AlternatifAnne Yazıları
Röportaj sırası bana geldi
16 Mar

Bir süredir yazılarımı paylaşığım Alternatif Anne‘nin, yazar annelerle yaptığı röportajda dün sıra bendeydi.
Eski Köye Yeni Adet
1 Şub
Hiç alışmadığı, dolayısıyla yadırgadığı yepyeni birşeyle karşılaştığında hep böyle der annem. Öyle ya, yepyeni bir köy yeni adetlerle kurulabilir, ama köy eskiyse yeni yeni adetler çıkarmanın anlamı nedir?
Bizim eve geldiklerinde; doğal olarak onların alıştıklarıyla, bizim şimdi uyguladıklarımız kısa bir süre sonra bir köprüde karşılaşan 2 keçi misali çatışır. Anneme göre “biz” çok farklı, değişik, bazen de acayip düşünürüz.
Özellikle konu çocukların yetiştirilmesine gelince, yapılan en yumuşak ve olumlu yorum “siz şimdi daha çok okuyor, daha çok şey biliyorsunuz” olur. En dayanamadığım yorum da “biz yaptık/ yedik / yedirdik de ne oldu?!” olur ki, beni çileden çıkaran son damladır. Ne çocuklar bizim çocukluğumuzdaki çocuklar, ne de şimdiki anneler sizin devrinizdeki anneler… Bizim imkanlarımız daha çoktu, çocuk sahibi oluncaya kadar vaktimiz de daha çoktu.
Pek çok şeyi daha anneliği tatmadan idrak etmiş, kendi prensiplerimizi koymuştuk. Belki sizin pek de seçme şansınız yoktu. O yüzden sizi neden bizim yetiştirdiğimiz gibi bizi yetiştirmemiş olmaktan dolayı kimse suçlayamaz.
Biz farklı bir aileyiz, evet! Bizde çocuklar yedirilmez, ayakta sallanmaz, mutlaka hergün dışarı çıkıp koşup oynarlar. İstemedikleri yiyecekleri (buna et, süt, yumurta da dahil) kesinlikle hergün yemek zorunda değildir, çocuk doyduğunu bilir, anne, bilir. Elini attığı her kavanozda aynı şeyi söyler annem “Zaten sizin evde herşey farklı!” Çamur renginde nemli nemli bir şeker. Bembeyaz un yok mu Allah aşkına? Pirinçler de ya esmer ya da kokulu basmati! Evet, annemin deyişiyle bizde çocuklara şeker, çikolata “vesikayla verilir”. Kola içilmez. Yumurtanın organiği; kakaonun, kahvenin tercihen adil ticaret olanı tercih edilir; et de sizin hatırınız için eve girer. Bedensel faaliyetler dışında muhakkak yaratıcı faaliyetler yapılır. Günde 1 tane DVDden ötesine izin yoktur, saçma dizileri, haberleri çocuklar seyretmez. Alışverişe birlikte gidilir, çocuk ne giyeceğini kendi seçer. Bilgisayar kullanmayı bilir ama onun da sınırlı süresi vardır. Arkadaşlarını evine çağırabilir, kendisi de arkadaşlarına ziyarete gider. Doğumgünlerinde evde gürültüden, kırıntıdan, şamatadan geçilmez. Çocuğun parkta kumlara, topraklara bulanmasına, üstünü başını kirletmesine izin verilir, parkta istediği gibi oynaması için özgürdür, salıncaktan/kaydıraktan düşer diye başına dikilinmez, çocuğa “Yapma! Atlama, düşersin!” denmez; muzip bir gülücükle “bence yapabilirsin…” denir. Anne (yani ben) “oyuncakları ben toplarım” diyen dedeye ve tabağında “ağlayan” son lokma için yalvarıp “ama hiç birşey yemedin” diyen anneanneye kızar. Çünkü çocuk oyuncaklarını da kendisi toplayabilir; ne zaman doyduğunu da bilir! Aynı gün 2 DVD birden seyredemeyeceğini; başka şeker, çikolata yiyemeyeceğini; dersini yapmazsa paten kaymaya gidemeyeceğini bildiği gibi. Çocuklar kendi başını becerebildiği her işi kendileri yaparlar. Kendi yataklarında uyurlar, uyumadan önce anne masal kitabı okur, her gece aynı saatte yatarlar. Bol gürültülü ve ışıklı kendi kendine birşey yapan oyuncaklar prim yapmaz bizde. Onun yerine bazen değeri bilinmeyip 2. el pazarına düşmüş yaratıcılığı yüreklediren hiçbir oyuncak, kitap da kaçırılmaz. Evimize her milletten, dinden insan girer. Her dilden müzik dinlenir. Bir dizi kahramanı yerine ender bir cins hayvanı ya da klasik bir müzik parçasını öğrenmek daha değerlidir. Ha, bir de çocuğa her durumda “Çok ayıp!” denmez bizim evde. Anneyle baba çocukların yanında/önünde öpüşür, kucaklaşır. Anne, kızının arkadaşlarıyla birlikte oturup elişleri yapar. Evi temizlemek yerine alır çocukları paten kaymaya, bisiklete binmeye götürür. Anneyle çocuklar bisiklet turundayken baba eve erken gelirse yiyecek birşeyler hazırlar. Sağlıklı beslenme konusunda ne öğrenildiyse çocuklara da öğretilir. Çocuklar her fırsatta öpülür, kucaklanır.
Biz böyle mi büyüdük? Hayır. O zamanlar bunların kaçta kaçını yapanlar vardı? Daha doğrusu kaçta kaçına gerek vardı. Televizyon bir tek kanaldı. Günde bir tanecik çizgi film oynuyordu. Onu da dört gözle beklerdik; yarım saate kalmadan biterdi. Bu yetmedi bir DVD koyalım ya da internette oyun oynayalım, diyemezdik ki… Annem bizi parka götürmezdi; zaten hergün kapının önünde sokakta oynardık. Oyuncaklarımız çoktu, bütün mahallede herkesten çoktu ama sokakta oynamaktan başka bir faaliyetimiz de yoktu. Faaliyetlere götürecek yerler de yoktu, evde el işleri yapmak için kitaplar da yoktu. Kalem, kağıt, makaslarla; biraz daha büyüyünce kumaş parçaları, iğne, iplik, düğmelerle birşeyler yaratırdık. İmkanlar el verdiğince… Annemi suçlayamam. 19 yaşında beni kucağına aldığında, o daha kendisi çocuktu
Halbuki ben ilk çocuğumu doğuruncaya kadar o kadar çok şey okumuştum ki… Zaten hayatlarımız, kendimize yaptığımız yatırımlar da aynı mı ki?! Eşlerimizin bize yardımcı olmaları bile ne büyük fark hayatımızda değil mi?
Bazen konuşmalara tanık olurum; bilmem kim çocuğuna hiç televizyon seyrettirmiyormuş. “Öyle mi?” der birisi. “Açmasam ben nasıl oyalarım çocukları?” diye kendini savunur öteki. Sonra “ evlattır, herşeyine katlanılır” diye teslim olur öbürü. Aslında katlanmak olmamalı; herkese hayatı hakkında seçme şansı tanınmalı, aldığı karara da saygı duyulmalı…
Noel Baba bizim bacaya sığmaz!
8 Ara
Noel’i sevseniz de sevmeseniz de Aralık ayından itibaren etrafınız noel ağaçları ve noel babalarla sarılıveriyor. Bu Noel Baba meselesi kızım Maya’nın aklını geçen seneden beri meşgul etmekte. Etrafındaki çocuklar “Noel Baba’dan şunu istedim, bunu istiycem” diye tam gaza gelmiş durumdayken, bizimki düşünceli. Belli ki anlamaya çalışıyor. Nasıl oluyor da…?!?!?!
Geçenlerde bir gün bana gelip şöyle dedi:
– Anne, Theodora Noel Baba var diyor!
Bunu derken, bir yandan da ağzını yamultuyor, belli ki ona inandırıcı gelmeyen birşeyden söz ediyor.
– Öyle mi? diyorum, peki O’nu hiç görmüş mü?
Yoooo… diyor, yine aynı yamuk ağız, şüpheyle kısılmış gözlerle.
Theodora “Noel Baba gerçekten geliyor” diyor; Ben inanmıyorum!
Hoşuma gitmiyor değil bu muhabbet!
– Haklısın, diyorum. Bana da pek inandırıcı gelmiyor. Hem de ne çok var etrafımızda di mi? Her dükkanın, marketin önünde bir tane var.
Bunu düşünmemiş olacağıma(!?) inanamayan bir tavırla bilmiş bilmiş:
– Onların içinde insan var, diyor.
Çünkü onun kastetteği o “sahte” değil, “sözde” gerçek olan, hani mektup yazılıp da her çocuğa istediğini getiren Noel Baba!
– Belki de çocukların hoşuna gidiyor, istedikleri bir şeyi ısmarlamak, diyerek göz kırpıyorum
– Bence de, diyor gülümseyerek
– Hem dünyada O KADAR ÇOK çocuk var ki… diye yarım bırakıyorum lafımı.
Gerisini o getirsin bekliyorum; yani “aynı anda bütün dünya çocuklarına nasıl yetişsin?” filan demesini beklerken.
- Tabi! diyor, Ne zaman tuvalete gidecek!??????
- Doğru ya!!
Ve oturup Noel Baba’ya mektup yazıyor kızım. Eminim Noel Baba’nın Noel Baba olalı almadığı bir mektup.
(Aslında mektup yazmanın bile karşıdakinin varlığını kabul etmiş olmakla başlayacağını çocuk masumiyetiyle düşünemiyor:)
Maya’nın Noel Baba’ya mektubunu ekliyorum. Yunanca bilmeyenler için de tercüme ediyorum. Aslında tam bir mektup da değil, minik bir zarf, zarfın içinde de küçücük bir deftercik hazırlamış. Defterciğin ilk sayfasında şöyle yazarken; ayrıca aklını kurcalayan bir şeyi sormadan da edememiş:
“Noel Baba,
Hangi dili konuşuyorsun?
Buraya fotoğraflarını koyar mısın lütfen? Sonra da bu defterciği bana geri gönderir misin?”
Siz siz olun, bazen alışveriş dürtünüzü sömürmek bazen de özünü unutturup tek tip bir dünya yaratmak için size sunulan herşeye hemen kapılıp inanmayın; en azından 7 yaşındaki bir kız çocuğu kadar şüpheci olun, arkasını araştırın!
Söküğünü dikmeyip ne siestadan ne de kafe keyfinden vazgeçmeyenlerin krizi
20 Kas

Geçen sene bir akşamüstü, Maya’nın bale okulunun bekleme salonundayım. Benim gibi kızının derse girmesini bekleyen annelerle selamlaşırız, zaman zaman konuşuruz. Konuşmadığımız zamanlarda da, kulak misafiri olduğum birkaç kelime bazen onlar hakkında fikir edinmem için yeterli olur. Tam o sırada bizim kızlar koşarak geçiyorlar önümüzden. 6-7 yaşındaki her çocuk gibi derse girinceye kadar salonda oynayıp duruyorlar, birbirlerine değişik hareketler gösteriyorlar. Derken içlerinden birinin ayağı kayıp düşüyor ve kızın toz pembe incecik çorabında küçücük bir delik açılıyor. O sırada kapı açılıyor ve önceki sınıfın balerinleri çıkıyor. Bizimkiler zor beklemiş halde koşarak salona giriyorlar. Çorabı delinmiş kız, suratını ekşiterek bale öğretmenine çorabı gösteriyor. Bale öğretmenleri tereddütsüz “Olsun, dikersiniz” diyor. İçimden önce ” bravo!” diyorum, ama düşünmeden de edemiyorum “kadın ne de olsa Rus, bizimkinden çok daha zor koşullarda yetişmiş olmalı, çocuklara iyi örnek oluyor” diye bale öğretmenimizle gurur duyuyorum.
Dersin bitmesine doğru yine okuldayım. Bizimkiler kapı açılır açılmaz dışarıya dökülüyor. Maya koşup boynuma sarılıyor. Yanımda çorabı kaçık kızın annesi. Kız öğretmenine söylediğinden biraz daha az ekşi bir suratla annesine gösteriyor kaçık çorabını. Annesi de ” tamam kızım, yenisini alırız” diyor. Kız şaşkın “ama öğretmenim, dikin dedi”. “Tamam kızım. Yenisini alırız dedik ya…” Anne ısrarlı… Anne yeni çorap almakta ısrarlı. Çocuktan ses çıkmıyor.

Şimdi bu olay tanık olduğum bir tek örnek değil. Yunanistan’da insanlar alım güçleri olduğu sürece, öyle çorap-sökük dikmek gibi detaylarla uğraşamayacak kadar… tembel! Buna öyle denir çünkü. Eskiyi bilemem ama benim gördüğüm son 10 yıldaki durum böyle en azından. Elbetteki 2. dünya savaşında son derece sınırlı yaşam koşullarında hayatta kalabilmek uğruna çabalamış, çok yokluk görmüş geçirmiş insanlar da var. Ama yeni nesil öyle değil. Herşeyi hazır bulmaya, çok çok bulmaya alışmış. Çok bulunan herşey de değerini çok çabuk yitiriyor elbet. Daha eskimeden delik çorap gibi çöpü boyluyor. En azından biriktir de bir fakire ver. İçtiği pet şişeleri biriktirip de dönüşüme götürmeye üşendiğinden çöpe atanlara ne demeli?! Halbuki dönüşüm kumbaraları var. Ama kiiiiim taşıyacak onu o araya?! Bir yere gidileceği zaman öyle elini una, şekere filan bulaştırmazlar; şehrin yok satan unlu mamullerinden ya da pastanelerinden bir tatlı, yetmedi 2 tatlı alınıp götürülür. Birkaç arkadaş buluşacak mı? Kim uğraşacak o kadar kişiyi evde ağırlamakla, dışarıda bir kafede buluşulur, biter. Gençler, evleri küçük diye mi, yoksa dağınık ve pis diye mi arkadaşlarıyla dışarıda kahve içmeye giderler diye düşünürdüm. Ama ev kadınlarına ne demeli? Onların da mı evleri pis ve dağınık? Kafelerde bebek arabasında, biberonlu bebeklerden, annesinin memesine yapışık yeni doğanlara kadar herkesi, günün her saatinde görmek mümkün.
Kahve içmeye çıkmak, Yunanlıların en fakir zamanlarında bile vazgeçemedikleri bir şey. Bu kesin! Kimse demiyor; “gel bana da sana bir kahve yapayım”. Kahveye çıkalım, görelim görülelim, sosyalleşelim; varsın kahve en azından 3 euro olsun. Ay sonunda şeyimiz açıkta kalıp kahveciye borçlanalım (öylesini de gördüm! Paran yoksa, evde otur, ille de çıkacaklar yani).
Bir de bütçesi yetenlerin dışarıda yemeğe çıkmak gibi bir alışkanlığı da var. Uzun zamandır görüşülmemiş bir dostla kaybedilen zamanı telafi etmek için “birgün yemeğe çıkalım birlikte”; “birşeyler içmeye çıkalım” diye sözleşilir. Gönülleri de zengin; bugün ben sana ısmarlarım, yarın sen bana ısmarlarsın. Hesap paylaşılacaksa, öyle Alman hesabı; sırf yediğini ödemek yok. Kaç kişiyse masada hesap o sayıya bölünür; herkes payını öder, gider.
Bir de vazgeçilmez öğle uykuları var. Şimdi bu siesta; haftanın 7 günü her saat her yerde alışverişe alışkın biz, Türklere pek ters gelen bir konu. Adam 2:30da dükkanını kapatıp evine gidiyor. Yemeğini yiyip, üstüne bir güzel uyuyor. Sonra kalkıp tekrar gelip 5:00te dükkanını açıyor. Akşam 9:00′a kadar açık kalıyor. Bazı günler de öğleden sonra hiç açmıyor?! Eşimin turizmde olmasından dolayı buraya gelen Türk turistlerin yorumlarına şahid alıyorum: Şimdi bu adam, para kazanmak istemiyor! diyorlar. Ama aslında öyle değil. Onlar Türkiyedeki gibi hep açık olsa hep iş yapacak sanıyorlar. Fakat düzenböyle kurulmuş onlarca yıldır böyle gidiyor. Adam açmıyor çünkü biliyor ki o saatlerde şehirde in-cin top oynuyor; çarşı tenhalaşıyor, sokaklar ıssızlaşıyor, parkyeri arama derdi kalmıyor, çünkü merkezde çalışan arabalıların hepsi evlerine gidiyor. Kimse ben gidip da 3te yoğurt alayım; 3:30da kumaş bakayım; 4:00te kitap seçeyim demiyor/diyemiyor. Herkes alışverişini sabahtan öğleye ya da öğleden sonra yapacak şekilde ayarlıyor. Çünkü hayat o saatlerde akıyor Yunanistan’da. Öğle saatinde, siestaya denk gelmiş turistlerden başkasına rastlanmıyor sokaklarda. Yunanistan’da özellikle mesafelerin problem olmadığı küçük yerlerde 2:30dan 5:00-5:30a kadar evde ailecek yemek yenir, yatılır, dinlenilir, öğle uykusu uyunup gece geç saatlere kadar dışarlarda kalabilmek içi enerji depolanır. Öyle ki uyuyor olma ihtimalinden dolayı 2:30-5:30 arası evlere telefon bile edilmez!
Bir de vaftizler, düğünler vardır. Bir arkadaş, bir akraba, bir yakınsa bir Borcam tencereyle geçiştiremezsiniz
Temiz bir zarfa bütçenize göre parar koyar hediye edersiniz. Sonra siz evlendiğinizde al gülüm ver gülüm döngüsü size çalışır. Bir kimsenin ne kadar çok tanıdığı varsa yaz gelince o kadar çok hediye parasını hazırlaması gerekir. Yaşadıkça taksitle dağılıtıp zaman zaman toplanıp geri dönen paanın el değiştirdiği gereksiz bir sistemdir. Bu işte en zararlı, hiç evlenmeyenler, evlenip de çocuk yapmayanlar, yapıp da vaftiz ettirmeyenler ya da bizim gibi yurtdışında evlenip de nikahına kimse gelmeyenler çıkar
Vaftiz ya da düğünler, nişanlar sonrasında verilen davetlerde yapılan ikramların aşırılığı başlı başına bir müsriflik konusu. İnsanların yiyebileceğinin üstünde miktarlarda etlerin, mezelerin yapılması, şarapların su gibi akması, sonra da kalanların çöplere atılması yürekler sızlatacak boyutlarda.

Bütün bunların yanısıra gitgide büyüyen bir etken de vardır ki adı son günlerde başbakandan çok anılan KRİZ! Kriz’in Yunanlıları ne kadar etkilediği gitgide kendini belli etmektedir. Öyle kafelerin, lokantaların bomboş olduğunu sanmayın. Ama insanların davranışlarında olumlu bir hareketlenme yarattığı kesin. Öyle ki aylardır işsiz olan arkadaşlarımdan “artık birbirimizin evlerinde toplanıyoruz; dışarıda yemeğe çıkmaya paramız yok” diye duyduğuma ben bile inanamıyorum. “Marketler çok pahalı, pazara gidiyorum” diyenler çoğalıyor. 12 senedir görmediğim şeyler olmaya başladı; insanlar eski kıyafetlerini 2. el pazarlarında satıyorlar; pekçoğu da 2.el pazarlarından kendilerine, çocuklarına alıveriş yapıyorlar. Hatta değiş-tokuş pazarları kurmaya başladılar. Ortada para olmadan kim neyini istemiyorsa götürüyor, neyi beğenirse alıyor. Dükkanlar sürekli indirim yapmak için bir bahane buluyor. Bazı arkadaşlarım “artık pastaneden tatlı almaya son! Kendim kek yapıp götürücem” diyor; “yapacak vaktim yoktu, bahçeden çiçek topladım” hatta “bahçeden nane, maydanoz, kekik topladım; 2 de nar koparttım getirdim” deyip beni şaşırtıyor
Etrafımda kendi reçelini, salçasını, ekmeğini, kurabiyesini yapanlar gittikçe artıyor; kendi kendine dikenler, kışlık ceketini örenler çoğalıyor.
Demek ki, paranın elde avuçta kalanı yetmedikçe, hatta o da kalmadıkça krizin hayatın her aşamasında kendini göstermesinden kaçınmak mümkün olmayacak. O zaman Yunanlılar ne yapacak? Bunun cevabını bilen herhalde çoktan başbakan olurdu. En garibanı kahve parası yokken “borçlanıp” kahve içmeye devam ediyorsa, siz tasavvur edin artık Avrupa’dan alınan “borçların” eline geçenler tarafından nerelerde, nasıl harcandığını?
Halbuki; cebindekinin idaresini bilseydi bugün hayatta kalmaktan bambaşka şeylerle uğraşıyor olacaktı bu halk. Tekrar eskiye dönük, herşeyi hazır almak yerine insanların çok daha ucuza ürettiği, birbirlerine öğrettiği, yaptığından hediye ettiği, yapılandan hediye aldığı, eldeki herşeyin geri dönüştürüldüğü, mümkünse paylaşıldığı/bağışlandığı, evlerde daha çok zamanın geçirildiği, yine de sosyalleşip paylaşımların arttığı, herkesin araba yerine bisiklet ve ya toplu taşım araçlarını kullandığı hatta yürümeyi tercih ettiği, yerel pazarların kıymetinin anlaşıldığı, ev yapımı doğal gıdaların en hesaplı olmakla kalmayıp en güzeli olduğunun hatırlandığı yepyeni bir yaşam düzenine yavaş yavaş -hissettirmeden- geçilecek. Belki de daha iyi olacak… Bitirmeden, çorabı delik kızın annesine n’oldu bilmiyorum. Kriz geçen seneden daha fazla gösteriyor yüzünü de, Maya bu sene baleye gitmediği için ben o anneyi görmüyorum. Akıllanmış mıdır acaba? Bir küçük delik için çorapları atıyor mudur hala? Belki de çoraplara verdiği paradan arttıramadığından baleden de vazgeçmişlerdir. Belki de aynı tas aynı hamam…
Ben küçükken “tamir edilmiş” çok çorap giydim. Hiç de utanmadım. O yüzden çocuklarıma da aynısını yaptım; hemen telafi edilip yerine yenisinin konması gereken bir şeymiş gibi davranmadım. Bizim kız bu sene jimnastiğe gidiyor; ince çoraptan kurtulduk, bu kez taytının dizini delmiş. Dikiş kutumu alıp onu tamir edeyim…
Bu yazım, Alternatif Anne’de yayınlandı.
Girit’ten Papatya bildiriyor :) Çift dilli çocuklar
11 Eki

Artık benim de bir banner’ım, altında yazılarımın dizileceği bir başlığım var: Karşı Kıyıdan Papatya.
Alternatif Anne’nin alternatif kültürlerde yaşayan anne yazarları arasında, Yunanistan’da olup bitenler benden sorulacak artık
İlk yazım bizim çocuklar ve onların iki dille büyüyüşleri; kızımız Maya doğmadan önce çok doğru bir seçim yaparak benimsediğimiz OPOL (One Parent One Language) yönteminin nasıl başarılı olduğu hakkında.

“Annemin en büyük korkusuydu. Bir yabancıyla evlenmek istediğimi öğrendiklerinde, beni alıp uzaaaak uzaaaak diyarlara götüreceğinden, oralarda doğacak çocuklarımın yalnızca oranın dilini konuşacağından ve ömür boyu torunlarıyla hiçbir şekilde iletişim kuramayacak, konuşamayacak olmalarından korkmuştu. Öyle olmadı tabii ki… ne karamsarlık!
Şimdi yalnızca torunlarıyla değil, damatlarıyla bile oturup muhabbet ettiklerini o zamanlar rüyalarında görseler inanmazlardı herhalde. Yorgo’nun aşırı derecede istek ve özveriyle en sonunda mükemmel Türkçe öğrenmesi bizim ailemiz için bir şans, kendisi için de büyük bir ayrıcalık oldu. Ama çocukların durumu farklı. Doğdukları andan itibaren yaşadıkları ortamla etkileşim başlıyor. Dil yeteneklerinin gelişiminde en büyük görev biz, anne babalara düşüyor. Bunu çocuğu zorlamadan, yormadan, sıkmadan hatta farkına bile varmadan doğallıkla yapmak gerekiyor.
Bizim uyguladığımız yönteme, OPOL (One Parent One Language) diyorlar. Yorgo’yla bunu ilk olarak nereden, nasıl duyduk hatırlamıyorum. Ama mantığı son derece basit: Her ebeveyn kendi ana dilini konuşacak. Çocuk doğduğu andan itibaren -hatta anne karnındayken de başlayabilir- istikrarlı bir şekilde uygulanacak. Çocuk da bir süre sonra kiminle hangi dilde konuşacağını ayırt edecek. Bu şekilde aynı evde çok dilli bir iletişim içinde büyürken hiç anlamadan her iki dili de öğrenecek. Hmm… aklımıza yatmıştı. Kızıma hamileyken, karar verdik. Nerede yaşarsak yaşayalım, bebeğe herkes kendi dilinde konuşacaktı.
Çocukcağız daha ilk kelimelerini öğrenirken, babam torununa acımaya başlamıştı. “Yazık, çocuk bir değil, iki dille uğraşıyormuş. Bari önce birini öğrensinmiş, sonra öbürünü öğretseymişiz”. YANLIŞ! Çocuk bir dille büyürse, sonradan öğrendiği dili daima ilk öğrendiği dil üzerinden tercüme ederek düşünecek ve ikinci dil daima arka planda kalıp asla birinci kadar iyi olamayacak.
Bebeğimiz her iki dilde de ilk kelimelerini söylemeye başladığında biz de yolun başındaydık. Bu arada bizim çocuğa acımaya devam edenler: “Ohhoo, çocuk ne bilsinmiş, kime ne dil konuşacak!?” YANLIŞ! Bal gibi de biliyorlar. Çocuk 2 yaşına kadar hiç farkında bile olmadan, hiç yadırgamadan her nesne için 2 ayrı dilde 2 ayrı kelime öğrenip bir şekilde minicik beyninde yerleştiriyor. 2 yaşından sonra da artık iyice kime, hangi dilde konuşulacağını kesin olarak ayırdediyor. Bunu yaparken de farklı diller olarak algılamıyor bile. Eğer ki çocuk kime hangi dilde konuşacağını ayırdedemezse, %50 şansını deniyor, n’apsın?
Kızım Maya bir gün dedesiyle oturmuş hayvanlar kitabına bakıyor. “Bu ne Maya?” “Aslan”.”Bu?” “Köpek”. “Peki bu?” “Χελώνα”…. Maya bakıyor, dede anlamıyor; “Kaplumbağa!”
Evde en erken ve kesin olarak ayırdettikleri, anneyle babaya hangi dilde konuşulacağı, tabii ki… Yeni tanışılan biri biraz kafa karıştırabilir. Ta ki onun da hangi gruba ait olduğuna küçük beyninde bir yer bulup oturtuncaya kadar. Zaten bizim kendi çocuklarımızda gözlemlediğimiz şu ki, çocuklar 4-5 yaşına gelinceye kadar aslında “farklı diller var” kavramını bilmiyorlar. Çok daha basite indirgeyerek; “annem böyle diyor, babam böyle diyor” diye düşünüyorlar ve anneyle babanın neden aynı şekilde konuşmadıklarını hiç yadırgamıyorlar!
Kızım 5 yaşına gelinceye kadar, her iki dili de kendini çok iyi ifade edecek kadar öğrendiği halde, konuştuğu dillerin isimlerini (Türkçe ve Yunanca’yı) bilmiyordu, gerek de duymuyordu. Çünkü o zamana kadar “anne buna böyle der, baba buna böyle der” şeklinde izah ediyordu.
Maya’nın bir kayısı anısı geldi aklıma. Bir gün biz evde yoktuk. Maya anneannesiyle yalnız. Ancak konuşuyor, belki üç yaşında bile değil. Mutfak masasının üstünde, içi kayısı dolu kavanozu görmüş Maya. İstemiş, annem de vermiş. Annem yabancı dillere oldum olası meraklı. Maya’ya sorayım da öğreneyim diye düşünmüş. “Maya, kayısının Yunancası ne?” …?! Maya da tepki yok! “Yunanca nasıl denir bu annanecim?” Çıt yok! Sonra anlamış ki “Yunanca” lafı pek birşey anlatmıyor çocuğa. Sonra akıl etmiş: “Maya, baba buna nasıl diyor?” Maya’nın gözleri parlamış; ve-ri-ko-ko! Annem o günden beri unutmaz kayısının Yunancasını
Bu şekilde yetişen çocuklar her iki dili de aynı anda öğrendikleri için kesinlikle bir dilden diğerine tercüme yapmıyorlar. Aynı anda her iki dili de, o dilin mantığına göre düşünüp konuşabiliyorlar. Bu da onlara daha kıvrak bir zeka vermekle kalmayıp iki dil arası iletişimde müthiş bir hız kazandırıyor. Örneğin, kızımız daha 3 yaşına gelmeden ona şöyle diyordum.
“Maya, git, babaya sor bakalım acıkmış mı?” Mayacık koşup babasına:
“Μπαμπά, πεινας?” (Baba, acıktın mı?)
“Ναι, πεινάω” (Babası: evet, acıktım)
Maya hemen bana koşup. “Anne, baba acımış” diyordu. İlk zamanlar biz de şaşırıp kalıyorduk. Oysa şimdi, her gece çocuklarımızın bana “iyi geceler, anne” babasına “Καλή νύχτα, μπαμπά” demeleri hayatımızın içindeki öyle doğal bir şey ki…
Biz OPOL yöntemini ilk defa kızımızda denemeye başladığımızda açıkçası ne kadar başarılı sonuç vereceğini bilmiyorduk. Belki bu her çocuk için geçerli olmayabilir. Ama biz kızımızla başladık, denememiz mükemmel sonuçlar verdikçe yürekleniyor; onun kendini her iki dille de ifade edişini hayranlık içinde izliyorduk. Aynı yöntemi tabi ki oğlumuza da uyguladık. Onda da başarılı olduğunu görüyoruz.
Çocuğun okula hangi ülkede gittiği ve ne dilde eğitim aldığı da önemli bir etken elbette. Mesela kızım anaokuluna gidinceye kadar günün büyük bir çoğunluğunda yalnızca benimle birlikteydi. Onunla bol bol, her konuda konuşuyordum, birlikte oynuyorduk. Dolayısıyla okul öncesi dönemde, o da kendini annesinin dilinde çok daha rahat ifade edebiliyordu. Ama Yunancayı da mükemmel anlıyordu, cevaplıyordu. Oyuncaklarıyla yalnız kalınca da tercihi onlarla Türkçe konuşmaktan yanaydı. Anaokuluna gitmeye başlar başlamaz, birden günün belli saatlerinde bulunduğu ortam ve o ortamda konuşulan yegane dil değişivermişti. Öğretmeniyle sık sık görüşüyor, kendini ifade etmekte yeterli kalıp kalmadığını soruyordum. Hiçbir problemi yoktu. Anında, sanki bir dil tuşuna basılmış gibi, Yunanca iletişime geçiveriyordu. Hatta bazen okul dönüşünde, o gün okulda olan bitenleri o aynı heyecanla anlatırken arada Yunanca kelimeler de kaçıveriyordu
Bense hiç bir zaman yargılamadan, eleştirmeden, kızmadan dinliyor; sabırla Yunanca söylediği sözlerin Türkçelerini söyleyip sözlerini onaylıyordum. Böylece hiçbir zaman hatırlayamadığı kelimeler için bana karşı eksiklik hissetmedi. Okuldaki arkadaşlarının yanında benimle başka bir dili konuşmaktan da ne çekindi ne utandı ne de sıkıldı. Tam tersine bunu yalnızca ikimizin arasındaki gizli bir bağ olarak algıladı. Etrafındaki hiç kimsenin anlayamayacağından emin olarak fikrini yalnızca bana söyleyebilmenin tadını çıkardı
Şimdi okula başlamasıyla birlikte 3 yaşındaki oğlumun önünde daha geniş ufuklar açıldı. Şimdilerde o okulda oynanan oyunların adlarını Yunanca isimleriyle söyleyerek bana okul maceralarını anlatıyor
”









Son Yorumlar