2014 yılı arşivl

46 yaş

14

“Tree of Life” by Catherine Barry Hayes

 

Doğum günlerini oldum olası severim. Benim olmasalar da… Özellikle çocukken tadına doyulmaz. Bütün sevdiklerin tarafından sarılan, hediyelere boğulan çocuk olmaktan güzeli var mı? Hediyeler, arkadaşlar,  tam da senin istediğin gibi anneciğinin elleriyle yaptığı kocaman pasta… pastanın üstünde her sene artmasını hiç de dert etmediğin mum sayısı… Yıllar geçtikçe, gitgide artan yaşlar ve bu dünyada gitgide eskiyen biz.

Her birimiz gibi, eskiden doğum günü pastasına sevinen mutlu bir çocukken şimdilerde pastayı yapıp yavrusunu sevindiren bir anneyim. Bundan da memnunum, şikayetçi hiç değilim 🙂

Büyümek, yaşlanmak herkesi farklı yönde etkiliyor. Kimisi daha 30lu yaşlarından, “eyvah! n’oluyor bana?” paniğine kapılıyor, kimisi de 60 yaşında her zamankinden de daha genç ve dinç hissederek, yaşamı büyük bir aşkla kucaklayarak karşılıyor. Hangi yaşa giriyor olursan ol, kendini nasıl hissettiğinle bitiyor iş bence.

46

Bazılarının sorarken bile çekindiği “kaç yaşındasın?” sorusuna vereceğim cevap bu artık. Büyük ihtimalle de ilk tepki “aaayy, hiç göstermiyorsun” olacak. Halbuki göstersem ne olacaktı ki?…

Ben nasıl hissediyorum; hala kaç yaşındaymış gibi hissediyorum kendimi?… Önemli olan da bu değil mi?

“Eh bizden geçti artık…” deyip eskilerin deyişiyle “unumu eleyip eleğimi duvara astım” diyorsam, “yaş ermişse kırka bir çorba bir hırka”yla yetinip bir kenara çekilmeyi tercih ediyorsam; hayattan beklentilerim kalmamış, yeni bir şeyler yapmak için hevesim körelmişse, bana dünyanın en güzel hediyesini alıp verseler ne yazar?

26.. 36.. 46..

Belki enerjim, nefesim, görünüşüm de aynı değil, belki yapabildiklerim de. Ama şu bir gerçek ki her yaşın güzelliği ayrı…  her yaşın hayata bakışı, getirdiği yeni umutlar, heyecanlar ve gelecekten beklentiler de öyle…

Hayat devam ettiği sürece, bizim hayata tutunacak dallarımız olması güzel… yoksa kendimizi şiddetli esen ilk rüzgara bırakıvermek, tutunduğumuz daldan baş aşağı düşüvermek de çok zor değil aslında.

Hayat ağacı vardır herkesin. Kendisiyle birlikte büyür, ağacı büyüdükçe o da yükselir göğe, bulutlara, yıldızlara. Dallarının arasında bazen kaybolur insan, bazen de aydınlığa çevirir yüzünü, gün doğumunun ya da gün batımının tadını çıkarır. Yüzünü batmak üzere olan güneşin son ışıklarına çevirip hayatın aslında ne kadar da güzel olduğunu itiraf etmeden duramaz… bazen de günün ilk ışıklarının o huzur verici sessizliğinde dinler yüreğinin sesini… işte o en sessiz, en huzur verici anlarda yürek fısıldar gerçekten içinden geçenleri… kulak vermek gerek… yüreğin sesini dinlemek gerek… yüreğin bize fısıldadığına önem vermek, her kelimesini ciddiye almak gerek. Korkmadan yaşamak, cesaret etmek gerek.

Nietzsche’nin, sevgilisi Lou Salome’ye gönderdiği mektupta; “Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin” dediği gibi.

Hayat ağacımız da bizimle birlikte büyür… bazen fırtınalarda savrulur, bazen güneşin sıcaklığında serpilip yayılır. Hayat da inişlerle, çıkışlarla doludur. Ağaçlar yan yanaysa daha kolay direnir fırtınaya. İnsanlar da öyle… en zor anlarda bir(kaç) dostunuz varsa daha kolay atlatılır her şey. Anladım ki iyi bir(kaç) dosttan güzel şey yoktur hayatta edinilecek. Parayla edinilen her şey zaman gelir bozulur, çürür, eskirmiş; bir tek dostlar kalırmış yanımıza, en zor anımızda koşan yardımımıza. İyi dostlar biriktirmeliymiş insan, para ve mal biriktireceğine… İşte bu ve bunun gibi gerçekleri bilebilmek için de, “bu” yaşa gelmeliymiş insan. Daha gençken bambaşka şeylere kafa yorarken, aklı bir karış havada, istese de anlayamazmış hayatın bu gerçeklerini. Bu yaşların da bu güzelliği varmış işte! 🙂

Duydum ki “Dünya’nın yaşı yaklaşık 4,54 milyar yılmış”. Sonra düşündüm. Demek ki benim de Dünya Tarihi’nde 1 / 100.000.000lik de olsa bir yerim varmış 🙂 Hoşuma gitti.

Varlığımla hayatlarında yer edindiğim insanları düşündüm. Belki bir gün ettiğim bir laf, yazdığım bir cümle, söylediğim bir sözle veya sıcacık bir kucaklayışımla, bir tatlı öpücüğümle, içten bir gülücüğümle, bir an için bile olsa, yüreğini ısıtabildiğim insanlar varsa, ne mutlu bana 🙂 Ben de birilerinin arkadaşı, dostu, sırdaşı, sevgilisi olabildiysem eğer…

Ve her şeyden de önemlisi benim kendim için nasıl hissettiğim; kendimle barışık olup olmadığım…

Bu sabah jimnastik salonuna gittiğimde düşündüm de; “sahip olduğum bu enerjiye şükretmeliyim” dedim kendi kendime. Sonra da yalnızca bugünün değil belki de bütün hayat felsefemin özeti belirdi zihnimde:

“46 dediğin nedir ki?!

Ben 36 gibi hissediyorsam 10 sene fazladan yaşamış olmak, aynı fiyata daha büyük kavanozda %25 fazladan çilek reçeli almak gibi…”

Son birkaç yıldır, her sene bir doğum günü yazısı yazmak geleneksel hale geldi. Belki de önceki seneleri de okumak istersiniz; 45 yaş, 44 yaş, 43 yaş.

Pazara giderseniz…

1

Pazara giderseniz, aynı lezzette ve kıvamda dayanılmaz avokadoları satan aynı güler yüzlü satıcıyı aynı köşedeki yerinde bulursunuz.

Bu lezzetin müdavimi olduğunuz için, sizi hemen tanır. Size gülümseyerek “günaydın” der ve poşeti uzatır. Avokadoları tek tek özenle seçerken keyfinize doyum olmaz. O kadar olgun bir taneye dokunursunuz ki onu poşete koymaya kıyamazsınız. “Eve gidinceye kadar dayanamayacak kadar yumuşak” diyerek onu satıcıya uzatırsınız. Siz seçmeye devam ederken…

üzerine limon sıkılıp azıcık tuz serpilmiş bir dilim avokado size uzatılır 🙂

Şaşkınlığınıza o şahane lezzetin sarhoşluğu karıştığı anda, bu da yetmezmiş gibi şöyle sorulursa;

– Bir Çikudya(*) ikram edeyim mi? 🙂

bilin ki Girit’tesiniz…

İşte bu yüzden ve daha pek çok sebepten seviyorum bu adayı…

 

Hamiş: Çikudya, Girit’te şarap için ezilen üzümlerin posasından damıtılarak yapılan, nam-ı diğer “raki”. Alkol oranı çok yüksektir; feci çarpar. Ama yine de bu, Giritlileri her fırsatta raki içmekten alıkoyacak bir gerekçe değildir. Pazarda bile 🙂

Daha önce raki’nin nasıl yapıldığını detaylı olarak şu yazımda anlatmıştım.

 

Öyle bir hayat… öyle bir aşk…

0

Öyle bir hayat yaşıyorum ki,
Cenneti de gördüm, cehennemi de
Öyle bir aşk yaşadım ki
Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.

Bazıları seyrederken hayatı en önden,
Kendime bir sahne buldum oynadım.
Öyle bir rol vermişler ki,
Okudum okudum anlamadım.

Kendi kendime konuştum bazen evimde,
Hem kızdım hem güldüm halime,
Sonra dedim ki ‘söz ver kendine’

Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin,
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin,
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin.
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin.

Öyle bir hayat yaşadım ki,
son yolculukları erken tanıdım
Öyle çok değerliymiş ki zaman,
Hep acele etmem bundan, anladım…

 

Nietzsche’nin sevgilisi Lou Salome’ye gönderdiği bir mektuptan.

Dünya Çocuk Hakları (Günü)

0

Dün (20.Kasım) Dünya Çocuk Hakları Günü’ydü.  Fırsatım olup yazamadım. Sonra düşündüm, yazabilseydim de ne yazacaktım ki…

Çocuk hakları, kanunen veya ahlaki olarak dünya üzerindeki tüm çocukların doğuştan sahip olduğu; eğitim, sağlık, yaşama, barınma; fiziksel, psikolojik veya cinsel sömürüye karşı korunma gibi haklarının hepsini birden tanımlamakta kullanılan evrensel kavramdır.” diye tanımlıyor wikipedia.

Peki ama bu ideal yaşam standartlarının dünya üzerinde, özellikle de ülkemizde kaçta kaçı uygulanabiliyor? Birkaç ana başlık altında araştırdığımızda Türkiye’deki durumun, kelimenin tam anlamıyla içler acısı olduğunu görüyoruz, ne yazık ki… Çünkü unutmamamız gereken bir detay var ki; hakları korunması gereken çocuklar,  sıcacık evinde, her şeye sahip olan, canını kimsenin üzmediği, karnı tok sırtı pek, tuzu kuru olan şanslı çocuklarımız değil yalnızca… özellikle bu “insani” yaşam koşullarına sahip olamayan ve üstüne üstlük, ezilen, çalıştırılıp sömürülen, cinsel istismara/tecavüze uğrayan, çocuk yaşta evlendirilen çocuklar.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2012 Çocuk İş gücü Anketi’ne göre, 6-17 yaş grubundaki 15 milyon 247 bin çocuktan 893 bini çalışıyor. Üstelik bazıları son derece ağır koşullarda çalıştırılıyor. Halbuki kanuna göre;

* Maden ocakları ile kablo döşemesi, kanalizasyon ve tünel inşaatı gibi yer altında veya su altında çalışılacak işlerde 18 yaşını doldurmamış erkek ve her yaştaki kadınların çalıştırılması yasaktır.

** Sanayiye ait işlerde 18 yaşını doldurmamış çocuk ve genç işçilerin gece çalıştırılması yasaktır.

≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈

Türkiye genelinde 6-17 yaş grubundaki bütün çocukların yüzde 91,5’i bir okula devam ederken, yüzde 8,5’i okula devam etmiyor. Çalışan çocukların yüzde 50,2’si okula gitmiyor, yüzde 49,8’i okula gidiyor.

≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈

334 çocuk yaşamını annesiyle birlikte cezaevinde sürdürüyor.

Türkiye’deki 15 yaşından küçük çocukların yüzde 27.7’sinin yoksulluk içinde yaşadığı ve bu oranın kırsal alanlarda yüzde 40.6’ya kadar çıktığı belirtiliyor.

Son araştırmalar, devletler önlem almazsa 2020 yılına kadar dünya üzerinde 100 milyondan fazla kız çocuğunun “çocuk gelin” olacağını gösteriyor.

Türkiye’de her üç kadından biri 18 yaşının altında evlendiriliyor.

TÜİK’in 2012’de yaptığı araştırmaya göre, Türkiye’deki her 100 kadından 28’i çocuk gelin. Bu oran sadece Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerini kapsamıyor; Türkiye’nin her yerinde çocuk gelinlere rastlanıyor.

Her 10 çocuk gelinden dördü, ikinci eş.

Kadın sığınma evlerimizde barınanların üçte biri, çocuk gelin.

Türkiye’de 1 milyon çocuk gelin olduğu söyleniyor. Türkiye bu konuda, Avrupa şampiyonu; Kongo, Afganistan, Uganda ve Nijer’in arkasından da dünya beşincisi durumunda.

≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈

Türkiye, dünyada çocuk istismarı (özellikle cinsel istismar) sıralamasında üçüncü. Sadece geçtiğimiz yıl Türkiye genelinde 18 bin çocuğun cinsel istismara uğradığı belirtiliyor. Son 10 yılda cinsel istismara uğrayan çocuk sayısı  250 bin,  tecavüze uğrayan çocuk sayısı 7 bin.

Çocuk İstismarı Komisyonu’na göre ise Türkiye genelinde yılda 7 bine ulaşan sonuçlar elde edilmiş.

≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈

Çocuklara tanınması şart olan insani haklar elbette olmalı. Her çocuğun fiziksel, ruhsal sağlığa sahip olmaya, barınmaya, bakılmaya, korunmaya, eğitilmeye hakkı vardır. Mesele şu ki, özellikle ülkemizde bu hakların ne kadarı hak olarak kabul ediliyor ve kaçta kaçı hayata geçirilebiliyor. Hayata geçmeyenler hakkında yasal düzenleme ne kadar yapılıyor? Cezalar ne kadar caydırıcı ve ne kadar uygulanıyor?

Halbuki çocuklar yalnızca mutlu olmak istiyorlar.

“Cömert Ağaç” kitabının yazarından uzun uzun söz etmiştim şu yazımda. Yukarıdaki çizim Shel Silverstein’a ait. Çocukların tatlı dünyasından ne de güzel bakabilmiş “Çocuk Hakları” konusuna da. Çocuklar açtıkları pankartlarla dile getirdikleri “haklar” şöyle:

“Daha uzun haftasonları, daha kısa okul saatleri, daha çok harçlık, daha az banyo ve duş, daha çok meşrubat, senede 17 yaz tatili istiyoruz, Brüksel lahanası istemiyoruz” diyorlar ve greve davet ediyorlar.

Bir Dost

0

Bir Dostu Olmalı İnsanın

Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın…
“Nereden çıktın bu saatte” dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;
“Gözünün dilini” bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı…
Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin.
İhtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin.
Kucaklamalı seni güvenli kolları, dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı…
En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin; gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz…
Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.
Alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.
Övmeli âlem içinde, baş başayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin, “hak ettim” diyebilmelisin.
Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegâne şahidi…
Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş…
Göz bebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin.
Ve sen ağladığında, onun gözünden gelmeli yaş…
Böyle bir dostum var benim.
Pek sık görmesem de hep yanımda olduğunu bildiğim, yalansız riyasız dertleşebildiğim.
Kuşağımın en iyisiydi hilafsız…
Beraber okuduk, birlikte koştuk son 20 yılın amansız parkurunu…
Katılasıya ağladık, doyasıya güldük yol boyu… Ekmeğimizi ve acılarımızı bölüştük. Çocuklar doğurduk, büyükler gömdük.
Sonunda yara bere içinde oraya buraya savrulduk.
Buluştuk geçenlerde…
Bitaptı; kayan bir yıldız kadar ışıltılı, bir o kadar yorgun:”- N’apıyorsun” diye sordum.
“- Seyrediyorum” dedi; “çaresizce, öfkeyle, şaşkınlıkla ama sadece seyrediyorum”.
Seyrettiği; kuşağımızın en kötülerinin, pespayelik yarışında ipi ilk göğüsleyenlerin zirveye hak kazanmalarındaki akıl almaz gariplikti.
İyiliğin ve ustalığın bu kadar eziyet gördüğü, kötülüğün ve yeteneksizliğin bunca ödüllendirildiği bir başka coğrafya var mıydı acaba?
Okuldaki ideallerimizden, gençlik coşkumuzdan söz ettik bir süre; tozlu raftaki bir kitabı yıllar sonra merakla karıştırır gibi…
Ülkemizin kaderini değiştirmeye azimliydik mezun olurken; lakin karanlığını boğmaya yemin ettiğimiz ülke, karanlığına boğmuştu bizi…
Pazarda görsek tezgâhından meyve almayacağımız adamların cenderesinde bir ömür geçirmiş, tünelden çıkış sandığımız ışığın, üstümüze gelen kamyonun farı olduğunu çok geç fark etmiştik.
Velhasılı ne sevebilmiş, ne terk edebilmiştik.
Krizde geçmişti bütün gençliğimiz ve şimdi çocuklarımıza tek devredebildiğimiz, çok daha ağırlaşmış bir kriz…
“- İşte” diye iç geçirdi kadim dostum, “…bunları seyrediyorum bir kenardan sessizce…”
İşte en çok da böyle zamanlarda bir dostu olmalı insanın…
Yıllarca aynı ip üstünde çalışmış, cesaretle ihanet arasında gidip gelen bir salıncağın sınavında birbiriyle kaynaşmış iki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri…
“Parkurun bütün zorluğuna rağmen dostluğumuzu koruyabildik, acıları birlikte göğüsleyebildik ya; yenildik sayılmayız” diyebilmeli…
Issızlığın, yalnızlığın en koyulaştığı anda, küçücük bir kâğıda yazdığımız kısa, ama ümit var bir yazıyı, yüreğe benzer bir taşa bağlayıp birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz:
“Bunu da aşacağız!
İmza: Bir dost!..”

 

Can Dündar

 

Haziran 2016 Notu: Yeri gelmişken, bu yazıyı, neredeyse 30 sene sonra, şans eseri beni bulan sevgili arkadaşım Noyan’a ithaf ediyor, dostluğumuza bir daha bu kadar uzun ara vermemeyi ümit ediyorum. Araya giren yıllara rağmen, kaldığı yerden devam edebilen dostlara, ne mutlu!

Go to Top