kırmızı, muskat ve 2 çeşit tatlı şaraptan içtim. Fazla kaçırıp da dönüş yolumu bulamamak da vardı 🙂 En çok bunu beğendim. Likör tadında şahane bir tatlı şaraptı. (Valla reklam almadım!)

Ben yokken bizim ufaklıklar, parka gitmişler, kuşları beslemişler, yemek yiyip sonra da gezmeye gitmişler. Ben onlardan önce eve geldim. Onların eve gelişiyse görülmeye değerdi. İkisi birden üstüme atladı.

Maya “yüzünü göreyim” dedi.

Dario “anne seni çok seviyom” dedi defalarca, gelip gelip sarılarak.

Şunu anladım ki;  “Ne anneler evlatsız ne de evlatlar annesiz kalsın.”

Go to Top