2012 yılı arşivl

44

6

İlkokulun 1. sınıfında su gibi ezberlediğiniz şiiri okumak için kürsüye çıktığınızda şiirin bir kelimesini bile hatırlayamadığınız için bütün okulun karşısında ne yapacağınızı bilemediğiniz anlar oldu mu?

Uçağın penceresinden bakınca bulutların yere düştüğünü sandığınız oldu mu? Peki, denizi çok devdiğiniz için denizkızı olmayı dileyip denizden hiç çıkmak istemediğiniz anlar? Annenizin böreğinin kokusuyla başınızın döndüğü ya da o günkü yemeğin kıymalı karnabahar olduğunu duyunca başınızın ağrıdığı? ilkokulda elinizdeki simiti kapıp kaçan çocuğun bunu neden yaptığını anlamanız kaç yılınızı alırdı?

Ortaokuldayken ilkokul çocuklarıyla mandolin kursuna, lisedeyken ortaokul çocuklarıyla yüzme kursuna, üniversite bitmişken üniversitenin dans grubuna katıldınız mı? Gözlerinizin bozulduğunu bilmediğiniz için, müzik dersinde okuyamadığınız notaları yanınızdakinden kopya çektiniz mi?  Daha lisedeyken ameliyat oldunuz mu? Ufak bir ameliyat olsa bile, birisi hiç size ölecekmişsiniz gibi baktı mı? 400 m. yüzme yarışında 150 metre fark yediğiniz halde yüzmeye devam eder miydiniz? Birilerini hep beğenir ama duygularınızı kendinize mi saklardınız? Hiç sevmediğiniz halde koroya seçilince konserde arka sıradan kaçtığınız oldu mu? İlk maaşınızla bir kaykay mı alırdınız? Kucağınızdaki kedinize umut yok dediklerinde kendi ellerinizle uyutması için doktorun önüne bırakıp gitmeniz gerekti mi? Yüreğiniz sızladı mı? Açlıktan karnınızın guruldadığı ya da kalp çarpıntısından uyuyamadığınız oldu mu?

Gerçekten ölümü ensenizde hissettiğiniz mi? Herkes sizin için endişeleniyorken size bir deli cesareti gelip tedavinizi ertelemek istediniz mi? Fotoğrafını çekemediğiniz anları hafızanıza kazıdığınız oldu mu? Yanınızdaki hasta ölmek üzereyken neden beni burada tutuyorlar diye düşündünüz mü? Çok kızıp da cama tekme attığınız oldu mu? Birilerinden nefret ettiniz mi? Çok kızıp çok sevdiniz mi? Sevdiğinizin güldüğü espriyi anlayamayınca kavga koparttınız mı? Herkesin güldüğü espriye (tercüme edildikten sonra) en son gülen oldunuz mu?

Size “daha önce hiç Türk görmemiştim” dendi mi? Siz gidip Portekizlilere Türktür diye önce Türkçe, demek ki Yunanlı deyip Yunanca konuştunuz mu? İspanyolca bilmeden bit pazarında İspanyolca pazarlık ettiniz mi? Tanrının varlığından şüphelendiniz mi? Bunu bir hahama sordunuz mu? Kendinizi hiç bir millete, dine, ırka ait değilmiş gibi hissettiğiniz oldu mu? Meditasyon yaparken konsantre olamayınca öbürleri ne yapıyor diye aralıktan baktığınız olmadı mı? Yoga seansı sonunda gevşerken uyuduğunuz oldu mu?

Ufacık bir kararın ardından bambaşka bir hayatınız olabileceğini düşündünüz mü hiç? Olmuşla bitmişe çare olmadığını anlayamadınız mı? Öpüşürken yakalandınız mı? Bir filmi her seyredişte, bir şarkıyı her dinleyişte içinizden ağlamak geldi mi? Sevdiğinizi çok ama çok özlediğinizde sokaktaki insanları O’na benzetmeye başladığınız oldu mu? Çok genç ölen bir anneye yüreğiniz sızladı mı?

Bir zenci çocuğun elini kızınızın kar beyaz avucuna koyduğu an hala hafızanızda bunca yıl kalır mıydı? Ney çalmak istediniz mi? Kitap yazmak hep aklınızın bir köşesinde miydi? Yazı yazmaktan zevk alır mıydınız? Liste yapar mıydınız? Her yaz bir yazlık eviniz olmasını, her kış da güney yarım kürede yaz olan bir ülkeye taşınmayı düşündünüz mü?  Fotoğrafını çekemediğiniz anları hafızanıza kazıdığınız oldu mu? Kaykaydan düşüp poponuzu, bisikletten düşüp dirseğinizi, dans ederken bileğinizi acıttınız mı?

Kulaklarınız gazete hışırtısını bile duyamayacak kadar tıkanıp da duyma özürlülerin halinden anladınız mı? Körler için kitap okumayı dilediniz mi? Asla araba kullanamayacağınızı sandınız mı? Hiç tanımadığınız bir aileyle kamp ateşinde pişmiş patates yediniz mi? Şu anda kaç çocuğun açlıktan ölmek üzere olduğunu düşündünüz mü? Çocuğunuzun göz yaşları içinize aktı mı? Bazen bu dünyaya erken geldiğinizi düşünüp, bazen de neden bu kadar geç kaldığınıza yandığınız oldu mu? Denizde bir balıkla göz göze geldiniz mi? Kedinizin gözlerinin içine baktınız mı? Tabağınızdaki etin damak zevkiniz için kesilmiş bir hayvanın parçası olduğunu düşündünüz mü? Bir tencere yemeği elinizden düşürdünüz mü? Hiç tanıyamadığınız birini özlediniz mi? Bir çocuk evlat edinmek istediniz mi?

Aşık oldunuz mu? Kadın oldunuz mu? Anne oldunuz mu?

 

Ben oldum.

 

Bütün yaşadıklarımla bugünkü ben oldum. İyi ya da kötü, hoşuma giden ya da gitmeyen onca şey benim başımdan geçti ve beni ben yaptı. Yalnız hayatım boyunca yaşadıklarım değil, hayat yolumda rastladığım herkesin bende bıraktığı izler var.

Hiç kimse hayatımıza tesadüfen girmez. Birileriyle yolumuzun bir şekilde kesişmesinin elbette ki bir sebebi vardır. Bu sebep hayatın akışı içinde saklıdır. 

Ben bu doğum günümde farklı bir şey yapmayı diliyorum. Hayatımdaki herkese doğum günümü hatırlayıp kutladıkları için değil de; bende bir iz bıraktıkları ve beni bugünkü ben yaptıkları için, hayatıma ucundan köşesinden dokunan herkese teşekkür etmek istiyorum.

RΑΚΟΚΑΖΑΝΟ

4

Bu da ne demek şimdi demeden önce bir daha bakın bakalım. RAKO + KAZANO diye ayrıştırsam bir şeyler çağrıştırıyor mu? Hadi sizi fazla uğraştırmayayım…

Raki (sonu “i”) Girit’e özgü, üzüm posasından yapılan, alkol oranı yüksek, minicik kadehlerde sek içilen, içenin boğazını alev gibi yakan sert bir içki. Bir diğer adı da Çikudya, Giritliler iyi bilir. Derler ki yöreye özgün adı Çikudya olup raki adı adada yaşamış Osmanlılardan kalma yadigarmış. Καζάνι de bildiğimiz “kazan”.  Rakokazano ise rakinin kaynadığı/damıtıldığı kazanı anlatır. Kasım ayı oldu mu, artık şaraplar olmuş, dinlenmeye bırakılmış olur. Şimdi raki kazanlarının kaynama zamanıdır. Bu çoğunlukla bir ziyafet sofrasına eşlik eden bir şenliktir.

Hayatımın Girit’te geçen 14 yıla yakın zamanında, bir salyangoza hiç mi hiç alışamadım bir de raki’ye; oysa ki raki ve ben pek çok kereler karşılaşmış, aynı masada karşılıklı oturmuş, yine de birbirimize pek ısınamamıştık. Belki Yorgo da düşkün olmadığı için hiç evimizde bile bulunmadı. Halbuki Giritliler sofralarından eksik etmezler onu. Bazen bir dilim karpuza eşlik eder, bazen mevsimine göre bergamot, üzüm, turunç reçeline. Bazen de gelirken manavdan alınmış yarım kilo taze bakla dökülür masanın üstüne, yeşil yeşil bakla tanelerine eşlik eder yudum yudum.

Burada yemek bittikten sonra -adettendir- minicik bir şişe eşliğinde minicik bardaklarla gelen raki, restoran sahibinin ikramıdır. Giritlilere sorarsanız, raki yemeklerden önce iştah açsın diye sunulur. Yemek yendikten sonra da hazmettirsin diye içilir. Sevinçli bir haber alınca “hadi gel sana bir raki ısmarlayayım” denir, uzun süre birbirini görmemiş olan dostlar raki kadehlerini tokuşturarak hasret giderir. Bir de ballı olanı vardır; adına Rakomelo denir, bal renginde likör tatlılığındadır. Açıkçası onu içmek içi fazla bahaneye gerek yoktur, zaten günün her saatinde, evlerde, kahvelerde, lokantalarda, restoranlarda her yerde içilir. Bana gelince, ne zaman bir cesaret gelip de denesem, gözlerimden alevler çıkaran bu sert içkiyle beraberliğimiz, hep ilk kadehle sınırlı kalmışken…

Bu sene benim raki ile yakınlaşmam çok ani bir kararla oldu diyebilirim. İrem bilir 🙂 Direksiyon sınavına gireceğim günün sabahı, kafeye bir hışımla girmiştim. Kendime bile itiraf etmek istemesem de elim ayağım titriyordu heyecandan. O kadar aylık çabanın, harcanan onca zamanın bir anlık heyecana kurban gitmesi fikrine dayanamıyordum. Şimdi bir kahve içsem daha da beş beter gerilecek sinirlerim deyip;  bir anlık kararla ” İrem, sen bana bir raki getir” deyivermiştim. Şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemeyip yalnızca “emin misin Papatya?” demişti. “Evet, hem de çok! Getir sen…” demiştim. Yoksa bütün çabalarım boşuna gidecek, heyecanıma yenik düşüp ellerim ayaklarıma dolanacaktı.

Aynen bu şekilde gelmişti önüme: domates, Girit peksimedi ve zeytin eşliğinde. Bu kadar çabuk bittiğine üzüleceğim aklıma gelir miydi hiç? Ama, “yeter!” dedim, “1 kadehte kalayım” 🙂

(Sonuç mu? Sınavdan geçtim. Ehliyeti aldım! 🙂

O gün bugündür ben raki ile iyi geçinmeye başladım. Duyduğum minnettarlıktan daha kolay mı içiyorum, bana mı öyle geliyor, bilemiyorum.

“İyi olacak hastanın doktor ayağına gelir” çünkü o hastanın iyileşme vakti gelmiştir.

Bazı zamanlar bir şeyin/birisinin hayatınıza girmesi için bilinmeyen bir güç tarafından programlanmış gibi uygun zamanın gelmesi beklenir. O kritik an gelmeden önce ne yapsanız yollarınız çakışmaz. Önünüzden geçse fark etmezsiniz. Çünkü size dönüp bakmaz bile, size dokunmaz, hayatınızda bir iz bırakmaz. Ama o an geldiği vakit de, nereye kaçsanız sizi bulur. Saklandığınız fare deliği olsa çıktığınızda burnunuzun dibinde biter. Ben buna çok kere tanık oldum ve artık ikna da oldum.

Hiç düşündünüz mü? Aslında hayatta her şey ondan en çok zevk alacağınız anı bekler, bir şeyin zamanından erken olmasına çabalamak duyguların yeterince olgunlaşmasına fırsat tanımadan boşa harcanan bir emektir. Erken edinilen bir bebek, aceleye gelen bir evlilik, pişmeden ocaktan alınan bir yemek, demlenmesine fırsat verilmeden sunulan yavan bir çaydan farksızdır. Tadını çıkarmak belli bir olgunluğu, doygunluğu gerektirir. Her şeyin bir zamanı vardır.

Kasım ayı da raki kazanlarının kaynadığı zamandır. Bağ bozumu yaz sonunda yapılır. Toplanan üzümler şarap olmak üzere sıkılır, şırası çıkarılır. Üzümün suyu şaraba dönüşürken, posası da boşa gitmez elbet, değerlendirilir. İşte şimdi zaman raki zamanıdır. Peynirin kalan suyundan lor yapılması gibi, üzümün de posasından yepyeni bir içki yaratılır. Sert, Türk rakısı/Yunan uzosu gibi anason kokmayan, siz farkına bile varmadan fena çarpan bir içkidir.


Raki’nin nasıl yapıldığına tanık olmak da bu sonbaharı, belki de benim raki içmekten zevk almaya başlamamı beklemiş. Benim daha yeni tanıştığım Yorgo’nun çocukluk arkadaşı Maria, geçenlerde bizi kendi raki kazanlarının kaynayacağı yere çağırınca, neredeyse sevinçten çığlık atacaktım! “Ben daha önce hiç görmedim” diyebildim yalnızca. Iraklio’dan yarım saat kadar mesafede bir köydeki raki imalathanesine girdiğimizde karşılaştığımız ilk manzara avluda sırasını bekleyen onlarca plastik varildi.

Bu dev plastik varillerin içinde, şırası çıkarılmış üzüm posaları var.

Üzüm posaları kazana boşaltılıyor.

Ezilmiş üzümlerin mayhoş, hafif baş döndüren kokusu yayılıyor etrafa.

Raki kazanı dedikleri; üzüm posalarının kazanın altındaki fırının ısısıyla belli bir derecede damıtılmasını sağlayan; 2 bakır kazandan oluşan bir düzenek.

Bizim gidip gördüğümüz kazanda yakıt olarak zeytin çekirdeklerinden elde edilen prina kullanılıyordu.
Tabi ki alev alev yanan fırın değerlendiriliyor ve bir tepside patatesler de sıcaktan nasibini alıyorlar.
Yaklaşık 1 saatlik bir süreç sonunda soldaki kazanın borusundan raki, nam-ı diğer Çikudya akmaya başlıyor.

Bu arada sofralar kuruluyor, raki kadehleri tokuşturuluyor. Yorgo dönüşte araba kullanacak diye pek fazla içmek istemiyor. Ben de 1 minik kadehcik raki, 1 kadeh de şarap içiyorum. Ama sanıyorum ki hiç hesaba katmadığımız bir şey daha etkiliyor bizi. Bütün öğleden sonra raki kazanıyla aynı kapalı ortamda olmak, o havayı bile teneffüs etmiş olmak hiç farkına varmadan bizi sarhoş değilse de bir hoş yapıyor. Bir şişe yeni mahsul raki nasibimizi alıp yola koyuluyoruz. Eve döndüğümüzde çocukları her zamanki gibi 8de yatırıyorum ve yorgunluktan anında uyuyorlar. Dariocuk o gün avluda bulup da binme şansını yakaladığı traktöre binmiş rüyalar alemine giderken Maya rakokazano ile ilgili daha ne resimler yapıyor uykusunda kim bilir.

 

Kafamızı kaldıracak halimiz kalmadığına ikna olup biz de erkenden yatıp uyuyoruz.

 

Yaban-cı, Vatan-sever, Evren-sel

12

“Yurt”dışında yaşadığımı duyunca kiminin gözlerinin içi parıldar. Kendi gerçekleştiremedikleri kim bilir ne hayaller geçer akıllarından o an. Bir de büyük çoğunluğun verdiği klasik tepki vardır. Yüzünü buruşturup, belli etmemeye çalışsa da hafiften acıyarak “Yabancılık çekmiyor musun (oralarda)?” diye sormadan edemez. İşte bu soru, içimdeki fırtınayı başlatan!

Yaban ellerdeyiz ya.. gurbetteyiz… uzaktayız… sanki ıssız adaya bırakıp gittiler. Gözün görmediği yerler hep yokluk viranlık mıdır? Alıştığını bulamamak mıdır tek kaderimiz? Hiç tanımadığın O yabancı ne kötülükler yapabilir insana? İnsan niye bu kadar karamsardır “yabancı” memleketlerdeki hayat hakkında. Ne zordur kim bilir!   ….değil mi? Ah vah!

Yaban ellerde yaşayan; “yabancı” kimdir, nedir ki bir söylesenize bana? Kime göre yabancı? Yabancı demek, benim tanımadığım, bilmediğim, öyleyse hakkında hiç de iyi izlenimlerim olmak zorunda olmayan mıdır?  Peki yabancı olmayan yan komşusunu daha mı iyi tanır insan? Aynı dili de konuşsa, aynı duayla da yakarsa onun “iyi” olduğunu kim/ne garanti eder? Her gece aklından ne kötülükler geçtiğini kim bilebilir?

…ya da gözün görmediği yaban ellerde iyi insanların olmadığını?

Yabancı demek, tanımadığım, dolayısıyla kendisi hakkında hiçbir şey bilmediğim yerler/insanlar demek ise, peki

* ben burayı da, buralıları da çok iyi tanıyorsam,

* bu şehrin bilmediğim yeri kalmadıysa,

* burada yaşayanlar bile doğma büyüme buralıymışım gibi, bilmediği bir şeyi gelip bana soruyorlarsa, 

* sokağa çıkınca en az 4-5 kişiye selam veriyorsam,

* beni adamdan/kadından sayıp arıyor, hatırımı soruyor, görmeyince özlüyorlarsa,

* taşındığım mahalleden eski komşuma yolda rastladığımda “özledik seni,  hepimiz seni çok sevmiştik” diyerek gülümsüyorsa

bu durumda, onlar bana hala yabancı mıdır?

 

“Ama işte, kendi vatanından, milletinden olmayınca…” diye başlayan cümler söylemeyin sakın bana! 

Üzgünüm(?!) ama vatan-sever, millet-sever olmakla sınırlı kalamıyorum.

Dünya-sever olmaya varım; Evren-sel düşünmeden de duramıyorum. Bence siz de.

 

Yalnızca coğrafi ülke sınırları değil insanları ayıran; “Vatan”, “millet” gibi terimler insanın etrafına tel örgü gibi çekilmiş. Bir hayvanat bahçesinde bir kafesteki hayvanın öbür kafestekine baktığı gibi bakıyoruz “başka” ülkenin “başka” milletlerine. Aynı doğanın parçası olmamız gerekirken, hiç olmaması gereken bu (sözde) bahçe içinde, onu bize göre öteki yapan aramızdaki demir parmaklık!

Hepimiz aynı bahçede özgürce yaşasak, ben ve öteki olmayacağız. O zaman hayat önüme hazır konan bir tabak yemek ve su kadar kolay elde tutulmayacak. Canını kurtarma pahasına koşan, kaçan hayatta kalacak. Ben nerede ot bulursam onu yiyeceğim, bir gün de dişi aslan beni yavrularıyla paylaşıp midesine indirecek. Onun aç karnını doyurmakla bile kendimi bir işe yaramış olarak hissedeceğim belki de.

Siz karar verin; yaşaması için yattığı yerden düşünmesi ya da kalkıp yürümesi bile gerekmeyen, parmaklıklar arkasındaki aslan mı daha mutludur ki? yoksa savanada koşup avına dişini geçirmezse aç kalacak olan mı?

Önünüze hazır gelen(fikir)leri kabullenmek ve (özgürlüğünden) fedakarlık etmekle en layık olduğunuz hayata kavuştuğunuza mı inanıyorsunuz ki? Üzgünüm, çok üzgünüm.

Vatan, millet demeyin bana. Tam dayanacak bir destek aradığınızda sizi elinin tersiyle itip bir kalemde gözden çıkaracaklarda mı kaldı son umudunuz? Yazık!

Hayvanat bahçesinde, bir parçacık yaşlı eşek etiyle gözü boyanmış zavallı aslanlara benziyorsunuz bence.

Benim yaban sandığınız “el”lerde nasıl yaşadığımdan daha ciddi meseleleriniz yokmuş gibi…

Bu dünyaya yaşamak için gelmiş bir evladı, canının içinde büyüt, sütünle besle, bağrına bas, kucağının sıcağında uyut; büyüsün boyun kadar olsun; sonra da “vatan borcuymuş”, devlete “boyun borcuymuş” diye (bir de!) gururla ve sapasağlam askere gönderip çok geçmeden de cenazesini teslim alınca acından, yüreğinin yanığından dili tutulup da diyecek tek kelime bulamamayı anlarım, çok iyi anlarım.

Ama “Vatan sağolsun!” deyip kabullenen zihniyeti anlayamıyorum!

 

İnsan hayatı bu kadar ucuz değil, bedava hiç değil, olamaz!  Bu gerçeği de ne kadercilik; ne de milliyetçilik örtemez!

Yorgo’dan Bergamot Reçeli

10

Artık sezon bitti. Nasıl geçti diye hiç sormayın. Her şey gibi turizm de krizden etkilendi ve inişe geçti. Ama niyetim hiç bu konuları açmak değil. Sezon bittiğinde artık her günümüzü daha çok birlikte geçiriyor olabilmek bile ayrı bir keyif katıyor kapımızı çalan sonbahara. Sabahları çocukları okula nöbetleşe bırakıyoruz. Öğlen yemeklerini bazen birlikte yapıyoruz. (Bazen de hazır buluyorum, çok hoşuma gidiyor 🙂 Cumaları çocukları okula bıraktıktan sonra birlikte pazara gidip alışveriş yapıyoruz. 

Geçen hafta da pazarda bergamotları görünce dayanamayıp aldık. Önceki seneden kalan son kavanozu da açmadan yenisini yapalım, dedik. Aslında Yorgo dedi. Çünkü bayağı bir bilek kuvveti gerektirdiğinden bu artık Yorgo’nun uzmanlık alanına giriyor ve pazardan dönünce bir hevesle giriyor mutfağa, özenle hazırlayıp kavanozları diziyor karşıma. Evet, haklısınız; çok şanslıyım 🙂

Bu seneki tarifin fotoğraflarını da onun blogundan aldım. Üstüne kendi imzamı atmamın hiç anlamı olmayacaktı nasılsa…

Yorgo’nun anlatımıyla Bergamot Reçeli:

Bergamot reçelinin yapımı, uygun cinste bergamot bulabilirseniz aslında hiç de zor değil.

Burada 2 cins bergamot olduğunu hatırlatmak isterim. Bir cins böyle; kalın kabuklu limonlara benziyor, limondan biraz daha büyük, portakal renkli kabukları diğer cinse göre daha düzgün ve ince:

Diğer cins de şöyle; turunçgil ailesinin limondan çok ağaç kavunu denilen cinsine benziyor, portakaldan da iri, genellikle yemyeşil, girintili çıkıntılı kabukları kalın ve dolgun olduğundan reçel yapmak için en ideal cins.

Bizim bu sene pazardan aldığımız 4 iri bergamot yaklaşık 3 kilo geldi. 

Önce kabuklarını ince rendeyle pürüzsüz oluncaya kadar rendeliyoruz.

Sonra da kabuklarını ayıklıyoruz.

İçini atıp kabukları çok ince olmamak kaydıyla kalın şeritler halinde kesiyoruz.

Bol suyla birlikte hepsini alabilecek büyüklükte bir tencerede su kaynatıp içine kestiğimiz kabukları atıyoruz. Birlikte biraz kaynadıktan sonra soğumasını bekleyip suyunu süzüyoruz.

 Suyunu süzdükten sonra kabukları tartmamız gerekiyor. Ağırlığına göre şeker oranını hesaplayacağız. (Bizimkiler 2800 gr. çıktı)

Kabukları en azından 24 saat suyun içinde bırakmamız ve bu suyu bir kaç kez değiştirmemiz gerekiyor ki kabukların acısı çıksın.

(5 sene kadar önce, ilk defa yaptığımda, tarife baktım ki her seferinde suyunu değiştirip birden fazla kere kaynatmışım. Aslında 1 gün boyunca suyunu değiştirdikten sonra tekrar tekrar kaynatmaya gerek yokmuş.)

1 gün sonunda kabuklardan tattığımızda hala çok acı geliyorsa, suda bekletip suyunu değiştirme işlemini 1 gün daha tekrarlamak gerekiyor.

Şerbeti hazırlıyoruz: 5 bardak suyun için 3 kilodan birazcık daha az şeker koyup kaynatıyoruz. Şerbetin koyulaştığını görünce soğumaya bırakıyoruz. Şerbet soğuyunca süzülmüş kabukları içine atıp 1 gün boyunca da şerbetinin içinde bekletiyoruz. Ertesi günü bir taşım kaynatıp ateşten almadan az önce içine bir limonun suyunu da ekliyoruz. .

Bu arada reçel koyacağımız kavanozları kapaklarıyla birlikte kaynatıyoruz. Ateşten aldığımız reçelin tanelerini kavanozlara taksim edip üzerlerini suyuyla dolduruyoruz.

Kavanozların kapaklarını sıkıca kapatıp kavanozları baş aşağı çevirip bırakıyoruz.

Bu kez 4 büyükçe, 4 tane de küçük kavanoz reçelimiz oldu 🙂

Dolup taşıp kağıda dökülenler

0

N’olur daha sık yaz” diyenler çoğaldı.

Bir ara ortadan kaybolup yüreğimden taşan bir yazıyla geri dönünce hem seviniyor hem de sitem ediyorlar. Hiç yazmadan geçip giden zamanı hatırlatırcasına. Ama olmuyor işte, “elimde” değil. Elim yazmıyorsa o sıralarda beynimde fırtınalar kopuyor demektir. Yazabilmek için önce fırtınanın dinmesini beklemek gerekir.

İzmir’den tatil dönüşünde ne kadar da çok şey vardı halbuki oturup yazacak, yazacak, yazacak-tım. Olmadı işte. Sebepler öyle çoktu ki; aklımı dağıtıp meşgul eden şeyler vardı ama günlük koşturmacadan artan vakit yoktu, ufaklık evdeydi vs. vs. Sebeplerim vardı ki yazamadım çünkü ben yazmış olayım diye yazamıyorum.

Yazmak nasıl bir şey benim için biliyor musunuz?

Duygular dibe vurduğunda onları dökmenin imkanı yok. Beni baş aşağı tutup sallamanız gerek ki cepte kalan bozuk paralar gibi dökülsünler. Ama gün geliyor öyle bir doluyor ki yürek, o zaman açık bırakıp gittiğiniz bir çeşme gibi taşmasına engel olmak mümkün olmuyor. Doluyor, taşıyor, akıp gidiyor gözlerinizin önünde baş edilemezcesine.

İşte o zaman kendiliğinden dökülüyor kağıda ifadeler. O anda yalnızca elimi kağıdın (klavyenin) üstüne bırakmak yetiyor. Arkası kendiliğinden geliyor. Öyle bir kendini kaybediş ki o sırada tek derdim yazmayı yetiştirmek. Ellerim bir cümleyi yazarken aklımda ötekine başlamak. Beynimin içinde taklalar atan binlerce kelime içinden en beğendiklerimi yakalayıp boncuk dizer gibi uyum içinde ardı ardına eklemek.

En sonunda arkama yaslanıp şöyle bir baktığımda biraz önce kafamın içinde nakışlar işleyen duyguların en sonunda ifade edilmiş olmasının verdiği huzur, rahatlama.

Böyle bir şey…

 

Go to Top