Her yıl olduğu gibi, 2012 de bize getirdikleriyle hayatımızı yeniden şekillendirdi. 2012nin aklımda ve kalbimde bıraktığı izleri bir bir sıralamak istedim. Bu senenin en önemli olayı elbette ki 13 senedir oturduğumuz şehir merkezindeki evden taşınmamız oldu. Yeni evin (birazcık) şehirden uzak olması başlangıçta gözümü korkutmuşken artık bir bahçemizin olması bize kısa zamanda her şeyi unutturmuştu.

Tekir ile Şeker

Ailemizin En Yeni Üyeleri: Bahçeli ev, toprakla uğraşmak iyiydi, güzeldi de farelerle karşılaşmak hiç de hoş değildi. Ekolojik çözüm olarak Tekir’le Minnoş aramıza katıldı. Sonbaharda Minnoş’un aramızdan beklenmedik ayrılışıyla üzüldük. Onun boşluğunu kısa zamanda Maya’nın ismini Şeker koyduğu minik yavrucuk doldurdu çünkü kucağına ilk aldığında ona şeker gibi kokmuştu 🙂 Şanslıyız ki bizim Tekir, sokakta bulunup da o güne kadar bir hayvanseverin baktığı oburcuk Şeker ile pek iyi anlaştı.

Yeni yılda EN ÇOK PİŞİRDİĞİM LEZZETLER: Katıldığım kermeslerde büyük ilgi gören mercimek köfteleri ve Organik Fuar için yaptığım 386 Vegan Sosis oldu.

(DipNot: Sosislerden kazandığım parayla da kendime 2. el temiz bulduğum bir bisiklet daha aldım 🙂

Fırsat buldukça pişirdiklerimi, içim doldukça duygularımı paylaştım ama bütün yılın en çok ilgisini çeken yazısı; Evli Çiftlerin Cinselliği ve Mahremiyeti konusunda yazdığım, bazılarına göre cesur yazımdı. Bu yazının üstünden bir kaç hafta geçtikten sonra -ne tesadüf ki!- Ayşe Arman da tam aynı konuda yazdı 🙂 ha ha

papatyaHayatımızda artan 2ler: 2 çocuklu olmanın cilvelerine, 2 kedi de eklendikten sonra ister istemez, sorumluluklarım da arttı. Mamasını, suyunu, aşısını, doktorunu düşünmem gerekenler yetmezmiş gibi KomşudaPişer’in yanı sıra bir de Yunanca blog açınca bloglarım da 2 oldu. Aslında bu biraz ihtiyaçtan biraz da çevremdeki teşviklerden doğmuştu. İlk önce, yaşadığım şehirde çocuklar için düzenlenen ücretsiz etkinlikleri bir arada toplayıp annelerin işini kolaylaştırmak olarak başlayan blog kısa sürede İraklio’da olup biten her çeşit kültürel olayı (konserler, tiyatro, kitap tanıtımı, sergiler, bisiklet turları, takas pazarları vs.)  içeren ve kısacası şehrin güncel nabzını tutan bir bloga dönüştü ve takdir topladı. Bu sayede çocuk tiyatrolarına davet edildik; çok istediğim bir konsere davetiye kazandım, “her gün sayfana girip bakıyorum” diyen annelerle tanıştım.

Fotoğraf Cem Yatman’a ait.

Yeni insanlarla tanışmak her zaman güzel; ama daha da güzeli, aslında hakkında o kadar çok şey bildiğin halde ilk defa kucaklayabildiklerin. Facebook sağolsun, diyorum bana yeni dostluklar kazandırdığı için. Bisikletseverliğimi herkes bilir. Sadece 2 teker sevgisiydi beni İzmirli Critical Mass grubuyla iletişime geçiren. Bir süredir Semra‘yla yazışıyor; birlikte pedal çevireceğimiz günleri iple çekiyorduk. Ben telefonda “Semracım nasıl olacak bu iş? Benim bisikletle İzmir’e gelmem çok zor” derken; o bana “sen gel yeter ki ben sana bisiklet de bulurum” demişti. Yaptı da!

Semra herşeyi ve herkesi organize etti. Prensip sahibiyim, “kasksız tura çıkmam” dedim, bana kask da buldu 🙂 Cem bey, sağolsun, bana taa Urla’dan bisiklet getirdi. (Fotoğraflar için de “çok çok teşekkürler Cem Bey”) Güzel İzmir’imin sokaklarında yaptıkları turların fotoğraflarına baktıkça içim gidiyordu. Oysa Temmuz ayı gezisinde, o karelerde ben de vardım, ağzım kulaklarımda 🙂 Bu kısacık tur bize yetmedi tabi, tadı damağımızda kaldı. Turdan sonra Kordon’da çimenlerin üstünde oturmuş biralarımızı içerken Semra “Haftasonunda Foça’ya gelsene bizimle. RockA var!” deyip kanıma girdi.

RockA başlı başına bir olay! Onu “özgürlük ve eşitlikten yoksun dünyaya karşı alternatifler arayan insanların buluştuğu ve her aşaması gönüllülük ilkesiyle organize edilen bir festival” diye tanımlamışlar. Festivalin yapıldığı kamp alanının her köşesinde ayrı bir müzik, hareket, renk vardı. Cinsiyet ayrımcılığına, türcülüğe, ırkçılığa, nükleere, savaşa, varolan sisteme karşı olan çeşit çeşit gruplar vardı. 3 gün boyunca gündüzleri Hayvan hakları, LGBT hakları, trafikte bisikletçilerin hakları, özgür ifade, vejetaryenlik gibi farklı konularda söyleşiler, akşamları da sahilde konserler düzenlendi. Geçen yılki festivali ben Türkiye’den döndükten sonra duymuştum. Türkiye’de ilk defa bir festival kampında yalnızca vejetaryen yemekleri olacağını okuduğumda kaçırdığım için az hayıflanmamıştım. Bu sene 2 çocuğu alıp uzuuuun Türkiye tatiline çıkan sırt çantalı annenin çocuklarla yaptığı Ürkmez, Alaçatı, Kemalpaşa maceralarından sonra yoğun geçen kışın ve baharın tüm yorgunluğunu atması için biraz kafasını dinlemeye ihtiyacı vardı.

İlk durak Foça’daki RockA kampı oldu. Tuğba’cım sağolsun bana tek kişilik çadır ve uyku tulumu getirdi. Tek kelimeyle harika geçti. Yepyeni bisiklet dostlarıyla ve bisiklet konusunda belki de Türkiye’de en çok okuyan/yazan/çizen sanatçı olan Aydan Çelik‘le tanıştım. Velespitli çizimlerine hayran kaldım. Yeni çıkan “Bi tur versene” kitabına bir bakın.

Yukarıdaki çizim Aydan Çelik’e ait

Annesinin gezmelerinden artık bozuk çalmaya başlayan Maya’ya “tamam annecim, bak bu son” diyerek yola çıktığım, ikinci duraksa hiç geri dönmek istemediğim Kelebekler Vadisi’ydi. 12 yıl kadar önce ilk kez 3 kız arkadaş gittiğimiz yere bunca yıl sonra tekrar 4 kız arkadaş birlikte gitmek yaz tatilinin EN DİNLENDİRİCİ kısmıydı.

Sanki denize hasret bir yerde yaşıyormuşum gibi anlatışıma bakmayın. Kelebekler Vadisi’nin bendeki yeri çok özel olduğundan. Girit’teki sahillere diyeceğim yok. Öyle olmasaydı her yıl yüz binlerce turist gelir miydi? Ama… Girit’e yapılan gezilerden bir tanesi vardı ki, bu yılın en harika gezisiydi! İzmir’den Ebruli Tur‘la aylar öncesinden planlanan gezi fevkalade geçti, ardında tatlı anılar, güzel dostluklar ve çok hoş duygular bıraktı.

Ekim ayına geldiğimiz halde bahçemiz hala cömertçe bize vermeye devam ediyordu.

Mayacık neredeyse 9 yaşında;

sonunda kendine en uygun olanı Aletli Jimnastikte buldu. Buz patenini her zamankinden iyi sürmeye başladı. Resim tutkusundan hiç bir zaman vazgeçmedi. Hala ressam olmak istiyor.

Bu yılı uğurlamadan önce, Atina’da bir penguene dokundu, sevdi.

Dario 4,5 yaşında;  rakokazano’ya gittiğimiz köyde, yerinde duran traktöre binmek bile onun için çok keyifliydi. Evimizin bahçesinde bol bol toprağı kazdı.

Karnavalda giydiği Aşçıbaşı kıyafetini günlerce üstünden çıkarmak istemedi. O sıralarda Aşçıbaşı olmak istiyor, durmadan bize bamya pişiriyordu 🙂 Şu aralar en sevdiği şeyler; Korsanlar ve Dinazorlar. “Dinazorlar varken insanlar yoktu” gibi bilmiş bilmiş laflar söyleyerek ortalıkta dolanıyor. Artık otobüs, uçak çizmeye başladı.


Yorgo’nun Türkçe öğrenen Yunanlılar için tasarladığı Türkçe Dilbilgisi web sayfası tıklama rekorları (900 kişi!) kırarken; arkadaşım Ayçe Dikmen’in onunla yaptığı röportaj Hürriyet Ege’de yayınlandı.

Bana gelince; zaten biliyorsunuz. Bu sene, ehliyet aldım, ev taşıdım, uzun bir tatil yaptım, güzel konserlere/tiyatrolara gittim, daha az bisiklet sürebildim ama hep fotoğraflar çektim, hep yeni fikirler peşinde koştum, yıllardır görmediğim eski dostlarımla buluştum, yepyeni güzel insanlar tanıdım, yıllar sonra tekrar aşure yaptım ve en sonunda “hiç beceremiyorum” dediğim lahana sarmasını da sarabildim!

Ve en çok huzur bulduğum şeye, Yoga’ya tekrar başladım.