2013 yılı arşivl

45 yıldır

9

Hayat ne kadar süreceği ve sonunda nereye varılacağı belli olmayan bir yol olsa da, ben bu yolu arşınlayan bir yolcu olmak istiyorum.

Yolun kenarında oturup başkalarının kendi yollarında gidişine seyirci kalmak da bana göre değil; yoldan geçen birinin sırtında ya da aynı yöne giden bir arabanın arkasında gitmek de. Kendi yolumu kendim katetmek istiyorum, adım adım.

Yolumun üstünde zaman zaman tümsekler, yer yer çukurlar olsa da yoluma devam etmek… Yol boyunca bazen yalnız kalıyorum bazen bir yoldaş takılıyor yanıma. Bol bol havadan, sudan konuşuyoruz. Saatlerce konuşup aslında hiçbir şey söylemiyoruz. Hiç konuşmadan saatlerce yürüdüğümüz de oluyor. Asıl o zamanlar söylüyoruz birbirimize her şeyi ama öteki duyamıyor işte; belki yalnızca hissedebiliyor. Hayat yolundaki bu yoldaşlardan bazıları yanımızda kalıyor, bazıları kendi yollarına gidiyor.

Yolda kelebekler çıkıyor karşıma, bir daha asla göremeyeceğim. Kelebeğin ömrü kısacık. Yılanların hışırtısını duyuyorum çalıların arasından. Kendisi yok, sinsiliği var. Güneş bir çıkıyor bir giriyor bulutların ardına. Güneşin yaktığı alnımı rüzgara çevirmek hoşuma gidiyor. Çıkarıyorum şapkamı, salıyorum saçlarımı. Ellerimle seviyorum yol kenarlarındaki rengarenk çiçekleri, toplamaya kıyamıyorum bir daha oradan geçmeyeceğimi bile bile.

Sanki uzaklardan bir çocuk kahkahası duyuluyor. O zaman aklıma geliyor; benim de çocuklarım var. Yollarımız ne zaman ayrılacak, gidecekler kendi yollarına. Bir daha kesişecek mi yollarımız? Peşlerinden gitmeyeceğim onlara olan güvenimi sarsmamak için. Yüreğim yanlarında olacak hep, artık olsam da olmasam da yanlarında.

Hiç bilmediğim dillerde şarkılar çalınıyor kulaklarıma. Dans etmek için ille de şarkıyı bilmek gerekmez. Gün batımı başlı başına romantizm kokar. Bütün ümitlerin bittiği yerde gökkuşağı gülümser uzaklardan. Yağmurun ardından silkelenmez mi bütün canlılar? Rüzgarın en sert estiği fırtınalarda bir ulu ağaç gövdesine yaslanmak yeter. Belki bir kuş öter de haber verir fırtınanın geçtiğini. Gülümseyip yola devam etmek düşer yolcuya yine, bir sonraki fırtınaya kadar…

Yol boyunca evler çıkıyor karşıma. Kiminde yaşanmış, kiminde yaşanmamış uzun yıllar. Kimisinde hala yanıyor ocaklar, lambalar; kimisinin ateşi sönmüş, kararmış odalar. Bahçesi bakımlı, çiçekli olanlar. Çatısı çökmüş, pencereleri örümcek bağlamışlar. Yüreklerin örümceklenmesi en tehlikelisi… insan yüreği boş kalmamalı, her yaşta sevecek bir şeyler bulmalı. Bulduğunda da sevgisini esirgememeli, yalnız kendine saklamamalı. Ağızdan çıkan iki sevgi sözcüğünün ne mucizeler yaratabileceğine tanık olmalı, fırsat vermeli.

Gece oluyor, dolunay çıkıyor. Işığı yolumu aydınlatıyor ve ben yoluma devam ediyorum. Gece gündüzü kovalar, soğuk kış da sıcak yazı. Biri gitmeden öteki gelemez, o gitmeden de öbürü. Birbirine muhtaç bu döngü içinde. Hem sıcak gerek hayatta hem de soğuk; hem aydınlık hem de karanlık. Her şey sıcak ve aydınlık değil, soğuk ve karanlık da değil. Olması da gerekmez. Siyahla beyaz kadar gri de güzeldir; ılık da. Mevsimlerin en güzeli bahar değil midir? Soğukta donan, sıcakta kavrulanlar ancak baharda yeşerip yeniden hayat bulurlar. Bahar güzeldir.

Yolun sonu nereye varacak, o da belirsiz… bilmek isteyen de kim? Önemi de yok. Önemli olan yolda olmak, yürümek ve hep yolcu olmak. Yol boyunca bulduklarını biriktirmek ceplerinde. Bir kelebeğin şarkısı, 4 yapraklı bir yonca bulunca akıldan geçen ilk dilek, bir sonbahar yaprağı, bir deniz kabuğu, mis gibi bir koku, sıcacık bir dokunuş, yüreği ısıtan bir öpücük, iki sevgi sözcüğü, pınardan bir avuç su gibi.

Yollar çeşit çeşit; kıvrıla kıvrıla giden, hiç sapmadan ilerleyen, bazen kesişen bazen ayrılan ama hep devam eden, hep devam eden.

Nereye vardığın değil ki önemli olan.

Belki de bu yol hiç bir yere varmıyor zaten.

Önemli olan nereye gittiğin değil, yola devam ediyor olman.

Geçtiğin yerlerde bıraktığın izler.

Geriye dönüp baktığında, seni sevgiyle anan gülümseyen yüzler, tatlı anılar, hoş sohbetler kalsın senden.

İşte o zaman yolunun hakkını veren bir yolcu olursun ve huzur içinde yoluna dönüp gidersin.

44 yaş ve 43 yaş yazılarımı okumuş muydunuz?

BELİRSİZLİK .nokta .nokta .nokta

0

Kapalı bir kapının önünde durmuş, kapıyı açmak için uzatılan elin, kapı kolunu çevirinceye kadar geçen kısacık zaman dilimine sığan düşüncelerdir.

Bir cesaret, sevgiliye yazdığın mektubu kapısından aşağıya atıp arkanı döndüğün an başlayan sabırsızlıktır.

Doğuma girmekte olan annenin kalp atışlarında hissedilen, bebeğini kucağına alıncaya kadar anne yüreğinin bir köşesine sinmiş bekleyen endişedir.

Sevgilini uzaklara gönderdiğin gün, elinin elinden çekildiği an sıcaklığının ne zaman kaybolacağını bilememektir.

Yaptırdığın tahlillerin sonuçlarına bakan doktorun çatılmış iki kaşının arasında hapsolmuştur belirsizlik.

Hasta çocuğunun başında beklerken aklından geçen bin bir senaryodan her biridir.

Hayatta ne yapacağını bilemeyenlerin dostu,

Hayatta ne yapacağından çok emin olanları bekleyen sürprizdir belirsizlik.

 

İlk kez gidilen bir ülkenin sınırından geçerken ilk hissedilen duygudur.

Pişen keke batırdığın kürdanın bir batıp çıkarmalık zamanı kadar kısacık;

bazen de bir yüreğe batırılan son sözler kadar da bir ömür boyu sürebilen ve hatta ölümcül olabilen bir şeydir belirsizlik.

 

Cebine elini attığın an cüzdanının olmadığını anladığın andaki panik kadar çaresizliktir bazen.

Çocuğunu ilk kez okula gönderdiğinde yüreğinde hissettiğin boşluktur.

Seni sevip sevmediğini söylemediği sürece haksız bir bencilliktir.

Onu sevdiğini söylediğin anda gözlerindeki donuklukta gizli olan hayal kırıklığıdır.

İki dudak arasında hapsolup da kendine saklanan bir cevaptır bazen.

 

Çocuğunun büyüdüğünde ne iş yapacağını hayal etmektir.

Çocuğunun büyüdüğünü görüp görmeyeceğini önceden bilememektir belirsizlik.

Bazen bir iş kurduğunda nasıl gideceğini bilememek bazen de girdiğin işten bir gün arkana bile bakmadan ayrılmak isteyeceğin sebeptir belirsizlik.

Bazen bir kadını kollarına aldığında bunun neye varacağının hayalini kurmaktır belirsizlik bazen de bir erkeğe kendini teslim ettiğinde arkasından neler geleceğini hayal bile edememektir.

Bir çocuğu emzirirken bu zevki daha ne kadar tatmak istediğine karar verememektir.

Bir bebeğin ilk kez ayağa kalktığını gördüğün an ne zaman düşeceğini bilememektir.

 

Belirsizlik durağandır, ilerlemez, akmaz, yürümez.

Belirsizlik çöl gibidir, kurak, sıcak, öldürücü…

Belirsizlik yürümek değildir ama yerinde oturmak da değil.

Belirsizlik yerde sürünmek, çabalayıp çabalayıp bir yere gidememek, hiç bir şeye varamamaktır.

Ara sıra gördüğün umut ışıklarına kanıp da dizlerine tutunup kalkacak gücü bulsan da yeniden olduğun yere düşüp kalmaktır.

Aynı rüyalardaki gibi koşup koşup aslında koşamamak, çaresizce yerinde saymaktır belirsizlik.

 

Bir senfoninin hangi notayla biteceğini bilememek kadar gizemli,

Tekir kedinin ne zaman öleceğini bilemeyecek kadar acıklı,

Kendi ölümünden sonra olacakları asla göremeyecek kadar sefildir belirsizlik.

Öldükten sonra hayat olduğunu vaat edenlerin avuçlarındaki tek şeydir belirsizlik.

Matematikte denklemlerin denkliğini sağlayandır belirsizlik.

 

İnsanın içini kemiren bir fare, bazen de umut yeşerten koca beyaz bir buluttur.

Belirsizlik başı sonu belli olmayandır.

Belirsizlik, yaptığın yemeğin tadına bakıncaya kadar bilemediğin şeydir; belki fazladır, belki de eksiktir.

Bazen bir şeyin olmasının mı olmamasının mı daha hayırlı olduğunu bilmemektir.

Kimsenin ne kadar yaşayacağını bilemeyeceği gibi, belki de bilmemekte hayırlı olandır.

Çocuklarının gelecekte seni ne kadar hayal kırıklığına uğratacağında, zar zor kabul edilen eşlerinin geçen yıllar boyunca sizi ne kadar şaşırtacaklarında saklıdır.

Bir karpuza bıçağı saplayıp ikiye ayırıncaya kadar kısa olabildiği gibi, belirsizliğin bittiğini göremeden göçüp gitmek de bir ihtimaldir.

 

Belirsizlik bazen çıldırtır, yüreğini yakar, yiyip bitirir insanı.

Belirsizliğin gizemi bazısını da cezbeder, hatta deli eder, bilmediği yollara düşürür gece gündüz.

Aileni bir daha ne zaman göreceğini bile düşünmeksizin, arkasına bile bakmadan giden gamsızlıktır.

Hayatta belirli tarihlerde, belirli yerlerde, belirli şeyleri yapmayı tercih edenler için uçurumun kıyısıdır.

 

Hasta yatağında bembeyaz tavana bomboş bakmaktır.

Hastanın baş ucunda geçen uykusuz kaç gece boyundadır?

Bir yarışı başlatan sesle birlikte geri sayımı başlar belirsizliğin.

Denize dip daldığın andaki sessizlik gibidir…

Bazen de fırtınada kopan kıyametin ardından gelen felakettir.

Bomboş bir yerde dilini bilmediğin bir insanla başbaşa kalmak kadar ne yapacağını bilememektir.

Belirsizlik her türlü belirtinin, izin silindiği boş bir yazı tahtası gibidir.

Sana doğru koşarak gelen köpeğin niyetini bilememekle paniklemek arasında gidip gelmektir.

Issız bir adada ilk keşif turuna çıkmaktır.

Bir insanı ilk tanıdığında onun ruhunun derinliklerinde saklı, henüz keşfedilmemiş olandır.

Yıllardır tanıdığını sandığının kalbinde saklayıp paylaşmaya çekindiğidir.

Anneyle babanın nasıl tanıştığına ait hiç bilmediğin ince bir detay da olabilir.

Bulutların gökyüzünü doldurduğu bir akşamüzeri, bütün bir yılın emeğini, mahsulünü kaybedip kaybetmemek arasında çekilen sancıdır.

Ayağı sıkan bir ayakkabı gibi yürüdükçe dayanılması zorlaşan ve yüreği sıkan bir aşkın ne kadar süreceğini bilememektir.

Hiç bilmediğin bir yere, hiç tanımadığın insanların arasında bırakılmışlık hissidir.

Bildiğin yerde bildiğin insanların arasında bile baş edemediğin ve daha ne kadar süreceğini kestiremediğin yalnızlığın ta kendisidir.

Dinazorlar milyon milyon yıl önce

0

Çocuklar bazen yaşlarından beklenmeyecek derecede, öyle bilgece laflar ediyorlar ki elimden geldiğince onların bu sözlerini not ediyorum günlüğüme. Böyle yıllar sonra açıp açıp okuduğumuzda gülmekten kırılıyoruz birlikte 🙂

Geçen gün Kayseri’de sokaktaki insanlara “hayvanat bahçesine dinazor getirilsin mi, ister misiniz?” sorusuna verilen cevaplardan ben şahsım adına utandım. Memleketimin insanlarının cehalet sınırı umarım ülke sınırlarını aşıp bizi yurt dışında rezil etmeye devam etmez. Bu kadar mı cahiller gerçekten, inanması güç geliyor insana! Üstelik, düşünün ki bu sorulara cevap veren insanların çoğu ya benimle aynı eğitim sürecinden ya da daha da eskisinden geçmiş olmalı. Demek istediğim, nispeten daha çağdaş, daha açık fikirli ve yakın zamana kadar hüküm süren sistemden. Bu eğitim sisteminin (başta Evrim Teorisi olmak üzere) pek çok yanını, fazlaca “batılı” bulan iktidar tarafından beğenilmeyip neredeyse sil baştan yaratılmaya başlayan yeni eğitim(!?) sistemiyle yetişecek yeni neslin açık(?!) fikirlilerini siz varın düşünün artık…

Sorulara verilen yanıtları dinleyince; “ah be geri zekalı”; “ne aptal insanlar var!” demek yetmiyor insana. Durum bundan da vahim. Hiç mi düşünmüyor, hiç mi okumuyor, hiç mi kafa çalıştırmıyor bu insanlar. Tabi ki hayır! Nasılsa onlar “adına” başkaları, (sağ olsun?!), düşünüveriyorlar. Onlara tam da neye ihtiyaçları varsa; düşünmeye, taşınmaya, kafa yormaya gerek kalmadan hazırlop önlerine sunuluyor; talk-show olarak, kim kiminle n’apıyor, ne yedim-ne sıçtım, ne giysem, kiminle evlensem vs. programı olarak, survivor olarak, yetenek yarışması olarak. (Kusura bakmayın, ben de bu konuların cahiliyim; tüm bilgim kulaktan dolma, adlarını beceremediysem de hangi programlar siz anladınız!)

Bunlar daha önemli tabi hayatta… ya da kaçıncı bin bölüm oynayan Kurtlar vadisinin mafyaları ya da muhteşem yüzyılın saray entrikaları, göz kırpmadan kafa uçurmaları çok eğitici çok.

İşte akşam işten gelince, alelacele sofrayı kurup yemeğini boğazına dizip de ekran karşısına geçenler, hatta bütün sosyal  hayatını o akşamki dizilere göre programlayanlar,  TVde belgeseller çıktığında zaplamayıp da her akşam tok karnına 5 dakika seyretselerdi, belki de dinazorlar hakkında kazara bir fikir edinirlerdi de benim şimdi 5 yakında olan oğlumun geçen sene 4 yaşındayken dediklerinin yarısını öğrenirlerdi.

Oğlum 4 yaşındayken: (2012)

– Anne, dinazorlar milyon milyon yıl önce yaşamışlar. Yürümüşler, yürümüşler, yorulmuşlar, ölmüşler.

– Anne, kemikli dinazorlar bizi ısırır mı?  Isırmaaaaaazzzzzz! Onlar yalnız kemik!

Anne, dedeme söyledim, dinazorlar çok eskiymiş diye.

Savaşma seviş yahu!

9

Bugün internette okudum: “Devletin yasama, yürütme ve yargı organlarını hallettiniz de sıra geldi üreme organlarına” diyordu. Ne güzel özetliyor güler misin ağlar mısın halimizi… Kızlı erkekli aynı evde kalmanın dayanılmaz kabul edilmezliğini eleştiriyor kaç gündür RTE.

Kızlarla erkekler aynı evde kalıyorlarsa; o evde neler oluyor olabilir. En iyimser senaryodan en kötüsüne gidelim:

* Kızlı erkekli olarak bir doğum günü kutluyor olabilirler. Paşa paşa çay içip kuzu kuzu pasta yiyorlardır.

* Aslında kızlı erkekli bir araya gelmiş ders çalışıyor da olabilirler ki kızların kıvrak zekası erkeklere sınavda ne sorular çıkabileceği konusunda yardımcı olabilir.

* Belki kızlı erkekli grup, yemekli içkili bir parti veriyor da olabilir ki içkiler gece saat 22den sonra alınmıyorsa suç işlenmiş sayılmaz.

* Hatta kızlı erkekli içip içip sonra yanyana sızıp kalmış olabilirler. Ertesi sabah kimin yanında uyanacağının paniğini de bırakın onlara sabah sürpriz olsun.

* Belki de aynı evi gece gündüz paylaşıyor; kızlı erkekli aynı yatakta masum masum yatıyor olabilirler ki bundan da size ne?  Kimin kimle yatacağından daha ciddi meseleleri yok mu bu hükümetin? Biz size kimin eli kimin cebinde diye soruyor muyuz?

Kızlı erkekli “camide yaptılar” diye iftirasını attığınız “şey”i -siz lafını etmeye bile korkuyorsunuz ama- kendi evlerinde yapıyorsa; bundan size ne yani?!  Buna da karışmak haneye tecavüz değilse nedir?

Hatta ve hatta kızlı erkekli aynı yatakta hem de çıplak olarak oynaşıyor, sevişiyor ya da sizin anlayacağınız şekilde “çiftleşiyor” olabilirler. Onlar birbirini seviyorsa, birbirini arzuluyorsa, aşkın önüne kim geçebilir ki? Hem siz demiyor musunuz 4-5 çocuk isterim diye? Vallahi sizin tavsiyenize kanıp da onca çocuk yapmaya kalkanlar da sevişe sevişe yapacaklar bu işi. Zaten yaşları 18i geçiyorsa, bize karışmak düşmez. Ama 18in altındaysa, bunu da siz daha iyi bilirsiniz.

Sizin derdiniz başka! Bütün mesele; kızları daha çocukluktan kontrol altına almak. 4-5 sene ilkokula gitsin, az biraz okuma-yazma bilsin, gerisini de hiç aramasın. Zaten okuyup da n’apacak diplomaları? Kocasına vereceği alışveriş listesini yazabilsin yeter. Daha fazla bilirse, kalkıp mektup filan yazar sevgilisine. Bakarsın, eline bir yerlerden kitaplar geçer de okuyacak olur. Okur da sonra gözleri açılır. Dünyada kendi ayakları üstünde duran özgür kadınların, kadın haklarının varlığından haberdar olur. Sonra feminist filan olmaya kalkar başımıza. Kadın olmanın verdiği gücün farkına varırsa ne olur sonra? Kim tutabilir onu?  Maazallah ecnebilerin gavur icatlarını öğrenir de ufku falan açılır. Ne gerek var?! Halbuki hayatta ne bilmesi gerekiyorsa hepsi 15 yüzyıl önceden zaten yazılmamış mıdır kitapta? Fazla söze de araştırmaya, öğrenmeye de ne gerek vardır ki?!?!?!?!?

Size kalsa kızların hepsi evde oturusun. Karşı cinsle temasa geçmesin. Dokunmak ne demek; görmesin bile! Yalnızca bir gün gelip onu baba evinden kendi evine götürecek bir “beyaz atlı prens” olarak hayal ededursun… yani bir hapishaneden başka bir bir hapishaneye. Baba efendiliğinden koca cariyeliğine. Küçük erkek kardeşini bile çıplak görmekten utansın, sakınsın; değil başka adamları kendi kocasını bile zifaf gecesine kadar çıplak görmesin. Neden görmesin, bilmesin, öğrenmesin ki? Önceden görse, bilse, anlasa, korkmasa, kasılmasa yoksa zevk mi alır, aman diyeyim.  En iyisi başına ne gelecek bilmesin de, korkunun dizginleri her zaman sizin elinizde kalsın. Çünkü işinize böyle geliyor. Kadının hayatı her dönem bir başka erkeğin kontrolunda geçiyor. Önceleri baba, amca, ağabey, sonra da koca oluyor sözü geçen.

Başına ne geleceğini bile anlayamayacak yaşta kızları, yaşını başını almış koca adamların kucağına attığınızda ne oluyor?  O ilk gece yaşananlar, artık “helali” olduğu için mi tecavüz sayılmıyor?

Peki, siz nasıl oldunuz? (Olmaz olaydınız, o bizi yakan ayrı bir konu tabi! Keşke olmasaydınız diyeceğim ama madem ki oldunuz)

Sizi doğuran ana da babanızla sevişti de oldunuz, hala bilmiyorsanız benden duymuş olun. Ama tabi buna sevişmek denirse… belki de “çiftleşmek” demek lazım yine. Nasılsa tek gerekçesi çocuk yapmak, çoğalmak.

Belli ki bu konular hiç konuşulmamış büyüdüğünüz evlerde. Bu konular yok, sevişmeler yapılmıyor sayılmış. Kadının sahip olduğu “yüz kızartıcı suç”; erkeğin sahip olduğu da “iktidar ve güç” unsuru kabul edilmiş. Sevişmenin adını hiç duymamış ki kulaklarınız beyniniz idrak edebilsin. Yok sayılan “o şey”den kadınlar ürkütülmüş, erkekler de kendine has bir pay çıkarmış. Sonuçta, kadını da erkeği de bastırılmış, bastırılmış, bastırılmış. Gün gelmiş ki arzularının da, sevgisinin de farkında olan gençleri görünce azmış kudurmuş. Cesaretlerinin üstüne gaz bombasıyla, Tomalar dolusu ilaçlı suyla, palayla, sopayla saldırmış da yine de hırsını alamamış. Kendi yapamadığını başkası da yapamasın diye çileden çıkmış.

Sevmeye, sevilmeye bu kadar tepki niye? Bu kadar mı çıldırtıyor sizi sevgilileri görmek? Sevgisini ifade edebilenlere duyulan bu kin niye? “Ben yapamadım sen de yapma” kıskançlığı mı?! Aşkın tadını çıkarmak ne zaman suç oldu ki?

Her şeyi düşünüp Yaratan 2 cins yarattıysa sizce bir anlamı yok mu bunun? Yoksa tek cins yaratıp kendinden üretemez miydi?

Siz ki hamile kadın gördüğünüz de -herkes gibi- aklına en önce bebek değil de, aklına “o bebeğin yapıldığı gece olup bitenler” gelip de bir hoş olanlar!

Ben ne desem size fazla gelir! Sevişmeyi insan doğasının gereği değil de kaçınılması gereken bir şey gibi göstermeye çalışan zihniyeti, vajina, penis, seks diyerek afallatsam mı acaba?

Ya da kendi çocuklarıma anlattığım yalınlıkta mı anlatsam derdimi:

“Hepimiz insanız: bazılarında pipi var, bazılarında kuku.”  

Bu kadar basit!


 

Haydi gel, pazara gidelim

3

Girit’te pazar deyince, elbette akla ilk gelen otlar olmalı. Bu Stamnagati.. Girit’te yabani olarak yetişen ve toplanan bir çeşit radika.

Tazacik yapraklar, aynı kökten çıkmış minik buketler gibi. Genellikle haşlanmadan, çiğ olarak zeytinyağ, tuz limon eşliğinde yeniyor.

İlk zeytinler. Aslında bu gördükleriniz Girit’e özgü yağ verimi yüksek, minicik zeytinlerden biraz daha iri olanlar.

Yerli soğanlar ya pembe pembe olur ya da bembeyaz.

Şimdi üzümlerin en olgunluğa erdikleri zaman… tadından yenilmiyor dedirtecek kadar güzeller.

Soldakiler “pembe” üzümler, İraklio’nun güneyinde Knosos’tan az ötedeki Arhanes köyünde bol miktarda yetişiyor. Ne çok tatlılar, ne de ekşi. Renginden dolayı ” Çilek Üzümü” deniyor onlara.

Girit’e geleli 14 yılı geçiyorsa Margarita’yla dostluğumuz da bir o kadar eskidir. Onunla ilk tanışmamız bir lahana sayesinde oldu.

Girite ilk geldiğim seneydi. Yunanca sınıfından tanıdığım ve o zamanlar gidecek yeri yok diye bizde kalan Avusturyalı arkadaşımla, pazara gitmiştim. Kar beyaz tazecik lahanalarını görünce duruverdim tezgahının önünde. Bir yandan kıza İngilizce bir şeyler anlatıyor, diğer yandan da o zamanki Yunancamla lahananın kaç para olduğunu soruyordum. Geldi yanıma; “sen nerelisin?” diye sordu. “Türküm” dedikten sonra “İzmirliyim” lafı ağzımdan çıkar çıkmaz gözleri doldu kadıncağızın. “Aah, benim de annem Bayraklılı” dedi iç çekerek. Ara sıra İzmir’den konuşuruz; benim de yıllarca Bornova’da oturmamdan, Bayraklıya yakınlığından. Hatta onu tanıdığım şu zaman dilimi içinde, başbakanımız sayesinde Bornovalı iken nasıl da Bayraklılı oluverdiğimizi anlatırım ona da güler. Bir gün onu da yanımda İzmir’e götürme sözü veririm, o hep “nasıl giderim ki..” der.

O lahanayı aldığım günden beri benim pazar arkadaşım. Üstelik isimlerimiz de aynı sayılır. Hem de memleketliyiz. Gerçi tezgahında herkes her şeyi tek tek seçerek alır ama yeri gelince bana hep en güzelini verir. “Nane kalmadı mı?” diye umutsuzca sorsam, tezgahın altından arar bulur, bana özel bir buket yapar verir, sağ olsun. O beni sever, ben onu severim. Bir de aldıklarımın hepsini hesaplayıp indirim de yapar. Ben hep kızarım, “neden?” deyince “olsun” der “sen iyi bir kızsın” 🙂 Bir gün pırasalarından seçerken parmağıma yapışan salyangozla birlikte elimdeki pırasayı da fırlatışıma çok güldüğünü hatırlarım. Bir gün de bolca havuç alırken, meraklanıp havuçla ne yapacağımı sorduğunu. Ben de ona “Havuç Kavurması” tarifini vermiştim de sonraki hafta o da yapmış, hatta tarifimi bütün köye de öğrettiğini söylemişti.

Margarita’nın güzel yuvarlak kabakları olur, kışın tazecik ıspanağı, pırasası, her çeşit yeşillik, mor, yeşil, kıvırcık marullar, bir de meşhur havuçları ama bunca senedir onun tezgahına uğramadan geçememin bir sebebi de şu beyaz patlıcanlarıdır. “Tohumları Santorini’den gelir” diye o söyledi bana.

 

Bu mevsimde pazarın kraliçesi onlar. Şekilleri adeta birer kraliçe tacı, henüz çok tatlı değiller ama renkleri ise baştan çıkarıcı.

 

Kabak çiçekleri… Daha önce de yazmıştım; kabak çiçeği dolması tarifini de vermiştim.

Girit’in koyun-keçi sütünden Gravyer Peynirleri.

Sonbahar, rengarenk elmaların mevsimi. Elmaların en güzeli Lasithi yaylasından gelir pazarlara.

Yaylanın bir başka güzeli de çeşit çeşit fasulyeler. Aşağıdaki gibi koca barbunya yığını içinde, sabrınız varsa tek tek yalnızca yeşillerini seçerek, yemyeşil kabuklarıyla birlikte barbunya pişirmeyi denediniz mi hiç?

Ayşekadın fasulyeye burada da “Aise” denir ve Yunancada olmadığı halde Girit’e özgü şivede “ş” olduğu için “Aişe” diye telaffuz edilir.

Soğanlar mı büyük, elmalar mı küçük derseniz; evet, soğanlar benim avucumdan büyük 🙂

Girit demek, ot demek, peksimet, zeytinyağı, şarap demek, raki demek, bir de -sevsem de sevmesem de- salyangoz demek…

ve Girit’in mis kokulu dağlarından kekik balı.

Sıra geldi portakallara. Portakal konusunda şanslıyız. Yaz kış portakalı pek bol Girit’in. Özellikle Fodele köyünün ve Hanya’nın portakalları yaz boyunca da bol sulu ve çok ucuz.

Aşağıdaki portakallara “Sekeria” deniyor; adını şeker gibi tatlı oluşundan ve Türklerden miras kalan “şeker” kelimesinden almış. Kabukları hep böyle yeşil.

Soldakiler “ahladi” yani armut; sağdakiler “vanilyes” denilen kocaman, tatlı erikler, ama ortadakini nasıl desem bilemiyorum. Adına ArmutElması deniyor yani hem armut hem elma ya da ikisi arası bir şey 🙂

Girit mutfağının en sevdiğim yanlarından biri de, bakliyatların baş rol oynaması. Yukarıda, sağda gördüğünüz, bir restorana gittiğinizde ve “fava” diye ısmarladığınızda size getirilen mezenin ana malzemesi.

Eğer Türkiye’deki favadan yemekse niyetiniz, o zaman “bakla favası” diye ısmarlamanız gerekir. Aşağıdaki gibi kuru baklalar, suda bekletildikten sonra yalnızca siyah çizgileri ayıklanıp kabukları soyulmadan, çatlayıncaya kadar haşlanarak; sonra da bol zeytinyağıyla başlı başına bir öğün olarak da yenir. Bizim bu seneki bakla maceramızı biliyorsunuz.

Beni ilgilendirmeyen kısmı diye es geçmiyorum. İlgilenenler olabilir; bunlar yerli sosisler, sanırım sirkeli oluyorlar.

Pembe domatesler azalıyor artık.

Giritte acı yeme alışkanlığı hiç denecek kadar yok. O yüzden acı biber bulmak da define bulmak gibi bir şey oluyor.

Bazen basit düşünmek yeterlidir. Az bulunur malzemeler, saatlerce pişmek isteyen, emek isteyen yemekler sonuçta hayal kırıklığına dönüşebilirken; bazen de iki, üç malzeme yeter midemizi şenlendirmeye.

Belki de bütün sır yemeğe biraz da sevgi katmaktadır.

Girit Tarhanası, nam-ı diğer “trahana” ya da “ksinohondros” nasıl yapılır diye yazmıştım önceden. Kurutulup bütün kış saklanan, yalnızca suyla kaynatılıp, azıcık zeytinyağ ekleyerek çabucak hazırlanan bir lezzet.

Yanına şu güzelim, taze kurusoğanlardan kessem, bol limonlu bir havuç salatası yapsam, hatta birazcık hayal gücüyle havucu rendeleyip çorba pişerken içine katsam, yanında da minik peksimetleri katık yapsam hiç de fena olmaz yemeğim değil mi?

Üstüne de şarabımı içsem… (Kendi mahsulünü pazara getiren köylünün kendi şarabın tadına ba kma mümkün, almak şart değil…)

Pazar görüntüleri hoşunuza gittiyse;  Eylül 2011den ve Haziran 2006dan pazar görüntüleri de ilginizi çekebilir.

Go to Top