Papatya
Bu kullanıcı herhangi bir kişisel bilgi paylaşmamış
AnaSayfa: http://www.greekturkish.com/turkish/
Papatya tarafından yayınlananlar
Ne tuhaf şu organik meraklısı, çevreci anneler!
21 Mar

Bazı durumlarda çocukların tepkileri yüzde yüz anne babalarının tutumunu yansıtır. Anneleri bir böcek görünce tavana sıçrıyorsa çocukları da büyük bir ihtimalle bir böcekle sokakta dahi karşılaşmak istemez ömrü boyunca. Sokak köpeklerinin kendisini yiyebilecek bir canavar olduğuna inananların çocukları masum bir köpeğin kendilerine azıcık yaklaşma girişiminde sinir krizleri geçirebilir. Bu yüzden ne zaman börtü böcek görsem mümkün olduğunca az tepki veririm ki çocuklar da dünyanın sonu gelmiş gibi paniklemesinler, bu dünyayı bizimle paylaşan başka canlıların da olduğunu kabullensinler. Arıları görür görmez kaçmak yerine, bir çiçekten öbürüne polen toplayışlarını izleriz; baharda uğur böceklerini alıp onların eline koymama bayılırlar.
İşte yine böyle duygular içindeyken seslendim çocuklara:
“Çocuklar gelin bakın bir misafirimiz var!”
koşar adım iki küçük ayaksesi duyuldu ve yanımda bitiverdiler. “Misafir dediğin kapıdan gelir. Annem bizi neden mutfağa çağırdı ki?” der gibi bakıyorlardı yüzüme. Bense salata yapmak için elime aldığım marulun içinden çıkan mini minnacık, fıstık yeşili tırtılı uzattım burunlarının dibine
Dansözlere taş çıkartırcasına göbek atışını seyrettik bir süre. Sonra yaprağın üstünde uzana kıvrıla ilerleyişine gülüştük. Neredeyse onu pet olarak bakmaya karar vereceğiz. Yeteri kadar oynadıktan sonra onu bahçeye bıraktık, kendine kemirecek yeni bir yaprak bulsun diye.

Kendi çocukluğumu düşündüm de; annem olsaydı marulun içinden tırtıl çıktı diye bu kadar da sevinir miydi? Elmadan kurt, maruldan tırtıl çıkması sevinilecek bir olay mıydı ki?.. büyük ihtimalle daha bize göstermeye bile gerek görmeden üzerinde marulu ayıkladığı gazeteyle birlikte çöpü boylardı minik yaratık. Çünkü o zaman doğal birşeydi. Elmalardan kurt, maruldan ıspanaktan tırtıl çıkardı. Domates, patlıcan dediğin yazın boy gösterir, kışın “turfanda” olurdu. (Bu kelimeyi duymayalı herhalde bir 15 sene olmuştur.)
Sonra yavaş yavaş bütün denge bozulmaya başladı. Her mevsim herşey bulunur oldu. “Bir şekilde” bol üretim olunca ucuzlaştı; yazın pırasa, kışın patlıcan yemek sıradanlaştı. Doğaya yapılan müdahale bununla da kalmadı. Herşeyin en dayanıklısı “keşfedildi”! Hiç bozulmayan plastik dayanıklığında domatesler, yalnızca suyla “bir şekilde” boy vermiş upuzun salatalıklar, dev kabaklar türedi. Kendi büyük içi kof karpuzlar; görünüşünden umulmayacak keleklikte kavunlar şaşırtmaya başladı bizi. Marullar kazık gibi dimdik, ıspanaklar marul kadar geniş yapraklı oldu. Elmalar, şeftaliler, özellikle de kış çilekleri aynı fabrikadan çıkmış konfeksiyon giysiler gibi tıpatıp aynı boyda yanyana dizildiler tezgahlara, kutulara. Pazardaki satıcı, kızını görücüye çıkarmış baba gibi gururlandı, tıpatıp aynı renkte ve boyda olan domatesleriyle, biberleriyle.

Ziraat mühendisi bir arkadaşım yıllar önce demişti ki; “pazardan aldığın meyve sebzenin ne kadar doğal, ilaçsız, katkısız olduğunu asla bilemezsin; ama tıpa tıp aynı renkte ve boyda olan şeylerden özellikle uzak durmak senin elinde. Doğada hangi bitkinin 2 meyvesi birbirine benzer ki?”
İşte artık, her şeyi her mevsim bulmak mümkün. Münkün de kime ne faydası var ki? Patlıcanı bütün kış özlesek de yaz gelip de kavuştuğumuzda tadına doyamasak daha güzel değil mi? Her sebzenin, meyvenin mevsiminde tüketilmesi gerektiğini savunuyor artık herkes. Evet, artık altını çiziyorlar, çünkü doğaya hükmetmenin, birşeyi mevsimi dışında zorla üretmenin kar’dan başka hiçbir yarar sağlamadığını biliyor bilinçli insanlar artık. Bilinçli insanların düşünmesi gereken daha pek çok şey var: mevsiminde değilse serada yetişmiştir; dayansın diye ilaçlara bulanmıştır; çooook uzaklardan ülkemize varıncaya kadar sağlam kalsın diye kim bilir ne işlemlerden geçmiştir; hatta bu dayanıklılığı daha meyve bile vermeden düşünüp tohumuna müdahale edilmiştir; genleriyle oynanmıştır; tarım ilaçları kanserojendir; genleri değiştirilmiştir; …mıştır; …muştur vs. endişeleri bitmek bilmiyor günümüz insanının. Eline aldığı paketi okumadan, içinde kaç tane E bilmem kaç katkı maddesi varmış diye bakmadan ağzına atamayacak kadar paranoyaklaştık mı ne? Bir yandan da “marulumdan kurt çıktı; demek ki gerçekten ilaçsızmış!” diye sevinecek hallere düştük. Aman katkısız olsun, doğal olsun, organik olsun diye kafayı yedik. “Organik” damgası vurulmuş şeylerin kaçta kaçı, kaçta kaç oranında gerçekten organik? Bu da başlı başına paranoya sebebi değil mi? Pazardaki her hangi bir tezgahtan almak yerine kendi tercihimizle kaç katı fazla ödeyerek ve “Organik” olduklarına inandıklarımıza da güvenemeyeceksek… “O zaman biz ne yiyeceğiz?” derdine saplanıp kaldık.

İzmir’in cırcır böcekli yaz günlerinde, kapının önünden geçen darıcıdan kaynamış darı alır da yerdik hiç tereddüt etmeden. Şimdi ben çocuklarıma nereden mısır alsam diye düşünüyorum. Mısır üzerinde en fazla “oynanan” oyuncak oldu gen mühendislerinin elinde. DNAsına yapmadık şey bırakmadılar. Bir de soya geldi, herşeyin içine yerleşti, tadının farkına varmadığımız şeylerde bile. Soyayı önce çoooook sağlıklı olarak tanıtıp, sonra da genleriyle oynayıp en ucuza imal etmenin yolunu aradılar. Doğunun sağlıklı ve uzun ömürlü insanlarını örnek gösterdiler, sağlıklı soyalı diyeti methederken. Çinli köylü soyayı tüketiyor ama kendi ürettiği soyayı tüketiyor ve soyayı hem etin hem de sütün,peynirin yerine yiyor. Her gün 2 porsiyon et yerken bunların yanında “sağlıklıdır diye” soyayı meze gibi tüketmiyor. Doğal soyayı etin yerine yiyen; daha az hayvansal besin tüketen uzun ve sağlıklı yaşıyor. “Biz ne yersek aynısını yiyelim, bir de yanında uzun yaşamın sırrını keşfetmiş doğulunun soyasını yiyelim” demekle olmuyor bu işler.
Herşeyi mevsimini beklemeden; iklim, ülke sınırları tanımadan elimizin altında bulan biz batılı çağdaş insanlar (özellikle anneler) neye güvenip de neyi yiyeceğimizi şaşırıp kalıyoruz. Biz yediklerimize ne kadar çok dikkat edersek edelim; kolesterol, şeker, kanser, kalp krizleri çok genç yaşlardan itibaren elimizi uzattığımız her yiyecekte aklımıza gelen şeyler, ne yazık ki… Öte yandan kendimize ettiklerimiz yetmiyormuş gibi aç gözlülükle üretirken doğaya ettiklerimiz de apayrı bir tartışma konusu. Genleriyle oynanmış mısırı, pamuğu, soyayı doğanın nasıl kabullenmesini bekleyebiliriz ki? Dünyada türler azalıyor; arılar yok olmak üzere, kimin haberi var? Doğaya yapılan her zorla müdahale bize zarar olarak geri dönmüyor mu? Şimdi doğa son çırpınışlarını yaşarken aman meyvenin, sebzenin kabuğunu çöpe atmayalım; çekirdekleri, tohumları boşa harcamayalım diye düşünmek için biraz geç kalmadık mı? Bütün dünyanın ihtiyacından kat kat fazla sığır eti üretiminin soluduğumuz havanın kirlenmesindeki, küresel ısınmanın artışındaki payını kim hesaba kattı ki? Dönüşüm yapalım diye kendimizi yırtsak, ömrümüzün sonuna kadar araba değil bisiklet kullansak ozon deliğini tıkayamayız artık!
Ölünceye kadar Ozon’dan haberi bile olmayan, kendini hiç tanıyamadığım sevgili dedem, annemin babası, üşenmez trenle Menemen pazarına gider kendi seçtiği oğlağı alır getirir, kendisi kesermiş avluda. Peynirini, tereyağını en hasından alırlar yerlermiş. Bahçedeki tavuklardan yumurtanın günlüğü, kendi elleriyle “doğal beslenen” tavuğun horozun en tazesi, bahçedeki ağaçtan bademi cevizi yerler de akıllarından bile geçmezmiş “artık yağsızını yiyelim” diye. O zamanlar, istesen de hiç birşeyin “diyet”i, “light”ı, “doğal besi”si, “katkısız”ı, “kalbi koruyan; yağları eriten”i yoktu zaten. Pazarda olan zaten doğaldı. Kendi bahçende yetişenden daha organik bulunmazdı.
“Organik pazardan domates alalım”, “Organik yumurtamız kalmamış”, “Meyve sebze kabuklarını atmayalım da gübre yaparız. Ekolojik fuarda çok güzel kompost küpleri görmüştüm”, “bebeklere organik pamuktan giysiler gelmiş”, “Ekolojik bez çanta hediye ettiler”, “Dönüşüm malzemelerinden elişi sergisi var.”, “Onu dönüşüme atıyoruz, yavrum”, “Hafta sonunda bisiklet turu var”, “Markete şişe kumbarası koymuşlar”, “kullanılmış yağları da götürmek lazım”, “Bunlar olmaz, sana organiktan alırım, yavrum”, “bunlarda çok katkı maddesi var”gibi muhabbetlerden ne anlardı ki dedeciğim…
Bırakın doğayı kendi haline; onda bozmaya kıyamayacak kadar güzel bir denge var zaten. Karıştırmayın türleri birbirine; birinin yiyeceğini esirgerseniz, bu zincirin ucu bize dokunacak. İstemiyorum 1 hafta dayanıp bozulmayan plastik gibi domatesler… istemiyorum hepsi aynı renkte, aynı boyda olsunlar. Ben seçeyim istediğim boyda olanı… kimi büyüğünü alır, kimi küçüğünü, yine de biter bütün tezgahtaki. Kurt çıkmasın, böcek gelmesin diye bastığınız o ilaçları yutup hasta olacağıma, ilaçsız olsun da varsın dayanmasın.
BEN MARULUMU TIRTILLA, KURTLA PAYLAŞMAKTAN MEMNUNUM!
***************************************************************************************
Bugünün Notu: Ben bu yazıyı yazdığımda, henüz Japonyada deprem ve radyasyon sızıntıları olmamıştı. Belki deprem doğal bir afetti ama nükleer santrallar insanların kendi başlarına açtıkları bir bela. Sonuçları ortada… ne yazık ki aynı kaderden payımızı bütün dünya olarak alıyoruz. Kısacası, her geçen gün, çocukları için endişelenen annelerin başına yepyeni dertler açılıyor.
Hala bergamot zamanıyken
5 Mar

Biliyorum buraya tarif yazmayalı çok oldu. O kadar çok oldu ki, başlangıçta her fırsatta pişirdiğimi sunduğum bir yemek blogu iken; son zamanlarda sanki başındaki işlerden yemek yapmaya fırsatı olmayan, fırsat buldukça da çocuklarıyla bisiklete atlayıp dolaşan bir anne bloguna dönüştü
Dışarıdan yemek ısmarlamaktan evde tencere kaynamıyor sanmayın. Asla fast food girmeyen evimizde elbette yemekler pişti, yendi bitti. Bazen fotoğraflandı, arşivlenip yazılmayı bekledi; bazen yapılan öyle çok hoşumuza gitti ki bütün halde fotoğrafını çekmeye fırsat bile kalmadan yenilip bitti; geriye kırıntıları kaldı
Öyle ya da böyle baktım ki 1 yılı aşmış tarif vermeyeli, yemekten söz etmeyeli. Aradan haftalar, aylar, mevsimler geçti. Sonra aklıma mutfaktaki bergamotlar geldi. Geçen gün pazarda görünce dayanamayıp almıştım. Hala mevsimi varken, daha önce tarifini verdiğim için en azından yapmaya heveslilere bir hatırlatayım, ben de tarif vermeye hafiften ısınayım dedim.
Rengarenk bir Kostümlü Parti
24 Şub
Ortotoksların Paskalyası bu sene 24 nisan’a denk geliyor. Paskalya öncesinde de hiçbir hayvansal ürünün tüketilmediği 40 günlük oruç var. “Yasaklı” yiyeceklere süt ürünleri ve yumurtanın da dahil olmasıyla o döneme has değişik tarifler olduğundan söz edip, eskiden bir Pekmezli Yumurtasız Kek tarifi de vermiştim.
İşte, Sarakosti denilen 40 günlük oruç öncesinin en renkli ve eğlenceli günlerini yaşıyoruz şu sıralar. Yunanlılar -tabi orucu tutmaya niyeti olanlar- bu süre boyunca, normalde bolca tüketmeye alışık oldukları etlere, peynirlere hasret kalacakları için, oruç öncesinde adeta etlere bulanıyorlar. Her fırsatta yeniliyor, içiliyor, partiler veriliyor; bu da yetmiyormuş gibi, bir de kılıktan kılığa girilip sokaklar da soytarılar gibi dolaşılıyor
Bu olay birkaç hafta boyunca sürüyor; evlerde, okullarda, bazen de okul dışında kiralık salonlarda partiler düzenleniyor. Diyebilirim ki, Şubat ayının başından beri, insanları “bu sene ne giyinsem?”, “ne kılığa bürünsem?” tasası tutuyor. Noel ve Yılbaşı için süslenmiş vitrinler, yılbaşı sonrası bir süreliğine İNDİRİM yazılarıyla donanırken, çok geçmeden Karnaval Kostümleri ve aksesuarlarına sahne oluyor. İşin ilginci bundan her çeşit dükkan nasibini alıyor. Özellikle çocuk kıyafeti dükkanlarında, o senenin moda kostümleri boy gösteriyor. Aksesuar dükkanlarında, şeytan kulaklarından, kel kafalara, çeşit çeşit peruklardan, gözlüklere, masklara ne arasan ortaya çıkıyor. Kumaş dükkanlarında, bir palyoça kıyafeti dikmek için hiç zorluk çekilmeyecek kadar rengarenk, çizgili, puanlı, kalpli, çiçekli, kareli, parlak parlak renkli kumaşlar sergileniyor. İnanın, kitapçılar bile, “Kağıttan Maske yapma”, “Yüz boyama”, “Parti için kağıt fenerler, çiçekler” vs. tarzında kitaplar depolardan çıkıp vitrine diziliyor. Bu günlerde son bolluk günlerini yaşayan kasap dükkanları oruç öncesi yoğun et, sakatat alışverişinden memnun kalıyor. Çorapçılar da envai çizgili, puanlı, kalpli çoraplar yok satıyor. Normalde yazın turistik hediyelik eşya satan çarşımızda da üstünde balonlar, maskeler, yüz boyaları, bıyıklar, peruklar, sakallar, korsan şapkaları, plastik kılıçlar, süngerden balyozlar, sprey boyalar, konfetiler, renk renk şeritler satılan tezgahlar kuruluyor
İşte böyle rengarenk, neşeli ve çok çılgın günler bu günler…
Aslında ek bir bilgi vermeliyim.Bugün günlerden Perşembe; ama özel bir perşembe. Sözünü ettiğim oruç hep Pazartesi başlıyor; o pazartesiden 10 gün öncesine denk gelen Perşembe’ye de Τσικνοπέμπτη(çiknopemti = isli perşembe) deniyor. Perşembenin “is”i de o gün geleneksel olarak -Yunanlıların dediğine göre ; gelecek olan 40 günlük etsiz oruca hazırlık olarak- bol miktarda tüketilen ızgara etlerden geliyor. Sanki başka zamanlar az et yiyorlarmış gibi
Bugün okultatil değil ama anaokuluna giderken bugün kostümlü giderlerdi; ilkokulda öyle birşey yok. Bütün gün çoluk çocuk, gece olunca da büyükler kostümlerini giyip sokaklarda dolaşıyor; yiyip içiyor; her yerde özellikle bu gece kostümlü partiler düzenleniyor. Çocuklarla çok geç saatlerde çıkamayacağımız için, bu sene akşamüstü çocukları giydirip çıkaralım, ne tipler dolaşıyor görüp eğlenelim demiştik ama yağmur yağdığı için planımız suya düştü, ne yazık ki… Haftasonu karnavalda giyinirler artık. Tabi, karnavalımız da var; onu da yazacağım
Bu arada, bu sene kızlar arasında Kız Korsan kostümü çok modaymış. Maya da daha kostümünü almadan bir ara tutturdu; ben bu sene korsan olacağım diye. Şöyle masum bir korsan kız olsaydı neyse. Ama tutturdu, ben kurukafa küpe de isterim, kurukafa bilezik de alır mıyız, demeye
Tabi, hemen Hayır, korsan olamazsın! desen, inatlaşacak iyice… Bir yandan korsan kıyafetlerine bakıyoruz; bir yandan da ben, “Korsanların aslında deniz haydutları” -Haydut ne demek, anne?- yani “deniz hırsızları” olduğu konusunda kızımı aydınlatıyorum
“Şu üstlerine taktıkları sıra sıra kolyeler de hep gemilerden çaldıkları” diye çamur atmaktan da geri kalmıyorum
hehe Neyse ki gönlüne göre bir kız korsan kıyafeti de bulamadık. Pek dantellere, eteklere rağbet etmiyor bizimki bu aralar… “bütün kızlar da prenses olacakmış” diye burun kıvırıyor bir de
Önceki seneden ellerinde kalmış birkaç prenses kıyafeti gösteriyorlar -hem de moda korsan kostümlerinin yarı parası- “hayır,hayır,hayır” deyip yüzüne bile bakmıyor. Pahalılığına rağmen hiçbir korsan kıyafeti 100% içine sinmeyince, son çare: ben dikeyim sana istediğin gibi, diye bir deli cesaret buluyorum, nerden bulduysam
Ama o hala, kurukafalı küpelerden, kemer tokalarından söz ediyor ki bundan hiç mi hiç hoşlanmıyorum. Kumaş fiyatlarını görünce; bundan da vaz geçiyorum, astarı yüzünden mahalıya çıkacak hem de onun istediği gibi kurukafa desenli(!?) kumaş yok. O sırada bir dükkanda çok hoş bir kızılderili kıyafeti görüyoruz. Ama hemen “hadi bak bunu alalım, ne güzel” demiyorum alelacele. Zaten ondan büyük bedenlere göre ve büyük ihtimalle oğlanlar için. “Büyüğü olsa ben alırdım, ben bu kızılderiliyi çok beğendim” diye fikrimi söylüyorum yalnızca
2 hafta önce, envai çeşit kostümlerle ve aksesuarlarla dolu dükkana girdiğimizde, hiçbir Kız Korsan kostümü gönlüne yatmadı. Daha yolda “Güzel korsan bulamazsak, artık başka birşey bakarız; belki kızılderili alırım” diye yeşil ışık yakmıştı
“Ah ne güzel! Ben de kızılderilileri çok severim. Hem onlar atları çok severler. Vahşi atları eğitirler. “Özgür Ruh” filmini hatırlasana” diyerek destekledim. Az sonra çok da uygun fiyata, çok beğendiği bir kız kızılderili elbisesiyle çıkıyorduk mağazadan. “Başına takacak sarı kuş tüyü bile var, anne” derken, o mutlu, ben de memnundum
(Kurukafalardan kurtulduğum için…)
Dedim ya, okullarda da partiler oluyor. Geçen pazar günü de Maya’nın ilkokulunun partisi vardı bir salonda. Aslında partinin içeriği tamamen boştu. Çocuklar için hiçbir aktivite yapılmadı. Daha önceki seneler anaokulunun partisinde bir iki animatör olur, çocukları dans oyuna teşvik ederlerdi. Neyse zaten kim takar ki bunu?
Çocuklar, herbiri ayrı bir kılığa bürünmüş halde, koştular, oynadılar, trambolinde zıpladılar, güldüler, mutlu oldular. Zaten amaç da bu değil mi?
İlkokulun yenisi oduğumuz için, öğretmeni dışında velilerden pek kimseyi tanımıyordum. Ama doğrusunu söylemek gerekirse hiç mi hiç sıkılmadım. Aldım fotoğraf makinamı elime, ve durmadan bastım deklanşöre. İyi seyirler size…







Kendi akvaryumunuzu yapın
14 Şub
Şeffaf kapaklı bu kutu elime geçtiğinden beri bunu yapmak vardı aklımda. Bir türlü fırsat bulamadık, koskoca yaz geçti. Ama kutu hala bir köşede saklanmış bizi bekliyordu. Bu sene kış da gelmekte gecikti buralara. Geçen ay, belki de bütün kışın ilk ve tek soğuk haftasonuydu. Soğuk dediysem kar yağmadı elbet. Bembeyaz kar, uzak dağ tepelerinde gördüğümüz bir manzara bizim için. Biz de o gün oturup kendi kar tanelerimizi kestik, astık camlara. Sonra da içimizi ısıtacak, yazdan kalma bir projenin içinde bulduk kendimizi Maya’yla.

Akvaryum yaptık! İçini de nasıl istersek öyle süsledik, istediğimiz şekildeki balıkları canımızın çektiği renklerde yaptık, iplerle astık. Zeminine gerçek deniz kabukları sıraladık. Sonra karşısına geçip bakmaya doyamadık

Siz de Akvaryum yapmak istiyorsanız:
Üst kapağı şeffaf olan uygun boyda bir kutu
Renk renk kartonlar,
Rengarenk keçeli kalemler,
Makas, yapıştırıcı, şeffaf bant.
Balıklara yapıştırmak için minik gözler, minik yuvarlak aynalar.
Beyaz dikiş ipliği, iğne.
Gerçek deniz kabukları, deniz yıldızları.
Akvaryumda başka ne görmek isterseniz alın önünüze; çocuk kitaplarındaki balık, ahtapot, denizatı, deni yıldızı modellerinden, biraz da hayalgücünüzden faydalanıp çizin, kesin, yapıştrın, asın.

Biz yaptığımız balık figürlerinin bazılarını zemindeki yosunlara yapıştırdık, bazılarını da kutunun iç kartonuna. Ama asıl akvaryum havasını verenler dikiş ipliği geçirip, kutunun tepesinden iğneyle delik açıp astıklarımız oldu.

Üstelik kutuyu azıcık salladın mı, bu balıklar akvaryumumuzun içinde sağa sola “yüzüyorlardı”. Hem de temizleme derdi olmayan bir akvaryum!


Evvel Zaman içinde bir kırmızı bisikletli kız varmış…
7 Ara
Bu vaktinden erken ayrılmaya karar veren bir tekerleğin öyküsüdür.
“Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, çok uzak bir ülkede kırmızı bisikletini çok seven tatlı bir kız yaşarmış. Minik kız kırmızı bisikletini öyle çok severmiş, öyle çok severmiş ki her yere onunla gidermiş. Her gün okuluna, baleye, resim dersine, annesiyle alıverişe bisikletiyle gidip gelirmiş. Daha küçük olduğu için bisikletinin iki yanında iki minik tekerlek daha varmış. Küçük kız birgün kendi tekerlekleri üstünde durmayı öğrendiğinde artık onlara ihtiyacı kalmayacağını bilirmiş. Hatta birgün bu minik tekerleklerden biri beklediğinden de erken ayrılmaya karar verse bile moralini hiiiiç bozmaz, o yoluna yine de devam edermiş. Çünkü bilirmiş ki ne olursa olsun önemli olan gideceği yere ulaşmakmış. Bunu yaparken ne acele edip başkalarıyla yarışmanın ne de oturup ağlamanın hiç bir şeyi daha iyi yapmayacağını da bilirmiş. İşte günlerden birgün…”
diye devam eden masal benim çok özel bir günün gecesinde Maya’ya anlattığım(uydurduğum) bir masaldı. Maya masalda kendinden söz edildiğini elbette biliyordu, çaktırmadan gülümseyerek
Gözlerini kapattığındaysa eminim ki hala sahil yolunda bisikletini sürüyormuş gibi tatlı rüzgarı hissediyordu yanaklarında. Belki de ara sıra gözlerini açıp kontrol ediyordu, pırıl pırıl parlayan madalyasını
Benim her zaman bir bisikletim vardı. Önce 3 tekerlekli, sonra 2+2, sonra da 2 tekerlekli. Üç tekerleklimi hatırlamıyorum. İlk iki terkerlekli babamın Almanya’dan getirdiği fıstık yeşiliydi, sonra ilk kazandığım parayla aldığım ve Girit’e kadar taşınan kırmızı. Emektar kırmızı çok paslanıp da kapının önüne bırakıldıktan sonra, şimdiki bisikleti alıncaya kadar Maya arkamda taşınamayacak kadar büyümüştü ama çok geçmeden onu yanımda benimle birlikte kendi bisikletini sürer buldum.
Maya’ya kazandırdığım en güzel alışkanlıklardan bir tanesi, ona da bisikleti sevdirmek oldu. Ona ilk 2(+2) tekerlekli “abla” bisikletini alıp 3 tekerlekliyi kardeşine sakladığımız gün nasıl sevinçten zıp zıp zıpladıysa, bisiklete her binişinde hala aynı heyecanı taşıyor
Ben de bu heyecanı ve hevesi hiç kırmadım. “Sen küçüksün, yapamazsın” demedim. Yalnız bırakamadığım minik kardeşini bahane gösterip kaytarmadım. Yapabileceğine inanması için önce ben inandım ona. Elbette hep yanıbaşındaydım; daha doğrusu 2 adım arkasında
Zaman geldi ufaklık göğsümde yanında yürüdüm gidebildiğimiz yere kadar. Zaman geldi Dario bebek arabasıyla takip etti ablasını. 4,5 yaşından beri şehrimizde yapılan bütün bisiklet turlarına katıldı Maya’m. Başlangıçta yalnızca birkaç 100 metreyle sınırlı olan parkurunu geçen Eylül ayındaki en son bisiklet turunda bütün şehir turunu tamamlayarak kendi rekorunu da kırmış oldu. Kendine güveni öyle arttı ki ne zaman şehirde dolaşırken bir bisiklet turu ilanı görsek “Anne, sen gitçek misin? Ben gidicem” der oldu cimcime
Biz genellikle Critical Mass İraklio‘nun önderliğinde, bisiklet sevenlerin bir araya geldikleri, şehir merkezinde hep birlikte dolaşırken bir an için trafiği yavaşlatarak ve zillerine basarak dikkat çekebildikleri sakin, huzurlu bir etkinlik olan bisiklet turlarına katılıyoruz. Amaç insanları bisikletli yaşama özendirmek, yaratabileceği farkların altını çizebilmek. Mayıs’ta tüm Yunanistan genelinde yapılan bisiklet turu, Ağustos’ta Bisiklet festivali, Eylül’de Avrupa Otomobilsiz Şehir gününde katılım çok fazla oluyor, hiç kaçırmıyoruz.
Geçen Ekim’in sonuydu; belediye seçimleri öncesi göz boyamak isteyen belediyemiz, ilk kez Bisiklet Halk Turu düzenlemişti. Biz, (yani Maya’yla ben + artık Dario da) her zamanki gibi oradaydık. Her zaman katıldığımız ve tek amacı şehirde bisikletle dolaşmak olan turlardan farklı olarak, aslında olaya biraz da heyecan katıp ödül dağıtmak bahanesiyle, belli bir parkurda yaş gruplarına göre düzenlenmiş bir çeşit bisiklet yarışı olduğunu ben de o gün öğrendim. Maya’ya turu tamamlayanlardan bitiş’e en önce gelenlere madalya vereceklerini de söyledim ama çok da üstüne düşmedim. Biliyordum ki adının “yarış” olması bile antipatik olacaktı. Sıradan bir tura değil de ilk kez bir yarışa katılacaktık.

Yaş gruplarına ayırdıklarında 8 yaşa kadar olanlar yalnızca 9 çocuktu, bunların da 6sı erkek 3ü kız ( biri Maya
) . Sonra 12 yaşa kadarların, daha sonra daha büyük çocukların, en son da büyüklerin yarışı olaraktı. Maya işin ciddiyetini anlayınca benim de onunla birlikte olmamı istedi. Ben de tur boyunca, arkamda Dario’yla, arkalarından gitmeye söz verdim. Zaten bisiklet turu boyunca motosikletli görevliler takip ediyorlardı, yol tamamen trafiğe kapatılmış, belli noktalarda trafik polisi denetimindeydi. Yine de içinin rahat olması için geri sayımla birlikte 3-2-1, biz de Darioyla fırladık. Çocukların arasında yaş olarak Maya en küçük kızdı, kendi gibi minik bisikletli bir oğlandan sonra da 2. küçük çocuktu. Ondan yaşça büyük diğer çocuklar, daha büyükçe ve vitesli bisikletleriyle anında arayı açıp gitmişlerdi. Başlangıçta Mayacık diğer kızlara göre çok daha önde gidiyordu, üstelik de kendini telef eder bir hali yoktu, serinkanlı ama seri pedallarla ilerliyordu. Taaaaa ki…. yandaki yardımcı tekerleklerden birinin vidasının gevşeyip tekerleğin artık dengeyi sağlayamayacak duruma gelmesine kadar. Bu beklenmedik sürprizle dengesi bir anda bozulduğundan bisikletini yolun kenarına çekip hayal kırıklığı içinde ne olduğunu anlamaya çalıştığında ben de hemen yanında durmuştum. Aslında o anda zamanı durdurmanın imkanı olmadığı için ne yapacağımı ben de bilemiyordum ama onu da paniğe sürüklemek istemedim. Kısacık bir an, tekerleği kontrol etmediğim için kendime kızmış ama çabuk toparlanıp o anda ne yapabileceğimi düşünüyordum. Ama yanımda onu sıkacak anahtarı taşımıyordum elbette. Bu arada arkada kalan çocuklar gelip geçmişler, biz en arkada kalmıştık. Maya’ya “önemli olanın onun dengesini sağlamasının, artık yan tekerleklerinden biri olmadan da kullanabileceğini, hiç acele etmeyip sonuna kadar birlikte süreceğimizi” söyledim. Ağlayıp sızlamadan, bir kaç temkinli pedal sonrasında Maya dengesini iyi kötü bulmaya başlamış ve yoluna kaldığı yerden devam eder olmuştu
Yolumuz ne çok kısa ne de çok uzundu, bu olay daha yarıya varmadan önce olmuştu. Ben arkamdaki Dario’yla yanından gidiyor en azından manevi olarak ona destek olmaya çalışıyordum. Yarıdan az kalmışken Maya eski dengesini toplamış, onu geçen çocukların en sonuncusuna yetişmiş hatta onu geçmişti. Artık bitişe 20 metreden az kalmıştı ki başımıza bütün işleri açan yan tekerlek yerinden tamamen ayrılarak yolun ortasına fırladığında ardından bakakalmıştık. Maya buna rağmen yarışı tamamladı ve herşeye rağmen en sonuncu olmadı
Bu da ona moral verdi, çünkü bitiş çizgisine vardığında -heyecandan ne yapacağını bilememiş, çizgiyi geçmeden önünde durmuştu
– herkes onu alkışlıyordu.
Yarış bittiğinde hafiften bir hayal kırıklığı vardı elbette yüzünde. Belli ki tekerlek bu sürprizi yapmasa daha iyi sürebileceğine inanıyordu. Ama kendinden daha büyük oğlan çocuklarıyla ve onların kendininkinden büyük bisikletleriyle yarışırken onları geçmesinin aslında neredeyse imkansız olduğunu anlatmaya çalıştım. Herşeye rağmen turunu tamamlamış olmasının ne kadar örnek bir davranış olduğunu, onunla gurur duyduğumu söyleyip kucakladığımda, yarış boyunca yanımızda giden motorlu görevli elinde yoldan topladığı tekerlekle bize geliyordu.
O bu kadar azim gösterdi ya.. hiç beklenmedik birşey oldu! *8) Bazı anlar vardır insanın yüreğinden ne geçerse olur ya, işte öyle bir ana denk geldi. Madalya törenini biraz buruk biraz takdirle seyrederken, bazı yaş gruplarında yeterli katılım olmayınca, madalyalardan bir kısmı belediye görevlisinin elinde kaldı. Tören bitti, bisiklet çekilişleri yapıldı, artık gidelim derken; kalabalığın şaşkınlığını fırsat bilen bir el bana birşey uzattı. Görevli; “ufaklık o talihsizliğe üzülmesin” deyip gözünü kırptı
Maya çoktan sırtını dönmüş bisikletine gitmişti. O madalyayı nasıl kaptım, nasıl koştum arkasından bilemiyorum (8*
“Gördün mü bak, senin gösterdiğin çabayı herkes takdir etti” deyip sımsıkı sarıldım. Öyle mutlu oldu ki o plastikten, uyduruk madalyayı görünce; yalnızca yol boyunca eve gelinceye kadar değil, evde de yatıncaya kadar taktı

Bu arada biz artık 5 tekerlekte 3 can katılıyoruz turlara.
Bu nasıl bir hesap diyeceksiniz. O günden sonra Maya bir daha o çıkan yardımcı tekerleği takmamızı istemedi. Artık 2+2 tekerlekli bisikletini, 2+1 tekerlekle kullanıyor. O stres altında bile dengesini gayet güzel bulduktan sonra keyif sürüşlerinde hiç bir problem olmuyor. O tek kalan yardımcı tekerleği de çıkarmamız an meselesi bence…
Maya tekerlek azaltırken ben bisikletimin yükünü arttırdım. Artık her bisiklet turunda Dario’yu ne yapacağımızı, kime bırakacağımızı düşünmekten bıkıp, bisikletime Dario’yu arkamda oturtabileceğim bir bebek koltuğu taktırdım. Bu bana 16 kilo fazladan yüke mal olup, yokuş yukarı beni zorlasa da bu keyfe miniğimizi de dahil etmekten mutluyum
Ayrıca onun biner binmez “gideliiiim!” sevinç çığlıkları da ayrı bir eğlence
Bisikletin doğasever, sessiz ve egsozsuz oluşunu; park derdinin olmayışından pratikliğini; insanın zorlanmadan, kapalı salonlarda terlemeden, açık havada keyifle dolaşırken tüm vücudun egzersiz yapmasını da sağladığını çocuklarım da öğrensinler, sevsinler, sevdirsinler istiyorum.







Son Yorumlar