Papatya
Bu kullanıcı herhangi bir kişisel bilgi paylaşmamış
AnaSayfa: http://www.greekturkish.com/turkish/
Papatya tarafından yayınlananlar
Yeni Hayat
9 Nis
Bir kitap okumakla insanın hayatının değişmesi çok yüksek bir ihtimal gibi gelmiyor bana, Orhan Pamuk kusura bakmasın ama
Yeni işle birlikte hayatı değişir insanın bazen. Evlenmekle de hayatı değişir, çocuk sahibi olmakla da daha kökten ve kesin. Bir hayvan edinmek bile büyük sorumluluk işidir. Evine uzun süreli yatılı bir misafir gelse bir süre sonra her şeyi göze batmaya mı başlar nedir?
Yer değiştirmek değişikliklerin en hissedilenidir bence. Gidilen uzaklığa bağlı olarak artar mı eskiye özlem? Her zaman değil. Ama gidilen yerin ne kadar uzak olduğu, benimsenmiş/benimsenilmiş bir çevreden yepyeni bir çevreye girmek korku olmasa da hep bir tedirginlik yaratır. Yalnızca zamana ihtiyacı vardır bir şeye alışmanın.
Ev değiştirmek. Taşınmak. Kimileri ne kadar sık yer, yurt değiştirirler de, her gittikleri yere ne zaman alışır ne zaman vedalaşırlar aklım almaz. Bana zor gelirdi herhalde birkaç senede bir taşınmak. Yeniden alışmak. Sonra yeniden yeniden…
Biz çok kere taşınmadık şu 16 yıllık beraberliğimizde. 13 yıl önce ülke aşırı taşınmak bana o kadar da ürkütücü gelmemişti. Sonuçta gideceğim şehri de, yaşayacağım evi de önceden biliyordum, gelmiş görmüş, hatta kalmıştım. Maya doğduktan sonra kışları İzmir’de geçirir olmuştuk. bir küçük evimiz vardı. Ama kızımız okula başlayınca böyle bir lüksümüz kalmadı. O zaman 2. kere İzmirdeki eşyalarımızı toplayıp yine yeniden Girit’e taşnmıştık ki bu az bulunur bir durum olmalı
Girit’e taşınalı 13 yıl oldu. 13 yıldır aynı evdeydik. “Ev eski, mutfağı pek küçük” diye hep söylenirdik ya… işte daha yeni ve daha büyük mutfaklı, üstelik önünde çocukların oynayabileceği bahçesi, biraz ekip biçebileceğimiz toprağı olan bir eve taşındık biz. Günlerdir paketlemekle uğraştıktan sonra pazar günü de bütün evin eşyaları taşındı – “Oyuncaklarımızı da alacağız” diyerek kendini avutuyordu Dariocuk
Herşey gidecek ve yıllardır oturduğumuz ev artık “bizsiz” kalacaktı. Biraz üzülüyor insan tabi. Tatlı bir hüzün. Kimlerle, ne yemekler yenmiş bu evde. Kimler kimler kalmış bizimle. Anılar duvarlara sinmiş. Çocukların ilk adımları, kahkahaları, hiçbir komşunun anlayamadığı bağrış çağrış kavgalarımız – kavgalar da Türkçe olunca
Hint baharatlarının kokusu mutfağa sinmiştir de bize artık kokmuyordur. Sokağa çıktığımızda karşılaştığımız, selamlaştığımız komşularımız. Komşunun bahçesinden yaz akşamları gelen mis gibi hanımelinin, yaseminin kokusu. Her geçişte yerden sarı göbekli beyaz çiçeklerini toplayıp kokladığımız, adete başımızın üstüne yağan Hint yaseminleri.
Yine de daha iyi olacak herşey. Her gidilen yeni ortam beraberinde bir tedirginlik getirir. Bu da öyle… Bunca yıl şehrin göbeğinde oturmaya çok fena alışmış olduğum(uz)dan aradaki mesafe biraz koyacak. Biraz daha şehir dışında yaşamak nasıl olur bilmiyoruz ki… Mesafe dediğim Girit’in boyutlarına göre; 5,5 -6 km. birşey ki bu da büyük şehirlerde yaşayanlara şaka gibi gelecek
Önceden manzaramız böyleydi. (Buraya uzaktan da olsa denizin göründüğü, eskilerden bir fotoğraf girecek)
Şimdi de böyle olacak! (Bahçeden çekilen fotoğrafta zeytin ağaçları, arkada yeşil tepeler görünecek)
Evin önüne ekmeyi hayal ettiğim yemyeşil çimenler, yan taraftaki minik sebze bostanımız, çocukların çimenlerde yalınayak koşuşması, gölgede bir hamak keyfi, çocukların şişme havuzda çığlıkları ve….. kocaman mutfakta yapacağım yeni yeni tarifler!
Herşey güzel olacak!
Mercimek Köftesi alır mıydınız?
4 Nis
Bahar geldiğinde herşey canlanıyor, hareketleniyor. Yaşadığımız şehir de öyle. Bisiklet turları, çocuklara açık hava faaliyetleri ve tabii ki paskalya yaklaşırken kermesler. Her sene düzenlenen bütün kermeslere, özellikle de haziran ayında bütün bir hafta sonu süren Organik Fuar’a ziyaretçi olarak gider, yüreğimin bir köşesinde tatlı bir heyecanla hep bir gün katılmayı hayal ederdim. Yerli üreticileri, elişi emektarlarını ve ev yapımı yiyecekler, temizlik ve kozmetik maddelerinin satışlarını destekleyen bir kooperatifin (buradaki ekonomik krizi de göz önüne alarak) geçtiğimiz Cumartesi günü
katılmak isteyen herkese açık bir kermes yapacağını duyduğumda nasıl da heyecanlanmıştım. Elimden gelen ve herkesin hoşuna gideceğini düşündüğüm birkaç fikre dayanarak ben de katılmaya karar verdim. Sonuçta bir tek gün öğlenden akşamüstüne kadar sürecekti. Arkadaşlarımdan birinin daha kanına girerek onu da geleneksel çöreklerden yapmaya ikna edince alışveriş listesini yapmaya başlamıştım bile.
Kermes için yapmazsam olmaz dediğim ilk şey Mercimek Köftesi oldu. Evde çocukların doğum günlerine gelip de tadına bakanlara hem çok değişik geliyordu, hem de tadına doyamıyorlardı. Öyleyse mercimek köftesi orijinalliğiyle listenin başında yerini aldı. Ardından yiyenlerin favorisi haline gelen Lor Kurabiyesi geldi. Vaktim olursa Vejetaryen Sosislerden de yaparım diye düşünüyordum ama onlar bir sonraki sefere kaldı.
Elimdeki en büyük tencerenin alacağı kadar çok hazırladım mercimek köftelerinin harcını. Sonuçta böyle satışlarda tecrübeli olmadığım için ne kadar miktarda hazırlayacağımı da kestiremiyordum. Elimde çok fazla kalıp da sonraki 2 gün boyunca mercimek köftesi yemek de istemezdim
Malzemeler alındı, köfteler hazırlandı bir gece önceden. Heyecan doruktaydı. Yorgunluk bile unutulmuştu.
Cumartesi öğlen 12 olmadan arkadaşımla kermesin kurulacağı parkta buluştuğumuzda şaşırıp kaldık. O kadar çok katılım vardı ki bize neredeyse en kenarda bir yer kalmıştı.
En iyi yanı, bizim dışımızda anında yenilecek bir şeyler satan başka biri yoktu; bazı tezgahlarda zeytinyağı, bal, bakliyat gibi kilerlik ürünler olsa da. Benim köftelerin tadını önceden almışlar, kokusunu alır almaz bizim masanın başında bittiler ve geç kalmadan birer paket alıp çantaya attılar. Ömründe ilk defa böyle bir şey görenlerin de bir kısmı cesaret edip denemek için almayı tercih ederken diğer kısım kendini riske atmamayı tercih etti
Şu sıralar, burada Paskalya öncesi süt ve ürünleri de dahil hayvansal gıdaların tüketilmediği oruç dönemi için biçilmiş kaftandı mercimek köftelerim.
- Bunlar ne? İçinde ne var bunların?
- Bunları kızartacak mıyız? yoksa fırında mı olacak?
şeklinde her çeşit soruya maruz kalmakla birlikte, alıp da meraktan hemen oracıkta tadına bakanların “Mmmmmm…. Ooooooo…. Çooook lezzetli” şeklindeki yorumları da sevindiriciydi.
Bu şehirdeki yegane vejetaryen lokantasını işleten birkaç ortaktan biri olan bir bey de elinde benim köftelerden biri yarı ısırılmış halde yanıma gelip,
“Bunları sen mi yaptın?” diye sorduktan sonra, ” seni de ortak yapalım” derken şaka mı yapıyordu acaba?
Kermeste diğer tezgahları gezerken herkes bana “mercimek köftelerini yapan sen misin?” diyordu
Zaten ben ilgi göreceğini hissetmiştim de bir cesaret kalkışmıştım bu işe. Ama tezgahımızın bu kadar da çabuk boşalacağını tahmin edemezdim. 5 saat içinde masanın üstünde hiç bir şey kalmamıştı da son anda bisiklet turundan dönen birkaç arkadaşımız onlara yaptıklarımdan saklamadım diye bozuk çaldılar resmen. Bilseydik daha çok yapardık gerçekten. Çünkü daha hava kararmadan biz hepsini satıp tezgahı da toplayıp ayrılmıştık bile oradan. Sanıyorum ki kermesteki çeşit çeşit takılar, sabunlar, doğal içerikli kozmetikler, zeytinyağlar, ballar, seramikler, biblolar satanlardan çok çok daha kolay giden bir ürün seçmiştik atıştırmalık yiyecekler yaparak.
Sağ olsun arkadaşlarımız da bizi hiç yalnız bırakmadılar. Çocuklar da yanımızda koşuştular, oynadılar temiz havada. Satışlar iyi gittikçe arkadaşımla sonraki kermeslere daha neler neler yapabileceğimizin planlarını yapıyorduk. Mevsim meyveleriyle reçeller, likörler, hatta büyük annesinden alacağı tarifle erişteler ve tabi ki ayaküstü yenilmek üzere hazırlayacağımız vejetaryen sosisler. Biz bu şevkle bu seneki 3 günlük organik fuarına bile katılmaya niyetlendik.
Kısa günün karı cebimizde, sonraki kermeslerin ve organik fuarın hayalleri aklımızın bir köşesinde hayatımızdan pek memnun ayrıldık oradan.
Sarı Nohut Kırmızı Nohuta karşı
1 Nis

Herkes kendi bildiğinin en doğru olduğunu savunur. Karşısındakini haksız çıkarmak için kıvranır durur. Hep bir kusur vardır “öteki” taraftakinde. Türkiye’nin batılısı doğulusunu, Avrupa’nın disiplinli kuzeylisi gevşek ruhlu güneyli Akdenizlisini beğenmez. Güney Afrikada zenciler beyazları istemez; Kuzey Amerikada beyazlar zencileri. Uzak doğulu, Afrikalı, Latin Amerikalı karşı cephe oluverir nedense. Amerikan İç savaşında yıllarca kuzeyliler güneylilerle çatıştı; aynı kaderi Kore’nin ve Kıbrıs’ın kuzeylisiyle güneylisi de yaşadı. Batı şeriayla Doğu Kudüs’ün durumu yılan hikayesine dönmüş durumda. Amerika’yı keşfedenler orada binlerce yıldır yaşayıp duran yerlilerin topraklarına el koymakla yetinmeyip, canlarına da okudular. Dünya üzerinde bu çekişmenin, itişmenin, kavgaların, savaşların biteceği de yok, ne yazık ki durumun düzeleceği de. Hep beğenilmeyen bir karşı taraf, öteki! Aynı çatı altında bile yaşlılar yeni nesli beğenmez. Yeni nesil eskiyi geri kafalı bulur. “Sen bunu böyle yaparsın ama ben bunu böyle sevmem”; “Ben de senin böyle yapmanı hiç beğenmem” diye günde kaç kere, kaç kişiye söyleriz acaba? En azından içimizden geçiririz.
Çoğu kere para, mirastır mesele, bazen de aşk, namus. Her şeyin aile içi kavga sebebi olabileceği aklıma gelirdi de evde her nohut pişeceğinde kavga çıkacağı, ailelerin “kırmızı nohutlar” ve “sarı nohutlar” diye iki cepheye ayrılabileceği aklıma gelmezdi. Olabiliyormuş. Hem de ne için? Nohut için!
10 sene kadar önceydi. Yorgo’nun doğum gününde rehberlik okulundan arkadaşlarını ilk kez çağırmıştık eve. Arkadaşlarından birisi kocasıyla birlikte gelmişti. Yaptığımız mezelerden, Türk yemeklerinden derken laf nasıl olduysa nohut yemeğine gelmişti. Kızcağız öyle bir dert yanıyordu ki ben dikkat kesilmiş onu anlamaya çalışıyordum. Diyordu ki:
- Aa, biz nohutu sarı yaparız tabi ki… (eşini göstererek) ama bunların ailesi kırmızı yapıyor. Ben nohutu kırmızı sevmem, yapmam da. O da istiyor kırmızı yapayım. Her nohut yemeği yapılacağı zaman bizim evde kavga çıkıyor yaaaa!
Duyduğum laflara pek de anlam veremiyordum. Neydi yahu bu nohutun renginin önemi? Bir tencere nohutun aile faciasına dönüşecek kadar ciddi bir mesele olması? İtiraf ediyorum pek anlayamamıştım. O zaman Yunancam da çok iyi değildi. “Sarı nohut-kırmızı nohut”un bir deyim filan olduğunu düşünmüştüm. Bilmiyordum işin ciddiyetini. Yıllar sonra anladım.
Burada nohut çoğunlukla yemek değil de çorba gibi pişirilir. Zeytinyağlı, bol sulu yapılır; suyuna da yumurtalı değil unlu ve limonlu terbiye katılır. (Terbiyeye un katmak Girit’e özgüdür) İşte bu “Sarı” nohuttur. Sarı nohut ailelerine göre “esas” olan tarif budur. Sarı nohutun rengine alışanlar, kırmızı nohuta burun kıvırırlar.
Bir de “Kırmızı” nohut cephesi vardır. Bazı aileler bunu böyle bilir, böyle pişirir. Onların iddiasına göre de “esas” olan tarif budur. Onlar da zeytinyağlı yaparlar, ama suyuna salça/domates koyarlar. Ailesinden kırmızı nohuta alışanlar da, sarı nohutu (annemin deyişiyle) “hasta yemeği”ne benzetirler. (İşin ilginci, nohutu domatesle yapmak da görünüyor ki Girit’e özgüdür. İskeçeli bir arkadaşım nohutun kırmızısını Girit’e gelin gelince ilk defa gördüğünü söylemişti. “Peki siz nasıl yapardınız?” diye sorduğumda da “biz de sarı yapardık ama terbiyesi unlu olmazdı, terbiyeye un katmayı da ilk defa burada gördüm” demişti.)
Böylece aileler ikiye ayrılır: nohutu sarı yapanlar ve kırmızı yapanlar. Bir cepheden öbürüne kolay geçilmez; sarı nohut ailesinden kız alıp ona kırmızı nohut pişirtmek de olmaz!
Şaka bir yana; SARI nohutçular KIRMIZI nohutçuları da nohutlarının kırmızılığını da sevmezler, hazmetmezler. KIRMIZI nohutçular da aynen SARI nohutçuları.
Aradan geçen yıllara rağmen, geçen gün tekrar tanık oldum da bu eski nohutlu anımı anımsadım. Maya’nın çıkış saatinde okul kapısında bekliyoruz. Kızımın arkadaşlarından birinin annesi laf olsun diye, “öğlen sizde ne yemek var?” diye sordu. Bizde de nohut vardı. Kadın soluk almadan soruyu yapıştırdı: “Sarı mı?” Yüreğine su serpecek kadar içim ferah “evet, sarı” deyip gülümsedim
Aslında ben KIRMIZI nohut cephesinden geliyorum. Annem nohutu hep etli hep de salçalı yapardı. Benden öğrendi desem yalan olmaz, zeytinyağlı nohutun etsiz de olabileceğini. Ben de buraya gelince sarı olanını öğrendim. Artık havalar ısınmaya başlamış da olsa özellikle soğuk havalarda insanın canının sulu bir şeyler çektiği zamanlarda iyi geliyor. Siz de deneyin, beğeneceksiniz.
İnce doğranmış soğan zeytinyağında kavrulur, akşamdan ıslatılmış nohutlar eklenir.

Bir limonun suyu 2-3 yemek kaşığı unun içine azar azar dökerek sürekli karıştırılır.

Haşlanmış nohutların suyundan alarak yavaş yavaş una eklenip sulu bulamaç kıvamına getirilir.

Karıştıra karıştıra haşlanmış nohutlara eklenir.

Nohutlarımızın suyu beklenen sarı rengini alır. Bunu beğendiğinizde artık siz de sarı nohut cephesinde yerinizi almış olursunuz ![]()

Bugünkü Hürriyet’teyiz
25 Mar
İzmir’e gittiğimizde eski arkadaşım Ayçe Dikmen’le buluşmuştuk. O gün Yorgo’yla yaptığı röportaj bugünkü Hürriyet’te yayınlandı.

Yorgo’yla röportajını okumak için buraya klik.
Kendi sabununu yapmak
25 Mar
“Learn everything you can, anytime you can, from anyone you can, there will always come a time when you will be grateful you did.”
― Sarah Caldwell *
Ben de aynen böyle düşünüyorum. Elimize geçen her fırsatta, karşımıza çıkan her insandan, ne öğrenebilirsek öğrenelim bu hayatta. Öğrendiğimiz her şeyin bir gün nerede ve ne zaman işimize yarayacağını asla bilemeyiz diye de ekliyorum.
Önceki akşamki “Sabun Yapımı” seminerini duyduğumda da ben aynen bunu hissettim. Evimde sabunum yok muydu sanki? Elbette, her zaman ihtiyacımdan da çok olur. Bitse de 10 adım ötedeki markette bulunur. Ama aynı şey mi? diye düşündüm. Kendi sabununu yapmak
İçinde ne olduğunu bilerek çocuklarına kullanmak. Mis kokulu kalıpları çamaşırlarının arasına dizmek. Düşündükçe heyecanlandım. Ne fazla bir zamanımı alacaktı ne de bir maliyeti vardı seminerin. Çocukları bu gece de babaları yatırsın diyerek koşa koşa gittim.
Bir gecede hem teorik olarak yapmayı öğrenip hem de herkesin pratik yapma imkanı yoktu tabi ki. Zaten katılım o kadar çoktu ki… dikkat kesilip seyretmekten başka yapacak bir şeyimiz yoktu. Notlar alındı. Bazı detaylar hafızalara kaydedildi. (Fotoğraf makinamı unuttuğum için fotoğraf çekemedim ama çok da kalabalıktı)
Geleneksel olarak evde yapılan sabunun amacının en saf ve en ucuz temizlik malzemesini edinmek olduğu anımsatıldı tekrar tekrar. Fabrikasyon ürünü sabunların geleneksel saf zeytinyağı sabunlarıyla aralarındaki dağlar kadar farkın içlerindeki bin bir kimyasal maddeden kaynaklandığına da değinildi. Halbuki Girit’te yüzyıllarca yapılmakta olan -hatta Osmanlı döneminde altın çağını yaşayan- geleneksel zeytinyağ sabununu yapmak için gerekli malzemeler ne kadar az ve özdü!
Su, kimyasal ve zeytinyağı, arzu ediliyorsa doğal aroma; hepsi bu kadar! (Kullanılan kimyasal ya kostik soda ya da Potasyum hidroksit/Potas kostik)
Henüz kendim uygulamadan tarifini paylaşamayacağım. Önce kendim deneyimlemem lazım. Aşama aşama fotoğraflamam, dokunmam, koklamam lazım
Bugün yalnızca yeni bir şeyin hayatıma kattığı heyecanı paylaşmak var. Tarifi ilk fırsatta uyguladığımda gelecek…
Bu arada siz beni izlemeye devam edin ![]()
* Sarah Caldwell, kendisinden Amerikan Operasının First Lady’si olarak söz edilen, opera sanatçısı, şefi ve prodüktörü.
* Fotoğraflar da internetten. Alttaki Papatyalı Doğal sabunmuş








Son Yorumlar