Bazı kararlar vardır, siz bile  verdiğinize inanamazsınız. Bu kadar kolay olabileceğini düşünemezdiniz. Çünkü yalnızca uygun zamanı bekliyordur; belli bir olgunluğu, içinize iyice sindirmeyi; bazen belli bir yaşı, tecrübeyi, görmüşlüğü…Bugün (Paskalya’dan bir gün önce) be bir karar aldım. Aslında bu kararla dünyaya bir fırsat tanıdım. Soluduğum havaya, kirlenip duran dünyaya, bizim kölemizmiş gibi aşağıladığımız hatta canlarını alma hakkına sahip olduğumuza inandığımız bütün hayvanlara… Ben bundan sonra ebnim gibi canı, kanı olan; kalbi atan, gözü gören, canı yanan, acısını kafası çalışmadığı için değil konuşamadığı için dile getiremeyen hiçbir canlıyı yememeye karar verdim: uzun lafın kısası vejetaryen.

Ne yazık ki hayatımızın geçtiği her iki ülkede de buna alışkanlık olmadığı için; ya “neler kaçırdığıma!?!” acıyarak bakılacak ya da nasıl olup da hiç yemediğim asla anlaşılmayacak. “Ama hiç et yemesek de olmaz ki, o da lazım….” laflarını çoooook duyacağım biliyorum. Mesele değil. Çocuk yaşta değilim. 42 senedir yediklerim bana yeter. Bu suçluluğu duyduğum andan itibaren bana ağır geliyorsa daha fazla üstlenmenin anlamı yok.

Şöyle bir düşündüm de, son 15-16 yıldır etle ilişkim ne kadar da değişti, farklı deneyimler içinde farklı şekiller aldı. Yorgo -bence doğası gereği- hep yatkındı etsiz bir yaşama. Onun bu kararını aklım almazdı önceleri; kendimi düşünemezdim bile. Böyle bir kararı alacak olsam -almazdım ya- aklıma gelen ilk düşünce “ama ben köfteleri, döneri çok severim” olurdu. Ne kadar bencilce! Hayat bu işte… Zaman geldi aklım almadı hiç et yemeyenleri, hem ki ben herkesten çok hayvan sever(d)im. Sanki benim yemememle hiçbir şey değişmeyecek; nasılsa o hayvanlar yiyenler için kesilip duruyor diye düşünür, kendimi sıyırırdım suçluluk duygusundan. Yıllar sonra ömründe hiç et yemeden büyümüş Hintli gençkızla tanıştığımda, insan et yemeden de sapasağlam insan olabiliyormuş diye şaşıp kaldım. Defalarca sormuşumdur kıza yani sen şimdi ömründe hiç mi tatmadın? diye. Hiç, demek… Hmm… Yok o zaman bile etkilenmedim. Dedim ya, bir zamanı var demek. O kızdan sonra da daha ne etler yedim ben, itiraf ediyorum.

Yıllar sonra hayvan sanayinin küresel ısınmaya etkisinin egsoz gazlarından çok daha fazla olduğunu hayretler içinde öğrendim. Büyükbaş hayvanların geviş getirirken çıkardıkları ve dışkılarında bulunan metan gazının, onlara otlak alan yaratmak için kesilen ormanların, hayvanların beslenmesi sırasında kullanılan fosil yakıtların, ürünlerin taşınması ve işlenmesi sırasında açığa çıkan karbon emisyonlarının giderek ısınmasına yadsınamayacak katkısıyla sarsıldım. Yine de et yedim ben. Başka vejetaryenler ağırladım evimde, ben vejetaryen olan arkadaşlarımın evinde kaldım, onları da hesaba katarak yemekler pişirdim. Ama aklıma esip canım çektiğinde yine yedim. Yorgo’nun hiç et yemediği dönemlerde zorlanırdımne yemek yapsam diye. Hayatını sınırlamak, kendini zora koşmak gibi gelirdi. bir de bir yere gidince “ne yiyeceğiz?” derdi olurdu. Öyle ya, toplumca etçiliz. Misafir etle ağırlanır. Ana yemek etli olmazsa ayıp olur! Misafirperverlik uğruna kurban edilir birkaç hayvan. Kurban’lara hiç değinmeyeyim…En azından, cennetlik olucaz diye umarak hayvan kanı akıtan bir aileden değilim. Bayramlarda asla kurban kesmezdik; tam tersi ailecek acırdık, doğru bulmazdık. Ama acırdık yalnızca, sonra komşunun kurbanından gelen daha sıcacık et kavrulur, evin içini kavurma kokuları sarardı.   ……………

Kurban eti yiyemeyenler de var. Sanki kasaptakiler kurban edilmemiş de, kendi isteğiyle intihar etmişler.

1995 – Yeni evliyken çok kısa bir süre Pınaret’te çalışmıştım. Daha ilk günden alıp götürdüler; hayvanların kesilişine tanık oldum. 2 ay dayanabildim bahçesindeki kokuya. Danaların canlı girip parçalara ayrılışı, kesik boynundan akan kan, kasapların kan içindeki üstü başı haftalarca aklımdan çıkmadı. Salam, sucuk olmak için çeşmelerden akan şeyin et olduğuna şahit lazımdı. O zamandan beri salam yemedim ama neden et yedim ki?

1998-Kelebekler vadisi, iki kız arkadaşla kamp yapmaya gittik. Çıkan tabldotta vejetaryen menü vardı; daha da ilginci onları yiyen vejetaryen genç turistler vardı, kolları bacakları dövmeli. O tatilden sonra bir kelebek dövmesi iz bıraktı hayatımda ama etli diyetimde değişiklik olmadı.

1999- Hintli gençkız Hindu olduğu için vejetaryendi. Bir insanın et yemeden yaşayabileceğinin canlı kanıtı karşımda duruyordu. İyi ki yumurta yiyordu da ona kabak köftesi yapmıştım. İnsan etsiz tarif bulamıyordu misafirine.

2003-israilde ne çok kısmi vejetaryen vardı. Kısmi demek evinde pişirmez ama dışarda bulunca yer, demek. Acıdıklarından falan değil. Kaşrut kurallarına göre; eti kestiğin bıçakla peynir kesilmez, süt kaynayan tencerede et pişmez. Ona ayrı buna ayrı kim uğraşacak. Evinde et pişmezse evi “temiz” kalır, dışarı çıkınca da kaşer et lokantasında içi rahat yer. Ama yine de yer. Tembellikten vejetaryen olsalar da, soyadan dondurmalar, çeşit çeşit tofular var.

2003- Maya’ya hamileyim. Canım hiç et istemiyor. Bol bol balık yiyorum. Her balık yiyişimde Maya karnımda dans ediyor :) İlk kez düşünüyorum, Hindistan’da vejetaryen kadınlar n’apıyorlar? Hamilelikte et yemek şart olsaydı, orada her çocuğun gelişimi eksik doğması lazımdı. Burada bir tuhaflık var… Dünyanın en zeki bilgisayar programcıları da Hintliler bu arada.

2004- Maya doğdu. “Ye kızım ye, emziriyorsun” dediler, yedik bu kez…

2007- İngiltere. Yanında kaldığımız aile vejetaryen. Ne kadar çok insan var et yemeyen bu ülkede. Etsiz sosisler de varmış! Bizde yok böyle şeyler. Bizim ülkemizde vejetaryen olsan ne yiycen? Haydi, döndük başa yine…

2008- Darioya hamileyim, canım hiiiiiiç et istemiyor. Doğum doktorum her randevuda tembihliyor; “kızım biraz et ye”…. “Ya, canım istemiyor” Kan değerlerim düşüyormuş….

2009- Yeşiller’den öğreniyorum ki ozon deliğinin en büyük suçlusu et sektörüymüş! Et sektöründe dünya ihtiyacından da fazla hayvanı beslemek için harcanan tahılla 2 milyar aç insanın beslenebileceğini öğrendim…. de ben hala et yiyordum.

2010 – Food Inc. gibi gerçekçi filmler, yığınla belgesel, internette dolaşan videolar karara adım adım yaklaştırdı, içime sindirdi, kesinleştirdi. Maya’yla gittiğimiz Çocuk Yogasında Yoga öğretmenimizden vejetaryen bir diyetin zihnimizi de nasıl temizlediğini, konsantrasyonu arttırdığını öğrendim. Kanser için inek sütü ve şeker kadar fazla etten de uzak durmam gerektiğini biliyorum artık.

Bir de Gary Yourofsky :) “Birgün biriyle karşılaştım hayatım değişti” dersiniz ya öyle bir insan. Hem de şahsen tanışmadan…

Blogumda çok kere etli tarif vermedim, herhalde 2 post öncesi 2. etli tarifimdi -sonuncu oldu :) O etli yemek de kimi arkadaşımı şaşırtmış; lasagna’nın bile tofulu tarifini verdiğimden kaçınız zaten et yemediğimi sanmış. Evet, yiyordum, delisi değildim ama gerçekten birkaç gün öncesine kadar yiyordum. Sanıyordum ki insan vejetaryen olacaksa kendine güzel bir sofra hazırlar da bir veda yemeği yer. Alakası yokmuş…

2011 Paskalyadan 1 gün önce, dün, hiçbir “kuzu çevirme” şölenine davetli değildik. Geleneksel olarak, oruç bitince zincirden boşalmış gibi ete saldıran Yunanlıların adeta kuzu katliamına dönüşen paskalya kutlaması için ne yapacağıma karar vermiş de değildim. Yorgo bir süredir et yemiyor zaten. Yine de “alışkanlıktan” kasaba gidip alacaktım birşeyler. İşte beklediğim an, o andı. Kasabın önünden geçerken insanların adeta itiş kakış 4-5 kişilik bir aile için 10 kilo et almış, elleri kolları etlerle dolu hallerinden iğrendim. Tereddüt etmeden çok da düşünmeden geçtim gittim. Almayacağım. En azından bu paskalyada ve bundan sonra benim sayemde bir kuzu eksik kesilsin diye karar verdim. Zamanı gelmişti.

Bugün vejetaryen olsanız kaç hayvanın hayatını kurtarırdınız, öğrenmek ister misiniz? :)