Şubat, 2012 için arşivler
Maya’nın doğumgünü pastası, Kar acemileri, Karnaval
29 Şub
Bu sene kış bitmek bilmedi. Şubat bile 29 çekti, yoksa kışı dün uğurlayacaktık. Ama yarın hem yeni bir ay hem de yeni bir mevsim başlıyor; havalar pek öyle göstermese de bahar geliyor . (Yaşasın!!) Yazılacak şeyler de birikti; birikti. Bu yüzden hiç bu kadar kalabalık bir başlık olmamıştı. Zaten Şubat ayı hep en soğuk ay olmuştur Girit’te. Sonra birden ısınıverir havalar. Bahar gelip çiçekler açtığında, herşey canlandığında da aşağıdaki fotoğrafları eklemenin anlamı olmayacaktı.
Geçen ayın sonunda Maya’nın 8. doğumgününü kutladık. Çocukların doğumgünlerinde ne yiyip içtiğimizi yazmak pek adetim değildi. Önceki sene ilk kez Dario’nun pastasını kendim yapmaya çalışmıştım. Onun pastayı gördüğü andaki mutluluğu bana yetmişti de artmıştı. Ama geçen sene şeker hamurunu kendim yapmayı pek beceremeyince bu sene ne yapacağımı düşünürken küçük bir dükkanda hazır şeker hamurlarının satıldığını keşfettim. Aldığımda aklımdan bir tek şey geçiyordu: bu işe Maya’yı da dahil etmek
Maya’ya kendi pastasını istediği gibi süsleyebileceğini söylediğimde ne diyeceğini bilemeyecek kadar sevindi, gözlerinin içi güldü. Zaten oyun hamuruyla harikalar yaratıyordu. Artık pastasını ne ile isterse onunla süsleyebilirdi. Sonunda sevdiği hayvanlarla dolu cıvıl cıvıl bir pastası oldu!
Doğumgünü sabahına kalan işleri rahat yapabilmem için, bu arada iki kardeşin de birbirleriyle didişmeden ayrı ayrı meşgul olabilmeleri için -televizyona da başvurmadan- yapılabilecek en güzel seçimdi. Renk renk şeker hamurlarını görünce tabi ki Dario da yapmak istedi (üstelik onların şekerden olduğunu da daha öğrenmeden
ama ona “Bak ben bile yapmıyorum, bugün Maya’nın doğumgünü. Kendi pastasını istediği gibi süsleyecek. Senin doğumgününde de sen yapacaksın” deyince kabullendi
Sonra hayal etmeye başladı; ” bana itfaiyeli pasta yap, anne. Merdivenli itfaiyeli”. “Peki çocuğum, merdivenli itfaiye yaparız”

Aile içinde yaşanan tatlı telaşların hazırlıklarına çocukları da dahil edin. O zaman yapılan hazırlıklardan onlar da zevk alıyorlar.
Üstelik Maya’nın pastası gibi, sonuçta gururlanacakları birşeyi ortaya çıkarmaktan keyif alıyorlar. Pastasını yapıp, üstünü kaplayın, sonra koyun önüne çocuğunuzun hayal gücüne bırakın süslesin kendi pastasını bildiği/sevdiği gibi
Bu ayın başındaki maceralarımızdan biri de kar oynamaya gitmekti. Tabi ya, Akdeniz’in güneyinde bir adada yaşıyoruz diye, siz bizi yalnızca denizde yüzüyor mu sanıyordunuz?
Girit’in dağlarının zirvesinden kar neredeyse Mayıs ayına kadar eksilmez. Yılın en soğuk şu günlerindeyse iyice yamaçlara indiği için, yaşadığımız yerden 1 saat mesafede, kıvrım kıvrım dağ yolunu göze alırsanız gidip kara dokunabilir, kar topu oynayıp kardan adam yapabilirsiniz. Biz de bütün bunları yapmayı planlıyorduk çocuklarla yolda giderken. Aklımca onları da sıkı giydirdim. Ayakları ıslanmasın diye de özellikle lastik çizmelerini giymelerini istedim. Kar hakkında en az bilgisi olan Dario idi. Geçen sene hiç gelmemiştik. Ondan önceki sene de o kucakta bebekti ve Maya’nın suratının ortasına attığı kar topuyla neye uğradığını anlayamaz bir halde kar ile tanışmıştı. Bu sene ilk defa görmek/dokunmak heyecanıyla yerinde duramıyordu. Arabanın içinden gördüğümüz kar manzarasıyla adeta heyecandan bekleyemez olmuştuk ama zincirimiz olmadığı için çok yükseklere çıkamazdık. Aynı haftasonu bizim gibi düşünen pekçok aile kar oynamaya gitmiş, dağ yoluna sağlı sollu park etmişti. Gide gide bulabildiğimiz bir yerde biz de park edip kendimizi ayak basılmamış beyazın kucağına resmen attık! Attık ve battık! (Demek ki ondan yol boyunca gördüğümüz bazı aileler yalnızca yol kenarında durup arkadaki kar manzarasıyla fotoğraf çektirmekle yetiniyor, kara adım bile atmıyorlardı) Kar o kadar derindi ki, benim dizlerimi geçiyordu; Dario’ysa korkacak derecede beline kadar gömülmüştü. Eğilip onu kucağıma aldığımda bu kez botları kara batmış halde yerde kaldı!? Dario adım attığı andan 5 dakika sonra ağlamaya bir başladı. Alelacele çektiğimiz fotoğrafların çoğunda salya sümük ağlıyordu.
Hiç mutlu olmadığı gibi “Bir daha kara gelmeyelim. İstemiyom ben kaaarr!” diye isyan ediyordu garibim. Karın bu kadar çok olacağını hesap edememiştik. Çocuklara giydirdiğim botların içine kar dolmuş, Maya’nın da ayakları buz gibi olmuştu. Bütün kar macerası toplam 20 dakikadan fazla süremedi. Suratlar asık, ayaklar donmuş geri dönerken; yol boyunca arkada oturup onların ayaklarına masaj yaptım, sarıp sarmaladım. En azından bu sene bir daha kar görmek istemediklerinde hem fikir olmuştu iki kardeş

Geçen sene Karnaval ve Kostümlü partilerden söz etmiştim. Doğrusunu söylemek gerekirse okulların bu seneki kostümlü partilerine gitmedik. “Kriz var!” diye çocukların başını döndürmesek de, çok da deli olmadıkları partiler için adambaşı 12şer euro vermek yerine tercihimizi ihtiyaçları olan başka birşeyden yana kullanmanın doğruluğundan söz ettik. Zaten bir gün okula kostümlü gittiler, birgün giyinip Karnavala gittik. Bunların dışında o günlere denk gelen bir çocuk partisi ve bir doğumgününü de bahane ederek her fırsatta giyindiler. Dario’cuğa geçen seneden kalan palyoça kostümü sığmayınca, ELCdan indirim kuponumuzla bir aşçıbaşı kostümü aldık. Yalnızca pembe bir peruk alıp Maya’cığı da evimizdeki giysiler ve incik boncuklarla minik bir hippiye dönüştürdük. Kostümüne kendi yaratıcılığımızı katmamızla bir eşinin olmaması Maya’nın öyle hoşuna gitti ki bunu her sene böyle yapmaya karar verdik.

Karnavalda her çeşit saç, baş, bukle, gözlük, renk görmek mümkündü. Bir karnaval da böyle geçti.








Madalyonun öteki yüzü
16 Şub
“Papatya ablacım,
yazılarını okudukça sana nasıl hayran oluyorum bilemezsin
ben de senin gibi bir anne olmak için elimden geleni yapıyorum, inşallah başarabilirim.”
Sevgili kardeşim Sedef geçenlerde bana böyle yazmıştı. Çocukları yanıma alıp bisikletle dolaşmama imremiyormuş. Kızını benim gibi yetiştirecekmiş. Güzel sözler, beğenilmek gurur verici tabi ki… Ama bir de madalyonun öteki yüzü var. Pamuk Prenses’in 7 cücelerle mutlu hayatını bilirsiniz. Şarkılar türkülerle onları uğurlayan Prenses’in hergün 7 çift çorap, 7 kilot, 7 gömlek, 7 pantalon yıkamak zorunda olduğunu; 8 kişilik yemek yapmazsa cüceler arasında kavga çıkacığını hiç kimse hesaba katmaz değil mi? İşte öyle birşey.
Oğlum arkamda, kızım yanımda bisikletli fotoğrafımı herkes bilir artık. Maya’nın bisiklet aşkını da. Dario’nun bu işe dahil edilmesi de “imaj” açısından değil; basbayağı ihtiyaçtan mesela. Dario’yu bırakacak yerim olmayınca Maya’nın tura katılamayıp evde kalmasına gönlüm razı olmadığı için bulduğum bir çözümdü onu da yanıma almak. Bu onun da hoşuna gitti ayrı mesele. Ama yokuşlarda herkes yanımdan çita gibi geçip giderken, arkamdaki 13 kiloyla benim nefes nefese en geride kalmam, bütün mola noktalarına en son varmam pek de imrenilecek bir durum değil herhalde. Yok yok, yine de şikayetim yok. Yalnızca madalyonun görünmeyen yüzünde saklı bu detaylar da bir soluk düşünülmeli bence.
Çocuklara mümkün olduğunca özgürlük, seçme şansı, kendi işini kendi görme fırsatı vermenin bedelleri nedir peki? Kendine güvenen çocuklara sahip olmak! Güzel, amacım da bu zaten. Peki çocuk kendine güvenince onunla baş etmek kolay mı oluyor? İşte buna evet, diyemeyeceğim. Madem ki kendi hayatı konusunda çocuğu söz sahibi bir birey olarak sayıyoruz, aile içinde olağan çatışmaların yaşanmaması ihtimali nedir sizce? Çatışma da olur, basbayağı kavgalar da kopar. Hiç bir ev güllük gülistanlık değildir. Annenin tepesinin attığı, “kaçacak yerim olsa da gideyim” diye sabrının taştığı anlar da olmaz mı? Olur olur.
Çocuklarını parkta serbest bırakırsın, “başında durmaya gerek yok, kaydırağa da kendisi çıkabilir, demirlere de tırmanabilir” dersin; zaten gözün üstündedir. Buna rağmen kafanı bir an çevirip yanındakine iki kelime söyleyinceye kadar ortadan yok olan 3 yaşındaki çocuğunu (yüreğin sıkışıp ömründen 5-6 yıl eksildikten sonra) nasıl olup da uzaklaştığına akıl sır ermeyen bir mesafede bulduğunda sinirleri alınmış gibi “nerdeydin annecim?” demekle yetinmezsin!?! Dövmeye, sövmeye gerek yoktur. Zaten bence bir işe de yaramaz. Çocuklarını korkutarak yetiştirenlerin çocukları zaten kendi başına böyle işlere de kalkışmaz. Ama özgürlük verdiğin çocuklar her zaman sınırlarını zorlamayı denerler; o sınırlar nereye kadar gidebilir diye merak ederler nedense
Bu bir annelik sabır testine dönüşür zamanla; bazen masada bıraktığın kahvenin içine kendi tabağındaki köfteleri koymaya karar verip annesine “hoş”?! bir sürpriz hazırlayan çocuğa en geniş yürekli anne bile “Aaa, ne iyi bir fikir! ben hiç düşünemezdim?!” demekle yetinmez elbet.
Diyeceğim annelik her geçen gün yeniden yeniden sınandığınız bir sabır testidir. Çocuğumu ayakta sallamam dediğinde onun kendi başına uyumaya alışması zorlu bir süreç olabilir. Kararlılık önemlidir. Bir kere emziği aldın mı “ama çocuk çok ağladı” diye üzülüp geri vermek olmaz di mi? Bazen ağlamalar yürek paralayıcı olsa bile. Çocukların kendi kendine yemesine destekliyoruz. Yerlere dökülüp saçılan kırıntılardan bedel olarak söz etmiyorum bile. Doyuncaya kadar kendi başına yemesine izin ver, tabaktaki “ağlayan” lokma için yalvarmak da yok, tamam. Ama sevdiğini bildiğin yemekleri özenle yapıp sofraya getirdiğinde, daha bir lokma almadan “bunu istemem, onu sevmem” diyen çocuğa ne demeli? Önünde 20 tane arabası dururken ille de ortadan kaybolan kırmızı arabasını tutturan çocuğa n’apmalı annesi? Anneliğin her gün geçtiği sabır testinin çıldırma noktasına vardığı günler yok mu? Var! Az da değil. Çünkü “patlatırsın bir tane, susar, kuzu kuzu da dediğimi yapar” diyenlerden değilsin. Çocuğunu hor görüp sinsin istemiyorsun ya… İşte bu yüzden çoook sağlam sinirlere sahip olmak, anlayışın kapılarını ardına kadar dayamak, azıcık da rahat olmak gerekiyor bence.
Çevresel, ailesel etkenler de önemli tabi. Ben hep düşünürüm, “ben şimdi İzmir’de olsaydım hayatımız aynı mı olurdu?” diye. Buna kesin bir “Evet!” diyebilmek bence zor. Olumlu ve olumsuz yönde değişiklikler muhakkak ki olurdu hayatımızda. İzmir’de annemlerle aynı şehirde olmamız bizi ne zaman bir yere gidecek olsak “çocukları n’apıcaz?” derdinden kurtarırdı. Güzel! Ama anneanneyle 2 keçi vaziyetimizi yazmıştım
Bir de dededen, anneanneden fazlasıyla yüz bulan çocukların başedilmezliği ayrı bir yazı konusu olurdu başlı başına. Benim annem bildim bileli çocuk bakar. İyi bir cicianne olduğundan hiç boş kalmazdı. Daha evlenmeden önce iş arkadaşlarım bana “Ne şanslısın, çocukların olunca annen ne güzel bakar” derlerdi de ben kızardım. “Çocuk benim çocuğum olacak. Niye annem baksın ki…O baksın diye mi doğaracağım” diye düşünürdüm içimden. Eh, kader bu ya, öyle de oldu. Şimdi annemin ancak tatillerde gelip ya da biz gittikçe bakabileceği kadar uzaklardayım. Kendi çocuklarımı kendim bakıyorum. Muradıma erdim yani
Kısacası karışanım, görüşenim yok. Peki bunun da zorlukları yok mu? Var elbet! Zaman geldi, yanımda ufaklıkla sabah kızımı götürdüm; öğlen yine küçükle birlikte gidip kızımı okuldan aldım. Yetmedi, Mayayı akşamüstü faaliyetlerine yine cümbür cemaat, bebekle birlikte götürdüm; getirdim. 2 çocukla alışverişe çıktım. Bir yandan yemek yaparken, biriyle oynadım, öbürünün okumasını dinledim. 2 çocuğu yanıma alıp denize gittim. Biri patenle biri bisikletle dolaşırken ayrı ayrı yönlere gittiklerinde hangisine bakacağımı şaşırıp “iyi ki yalnızca 2 çocuğum var” diye defalarca şükrettim. Her ikisinin de -nedense- hep aynı anda aynı şeyi istedikleri zamanlarda kopan savaşa, taraflar arasına barış elçisi olarak girdiğimde yumruklar da yedim, üstüm başım da boyalarla boyandı. Ah, böyle zamanlarda şu çocuklarla ayrı ayrı ilgilenen birileri olsaydı!!… ya da daha da güzeli evin diğer bütün işlerini yapan biri olsaydı da ben oturup onlarla bütün günümü geçirseydim, dediğim de olmadı değil. Ama öyle bir lüksüm de yok ne yazık ki… Kapıyı kapatıp çıktığımda arkamdan evi toplayacak birisi yok. Nasıl bıraktıysam öyle bulurum
Annemlerin buraya geldiği tam özgürlük günleri dışında hergün yemeğimi yapacak biri de yok. Şikayet etmiyorum. Yalnızca altını çiziyorum ki bunları da benim yapmam gerekiyor. Her işimi kendim yaptığım için de kendi hayatım hakkında TAM yetkiye ve seçme şansına sahibim. Hani kayınvalidenin yapıp da getirdiğin yemeği beğenmesen n’apacaksın durumu gibi. Hazır buluğuna mı sevinesin, yoksa o gün canının hiç de çekmediği bir yemeği yemek zorunda kaldığına mı? Çocuğunu da başkasına baktırdığında yapılan hizmete/iyiliğe ne derece müdahale edebilir ki çaresiz anne?

Bir de “etraf ne der?!” meselesine kafayı ne kadar taktığınıza bağlı. Etrafın ne dediği hiç de umurunda değilse annenin, işte o zaman gerçekten özgürce, dilediği gibi büyütür çocuğunu. Ama bu tuzağa düşüp de etrafa karşı kendini sorumlu hisseder, utanır sıkılırsa o zaman yandı! Biraz kulak ardı etmeyi de öğrenebilmeli insan. Kendi duygularını bastırmaktan iyidir bence. Burası “geniş memleket” diye yazmıştım. Balkon yıkamayan, cam silmeyen milletten kim çıkıp da benim evimin temizliğine/pisliğine kusur bulacakmış? Bu da benim rahatlığım bu diyarlarda ![]()
Çocuklara kendini tam ifade edebilme özgürlüğünün bir bedeli de evin her an karmakarışık olma ihtimalidir (yoksa garantisi midir?
Buna ne kadar dayanabildiğinize siz karar verin. Bizim hayatımıza imrenen sevgili kardeşim, annemin bizim evi anlatan sözleri üzerine evimizin halini çok merak etmiş
Bir arkadaşımın 5-6 yaşlarındaki çocuğu, birgün bize geldiklerinde evimizin doğumgünü bahanesiyle en toplanmış halini şöyle ifade etmişti: “Papatya’ların evi anaokulu gibi!”
Annem de “Ev mi anaokulu mu belli değil. Sanki o ev yalnız çocuklar yaşasınlar diye var; onlar da evde sığıntı gibi kalmışlar” der bizim için. Evimizin yatak odaları yukarıda olduğu ve çocukların gözümüm önünde olmasını tercih ettiğim için çocuklara ait herşey aşağıda salonumuzdadır. Aslında buna salon değil de İngilizcedeki Living Room gibi “Yaşanılan” yer demek daha doğru olur. Çünkü bizim yaşadığımız yerdir ve her zaman da yaşadığımız haldedir.
Benim gibi olmak istemen çok güzel sevgili Sedefcim. Kimse de seni tutamaz. Ama evin ortasında bir yazı tahtasına; baş köşede bir çocuk kitaplığına, ortalık yerde üstünde biraz sonra yemek zorunda kalacağın “hayali” çorbanın kaynadığı küçük mutfağa, ayağının takılıp devirdiği lego parçalarıyla dolu el arabasına, bazen yerdeki arabalardan basacak yer; kanapedeki oyuncaklardan oturacak yer bulamamaya, masanın altından topladığın kırıntıların anında yerini alan kağıt kırpıklarına, unlu ya da parmak boyalı ellerle ortalarda koşan çocuklara, aynı anda ikisinin de sana anlatacak çok önemli şeyleri olmasına, hangisine önce bakıp ne diyeceğini bilemeyeceğin zamanlara sabrın var mıdır?
Bazen sabrın sınırlarını taşıran bardağın son damlası için aşırı tepki verdiğimi düşünür çocuklarım. Şaşkın şaşkın bakıp sorarlar “Aman anne! N’oldu ki? Neden bu kadar kızgınsın?” O bardağın yavaş yavaş dolduğunu kimse fark etmez. “Çünkü ben de insanım” derim onlara. Sinirleri olmayan, çocuk bakmak ve eğlendirmek için programlanmış robotlar değiliz ya! Anneyiz, insanız. Her anne gibi duygularım bazen taşınması imkansızlaşacak kadar dolar ve taşar. Ama o gün ne olursa olsun, gece odalarına girip birer melek gibi uyuduklarını gördüğümde; sıcacık yanaklarına birer öpücük kondurduğumda kendimi öyle huzurlu hissederim ki her günkü koşuşturmacalar, döküp saçılan yemekler, kirlenen çamaşırlar, masanın altındaki kırıntılar, bütün salona yayılmış legolar/minişler/arabalar artık gözüme rahatsızlık veren şeyler olmaktan çıkar; çok renkli hayatımızın birer parçası olurlar. Anlarım ki ben bu hayatı seviyorum.
Bizim Köyün Mercimeği
7 Şub
Eski köye yeni adet demiştim de yeni adetlere açık olmaktan söz etmiştim. Yeni adetler, yeni akımlar, yepyeni bakış açıları yalnızca çocuk yetiştirme konusuyla sınırlı kalmıyor elbette. Adımız kadar bildiğimiz lezzetler, soframızdan eksik olmayan yemekler bazen karşımıza bambaşka bir şekilde çıkıveriyor. Belki başka bir köyde bambaşka bir dokunuşla tadına daha da tat katılmış olar bize ikram ediliyor.

MERCİMEK
Evimizin baştacı diyebilirim. Bizim evde herkes çok sever. Burada, çocuklara anaokulunda haftada bir gün muhakkak yapılan bakliyattır. Ama bakın buralarda nasıl yapılır, fazladan ne konabilir sizce?
Bildiğimiz mercimekle Yunanistan’daki arasında 3 fark vardır. Mercimeği pişirirken içine arzu ettiğiniz miktarda, iri doğranmış sarmısak ile birkaç yaprak defne konur. Piştikten sonra ateşten indirince de 1-2 yemek kaşığı sirke katılır.
O gün yemekte mercimek varsa, ben de tabaklara koyup sofraya getirdiysem. Salatamız eksik olmasa da, Maya mercimeğin yanında muhakkak soğan ister. Yunanistan’a gelince anladım ki yemeğin yanında soğan yemek biz Türklere özgü bir gelenek. Geçen kız arkadaşı bizde yemekteydi; yemekte de mercimek vardı. Bu kez Maya bana hatırlatmadan ben soğanı dilimleyip sofraya getirdiğimde kız şaşırıp kaldı
N’apalım bizde mercimek Yunan usulü pişirlip Türk usulü yenir. Kış aylarında hasta olup antibiyotik alacağına yemeklerde çiğ soğan yemek çok daha sağlıklı değil midir?
Sonraki yazıda da buraların Sarı nohutundan söz edeceğim.
* Yorgo yazıma bir göz atmış. Belirtmem de fayda olduğunu söyledi; bizim mercimeğin yanındaki soğanlar Girit’in yerli beyaz soğanları, bilesiniz
Eski Köye Yeni Adet
1 Şub
Hiç alışmadığı, dolayısıyla yadırgadığı yepyeni birşeyle karşılaştığında hep böyle der annem. Öyle ya, yepyeni bir köy yeni adetlerle kurulabilir, ama köy eskiyse yeni yeni adetler çıkarmanın anlamı nedir?
Bizim eve geldiklerinde; doğal olarak onların alıştıklarıyla, bizim şimdi uyguladıklarımız kısa bir süre sonra bir köprüde karşılaşan 2 keçi misali çatışır. Anneme göre “biz” çok farklı, değişik, bazen de acayip düşünürüz.
Özellikle konu çocukların yetiştirilmesine gelince, yapılan en yumuşak ve olumlu yorum “siz şimdi daha çok okuyor, daha çok şey biliyorsunuz” olur. En dayanamadığım yorum da “biz yaptık/ yedik / yedirdik de ne oldu?!” olur ki, beni çileden çıkaran son damladır. Ne çocuklar bizim çocukluğumuzdaki çocuklar, ne de şimdiki anneler sizin devrinizdeki anneler… Bizim imkanlarımız daha çoktu, çocuk sahibi oluncaya kadar vaktimiz de daha çoktu.
Pek çok şeyi daha anneliği tatmadan idrak etmiş, kendi prensiplerimizi koymuştuk. Belki sizin pek de seçme şansınız yoktu. O yüzden sizi neden bizim yetiştirdiğimiz gibi bizi yetiştirmemiş olmaktan dolayı kimse suçlayamaz.
Biz farklı bir aileyiz, evet! Bizde çocuklar yedirilmez, ayakta sallanmaz, mutlaka hergün dışarı çıkıp koşup oynarlar. İstemedikleri yiyecekleri (buna et, süt, yumurta da dahil) kesinlikle hergün yemek zorunda değildir, çocuk doyduğunu bilir, anne, bilir. Elini attığı her kavanozda aynı şeyi söyler annem “Zaten sizin evde herşey farklı!” Çamur renginde nemli nemli bir şeker. Bembeyaz un yok mu Allah aşkına? Pirinçler de ya esmer ya da kokulu basmati! Evet, annemin deyişiyle bizde çocuklara şeker, çikolata “vesikayla verilir”. Kola içilmez. Yumurtanın organiği; kakaonun, kahvenin tercihen adil ticaret olanı tercih edilir; et de sizin hatırınız için eve girer. Bedensel faaliyetler dışında muhakkak yaratıcı faaliyetler yapılır. Günde 1 tane DVDden ötesine izin yoktur, saçma dizileri, haberleri çocuklar seyretmez. Alışverişe birlikte gidilir, çocuk ne giyeceğini kendi seçer. Bilgisayar kullanmayı bilir ama onun da sınırlı süresi vardır. Arkadaşlarını evine çağırabilir, kendisi de arkadaşlarına ziyarete gider. Doğumgünlerinde evde gürültüden, kırıntıdan, şamatadan geçilmez. Çocuğun parkta kumlara, topraklara bulanmasına, üstünü başını kirletmesine izin verilir, parkta istediği gibi oynaması için özgürdür, salıncaktan/kaydıraktan düşer diye başına dikilinmez, çocuğa “Yapma! Atlama, düşersin!” denmez; muzip bir gülücükle “bence yapabilirsin…” denir. Anne (yani ben) “oyuncakları ben toplarım” diyen dedeye ve tabağında “ağlayan” son lokma için yalvarıp “ama hiç birşey yemedin” diyen anneanneye kızar. Çünkü çocuk oyuncaklarını da kendisi toplayabilir; ne zaman doyduğunu da bilir! Aynı gün 2 DVD birden seyredemeyeceğini; başka şeker, çikolata yiyemeyeceğini; dersini yapmazsa paten kaymaya gidemeyeceğini bildiği gibi. Çocuklar kendi başını becerebildiği her işi kendileri yaparlar. Kendi yataklarında uyurlar, uyumadan önce anne masal kitabı okur, her gece aynı saatte yatarlar. Bol gürültülü ve ışıklı kendi kendine birşey yapan oyuncaklar prim yapmaz bizde. Onun yerine bazen değeri bilinmeyip 2. el pazarına düşmüş yaratıcılığı yüreklediren hiçbir oyuncak, kitap da kaçırılmaz. Evimize her milletten, dinden insan girer. Her dilden müzik dinlenir. Bir dizi kahramanı yerine ender bir cins hayvanı ya da klasik bir müzik parçasını öğrenmek daha değerlidir. Ha, bir de çocuğa her durumda “Çok ayıp!” denmez bizim evde. Anneyle baba çocukların yanında/önünde öpüşür, kucaklaşır. Anne, kızının arkadaşlarıyla birlikte oturup elişleri yapar. Evi temizlemek yerine alır çocukları paten kaymaya, bisiklete binmeye götürür. Anneyle çocuklar bisiklet turundayken baba eve erken gelirse yiyecek birşeyler hazırlar. Sağlıklı beslenme konusunda ne öğrenildiyse çocuklara da öğretilir. Çocuklar her fırsatta öpülür, kucaklanır.
Biz böyle mi büyüdük? Hayır. O zamanlar bunların kaçta kaçını yapanlar vardı? Daha doğrusu kaçta kaçına gerek vardı. Televizyon bir tek kanaldı. Günde bir tanecik çizgi film oynuyordu. Onu da dört gözle beklerdik; yarım saate kalmadan biterdi. Bu yetmedi bir DVD koyalım ya da internette oyun oynayalım, diyemezdik ki… Annem bizi parka götürmezdi; zaten hergün kapının önünde sokakta oynardık. Oyuncaklarımız çoktu, bütün mahallede herkesten çoktu ama sokakta oynamaktan başka bir faaliyetimiz de yoktu. Faaliyetlere götürecek yerler de yoktu, evde el işleri yapmak için kitaplar da yoktu. Kalem, kağıt, makaslarla; biraz daha büyüyünce kumaş parçaları, iğne, iplik, düğmelerle birşeyler yaratırdık. İmkanlar el verdiğince… Annemi suçlayamam. 19 yaşında beni kucağına aldığında, o daha kendisi çocuktu
Halbuki ben ilk çocuğumu doğuruncaya kadar o kadar çok şey okumuştum ki… Zaten hayatlarımız, kendimize yaptığımız yatırımlar da aynı mı ki?! Eşlerimizin bize yardımcı olmaları bile ne büyük fark hayatımızda değil mi?
Bazen konuşmalara tanık olurum; bilmem kim çocuğuna hiç televizyon seyrettirmiyormuş. “Öyle mi?” der birisi. “Açmasam ben nasıl oyalarım çocukları?” diye kendini savunur öteki. Sonra “ evlattır, herşeyine katlanılır” diye teslim olur öbürü. Aslında katlanmak olmamalı; herkese hayatı hakkında seçme şansı tanınmalı, aldığı karara da saygı duyulmalı…








Son Yorumlar