Papatya
Bu kullanıcı herhangi bir kişisel bilgi paylaşmamış
AnaSayfa: http://www.greekturkish.com/turkish/
Papatya tarafından yayınlananlar
Yeniden Hamile! 3 de yetmez 4 tane!
7 Ara

Ne zamandır konuşmamıştık. Aynı şehirde değil de kilometrelerce uzaktaymışız gibi çok seyrek görüyorduk birbirimizi. Telefonda numarası kayıtlı olduğundan aradığını görünce sevinçle sarıldım ahizeye. Sanki o beni aramadıkça ben onu arayamazmışım gibi. Günlük hayat koşuşturmacasından unutulan küçük detaylardan biriydi o da.
- Sana haberlerim var, dedi.
(Düşündüm: yepyeni bir ev aldılar belki, sığışamıyorlardı 2 oda evlerine. Yoksa kocası işten bir soluk alıp da tatile mi götürecekti onu. Belki de yeni bir araba. Ne oldu ki söyle artık?)
- EEeee? , deyip devamını getirmesini bekliyorum.
O ise, benim tahminde bulunmamı bekliyordu. Ben bütün tahminleri içimden geçirmiş olsam da.
- Eh, ben de başka ne haber olur?! dedi.
(Yok canım!?! O düşündüğüm değildir herhalde!!)
- Yoksa.. derken başka kuşkum kalmamıştı artık.
- Evet, hamileyi….. dedi.
- ……………. (Ne desem, ne desem, çabuk bul birşey, tebrik et, avut, ne olursa olsun!)
- ….Hayırlı olsun….. nasıl sığacaksınız o eve??! (Tek derdi buydu o sırada kızın! Ne diyeceğimi bilememekten!)
Sözünü ettiğim arkadaşımın 3 oğlu var ve 4. bebeğini beklediğini müjdeleyip ne diyeceğimi bilemez hale sokuyor beni. Yalnız 4 çocuk düşüncesi bile elimi ayağıma dolandırıyor.
Hayatınızdaki çok önemli olayların başka hayatlarla paralellik gösterdiği, zaman zaman da ortak noktalarda kesiştiği olmuştur sizin de. Benim de arkadaşımla hamileliklerimiz hep beraber geçti. Ben Maya’ya hamileyken o da ilk oğluna hamileydi. Oğlu kızımdan 40 gün önce doğdu. Ben Dario’ya hamileyken o da hamileydi ama ikinciye değil, üçüncüye. Çünkü o Maya’la Dario arasında 1 bebek daha yetiştirecek kadar hamarattı
Dario’yla arkadaşı da 1 ay arayla doğdular. Küçüğü memesinde emzirirken ortancayı da yanına yatırıp biberonla besliyordu.
3 çocuk, 3ü de oğlan. Evleri 2 oda. Zaten matematiksel olarak oda sayısını aşacak kadar kalabalık varken evde, bir de yenisine ne dersin ki?! Oğlanlar kuduruk. Zaman geliyor birbirlerini yiyorlar, ev tımarhaneye dönüşüyor. Anne çıldırmak üzere! Geçen sene birgün kahvelerimizi yudumlarken bana “biliyor musun ben 4. bebeği de düşünürdüm ama bu ekonomik kriz gözümü korkutuyor” diyecek cesareti vardı ama bunu yapacak kadar cesur olacağını hiç tahmin edemezdim. Peki koşullar pek de kolay değilken “çok çocuk sevmek” ne kadar mantıklı? Evde sürekli bir yardımcısı, çocuk bakıcısı yok. Kayınvalideden kendi arkadaşlarıyla kahve sohbetlerinden arta kalan zaman dışında pek fayda yok. Annesi uzakta, köyde. Kocası çalışmak zorunda. Evde zaten 3 çocuğun sorumluluğu tamamen onun omuzlarında…. ve 4. bebek hayalleri!
7 yaşındaki kızıma müjdeli haberi fısıldadığımda, o bile “Anne, okul gibi olacaklar!” derken ve benim kafamda binbir düşünce birbirini kovalarken; telefondaki konuşma devam ediyor:
-Biliyor musun, 3 çocuk olunca anladım ki onlar da birbirlerine yardımcı oluyorlar, deyince iyice afallaşıyorum. 3 çocuk aslında 2 çocuktan daha kolay-mış. Bir şekilde birbirlerini idare ediyorlar-mış.
Evet, çünkü annenin 2 eli, 2 gözü, 2 kulağı var! diye geçiriyorum aklımdan. Fiziksel olarak mümkün değil bir annenin, aynı anda 3 çocuğunun birden elinden tutması; üçünü birden dinlemesi, üçünü birden görmesi. Annelerin memeleri bile 2 tane! İster istemez her seferinde bir çocuk saf dışı kalıyor. Anne üçüne de -sevgi demiyorum ama- aynı anda hem zamanını hem de ilgisini veremiyor.
Bırak üçünü; ben bazen ikisine yetişemiyorum, diye de haykırıyorum, içimden tabi! Parka gittiğimizde, meydanda bisiklet sürdüklerinde ikisi de ayrı tarafa gidince nereye döneceğimi bilemiyorum. Annenin yetişemediği zaman bu “açığı” en büyük kardeş mi kapatıyor yani? Ama bir ailede herkesin rolü ayrı; bir çocuk anne ya da baba rolü oynayamaz ki… oynamamalı ki…
* Abisi, ablası bakar diye çocuk yapmak,
* Anneanneler, babaanneler büyütsün diye çocuk yapmak,
* Çocuk yapıp sonra bunalmak; evde kendini atacak herhangi bir işte çalışıp aldığı üç kuruşu üç kuruşluk bakıcılara verip kendini çalışan “Anne” saymak,
* Anne olmaya hazır olsan da olmasan da “Herkes yapıyor” diye çocuk yapma,
* Çocuğu yaptıktan sonra yaptığına pişman olup acısını da çocuktan çıkarmak,
* Çocuğu yapar yapmaz pişman olup onu çöpe, cami kapısına, başka bir mahalleye bırakmak,
* Çocuğu ölüme terk etmeye kıyamayıp ölümden beter edip dünyasını karartmak,
* Çocuk sahibi olmakla kendi dünyasını karartıp hem hayata hem kaderine küsüp oturmak,
* Boşanmış anneyle baba arasında oynanan “yakartop” misali çocuğu her fırsatta diğerinin üstüne atıp kaçmak,
* Kırık dökük bir hikaye sonrasında yanına tek kar kalan çocuğuna sarılıp kaybedilmiş sevgiyi boğarcasına çocuğa akıtmak…
Bunlar da birer anne(/baba) tercihi değil midir?
Bir çocuk ne zaman ve ne koşullarda dünyaya geleceğine kendisi karar veremez; ama annesi kendini hazır hissettiği yaşta ve zamanda çocuk sahibi olmaya kadar verebilir. Bu kararı aldığında çocuğuna nasıl bir hayat sunabileceğinin farkındadır. Mantık çerçevesinde, hayallere kapılmadan, ne daha karamsar ne de fazlasıyla iyimser olmadan çocuğu nasıl bir geleceğin beklediğini kestirebilir. Gözlerinin önüne serilen gelecek eğer beklentilerini tatmin etmiyorsa o zaman o çocuğu yapıp yapmamak konusunda daha ciddi düşünmelidir. Başkaları büyütsün ihtimalini düşünmek; “dünyaya bir gelsin rıskını Allah verir” demek nasıl bir güvencedir? Nasıl bir mantıktır? Bunda mantık var mıdır?
Bu yazımı, Yiyorum Büyüyorum’da paylaştım.
1, 2, 4, 8, 16…
26 Kas
Dün öğlende Maya’yı okuldan almaya gittiğimde beni giriş kapısının arkasında bekliyordu. Öyle bir koşup boynuma sarıldı ki ikimiz birden düşecektik
Sonra gözlerinin içi parlaya parlaya:
- Anne bugün Matematik’te birşeyi yalnız ben bildim sınıfta, dedi gururla ve ağzı kulaklarında.
Sonra anlatmaya başladı. 1er, 2şer, 5er saymayı öğrendiler. Öğretmenleri bugün farklı sayı dizilerinden söz etmiş. Sonra da tahtaya 1, 2, 4, 8, 16 yazmış. Sonra çocuklara dönüp:
- Böyle bir sayı dizisi olur mu? Doğru mu? diye sormuş.
Çocuklar -fazla da düşünmeden- hep bir ağızdan:
– HAAYIIIRR! demişler.
Bir tek bizim Maya çıkıp,
- Olur, öğretmenim. Çünkü 1, 1 daha 2 eder; 2, 2 daha 4 eder; 4, 4 daha 8 eder; 8, 8 daha 16, demiş.
- Öyle mi? Bravo sana güzel kızım, deyip bu kez ben kucakladım onu. Sevinçten çıldırmış gibi gülüyordu.
- Peki 16′dan sonra ne gelirdi?
- Hmm.. 16 16 daha….. 32!
Sonra okuldan eve giden yol boyunca kendince 32 + 32 = 64, 64 + 64 = 128 diye mırıldanıp durdu.
Maya matematiği çok seviyor, bunu daha küçük yaştan belli etti bize. Çok kolay kavrıyor. Bunu aynı sabah okulun bahçesinde karşılaştığım öğretmeni de söylemişti. “Çok iyi gidiyor ama özellikle matematikte çok çok iyi” demişti. O yüzden bu olaya çok da şaşırmadım aslında. Şaşırmaktan çok sevindim ben. Sevincim de Matematik problemini çözebilmesine değil.
En çok bütün sınıf ağız birliği ettiği halde, tek başına bambaşka bir fikri savunacak cesareti göstermiş olmasına sevindim! İşte bu benim kızım!
Farklı olmak her zaman dış görünüşün farklılığından gelmez.
Zaman gelir insanın kendini ifade ettiği/edebildiği dil (lisan) ve öyle bir zaman da gelir ki aynı dili konuşan insanlar arasındaki fikir, anlayış ve görüş farkı, insanı diğerlerinden “farklı” kılar. Her ne olursa olsun, farklı olmayı kabullenmiş olmak ve “fark”ınla barışık yaşamak önemlidir, bence.
İster dış görünüşsel ister fikirsel olarak farklı olmaktan korkmamaktan söz ederken, bugün seyrettiğimiz çocuk filminden söz etmeden geçemeyeceğim.
Uzun zamandır sinemaya gitmemiştik çocuklarla. Bugün HAPPY FEET 2′ye gittik. Yine gözümüz, kulaklarımız şenlendi, çocuklar keyifli kahkahalar attı. İlk filmde olduğu gibi “Farklı olmak güzeldir“; “birşeyi yapıp yapamıyacağını anlamanın en güzel yolu denemektir”; “birşeyi çok istiyorsan önce inan, sonra elinden geleni yap” mesajlar veriliyor. Görsel efektlerle çocukların da aklında kalacak şekilde, global ısınmanın güney kutbunda yaptığı değişiklikler gözler önüne seriliyor.
Biz çok keyif aldık.
Söküğünü dikmeyip ne siestadan ne de kafe keyfinden vazgeçmeyenlerin krizi
20 Kas

Geçen sene bir akşamüstü, Maya’nın bale okulunun bekleme salonundayım. Benim gibi kızının derse girmesini bekleyen annelerle selamlaşırız, zaman zaman konuşuruz. Konuşmadığımız zamanlarda da, kulak misafiri olduğum birkaç kelime bazen onlar hakkında fikir edinmem için yeterli olur. Tam o sırada bizim kızlar koşarak geçiyorlar önümüzden. 6-7 yaşındaki her çocuk gibi derse girinceye kadar salonda oynayıp duruyorlar, birbirlerine değişik hareketler gösteriyorlar. Derken içlerinden birinin ayağı kayıp düşüyor ve kızın toz pembe incecik çorabında küçücük bir delik açılıyor. O sırada kapı açılıyor ve önceki sınıfın balerinleri çıkıyor. Bizimkiler zor beklemiş halde koşarak salona giriyorlar. Çorabı delinmiş kız, suratını ekşiterek bale öğretmenine çorabı gösteriyor. Bale öğretmenleri tereddütsüz “Olsun, dikersiniz” diyor. İçimden önce ” bravo!” diyorum, ama düşünmeden de edemiyorum “kadın ne de olsa Rus, bizimkinden çok daha zor koşullarda yetişmiş olmalı, çocuklara iyi örnek oluyor” diye bale öğretmenimizle gurur duyuyorum.
Dersin bitmesine doğru yine okuldayım. Bizimkiler kapı açılır açılmaz dışarıya dökülüyor. Maya koşup boynuma sarılıyor. Yanımda çorabı kaçık kızın annesi. Kız öğretmenine söylediğinden biraz daha az ekşi bir suratla annesine gösteriyor kaçık çorabını. Annesi de ” tamam kızım, yenisini alırız” diyor. Kız şaşkın “ama öğretmenim, dikin dedi”. “Tamam kızım. Yenisini alırız dedik ya…” Anne ısrarlı… Anne yeni çorap almakta ısrarlı. Çocuktan ses çıkmıyor.

Şimdi bu olay tanık olduğum bir tek örnek değil. Yunanistan’da insanlar alım güçleri olduğu sürece, öyle çorap-sökük dikmek gibi detaylarla uğraşamayacak kadar… tembel! Buna öyle denir çünkü. Eskiyi bilemem ama benim gördüğüm son 10 yıldaki durum böyle en azından. Elbetteki 2. dünya savaşında son derece sınırlı yaşam koşullarında hayatta kalabilmek uğruna çabalamış, çok yokluk görmüş geçirmiş insanlar da var. Ama yeni nesil öyle değil. Herşeyi hazır bulmaya, çok çok bulmaya alışmış. Çok bulunan herşey de değerini çok çabuk yitiriyor elbet. Daha eskimeden delik çorap gibi çöpü boyluyor. En azından biriktir de bir fakire ver. İçtiği pet şişeleri biriktirip de dönüşüme götürmeye üşendiğinden çöpe atanlara ne demeli?! Halbuki dönüşüm kumbaraları var. Ama kiiiiim taşıyacak onu o araya?! Bir yere gidileceği zaman öyle elini una, şekere filan bulaştırmazlar; şehrin yok satan unlu mamullerinden ya da pastanelerinden bir tatlı, yetmedi 2 tatlı alınıp götürülür. Birkaç arkadaş buluşacak mı? Kim uğraşacak o kadar kişiyi evde ağırlamakla, dışarıda bir kafede buluşulur, biter. Gençler, evleri küçük diye mi, yoksa dağınık ve pis diye mi arkadaşlarıyla dışarıda kahve içmeye giderler diye düşünürdüm. Ama ev kadınlarına ne demeli? Onların da mı evleri pis ve dağınık? Kafelerde bebek arabasında, biberonlu bebeklerden, annesinin memesine yapışık yeni doğanlara kadar herkesi, günün her saatinde görmek mümkün.
Kahve içmeye çıkmak, Yunanlıların en fakir zamanlarında bile vazgeçemedikleri bir şey. Bu kesin! Kimse demiyor; “gel bana da sana bir kahve yapayım”. Kahveye çıkalım, görelim görülelim, sosyalleşelim; varsın kahve en azından 3 euro olsun. Ay sonunda şeyimiz açıkta kalıp kahveciye borçlanalım (öylesini de gördüm! Paran yoksa, evde otur, ille de çıkacaklar yani).
Bir de bütçesi yetenlerin dışarıda yemeğe çıkmak gibi bir alışkanlığı da var. Uzun zamandır görüşülmemiş bir dostla kaybedilen zamanı telafi etmek için “birgün yemeğe çıkalım birlikte”; “birşeyler içmeye çıkalım” diye sözleşilir. Gönülleri de zengin; bugün ben sana ısmarlarım, yarın sen bana ısmarlarsın. Hesap paylaşılacaksa, öyle Alman hesabı; sırf yediğini ödemek yok. Kaç kişiyse masada hesap o sayıya bölünür; herkes payını öder, gider.
Bir de vazgeçilmez öğle uykuları var. Şimdi bu siesta; haftanın 7 günü her saat her yerde alışverişe alışkın biz, Türklere pek ters gelen bir konu. Adam 2:30da dükkanını kapatıp evine gidiyor. Yemeğini yiyip, üstüne bir güzel uyuyor. Sonra kalkıp tekrar gelip 5:00te dükkanını açıyor. Akşam 9:00′a kadar açık kalıyor. Bazı günler de öğleden sonra hiç açmıyor?! Eşimin turizmde olmasından dolayı buraya gelen Türk turistlerin yorumlarına şahid alıyorum: Şimdi bu adam, para kazanmak istemiyor! diyorlar. Ama aslında öyle değil. Onlar Türkiyedeki gibi hep açık olsa hep iş yapacak sanıyorlar. Fakat düzenböyle kurulmuş onlarca yıldır böyle gidiyor. Adam açmıyor çünkü biliyor ki o saatlerde şehirde in-cin top oynuyor; çarşı tenhalaşıyor, sokaklar ıssızlaşıyor, parkyeri arama derdi kalmıyor, çünkü merkezde çalışan arabalıların hepsi evlerine gidiyor. Kimse ben gidip da 3te yoğurt alayım; 3:30da kumaş bakayım; 4:00te kitap seçeyim demiyor/diyemiyor. Herkes alışverişini sabahtan öğleye ya da öğleden sonra yapacak şekilde ayarlıyor. Çünkü hayat o saatlerde akıyor Yunanistan’da. Öğle saatinde, siestaya denk gelmiş turistlerden başkasına rastlanmıyor sokaklarda. Yunanistan’da özellikle mesafelerin problem olmadığı küçük yerlerde 2:30dan 5:00-5:30a kadar evde ailecek yemek yenir, yatılır, dinlenilir, öğle uykusu uyunup gece geç saatlere kadar dışarlarda kalabilmek içi enerji depolanır. Öyle ki uyuyor olma ihtimalinden dolayı 2:30-5:30 arası evlere telefon bile edilmez!
Bir de vaftizler, düğünler vardır. Bir arkadaş, bir akraba, bir yakınsa bir Borcam tencereyle geçiştiremezsiniz
Temiz bir zarfa bütçenize göre parar koyar hediye edersiniz. Sonra siz evlendiğinizde al gülüm ver gülüm döngüsü size çalışır. Bir kimsenin ne kadar çok tanıdığı varsa yaz gelince o kadar çok hediye parasını hazırlaması gerekir. Yaşadıkça taksitle dağılıtıp zaman zaman toplanıp geri dönen paanın el değiştirdiği gereksiz bir sistemdir. Bu işte en zararlı, hiç evlenmeyenler, evlenip de çocuk yapmayanlar, yapıp da vaftiz ettirmeyenler ya da bizim gibi yurtdışında evlenip de nikahına kimse gelmeyenler çıkar
Vaftiz ya da düğünler, nişanlar sonrasında verilen davetlerde yapılan ikramların aşırılığı başlı başına bir müsriflik konusu. İnsanların yiyebileceğinin üstünde miktarlarda etlerin, mezelerin yapılması, şarapların su gibi akması, sonra da kalanların çöplere atılması yürekler sızlatacak boyutlarda.

Bütün bunların yanısıra gitgide büyüyen bir etken de vardır ki adı son günlerde başbakandan çok anılan KRİZ! Kriz’in Yunanlıları ne kadar etkilediği gitgide kendini belli etmektedir. Öyle kafelerin, lokantaların bomboş olduğunu sanmayın. Ama insanların davranışlarında olumlu bir hareketlenme yarattığı kesin. Öyle ki aylardır işsiz olan arkadaşlarımdan “artık birbirimizin evlerinde toplanıyoruz; dışarıda yemeğe çıkmaya paramız yok” diye duyduğuma ben bile inanamıyorum. “Marketler çok pahalı, pazara gidiyorum” diyenler çoğalıyor. 12 senedir görmediğim şeyler olmaya başladı; insanlar eski kıyafetlerini 2. el pazarlarında satıyorlar; pekçoğu da 2.el pazarlarından kendilerine, çocuklarına alıveriş yapıyorlar. Hatta değiş-tokuş pazarları kurmaya başladılar. Ortada para olmadan kim neyini istemiyorsa götürüyor, neyi beğenirse alıyor. Dükkanlar sürekli indirim yapmak için bir bahane buluyor. Bazı arkadaşlarım “artık pastaneden tatlı almaya son! Kendim kek yapıp götürücem” diyor; “yapacak vaktim yoktu, bahçeden çiçek topladım” hatta “bahçeden nane, maydanoz, kekik topladım; 2 de nar koparttım getirdim” deyip beni şaşırtıyor
Etrafımda kendi reçelini, salçasını, ekmeğini, kurabiyesini yapanlar gittikçe artıyor; kendi kendine dikenler, kışlık ceketini örenler çoğalıyor.
Demek ki, paranın elde avuçta kalanı yetmedikçe, hatta o da kalmadıkça krizin hayatın her aşamasında kendini göstermesinden kaçınmak mümkün olmayacak. O zaman Yunanlılar ne yapacak? Bunun cevabını bilen herhalde çoktan başbakan olurdu. En garibanı kahve parası yokken “borçlanıp” kahve içmeye devam ediyorsa, siz tasavvur edin artık Avrupa’dan alınan “borçların” eline geçenler tarafından nerelerde, nasıl harcandığını?
Halbuki; cebindekinin idaresini bilseydi bugün hayatta kalmaktan bambaşka şeylerle uğraşıyor olacaktı bu halk. Tekrar eskiye dönük, herşeyi hazır almak yerine insanların çok daha ucuza ürettiği, birbirlerine öğrettiği, yaptığından hediye ettiği, yapılandan hediye aldığı, eldeki herşeyin geri dönüştürüldüğü, mümkünse paylaşıldığı/bağışlandığı, evlerde daha çok zamanın geçirildiği, yine de sosyalleşip paylaşımların arttığı, herkesin araba yerine bisiklet ve ya toplu taşım araçlarını kullandığı hatta yürümeyi tercih ettiği, yerel pazarların kıymetinin anlaşıldığı, ev yapımı doğal gıdaların en hesaplı olmakla kalmayıp en güzeli olduğunun hatırlandığı yepyeni bir yaşam düzenine yavaş yavaş -hissettirmeden- geçilecek. Belki de daha iyi olacak… Bitirmeden, çorabı delik kızın annesine n’oldu bilmiyorum. Kriz geçen seneden daha fazla gösteriyor yüzünü de, Maya bu sene baleye gitmediği için ben o anneyi görmüyorum. Akıllanmış mıdır acaba? Bir küçük delik için çorapları atıyor mudur hala? Belki de çoraplara verdiği paradan arttıramadığından baleden de vazgeçmişlerdir. Belki de aynı tas aynı hamam…
Ben küçükken “tamir edilmiş” çok çorap giydim. Hiç de utanmadım. O yüzden çocuklarıma da aynısını yaptım; hemen telafi edilip yerine yenisinin konması gereken bir şeymiş gibi davranmadım. Bizim kız bu sene jimnastiğe gidiyor; ince çoraptan kurtulduk, bu kez taytının dizini delmiş. Dikiş kutumu alıp onu tamir edeyim…
Bu yazım, Alternatif Anne’de yayınlandı.
Bu kez Kırmızı Fasulyeli Spanakorizo
17 Kas

Daha önce pirinci bol kepçeden spanakorizo tarifi vermiştim. Bu kez yaptığım tek fark, içine daha önceden haşladığım kırmızı fasulyelerden 1 kase dolusu atmak oldu. Böylece hem yeşil sebzesi, hem tahılı hem de bakliyatıyla vitamin ve enerji deposu bir yemek çıktı ortaya. Bu kez ıspanağı sarmısaklı yoğurtla değil de kuru soğanla bir deneyin.

Do not call me stranger
11 Kas
Do not call me a stranger because I was born far from here.
Or because my country has a different name.
When we were babes at our mothers’ breasts, did they not have the same dreams for us?
Do not call me a foreigner because my words are different sounding.
Or you do not understand them.
Because a smile speaks the same in every language.
Do not call me different because my skin is another color
Or my features do not match yours.
Do we both not laugh and cry?
Does God’s love not shine in both our eyes?
Do not call me a stranger because we are the same.
When there is no water, do you thirst like me?
When there is no food, do you not feel hunger like me?
Are you cold in the winter when there is no shelter?
Do not call me different and look at me with eyes of fear or hatred or indifference.
Just because I look different.
When harm comes to me, can you not feel the pain also?
We are one Humanity.
Does it really matter what I look like?
Or where I live?
Or how I worship?
When we are all Children of the same Universe,
We are all Seeds of Humanity.
Do not call me a stranger,
I am just your brother or sister you have not yet met.
Inspired by the song “No me llames extranjero” – Alberto Cortez y Facundo Cabral
©2009 Humanity Healing. Partial Rights Reserved.
Source: http://humanityhealing.net (http://s.tt/13wvC)








Son Yorumlar