2015 yılı arşivl

46dan 47ye giden yolda öğrendim ki…

3

Bir sabah bir kalkıyorsun ki 47 yaşındasın!

Kimine göre çooook uzak görünen bu yaş, başından geçmiş birineyse “keşke şimdi…” dedirtebiliyor. Aslında herkes yaşadığı yaşın güzelliğinin farkına varabilse bir kere! Ama illa ki bir kusur, bir memnuniyetsizlik buluyoruz. Halbuki kusuru başkalarında, yeni yaşta, yeni yılda bulmakta gösterdiğimiz çabayı, yapamadıklarımıza harcasak gerçekleştiremediğimiz hayalimiz kalmayacak.

Oysa hayaller hep bekliyor. 

Bir türlü gidemediğimiz uzun seyahatler askıda bekliyor; çocukların büyümesini, kesenin dolmasını, patronun gönlünden birkaç gün izin kopmasını, onu, bunu…

Hayallerimizi gerçekleştirmek için o ilk adımı atacak cesaret olmayınca; “Çocuk var, para yok, iş çok, izin yok” gidi bahaneler, sebepsiz memnuniyetsizlikler de hiç bitmeyecek…


Mesela…

 

Sabah sabah kendi kendime diyorum: “47! Ne biçim bir yaş! Çift sayı değil, 3e bölünmüyor, 4e bölünmüyor, 5e bölünmüyor, 6ya, 7ye.. Asal sayı mıdır nedir?” 

 

Bahane işte!

46’nın güzelliği 2’ye bölünebilmesi değildi elbet… 46 yaşımı nasıl yaşamış olmamdı.

Geçen sene leyleği havada, yunusu denizde görmüş olmalıyım ki yalnız trenle, uçakla, otobüsle kilometrelerce yol gitmedim, denizlerde de fersah fersah gezindim.

2 çocuklu bir annenin bir sene içinde yapabileceği en uzun yolculuklara çıktım.

2 çocuklu olalı beri ilk defa kendimle bu kadar baş başa kaldım. Tek başına kalmak, sevdiklerinden ayrı kalmak pahasına olabiliyor elbette. Hiç özlemediğim kadar da çok özledim. Ama anladım ki bazen bunu da yapmak, her şeyi geride bırakıp gitmek de gerekiyormuş.

Bazı şeylerin ben yokken de olabileceğini görmek, idrak etmek lazımmış. Çocuklar da buna alışmalıymış, anne de…

Nasıl her batan günün ardından yeni bir gün doğuyorsa, yeryüzüne doğanların da devr-i daimi kaçınılmaz oluyor. Aldanıp da, biz olmadan yaşayamazlar, sandığımız çocuklarımız da kendi ayaklarının üstünde durmayı beceriyorlar. 

Dario, “Külotunu değiştir, oğlum” dediğim zaman, “neden? misafir mi gelecek?” diyecek kadar tatlı ve naif olsa da, kendi istediği gibi saç tıraşı bitince, aynaya şöyle yandan bir bakış atacak kadar;

Maya, eskrim takımıyla kendi başına Atina’ya yarışlara gidebilecek, bana “ne zaman topuklu ayakkabı giyebileceğim?” diye soracak kadar büyüdüler işte.

Onlar büyüyor, biz de büyüyoruz.

Ara sıra, benim “dinazor” dediğime Dario’nun “anne, o Trikeratops” dediğinde, Star Wars’ın onlarca Droid’ini çocuklar gibi ezberleyemeyip, “amaaan, bence hepsi droid  işte” dediğim zaman kendimi babaannem gibi hissetsem de mesele değil.

Hayat devam ediyor. Sadece rollerimiz değişiyor…

♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥

Son birkaç yıldır, her sene bir doğum günü yazısı yazmak geleneksel hale geldi. Belki de önceki seneleri de okumak istersiniz; 46 yaş, 45 yaş, 44 yaş, 43 yaş.

Girit’te ilk Onur Yürüyüşü – 1.LGBTQI+ Pride Κρήτης

1

Çok renkli bir hafta sonu geçirdik. Aynı zamanda ilklerin yaşandığı özel bir hafta sonuydu bizim için. Kelimenin tam anlamıyla şehrimize renk katan ilk olay, geçen Cumartesi günü gerçekleşen LGBTQI Onur Yürüyüşü’ydü. Girit adasında ilk defa gerçekleşen bu Onur Yürüyüşü, “bağzı” kesimler tarafından yadırganmadı desem, yalan olur.

Yürüyüşle ilgili, ilk tuhaf tepki, yürüyüş iznini bizzat veren İraklio belediyesinden geldi. Kim bilir buna izin verdiği için ne eleştirilere maruz kalmıştı ki yürüyüşten bir gün önce, “Onur Yürüyüşü sırasında çıkabilecek her hangi bir olaydan sorumlu olmadığını” -nedense- belirtme gereğini görmüştü.

Bu tuhaf durum, bana, yıllar önce bir gün İzmir’in pek de tekin olmayan bir mahallesine arabamızı park ettikten hemen sonra beliren, sataşmaya bahane arayan çocukların tehdidini hatırlatmıştı: “Buraya arabanıza park ediyorsunuz ama başına bir şey gelirse, biz karışmayız” demesi gibi, kendi kendine günah çıkartmak mıydı ki bu?

Bu sadece bir yürüyüştü. “Biz de varız. Kabullenseniz de kabullenmeseniz de…” demenin yürüyerek, en fazla haykırarak yapılanıydı. Bundan en fazla rahatsız olan, elbette ki kiliseydi. Zaten kilise, herkesi olduğu gibi bağrına basması gereken bir kurumken, tam tersi, ne kadar alışılmadık durum varsa hepsine karşıydı. İşin gerçeği “yüce” bir hesap-kitap ve çıkar müessesesine dönüşmüş olan kilise, yoga yapanlardan tutun da, “şeytanın müziği” dedikleri Rock müziğini dinleyenlere kadar pek çok kişiyi dışlamak için bahane aramakta, okullarda cinsel eğitim verilmesine bile karşı çıkmakta.

Siz, isteseniz de istemeseniz de, biz varız ve aranızda yaşıyoruz” diye haykırmaktan çekinmeyen LGBT bireylerinin, toplum içindeki varlıklarını kanıtlayabilmeleri ve homofobiye, transfobiye, heteroseksizme ve cinsel baskının her türlüsüne karşı dayanıştığı, seslerini duyurabildiği yegane bir fırsattır bence, Onur Yürüyüşleri. Cinsel kimliğini saklayan, saklamak zorunda kalan, şiddete maruz kalan pek çok LGBT bireyinin yegane arzusu yalnızca oldukları gibi kabul görmektir. Buna rağmen yalnızca “varlıkları” bile bazı insanların tahammül edemeyeceği kadar ucubik bir durumdur. Bunu gariplik, acaiplik, tuhaflık, sapıklık, günahkarlık, hatta tedavi olması gereken bir hastalık olarak görmekte ısrar ve inat ederler. Kapılarını “genel geçerli” koşullar dışındaki her çeşit ilişkiye tamamen kapatmışlardır. Yalnızca kapılarını mi?  Gözlerini de… Sanki “ötekiler” yokmuş,  hiç var olmamışlar gibi davranırlar.

Yukarıdaki fotoğrafı çekerken, yürüyüş kortejinin başını çeken 2 kişiyi, bilinçli olarak arkadan çektim. Onları destekliyorum, derken, kendime rengarenk malzeme etmek değildi niyetim. Öte yandan yaşadığım şehirde ilk kez gerçekleşen bu olayı gururla paylaşmak da istedim.  Bu fotoğrafı sosyal medyada paylaşmamın üstünden çok geçmeden Yunanlı bir arkadaşım da çok beğenmiş ve benim adımı da belirterek kendi profilinde, Giritte yapılan bu ilk Onur Yürüyüşünü överek dostlarına duyurmuştu. Birkaç dakika geçmeden, fotoğrafımın altında bırakılan yorumlar beni hayrete düşürdü:

– Bu ne rezillik!? Zaten afişlerini gördüğümde şok oldum, gözlerime inanamadım.  Onlarla bir alıp vereceğim yok ama böyle ortalıkta görünmeleri, özendirmelerine de hiç gerek yok. Buna tanık olan bir çocuğa gel de açıkla şimdi.Olacak şey değil yani… gibi tepkiler, üstelik bizim yaştan, yerli halktan geliyordu.

Anlaşılan geri kafalılığın ne yaşla ne milletle ne de dinle filan alakası yok.

Önceleri LGBT harfleriyle sınırlı olan terim, artık LGBTQI ( Lesbian, Gay, Bisexual, Transgender, Queer or Questioning and Intersex ) olarak daha kapsamlı hale girmiştir.

Bense, o gün Girit’te yaşanan bu ilk’i fotoğraflayıp ölümsüzleştirmek için, heyecanla yürüyüşün başlayacağı meydana erkenden gitmiştim. Yürüyüş, başlangıçta meydanda bekleşen çekingen küçük grubun, dikkat çekecek derecede çoğalmasına fırsat tanımak uğruna söylenenden 1 saat kadar sonra başlamıştı. Şehrin en büyük meydanından, merkezine doğru ana caddeden aşağıya ilerleyen kortej için trafiği kapatan polis memuru da 10 metre kadar önümüzden ilerliyordu.

İlkler kolay değildir. Tepki alır, yadırganır.

İlk LGBT Pride’tan rahatsız olanlar, yol boyunca fark ediliyorlardı: “Bir bu eksikti!” diyerek başını ayıplar gibi sallayan yaşlı teyzelerden tutun da, “bunlar şey canım… hani işte… kadın kadına…” deyip de “lezbiyen” lafını ağzına almaya bile çekinen yaşlı dedeler mi ararsınız?!…ki bir tanesine “Lezbiyen, denir onlara” diyerek yardımcı oldum kendisine ve aşamadığı tabularına 🙂

Böyle bir yürüyüşe -fikirlerini soracak olursanız- asla onay vermeyen hatta lanetlemekten de geri kalmayanların başında ise kilise geliyor tabi ki!…

İşte sırf bu yüzden bu kareleri çekmek için 2 saat sabretmiştim. Şehrin en büyük kilisesinin önüne yaklaştıklarında koşarak önden gidip en uygun köşeyi bulup beklerken, kortejin önünde giden polis bana -kendince- fikir vermeye kalkıştı:
– Şöyle karşıya, kilisenin basamaklarına çıksana, daha güzel çekersin, dedi.
Bense kaç saattir o anı beklemiştim. Ona:
– Olmaz, ben istiyorum ki yürüyüşün arkasından kilise görünsün, diyerek sırıttım.
Adam pek de anlam verememiş gibi baktı bana… bir şey anlamadığını anladım. Olsun, ben istediğim açıdan istediğim gibi kareleri yakalamıştım 🙂

 

 

1969 yılında yaşadıkları şiddet ve ayrımcılığa karşı lezbiyen, gey, biseksüel, trans ve intersekslerin çıkardıkları Stonewall ayaklanmasının yıl dönümüne denk gelen tarihlerde dünyanın bir çok yerinde yıllardır Onur Yürüyüşleri gerçekleştirilmektedir. Türkiye’de ise Onur Haftası adıyla 1993 yılından bu yana çeşitli etkinlikler ve yürüyüşler gerçekleştirilmektedir. İzmir’de de son üç yıldır onur yürüyüşü yapılmaktadır.
Burada kastedilen “onur”, kişinin kendisi oluşunun, kendi varoluşundan utanmayışının onurudur.

Oysa İstanbul’da, bu sene 23. kez düzenlenen Onur Yürüyüşüne polis müdahale etti; TOMA’yla, gazla ve plastik mermiyle saldırdı. Ramazan gerekçesiyle yürüyüş engellendi, polisin saldırıları basın açıklaması yapılması esnasında dahi sürdü.

Çok ilginç bir belgeye rastladım internette: Ramazan gerekçesiyle Onu Yürüyüşü’nü yaptırmayan AKP hükümeti, seçim propagandaları sırasında, Onur Yürüyüşü’nü bile kendine propaganda malzemesi yapmaktan çekinmemiş, “Türkiye Ramazan ayında Gay Pride yapılabilen bir ülke” diye broşürler bastırmıştı.

 Şu son birkaç gündür çeşitli yerlerde yapılan Onur Yürüyüşleri vesilesiyle yayınlananlar arasında belki de her şeyi özetleyen şu hashtag oldu:

#gözlerinizinönündebirbirimiziseviyoruz

“İnsanların birbirlerini farklılıklarına rağmen değil, tam da bu farklılıklar yüzünden sevdiği başka bir dünya mümkün.”

FALAFEL

6

Yemekli misafir ağırlamak kolay iş değil. Özellikle konuklar arasında, farklı kültürlerden gelen misafirler de varsa. Herkesin yediği, içtiği, inandığı kendine ama karşındakinin seçme hakkına da saygı göstermek zorundasınız.

Mesela;

Misafiriniz Musevi ya da Müslümansa domuz eti koyamazsınız tabağa. Hinduysa ya hiç et yemez vejetaryendir; et yiyense de dana pişiremezsiniz ona. Ortodoks Museviyse etin sütle, kremayla birlikte pişmesine Kaşrut izin vermez. Budistse zaten hiç et yemez. Jain ise et de yemez patates, soğan, sarımsak gibi hiçbir kök de yemez. Lacto ovo vejetaryense yumurtalı ve sütlü yiyecekler uyar;  Lacto vejetaryen yalnız sütlüyü yer; Ovo Vejetaryen yalnız yumurtalıyı yer. Kimi vejetaryenim der ama balık yer. Vegansa ne etliyi ne sütlüyü ne yumurtalıyı ne de ballıyı yer. Ramazanda Müslümana gündüz yediremezsin, Paskalya öncesindeki Büyük Perhiz‘de Hristiyana ne etli ne sütlü pişiremezsin; denizdekiler dışında hayvansal hiçbir şeyi yemez. Hatta Ortodoks rahipler belli günlerde zeytinyağ bile yemez; (diyeceksiniz ki insan ömründe kaç kere rahip ağırlar evinde, ama olur ya rast gelir bir gün…) benden söylemesi 🙂

 

Ama bitmedi. İnancı koy kenara sağlık sebeplerini de unutmamak gerek. Çölyaklıya bulgur pilavı yapamazsın, şeker hastasına pirinç pilavı. Tansiyonu olana turşu yedirilmez, hamileye ne gazlı ne de alkollü içecekler. Laktoz intoleranslıya muhallebi, kazandibi ikram edilmez. Aslında yumurta, çikolata, soya, gluten, çerez, mantar, bakla alerjisi gözardı edilemez.

 

Düşünün ki kişisel damak zevklerini hesaba katmıyoruz bile.

 

Şimdi tüm bunların kesiştiği bir nokta bulunmaz gibi gelse de, güzelim bakliyatlar, salatalar herkese uyar. Et olmayan sofralar, şahsen beni hiç bozmaz ama insanların çoğu sofrada misafirine etli yemek ikram etmedi mi, misafiri ağırladık saymazlar nedense… Et yemeyen insanları yemeğe çağırdıklarında da kara tasalara bürünürler ve nedense canım bakliyatları misafir sofralarına yakıştırmazlar. Onlara göre, kuru fasulye ve pilav, “misafirlik” bir yemek olmak ne kelime, esnaf lokantasında tabldot menüsü olmaktan öteye geçemez.

Siz de misafirinizi fasulye-pilavla ağırlamak istemeyenlerdenseniz; bakliyatların kraliçesi nohutla yapılan harika bir tarifim var size: FALAFEL!

Boşuna, Ortadoğunun en popüler pide arası fast-food’u olmamıştır.

Falafel, İsrail’de (özellikle Filistin’de), Lübnan’da ve Mısır’da yaygın olarak yapılır. Orta doğuya özgü bu lezzet, adını bütün dünyada duyurmuş, pide arasında elde yenen bir sokak yiyeceğidir aslında. O kadar popüler olmuştur ki fast-food deyince akla ilk gelen McDonald’s bile, bazı ülkelerde menüsüne McFalafel eklemiştir. Ramazan ayı boyunca, bazı ülkelerde ayak üstü iftar yerine de geçmektedir. Genellikle nohuttan; bazen kuru bakladan, bazen de ikisinin karışımından oluşturulan köfte harcından yapılan nohut-köfteleri bol yağda kızartılıp pide arasında soğan, maydanoz, domates, turşu, marul, roka ve tahin sosuyla birlikte bir lezzet şöleni olarak önünüze gelir. Protein ve lif açısından zengin olan nohutta; kalsiyum, demir, magnezyum, C ve B vitaminleri olduğuna göre, vejetaryenler arasında da popüler bir yiyecek olmasına hiç şaşmamak gerekir.

Arap ülkeleri ve İsrail arasında zaman zaman “Falafel kimin?” tartışmasının çıkmasına hiç şaşmamak gerek!

 Biz yıllardır, bıkmak usanmak bilmeden şu sözleri duymaz mıyız; “Kahve Türk mü, Yunan mı?”, “Baklava kimin?”, “Yoğurt bizim, hatta dolma da bizim!”. Verilecek cevap da kime, neye yarayacaksa?  

Bu arada, Kahvenin kime ait olduğu konusunda, fikrimi merak edenlere, daha blogumu yeni açtığımda, 2006da yazdığım şu yazımı okumalarını öneririm.

Biz falafeli ilk defa İsrail’de yemiştik ve tadı damağımızda kalmıştı. Hep dışarda yenen, evlerde pişmeyen bir şey olduğu için de tarifini edinemeden döndüğümüze çok üzülmüştük o zamanlar. Bir gün evimizde de aynı lezzeti yapıp, pek çok arkadaşımızın da ilk kez bizim sayemizde bu lezzetle tanışacağı aklımızın ucundan bile geçmezdi. Türkiye’de daha yeni yeni tanınmaya başlayan falafeli, daha önce dışarıda yiyip / beğenip de, falafelin evde nasıl yapılabileceğini merak ediyorsanız, benim tarifimi mutlaka deneyin derim.

Doğrusunu söylemek gerekirse biz hep göz kararıyla yaptığımız için, nohutun tam miktarını veremeyeceğim. Tecrübelerimden kesin olarak söyleyebileceğim tek şey, falafel için nohutları önceden haşlamaya kalkmayın. Birkaç başarısız deneyimden sonra işin sırrını öğrendik ki falafel için nohutlar haşlanmıyor ancak uzun saatler boyunca (en azından 12 saat) suda bekletilip kabartılıyormuş.

  • Önceki geceden suda ıslatılmış nohut (1 kilodan daha az – 800 gr. kadar)
  • 2 – 3 orta boy kuru soğan
  • 2 demet maydanoz  (isterseniz biraz da taze kişniş)
  • birkaç yemek kaşığı nohut unu (yoksa normal un)
  • kimyon, karabiber, tuz
  • kızartma için yağ
  • ve bütün bunları öğütebileceğiniz güçlü bir mutfak robotu/blender

Önceki günden suda bekletilmiş nohutları, maydanoz ve soğanlarla birlikte robotta öğütüyoruz. Nohutların tamamen püre gibi olması GEREKMİYOR; bilakis dişe gelecek kıvamda çekilmesi kızartıldığı zaman ona özgü kıtırlığı veriyor. (Çok da iri parçalar kalmamalı; o zaman da yaptığımız köftecikler yağda dağılabiliyor.) Açıkçası, öğütücünüzün kuvvetine göre ve zamanla deneye deneye en uygun kıvamı tutturuyorsunuz.

Falafel harcımız bu aşamada yemyeşil olmalı. Şunu da eklemek isterim ki nohutlar uzun süre suda bekledikleri için böyle bile yenilebilir. Aynı taze nohutların lezzetinde oluyor.

Sonra kuru malzemeleri ekliyoruz. Baharatlarımız ve karışımı elimize aldığımızda elimize yapışmayacak kıvama getirecek kadar birkaç kaşık nohut unu (ya da yoksa normal un). Çok fazla un eklemiyoruz ki nohut köfteleri hamurlaşmasın. Bu arada bir tavada yağı kızdırıyoruz.

Ve sıra geldi falafellerin hepsini aynı boyda yapan süper alete! Biz bunu, yıllar önce falafelle ilk tanıştığımız yer olan İsrail’den, Kudüs’ten almıştık. Sanırım internetten de satın almak mümkün. Ama böyle bir aletiniz yoksa da falafelleri bir yemek kaşığı yardımıyla, fazla büyük olmamak kaydıyla elinizle de yapabilirsiniz.

Bu özel aletin, yanındaki düğmeyi geri çektiğinizde haznesi açılıyor. Tekrar düğmeyi ittiğinizde de hazneye doldurduğunuz şeyi itiyor.

Böylece, falafel kalıbının haznesini karışımla doldurup bastırdığımızda aynı boyda köftecikler elde ediyoruz.

Bir bıçak yardımıyla kalıptan çıkıp kızgın yağa giren falafellerin kızarmış halleri de aşağıdaki gibi oluyor.

Kızarmaları da çok uzun sürmüyor. Neredeyse 2 dakika içinde, renkleri değişir değişmez yağdan çıkarmanız gerekiyor. Belki de falafel yapmanın, birden fazla kişiye ihtiyaç duyduğu en zor aşaması bu kısım. Birisi kızgın yağa falafelleri tek tek kalıptan çıkartırken, bir başkasının aynı anda kızarmışları çıkarması gerekiyor. Eğer bu işe yalnız kalkıştıysanız, o zaman tavayı çok fazla doldurmadan, azar azar miktarlarda kızartmanızı tavsiye ederim ki bir yandan kızaranları kavrulmadan çıkarmayı yetiştirebilesiniz. İnanın tahmin ettiğinizden de çabuk oluyorlar.

Falafellerinizi isterseniz kızarmış patatesle ya da bizim en çok sevdiğimiz şekliyle Arap pidesinin içinde servis yapabilirsiniz.

İşin en zevkli yanı da sofraya bütün malzemeleri koyup herkesin kendi falafelini istediği gibi hazırlaması. İnanın, çocuklar da bundan büyük keyif alıyorlar 🙂

Son olarak da, falafelin olmazsa olmazı “Tahin Sosu“ndan söz etmek istiyorum.

Sosun, malzemeleri tahin, limon, biraz tuz ve arzu ederseniz biraz sarımsak. Hepsi bu!

Tahinin içine limon suyunu -en ideali bir çırpma teliyle ya da mutfak robotunda- azar azar karıştırıyoruz. Çünkü limon suyu tahini koyulaştırıyor. Evet, yanlış duymadınız, sulandırmıyor, koyulaştırıyor. O yüzden limon suyunu azar azar katarak ve sürekli karıştırarak sosumuzu arzu ettiğimiz kıvama getiriyoruz.

Tahinli sos, inanın, falafellere çok yakışıyor.

Etsiz sofralarda misafir ağırlamaya utananlara, unutulmayan ziyafetler verebilmeniz dileğiyle…

Montaigne Mutfakta Denemeler Tabakta – Bahar Yaka

1

Haftalardır beklediğim paket geldi önceki gün. Uzun süredir bir kitabı böylesine elimden düşürmeden, bir solukta okuyup bitirmemiştim.

Ne büyük bir gurur kaynağıymış. Canım kardeşimin 2. kitabı sözünü ettiğim. İlk kitabı daha o konuda hiçbir kitap basılmamışken derlediği Glutensiz Tatlar idi. Ama bu kitabı bambaşka bir kıvamda. İçinde tariflerden çok hayatın ta kendisi var. Ailemizden, hayatımızdan, mahallemizden, komşumuzdan, annemden, benden, ondan öyle çok izler var ki…

Düşünün ki bir gün mutfağınıza çok özel bir konuk geliyor. Yüzyıllar öncesinden… bambaşka bir kültürden ve çağdan… Onunla bazen kahvenizi bazen de akşam için yaptığınız yemeğinizi paylaşıyorsunuz. Derken, zamana meydan okuyan bir muhabbet başlıyor.

Montaigne Mutfakta Denemeler Tabakta

Berlin Duvarı

0

29. Aralık. 2014: O sabah uyandığımızda ve perdeleri açtığımızda karşımızdaki görüntü buydu: Evet, kar yağmıştı!… ve bütün çatılar, parmaklıklar, kaldırımlar, merdivenler bembeyaz karla kaplıydı.

Şunu anladık ki kara alışkın memleketin hali bir başka oluyormuş. Türkiye’de kar yağdığında en büyük şehirlerimizde bile trafik felç, okullar da hemen tatil olur. Haberlerde buzlu yollarda kayanların, kaza yapanların görüntülerinden geçilmez. Oysa biz uyurken yağıp her yeri 1 karış kalınlıkta kaplayan karları ne zaman temizlemişlerdi de biz sokağa çıktığımızda yollar açılmış, trafik normal seyrinde akıyordu? İnanılır gibi değildi bizim için.

Gün o kadar yavaş yavaş ağarıyordu ki Berlin’de… Ne kadar kuzeyde olduğumuzu unutmuştuk tabi…

Giritte yaşadığım ve doğma büyüme İzmirli olduğum için, ister istemez, “her yerde kar var” şarkısını mırıldanıyordum bütün gün 🙂

Kreuzberg’de kalıyor olmamız bize bugün de büyük kolaylık sağlamıştı. Berlin duvarına çok da uzak değildik. S-Bahn ya da U-Bahn trenlerine Warschauer Straße yönünde biniyorsunuz ve son istasyonda iniyorsunuz.

Warschauer Köprüsü, Doğu ve Batı Berlin’i ayıran Spree nehrinin üstünde bulunuyor. Trenle bu köprüden karşıya geçtikten az sonra, son istasyonda iniyorsunuz ve geldiğiniz yöne (geriye) doğru biraz yürüdükten sonra Duvar’ın başında buluyorsunuz kendinizi.

Ve Berlin Duvarı…

Berlin’ kadar gelip de meşhur Berlin Duvarını görmeden, dokunmadan, fotoğraflamadan, olmazdı değil mi?

Doğu Almanya hükümeti, vatandaşlarının Batı Almanya’ya kaçmalarını önlemek için, 13 Ağustos 1961 tarihinde  Berlin Duvarı (Berliner Mauer)nın yapımına başladı. 46 km uzunluğundaki Berlin Duvarı’nın yerine, önce sadece basit bir tel örgü çekildi. Daha sonra bu örgünün yerine, kapitalist batının “Utanç duvarı” dediği Berlin Duvarı inşa edildi.  Doğu ve Batı Berlin’in arasındaki bu duvar, aslında biri 3,5 digeri 4,5 metrelik iki parçadan oluşuyordu. Doğu tarafına bakan duvar kaçmaya yeltenecek insanların kolay görünmesi için beyaza boyanmıştı. Buna karşılık Batı Almanya’ya bakan taraf ise grafitti ve çizimlerle doluydu. Doğu kısmında duvar boyunca yerde çelik kapanlar ve mayın tarlaları bulunuyordu, 186 yüksek gözetleme kulesi ve yüzlerce lamba konmuştu. Doğu tarafında motorsikletli ve yaya polisler ve köpekler de kontrol halindeydi. Duvar boyunca 25 karayolu, demiryolu ve su yolu sınır kapısı yer alıyordu.

 

Tüm bu kontrol ve gözetlemelere rağmen, yaklaşık 5 bin kişi tüneller, evde yaptıkları balonlar ve bunun gibi yollarla, Doğu’dan Batı’ya kaçmayı başardı.

 

Doğu Alman hükümeti bu duvarı, sosyalist Doğu’yu kapitalist Batı’ya karşı koruyan bir kalkan olarak gösteriyordu. Oysa bu duvar, Doğu Almanya’daki kendi yurttaşlarının seyahat özgürlüğünü gasp ederek bu ülkeden çıkışlarını engelliyordu. 1989 yılı başlarında Alman Hükümetinin, isteyen Doğu Almanya vatandaşlarının Sovyetler Birliği dahilindeki diğer Doğu Bloğu ülkelerine geçiş yapmasına izin vermesiyle birlikte

, binlerce Doğu Alman vatandaşı Polonya, Çekoslavakya, Macaristan, Yugoslavya gibi ülkelerin başkentlerine akın etti ve buralarda bulunan Amerikan, İngiliz, Fransız büyük elçiliklerine sığındı. Daha sonra da özel trenlerle Doğu Bloğu dışındaki ülkelere kaçmaya başladılar. Kaçışın bu kadar yoğun olduğu bir durumda, duvarın bir anlamı kalmamıştı. Doğu Alman hükümeti, duvarın kaldırılmasına karar verdi.

9 Kasım 1989’da bu karar halka açıklandığı andan itibaren duvarın iki tarafında yüz binlerce insan birikmeye başladı. Gece yarısına doğru, ilk olarak Brandenburg Kapısı‘ndan başlayarak barikatlar kaldırıldı. Her iki Almanya tarafından yaklaşan insanlar duvarın üzerinde buluştular. İnsan seli bir saat içinde yüz binlere ulaştı. Duvarın yıkımına resmi olarak 13 Haziran 1990’da,  Bernauer Straße’de 300 Doğu Alman sınır askeri tarafından başlandı. Berlin duvarının yıkımı 13 Ekim 1990´da resmen sona ermişti. Duvarın şehrin içinden geçen kısmı aynı yılın Kasım ayına kadar neredeyse tamamen ortadan kaldırıldı.

İşte o sabah, duvar boyunca yürürken; 1961den 1990a kadar 30 yıl boyunca, bu duvarın iki yakasında kim bilir ne hasretler çekildiğini; birbirini yıllarca (ve belki de bir daha asla) göremeyen darma dağınık olmuş aileleri, duvarın ardında kalmış sevdiğinin özlemiyle yaşayan sevgilileri düşünüyordum. Kim bilir ne kadar çok insanın hayatında silinmeyecek izler bırakmıştı bu beton yığını…



Doğu ve Batı Berlin arasında, doğal bir sınır çizgisi gibi uzanan Spree nehrinin doğu kıyısında, Warschauer Köprüsü’nden başlayarak 1,3 km. boyunca uzanan duvarı 1990 yılında, 21 farklı ülkeden tam 118 sanatçı resimleriyle süslemiş. Bugün East Side Gallery diye anılan, eski Berlin duvarından kalan bu kısım, 100ün üzerinde eserle gerçekten de tam bir açık hava galerisi.

Aradan geçen zaman zarfında duvardaki resimlerin 2/3si tahrip olmuş. Duvardaki eserlerin restorasyonuna tekrar 2009 yılının Mayıs ayında başlanmış. Hatta bir grup sanatçı resimlerinin restore edilmesine, CopyRight haklarını kullanarak, karşı çıkmış.

Duvardaki en bilinen resimlerden biri, Leonid Brezhnev ile Doğu Alman lideri Erich Honecker’in sosyalist öpücüğü, Rus ressam Dmitri Vrubel tarafından resmedilmiş.

Kısacası, Berlin’e gittiğinizde görülmeye değer yerlerden biri burası.

Bazı resimler Pink Floyd’un unutulmaz “The Wall” filmini anımsatırken, bazıları da çok güzel sloganlar taşıyor.

Many small people, who in many small places, do many small things, can alter the face of the world.

İnsanları ayıran başka duvarlar olmasın,

Savaşlar hiç olmasın!

Go to Top