Papatya
Bu kullanıcı herhangi bir kişisel bilgi paylaşmamış
AnaSayfa: http://www.greekturkish.com/turkish/
Papatya tarafından yayınlananlar
Madalyonun öteki yüzü
16 Şub
“Papatya ablacım,
yazılarını okudukça sana nasıl hayran oluyorum bilemezsin
)) ben de senin gibi bir anne olmak için elimden geleni yapıyorum, inşallah başarabilirim.”
Sevgili kardeşim Sedef geçenlerde bana böyle yazmıştı. Çocukları yanıma alıp bisikletle dolaşmama imremiyormuş. Kızını benim gibi yetiştirecekmiş. Güzel sözler, beğenilmek gurur verici tabi ki… Ama bir de madalyonun öteki yüzü var. Pamuk Prenses’in 7 cücelerle mutlu hayatını bilirsiniz. Şarkılar türkülerle onları uğurlayan Prenses’in hergün 7 çift çorap, 7 kilot, 7 gömlek, 7 pantalon yıkamak zorunda olduğunu; 8 kişilik yemek yapmazsa cüceler arasında kavga çıkacığını hiç kimse hesaba katmaz değil mi? İşte öyle birşey.
Oğlum arkamda, kızım yanımda bisikletli fotoğrafımı herkes bilir artık. Maya’nın bisiklet aşkını da. Dario’nun bu işe dahil edilmesi de “imaj” açısından değil; basbayağı ihtiyaçtan mesela. Dario’yu bırakacak yerim olmayınca Maya’nın tura katılamayıp evde kalmasına gönlüm razı olmadığı için bulduğum bir çözümdü onu da yanıma almak. Bu onun da hoşuna gitti ayrı mesele. Ama yokuşlarda herkes yanımdan çita gibi geçip giderken, arkamdaki 13 kiloyla benim nefes nefese en geride kalmam, bütün mola noktalarına en son varmam pek de imrenilecek bir durum değil herhalde. Yok yok, yine de şikayetim yok. Yalnızca madalyonun görünmeyen yüzünde saklı bu detaylar da bir soluk düşünülmeli bence.
Çocuklara mümkün olduğunca özgürlük, seçme şansı, kendi işini kendi görme fırsatı vermenin bedelleri nedir peki? Kendine güvenen çocuklara sahip olmak! Güzel, amacım da bu zaten. Peki çocuk kendine güvenince onunla baş etmek kolay mı oluyor? İşte buna evet, diyemeyeceğim. Madem ki kendi hayatı konusunda çocuğu söz sahibi bir birey olarak sayıyoruz, aile içinde olağan çatışmaların yaşanmaması ihtimali nedir sizce? Çatışma da olur, basbayağı kavgalar da kopar. Hiç bir ev güllük gülistanlık değildir. Annenin tepesinin attığı, “kaçacak yerim olsa da gideyim” diye sabrının taştığı anlar da olmaz mı? Olur olur.
Çocuklarını parkta serbest bırakırsın, “başında durmaya gerek yok, kaydırağa da kendisi çıkabilir, demirlere de tırmanabilir” dersin; zaten gözün üstündedir. Buna rağmen kafanı bir an çevirip yanındakine iki kelime söyleyinceye kadar ortadan yok olan 3 yaşındaki çocuğunu (yüreğin sıkışıp ömründen 5-6 yıl eksildikten sonra) nasıl olup da uzaklaştığına akıl sır ermeyen bir mesafede bulduğunda sinirleri alınmış gibi “nerdeydin annecim?” demekle yetinmezsin!?! Dövmeye, sövmeye gerek yoktur. Zaten bence bir işe de yaramaz. Çocuklarını korkutarak yetiştirenlerin çocukları zaten kendi başına böyle işlere de kalkışmaz. Ama özgürlük verdiğin çocuklar her zaman sınırlarını zorlamayı denerler; o sınırlar nereye kadar gidebilir diye merak ederler nedense
Bu bir annelik sabır testine dönüşür zamanla; bazen masada bıraktığın kahvenin içine kendi tabağındaki köfteleri koymaya karar verip annesine “hoş”?! bir sürpriz hazırlayan çocuğa en geniş yürekli anne bile “Aaa, ne iyi bir fikir! ben hiç düşünemezdim?!” demekle yetinmez elbet.
Diyeceğim annelik her geçen gün yeniden yeniden sınandığınız bir sabır testidir. Çocuğumu ayakta sallamam dediğinde onun kendi başına uyumaya alışması zorlu bir süreç olabilir. Kararlılık önemlidir. Bir kere emziği aldın mı “ama çocuk çok ağladı” diye üzülüp geri vermek olmaz di mi? Bazen ağlamalar yürek paralayıcı olsa bile. Çocukların kendi kendine yemesine destekliyoruz. Yerlere dökülüp saçılan kırıntılardan bedel olarak söz etmiyorum bile. Doyuncaya kadar kendi başına yemesine izin ver, tabaktaki “ağlayan” lokma için yalvarmak da yok, tamam. Ama sevdiğini bildiğin yemekleri özenle yapıp sofraya getirdiğinde, daha bir lokma almadan “bunu istemem, onu sevmem” diyen çocuğa ne demeli? Önünde 20 tane arabası dururken ille de ortadan kaybolan kırmızı arabasını tutturan çocuğa n’apmalı annesi? Anneliğin her gün geçtiği sabır testinin çıldırma noktasına vardığı günler yok mu? Var! Az da değil. Çünkü “patlatırsın bir tane, susar, kuzu kuzu da dediğimi yapar” diyenlerden değilsin. Çocuğunu hor görüp sinsin istemiyorsun ya… İşte bu yüzden çoook sağlam sinirlere sahip olmak, anlayışın kapılarını ardına kadar dayamak, azıcık da rahat olmak gerekiyor bence.
Çevresel, ailesel etkenler de önemli tabi. Ben hep düşünürüm, “ben şimdi İzmir’de olsaydım hayatımız aynı mı olurdu?” diye. Buna kesin bir “Evet!” diyebilmek bence zor. Olumlu ve olumsuz yönde değişiklikler muhakkak ki olurdu hayatımızda. İzmir’de annemlerle aynı şehirde olmamız bizi ne zaman bir yere gidecek olsak “çocukları n’apıcaz?” derdinden kurtarırdı. Güzel! Ama anneanneyle 2 keçi vaziyetimizi yazmıştım
Bir de dededen, anneanneden fazlasıyla yüz bulan çocukların başedilmezliği ayrı bir yazı konusu olurdu başlı başına. Benim annem bildim bileli çocuk bakar. İyi bir cicianne olduğundan hiç boş kalmazdı. Daha evlenmeden önce iş arkadaşlarım bana “Ne şanslısın, çocukların olunca annen ne güzel bakar” derlerdi de ben kızardım. “Çocuk benim çocuğum olacak. Niye annem baksın ki…O baksın diye mi doğaracağım” diye düşünürdüm içimden. Eh, kader bu ya, öyle de oldu. Şimdi annemin ancak tatillerde gelip ya da biz gittikçe bakabileceği kadar uzaklardayım. Kendi çocuklarımı kendim bakıyorum. Muradıma erdim yani
Kısacası karışanım, görüşenim yok. Peki bunun da zorlukları yok mu? Var elbet! Zaman geldi, yanımda ufaklıkla sabah kızımı götürdüm; öğlen yine küçükle birlikte gidip kızımı okuldan aldım. Yetmedi, Mayayı akşamüstü faaliyetlerine yine cümbür cemaat, bebekle birlikte götürdüm; getirdim. 2 çocukla alışverişe çıktım. Bir yandan yemek yaparken, biriyle oynadım, öbürünün okumasını dinledim. 2 çocuğu yanıma alıp denize gittim. Biri patenle biri bisikletle dolaşırken ayrı ayrı yönlere gittiklerinde hangisine bakacağımı şaşırıp “iyi ki yalnızca 2 çocuğum var” diye defalarca şükrettim. Her ikisinin de -nedense- hep aynı anda aynı şeyi istedikleri zamanlarda kopan savaşa, taraflar arasına barış elçisi olarak girdiğimde yumruklar da yedim, üstüm başım da boyalarla boyandı. Ah, böyle zamanlarda şu çocuklarla ayrı ayrı ilgilenen birileri olsaydı!!… ya da daha da güzeli evin diğer bütün işlerini yapan biri olsaydı da ben oturup onlarla bütün günümü geçirseydim, dediğim de olmadı değil. Ama öyle bir lüksüm de yok ne yazık ki… Kapıyı kapatıp çıktığımda arkamdan evi toplayacak birisi yok. Nasıl bıraktıysam öyle bulurum
Annemlerin buraya geldiği tam özgürlük günleri dışında hergün yemeğimi yapacak biri de yok. Şikayet etmiyorum. Yalnızca altını çiziyorum ki bunları da benim yapmam gerekiyor. Her işimi kendim yaptığım için de kendi hayatım hakkında TAM yetkiye ve seçme şansına sahibim. Hani kayınvalidenin yapıp da getirdiğin yemeği beğenmesen n’apacaksın durumu gibi. Hazır buluğuna mı sevinesin, yoksa o gün canının hiç de çekmediği bir yemeği yemek zorunda kaldığına mı? Çocuğunu da başkasına baktırdığında yapılan hizmete/iyiliğe ne derece müdahale edebilir ki çaresiz anne?

Bir de “etraf ne der?!” meselesine kafayı ne kadar taktığınıza bağlı. Etrafın ne dediği hiç de umurunda değilse annenin, işte o zaman gerçekten özgürce, dilediği gibi büyütür çocuğunu. Ama bu tuzağa düşüp de etrafa karşı kendini sorumlu hisseder, utanır sıkılırsa o zaman yandı! Biraz kulak ardı etmeyi de öğrenebilmeli insan. Kendi duygularını bastırmaktan iyidir bence. Burası “geniş memleket” diye yazmıştım. Balkon yıkamayan, cam silmeyen milletten kim çıkıp da benim evimin temizliğine/pisliğine kusur bulacakmış? Bu da benim rahatlığım bu diyarlarda ![]()
Çocuklara kendini tam ifade edebilme özgürlüğünün bir bedeli de evin her an karmakarışık olma ihtimalidir (yoksa garantisi midir?
Buna ne kadar dayanabildiğinize siz karar verin. Bizim hayatımıza imrenen sevgili kardeşim, annemin bizim evi anlatan sözleri üzerine evimizin halini çok merak etmiş
Bir arkadaşımın 5-6 yaşlarındaki çocuğu, birgün bize geldiklerinde evimizin doğumgünü bahanesiyle en toplanmış halini şöyle ifade etmişti: “Papatya’ların evi anaokulu gibi!”
Annem de “Ev mi anaokulu mu belli değil. Sanki o ev yalnız çocuklar yaşasınlar diye var; onlar da evde sığıntı gibi kalmışlar” der bizim için. Evimizin yatak odaları yukarıda olduğu ve çocukların gözümüm önünde olmasını tercih ettiğim için çocuklara ait herşey aşağıda salonumuzdadır. Aslında buna salon değil de İngilizcedeki Living Room gibi “Yaşanılan” yer demek daha doğru olur. Çünkü bizim yaşadığımız yerdir ve her zaman da yaşadığımız haldedir.
Benim gibi olmak istemen çok güzel sevgili Sedefcim. Kimse de seni tutamaz. Ama evin ortasında bir yazı tahtasına; baş köşede bir çocuk kitaplığına, ortalık yerde üstünde biraz sonra yemek zorunda kalacağın “hayali” çorbanın kaynadığı küçük mutfağa, ayağının takılıp devirdiği lego parçalarıyla dolu el arabasına, bazen yerdeki arabalardan basacak yer; kanapedeki oyuncaklardan oturacak yer bulamamaya, masanın altından topladığın kırıntıların anında yerini alan kağıt kırpıklarına, unlu ya da parmak boyalı ellerle ortalarda koşan çocuklara, aynı anda ikisinin de sana anlatacak çok önemli şeyleri olmasına, hangisine önce bakıp ne diyeceğini bilemeyeceğin zamanlara sabrın var mıdır?
Bazen sabrın sınırlarını taşıran bardağın son damlası için aşırı tepki verdiğimi düşünür çocuklarım. Şaşkın şaşkın bakıp sorarlar “Aman anne! N’oldu ki? Neden bu kadar kızgınsın?” O bardağın yavaş yavaş dolduğunu kimse fark etmez. “Çünkü ben de insanım” derim onlara. Sinirleri olmayan, çocuk bakmak ve eğlendirmek için programlanmış robotlar değiliz ya! Anneyiz, insanız. Her anne gibi duygularım bazen taşınması imkansızlaşacak kadar dolar ve taşar. Ama o gün ne olursa olsun, gece odalarına girip birer melek gibi uyuduklarını gördüğümde; sıcacık yanaklarına birer öpücük kondurduğumda kendimi öyle huzurlu hissederim ki her günkü koşuşturmacalar, döküp saçılan yemekler, kirlenen çamaşırlar, masanın altındaki kırıntılar, bütün salona yayılmış legolar/minişler/arabalar artık gözüme rahatsızlık veren şeyler olmaktan çıkar; çok renkli hayatımızın birer parçası olurlar. Anlarım ki ben bu hayatı seviyorum.
Bizim Köyün Mercimeği
7 Şub
Eski köye yeni adet demiştim de yeni adetlere açık olmaktan söz etmiştim. Yeni adetler, yeni akımlar, yepyeni bakış açıları yalnızca çocuk yetiştirme konusuyla sınırlı kalmıyor elbette. Adımız kadar bildiğimiz lezzetler, soframızdan eksik olmayan yemekler bazen karşımıza bambaşka bir şekilde çıkıveriyor. Belki başka bir köyde bambaşka bir dokunuşla tadına daha da tat katılmış olar bize ikram ediliyor.

MERCİMEK
Evimizin baştacı diyebilirim. Bizim evde herkes çok sever. Burada, çocuklara anaokulunda haftada bir gün muhakkak yapılan bakliyattır. Ama bakın buralarda nasıl yapılır, fazladan ne konabilir sizce?
Bildiğimiz mercimekle Yunanistan’daki arasında 3 fark vardır. Mercimeği pişirirken içine arzu ettiğiniz miktarda, iri doğranmış sarmısak ile birkaç yaprak defne konur. Piştikten sonra ateşten indirince de 1-2 yemek kaşığı sirke katılır.
O gün yemekte mercimek varsa, ben de tabaklara koyup sofraya getirdiysem. Salatamız eksik olmasa da, Maya mercimeğin yanında muhakkak soğan ister. Yunanistan’a gelince anladım ki yemeğin yanında soğan yemek biz Türklere özgü bir gelenek. Geçen kız arkadaşı bizde yemekteydi; yemekte de mercimek vardı. Bu kez Maya bana hatırlatmadan ben soğanı dilimleyip sofraya getirdiğimde kız şaşırıp kaldı
N’apalım bizde mercimek Yunan usulü pişirlip Türk usulü yenir. Kış aylarında hasta olup antibiyotik alacağına yemeklerde çiğ soğan yemek çok daha sağlıklı değil midir?
Sonraki yazıda da buraların Sarı nohutundan söz edeceğim.
* Yorgo yazıma bir göz atmış. Belirtmem de fayda olduğunu söyledi; bizim mercimeğin yanındaki soğanlar Girit’in yerli beyaz soğanları, bilesiniz
Eski Köye Yeni Adet
1 Şub
Hiç alışmadığı, dolayısıyla yadırgadığı yepyeni birşeyle karşılaştığında hep böyle der annem. Öyle ya, yepyeni bir köy yeni adetlerle kurulabilir, ama köy eskiyse yeni yeni adetler çıkarmanın anlamı nedir?
Bizim eve geldiklerinde; doğal olarak onların alıştıklarıyla, bizim şimdi uyguladıklarımız kısa bir süre sonra bir köprüde karşılaşan 2 keçi misali çatışır. Anneme göre “biz” çok farklı, değişik, bazen de acayip düşünürüz.
Özellikle konu çocukların yetiştirilmesine gelince, yapılan en yumuşak ve olumlu yorum “siz şimdi daha çok okuyor, daha çok şey biliyorsunuz” olur. En dayanamadığım yorum da “biz yaptık/ yedik / yedirdik de ne oldu?!” olur ki, beni çileden çıkaran son damladır. Ne çocuklar bizim çocukluğumuzdaki çocuklar, ne de şimdiki anneler sizin devrinizdeki anneler… Bizim imkanlarımız daha çoktu, çocuk sahibi oluncaya kadar vaktimiz de daha çoktu.
Pek çok şeyi daha anneliği tatmadan idrak etmiş, kendi prensiplerimizi koymuştuk. Belki sizin pek de seçme şansınız yoktu. O yüzden sizi neden bizim yetiştirdiğimiz gibi bizi yetiştirmemiş olmaktan dolayı kimse suçlayamaz.
Biz farklı bir aileyiz, evet! Bizde çocuklar yedirilmez, ayakta sallanmaz, mutlaka hergün dışarı çıkıp koşup oynarlar. İstemedikleri yiyecekleri (buna et, süt, yumurta da dahil) kesinlikle hergün yemek zorunda değildir, çocuk doyduğunu bilir, anne, bilir. Elini attığı her kavanozda aynı şeyi söyler annem “Zaten sizin evde herşey farklı!” Çamur renginde nemli nemli bir şeker. Bembeyaz un yok mu Allah aşkına? Pirinçler de ya esmer ya da kokulu basmati! Evet, annemin deyişiyle bizde çocuklara şeker, çikolata “vesikayla verilir”. Kola içilmez. Yumurtanın organiği; kakaonun, kahvenin tercihen adil ticaret olanı tercih edilir; et de sizin hatırınız için eve girer. Bedensel faaliyetler dışında muhakkak yaratıcı faaliyetler yapılır. Günde 1 tane DVDden ötesine izin yoktur, saçma dizileri, haberleri çocuklar seyretmez. Alışverişe birlikte gidilir, çocuk ne giyeceğini kendi seçer. Bilgisayar kullanmayı bilir ama onun da sınırlı süresi vardır. Arkadaşlarını evine çağırabilir, kendisi de arkadaşlarına ziyarete gider. Doğumgünlerinde evde gürültüden, kırıntıdan, şamatadan geçilmez. Çocuğun parkta kumlara, topraklara bulanmasına, üstünü başını kirletmesine izin verilir, parkta istediği gibi oynaması için özgürdür, salıncaktan/kaydıraktan düşer diye başına dikilinmez, çocuğa “Yapma! Atlama, düşersin!” denmez; muzip bir gülücükle “bence yapabilirsin…” denir. Anne (yani ben) “oyuncakları ben toplarım” diyen dedeye ve tabağında “ağlayan” son lokma için yalvarıp “ama hiç birşey yemedin” diyen anneanneye kızar. Çünkü çocuk oyuncaklarını da kendisi toplayabilir; ne zaman doyduğunu da bilir! Aynı gün 2 DVD birden seyredemeyeceğini; başka şeker, çikolata yiyemeyeceğini; dersini yapmazsa paten kaymaya gidemeyeceğini bildiği gibi. Çocuklar kendi başını becerebildiği her işi kendileri yaparlar. Kendi yataklarında uyurlar, uyumadan önce anne masal kitabı okur, her gece aynı saatte yatarlar. Bol gürültülü ve ışıklı kendi kendine birşey yapan oyuncaklar prim yapmaz bizde. Onun yerine bazen değeri bilinmeyip 2. el pazarına düşmüş yaratıcılığı yüreklediren hiçbir oyuncak, kitap da kaçırılmaz. Evimize her milletten, dinden insan girer. Her dilden müzik dinlenir. Bir dizi kahramanı yerine ender bir cins hayvanı ya da klasik bir müzik parçasını öğrenmek daha değerlidir. Ha, bir de çocuğa her durumda “Çok ayıp!” denmez bizim evde. Anneyle baba çocukların yanında/önünde öpüşür, kucaklaşır. Anne, kızının arkadaşlarıyla birlikte oturup elişleri yapar. Evi temizlemek yerine alır çocukları paten kaymaya, bisiklete binmeye götürür. Anneyle çocuklar bisiklet turundayken baba eve erken gelirse yiyecek birşeyler hazırlar. Sağlıklı beslenme konusunda ne öğrenildiyse çocuklara da öğretilir. Çocuklar her fırsatta öpülür, kucaklanır.
Biz böyle mi büyüdük? Hayır. O zamanlar bunların kaçta kaçını yapanlar vardı? Daha doğrusu kaçta kaçına gerek vardı. Televizyon bir tek kanaldı. Günde bir tanecik çizgi film oynuyordu. Onu da dört gözle beklerdik; yarım saate kalmadan biterdi. Bu yetmedi bir DVD koyalım ya da internette oyun oynayalım, diyemezdik ki… Annem bizi parka götürmezdi; zaten hergün kapının önünde sokakta oynardık. Oyuncaklarımız çoktu, bütün mahallede herkesten çoktu ama sokakta oynamaktan başka bir faaliyetimiz de yoktu. Faaliyetlere götürecek yerler de yoktu, evde el işleri yapmak için kitaplar da yoktu. Kalem, kağıt, makaslarla; biraz daha büyüyünce kumaş parçaları, iğne, iplik, düğmelerle birşeyler yaratırdık. İmkanlar el verdiğince… Annemi suçlayamam. 19 yaşında beni kucağına aldığında, o daha kendisi çocuktu
Halbuki ben ilk çocuğumu doğuruncaya kadar o kadar çok şey okumuştum ki… Zaten hayatlarımız, kendimize yaptığımız yatırımlar da aynı mı ki?! Eşlerimizin bize yardımcı olmaları bile ne büyük fark hayatımızda değil mi?
Bazen konuşmalara tanık olurum; bilmem kim çocuğuna hiç televizyon seyrettirmiyormuş. “Öyle mi?” der birisi. “Açmasam ben nasıl oyalarım çocukları?” diye kendini savunur öteki. Sonra “ evlattır, herşeyine katlanılır” diye teslim olur öbürü. Aslında katlanmak olmamalı; herkese hayatı hakkında seçme şansı tanınmalı, aldığı karara da saygı duyulmalı…
43
16 Ara
Doğdum ve çok sevildim. Annemi ve babamı kesinlikle paylaşmak istemedim. Hiç kardeş istemedim. Ama kardeşim olunca da onu çok sevdim, hep kayırdım. Çok çok oyuncaklarım oldu. Okulu hiç sevmedim. Karnım ağrırdı ilkokulun ilk aylarında; teneffüste otururdum bir köşede. Şahane yaz tatilleri geçirdim; sokakta oynadım; kaykaya, bisiklete bindim. Eski mahallelerde bildik çocuk oyunlarını oynayarak büyüdüm. Yüzmeye gittim; yarıştım; yenildim; hiç dert etmedim. Vardı yaşıma göre kendi dertlerim; takıntılarım; vazgeçemediklerim. Aslında hep bir yavru köpek isterdim ama olmadı. Rengarenk giyindim; hippi olmak isterdim; gitar çaldım ama beste yapamadım. Yazmayı hep sevdim; herşeyin listesini yapardım. Ama hiçbir kitabın sonunu getiremedim. Şirin 2 tavşan besledim. Ancak onları yemeyi hiç düşünmedim. Ne olacağımı bilemedim. Asrın modasına merak sarıp “bilgisayar” okumaya karar verdim. Canım çektikçe bisikletime atlayıp gezdim ama uzaklara gidemedim. Akrobatik Rock’n'Roll yaptım, çok kere popo üstü çakıldım. Karşıyaka Kordon’da kendi yaptığımız bileklikleri sattım kardeşimle; sokak satıcısının halinden anladım. Gerçek aşkımı buldum; o uzaklara gidince hasret çektim. Özledim onu, çooook özledim. Resmini gördüğüm anda içimin kaynadığı, kendisini karşımda gördüğümde O’nu sevdiğimden emin olduğum Yorgo’yla evlendim. Üstünden 4 yıl geçince ülke aşırı taşındım. Lafını bile etmedim bir bebeğin; sırt çantamla gezmekti tek derdim. En sonunda, uzak bir diyarda bir bebek diledim; bir sene sonra kucağımda kızımı buldum. Canımdan bir parça, Maya girdi hayatımıza; bir süre da başka kimse giremez hayatıma demiştim ama… Ensemde ölümü hissettiğim bir anda, herşeye rağmen son derece umutlu ve yürekliyken mucize bebek Dario’ya kavuştum. Kararlarımdan hiç pişman olmadım; elimdekiyle mutlu olup hayatımı dolu dolu yaşadım.
Sevgili okur, şimdi de yazımın yalnızca büyük harflerini oku bakalım
Artık Veganlar da Hot Dog yiyebilir!
8 Ara
Bu müthiş bir keşif! Vejetaryen ve Veganlar için glutenden sosisler yapmak! İnanın ki, “etli” sosislerden ayırdetmesi mümkün olmayan bir lezzet! İçinde hayvansal ürünün zerresi yok. Yeter ki “gluten” denilen ve sosislere dolgunluğu ve kıvamı veren maddeyi bulabilesiniz. Yorgo bu kez çok güzel bir iş yaptı. Yalnızca sosisleri değil bir de videosunu hazırladı. Yapılışını da adım adım göreceksiniz. Doğrusu, Yorgo’nun ellerine sağlık! İzleyin…
10.12.2011 Notu: Videonun hazırlandığı gün öyle heyecanlandım ki bir an önce yayınlamak için sabırsızlandım. O yüzden malzeme listesini bile eklememiş, videoyu izlemenizi istemiştim. Ama tarifi denemek isteyen arkadaşların not edebilmek için videoyu tekrar tekrar izlemek zorunda kalmamaları için bugün malzeme listesini de ekliyorum. Yapımı zaten videoda anlatılıyor.

Vegan Sosisler için gerekli malzeme: (15-16 sosis için)
* 1 bardak haşlanmış (kabuksuz) nohut ya da fasulye
* 2 bardak sebze suyu
* 4 yemek kaşığı zeytinyağı
* 4 yemek kaşığı salça (tomates ve/ve ya biber salçası olabilir)
* 1 limonun kabuğu (rendelenmiş)
* İsteğe bağlı 2-4 diş sarmısak ya da sarmısak tozu
* 3 yemek kaşığı tütsülü (smoked) paprika
* İsteğe bağlı miktarlarda kimyon, karabiber, istenirse acı kırmızı biber, kekik, tuz, soğan tozu
* 1/2 bardak Nutritional Yeast (hamur için kullandığımız maya değil)
* 2 buçuk bardak gluten (un ya da nişasta değil)
Nutritional Yeast‘i biz iherb.com dan ısmarlıyoruz. Almak isteyenler, ilk siparişte referral code olarak PAP336 vererek 5 dolarlık indirimden faydalanabilirler.
Gluten‘in de İstanbul’da aktarlarda bulunabileceğini duyduk. Belli bir adres verebilen olursa, buraya ekleyebiliriz.
Not 1: Madem ki aynı lezzet içinde hiç et olmadan da elde edilebiliyor; neden biz sosis yiyeceğiz diye, hayvanlar feda edilsin ki?
Not 2: Ben zaten eve, çocuklara şarküteri alıp yedirmiyordum. Bu sosisleri; yalnız etsiz diye değil, tamamen katkısız olduğu ve içinde ne olduğunu bildiğim için çocuklarıma korkmadan yedirebiliyorum. Onlara hotdog, pizza ve sosisli makarna sosları yapıyorum.
Not 3: Sosislerden yapıp birkaç vejetaryen arkadaşımızla Hot Dog Partisi’de iştahla yediğimiz sırada Maya’nın yorumu: “içinde et bile yok!”






Son Yorumlar