2010 yılı arşivl

Evvel Zaman içinde bir kırmızı bisikletli kız varmış…

8

Bu vaktinden erken ayrılmaya karar veren bir tekerleğin öyküsüdür.

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, çok uzak bir ülkede kırmızı bisikletini çok seven tatlı bir kız yaşarmış. Minik kız kırmızı bisikletini öyle çok severmiş, öyle çok severmiş ki her yere onunla gidermiş. Her gün okuluna, baleye, resim dersine, annesiyle alıverişe bisikletiyle gidip gelirmiş. Daha küçük olduğu için bisikletinin iki yanında iki minik tekerlek daha varmış. Küçük kız birgün kendi tekerlekleri üstünde durmayı öğrendiğinde artık onlara ihtiyacı kalmayacağını bilirmiş. Hatta birgün bu minik tekerleklerden biri beklediğinden de erken ayrılmaya karar verse bile moralini hiiiiç bozmaz, o yoluna yine de devam edermiş. Çünkü bilirmiş ki ne olursa olsun önemli olan gideceği yere ulaşmakmış. Bunu yaparken ne acele edip başkalarıyla yarışmanın ne de oturup ağlamanın hiç bir şeyi daha iyi yapmayacağını da bilirmiş. İşte günlerden birgün…
diye devam eden masal benim çok özel bir günün gecesinde Maya’ya anlattığım(uydurduğum) bir masaldı. Maya masalda kendinden söz edildiğini elbette biliyordu, çaktırmadan gülümseyerek 🙂 Gözlerini kapattığındaysa eminim ki hala sahil yolunda bisikletini sürüyormuş gibi tatlı rüzgarı hissediyordu yanaklarında. Belki de ara sıra gözlerini açıp kontrol ediyordu, pırıl pırıl parlayan madalyasını 🙂

Benim her zaman bir bisikletim vardı. Önce 3 tekerlekli, sonra 2+2, sonra da 2 tekerlekli. Üç tekerleklimi hatırlamıyorum. İlk iki terkerlekli babamın Almanya’dan getirdiği fıstık yeşiliydi, sonra ilk kazandığım parayla aldığım ve Girit’e kadar taşınan kırmızı. Emektar kırmızı çok paslanıp da kapının önüne bırakıldıktan sonra, şimdiki bisikleti alıncaya kadar Maya arkamda taşınamayacak kadar büyümüştü ama çok geçmeden onu yanımda benimle birlikte kendi bisikletini sürer buldum.

Maya’ya kazandırdığım en güzel alışkanlıklardan bir tanesi, ona da bisikleti sevdirmek oldu. Ona ilk 2(+2) tekerlekli “abla” bisikletini alıp 3 tekerlekliyi kardeşine sakladığımız gün nasıl sevinçten zıp zıp zıpladıysa, bisiklete her binişinde hala aynı heyecanı taşıyor 🙂  Ben de bu heyecanı ve hevesi hiç kırmadım. “Sen küçüksün, yapamazsın” demedim. Yalnız bırakamadığım minik kardeşini bahane gösterip kaytarmadım. Yapabileceğine inanması için önce ben inandım ona. Elbette hep yanıbaşındaydım; daha doğrusu 2 adım arkasında 🙂 Zaman geldi ufaklık göğsümde yanında yürüdüm gidebildiğimiz yere kadar.  Zaman geldi Dario bebek arabasıyla takip etti ablasını.  4,5 yaşından beri şehrimizde yapılan bütün bisiklet turlarına katıldı Maya’m. Başlangıçta yalnızca birkaç 100 metreyle sınırlı olan parkurunu geçen Eylül ayındaki en son bisiklet turunda bütün şehir turunu tamamlayarak kendi rekorunu da kırmış oldu. Kendine güveni öyle arttı ki ne zaman şehirde dolaşırken bir bisiklet turu ilanı görsek “Anne, sen gitçek misin? Ben gidicem” der oldu cimcime 🙂

Biz genellikle Critical Mass İraklio‘nun önderliğinde, bisiklet sevenlerin bir araya geldikleri, şehir merkezinde hep birlikte dolaşırken bir an için trafiği yavaşlatarak ve zillerine basarak dikkat çekebildikleri sakin, huzurlu bir etkinlik olan bisiklet turlarına katılıyoruz. Amaç insanları bisikletli yaşama özendirmek, yaratabileceği farkların altını çizebilmek. Mayıs’ta tüm Yunanistan genelinde yapılan bisiklet turu, Ağustos’ta Bisiklet festivali, Eylül’de Avrupa Otomobilsiz Şehir gününde katılım çok fazla oluyor, hiç kaçırmıyoruz.

 

Geçen Ekim’in sonuydu; belediye seçimleri öncesi göz boyamak isteyen belediyemiz, ilk kez Bisiklet Halk Turu düzenlemişti. Biz, (yani Maya’yla ben + artık Dario da) her zamanki gibi oradaydık. Her zaman katıldığımız ve tek amacı şehirde bisikletle dolaşmak olan turlardan farklı olarak, aslında olaya biraz da heyecan katıp ödül dağıtmak bahanesiyle, belli bir parkurda yaş gruplarına göre düzenlenmiş bir çeşit bisiklet yarışı olduğunu ben de o gün öğrendim. Maya’ya turu tamamlayanlardan bitiş’e en önce gelenlere madalya vereceklerini de söyledim ama çok da üstüne düşmedim. Biliyordum ki adının “yarış” olması bile antipatik olacaktı. Sıradan bir tura değil de ilk kez bir yarışa katılacaktık.

Yaş gruplarına ayırdıklarında 8 yaşa kadar olanlar yalnızca 9 çocuktu, bunların da 6sı erkek 3ü kız ( biri Maya :)) . Sonra 12 yaşa kadarların, daha sonra daha büyük çocukların, en son da büyüklerin yarışı olaraktı. Maya işin ciddiyetini anlayınca benim de onunla birlikte olmamı istedi. Ben de tur boyunca, arkamda Dario’yla, arkalarından gitmeye söz verdim. Zaten bisiklet turu boyunca motosikletli görevliler takip ediyorlardı, yol tamamen trafiğe kapatılmış, belli noktalarda trafik polisi denetimindeydi. Yine de içinin rahat olması için geri sayımla birlikte 3-2-1, biz de Darioyla fırladık. Çocukların arasında yaş olarak Maya en küçük kızdı, kendi gibi minik bisikletli bir oğlandan sonra da 2. küçük çocuktu. Ondan yaşça büyük diğer çocuklar, daha büyükçe ve vitesli bisikletleriyle anında arayı açıp gitmişlerdi. Başlangıçta Mayacık diğer kızlara göre çok daha önde gidiyordu, üstelik de kendini telef eder bir hali yoktu, serinkanlı ama seri pedallarla ilerliyordu. Taaaaa ki…. yandaki yardımcı tekerleklerden birinin vidasının gevşeyip tekerleğin artık dengeyi sağlayamayacak duruma gelmesine kadar. Bu beklenmedik sürprizle dengesi bir anda bozulduğundan bisikletini yolun kenarına çekip hayal kırıklığı içinde ne olduğunu anlamaya çalıştığında ben de hemen yanında durmuştum. Aslında o anda zamanı durdurmanın imkanı olmadığı için ne yapacağımı ben de bilemiyordum ama onu da paniğe sürüklemek istemedim. Kısacık bir an, tekerleği kontrol etmediğim için kendime kızmış ama çabuk toparlanıp o anda ne yapabileceğimi düşünüyordum. Ama yanımda onu sıkacak anahtarı taşımıyordum elbette. Bu arada arkada kalan çocuklar gelip geçmişler, biz en arkada kalmıştık. Maya’ya “önemli olanın onun dengesini sağlamasının, artık yan tekerleklerinden biri olmadan da kullanabileceğini, hiç acele etmeyip sonuna kadar birlikte süreceğimizi” söyledim. Ağlayıp sızlamadan, bir kaç temkinli pedal sonrasında Maya dengesini iyi kötü bulmaya başlamış ve yoluna kaldığı yerden devam eder olmuştu 🙂 Yolumuz ne çok kısa ne de çok uzundu, bu olay daha yarıya varmadan önce olmuştu. Ben arkamdaki Dario’yla yanından gidiyor en azından manevi olarak ona destek olmaya çalışıyordum. Yarıdan az kalmışken Maya eski dengesini toplamış, onu geçen çocukların en sonuncusuna yetişmiş hatta onu geçmişti. Artık bitişe 20 metreden az kalmıştı ki başımıza bütün işleri açan yan tekerlek yerinden tamamen ayrılarak yolun ortasına fırladığında ardından bakakalmıştık. Maya buna rağmen yarışı tamamladı ve herşeye rağmen en sonuncu olmadı 🙂 Bu da ona moral verdi, çünkü bitiş çizgisine vardığında -heyecandan ne yapacağını bilememiş, çizgiyi geçmeden önünde durmuştu 🙂 – herkes onu alkışlıyordu.
Yarış bittiğinde hafiften bir hayal kırıklığı vardı elbette yüzünde. Belli ki tekerlek bu sürprizi yapmasa daha iyi sürebileceğine inanıyordu. Ama kendinden daha büyük oğlan çocuklarıyla ve onların kendininkinden büyük bisikletleriyle yarışırken onları geçmesinin aslında neredeyse imkansız olduğunu anlatmaya çalıştım. Herşeye rağmen turunu tamamlamış olmasının ne kadar örnek bir davranış olduğunu, onunla gurur duyduğumu söyleyip kucakladığımda, yarış boyunca yanımızda giden motorlu görevli elinde yoldan topladığı tekerlekle bize geliyordu.

O bu kadar azim gösterdi ya.. hiç beklenmedik birşey oldu!  *8)  Bazı anlar vardır insanın yüreğinden ne geçerse olur ya, işte öyle bir ana denk geldi. Madalya törenini biraz buruk biraz takdirle seyrederken,  bazı yaş gruplarında yeterli katılım olmayınca, madalyalardan bir kısmı belediye görevlisinin elinde kaldı. Tören bitti, bisiklet çekilişleri yapıldı, artık gidelim derken; kalabalığın şaşkınlığını fırsat bilen bir el bana birşey uzattı. Görevli; “ufaklık o talihsizliğe üzülmesin” deyip gözünü kırptı 😉  Maya çoktan sırtını dönmüş bisikletine gitmişti. O madalyayı nasıl kaptım, nasıl koştum arkasından bilemiyorum (8*

“Gördün mü bak, senin gösterdiğin çabayı herkes takdir etti” deyip sımsıkı sarıldım. Öyle mutlu oldu ki o plastikten, uyduruk madalyayı görünce; yalnızca yol boyunca eve gelinceye kadar değil, evde de yatıncaya kadar taktı 🙂

Bu arada biz artık 5 tekerlekte 3 can katılıyoruz turlara.

Bu nasıl bir hesap diyeceksiniz. O günden sonra Maya bir daha o çıkan yardımcı tekerleği takmamızı istemedi. Artık 2+2 tekerlekli bisikletini, 2+1 tekerlekle kullanıyor. O stres altında bile dengesini gayet güzel bulduktan sonra keyif sürüşlerinde hiç bir problem olmuyor. O tek kalan yardımcı tekerleği de çıkarmamız an meselesi bence…

Maya tekerlek azaltırken ben bisikletimin yükünü arttırdım. Artık her bisiklet turunda Dario’yu ne yapacağımızı, kime bırakacağımızı düşünmekten bıkıp, bisikletime Dario’yu arkamda oturtabileceğim bir bebek koltuğu taktırdım. Bu bana 16 kilo fazladan yüke mal olup, yokuş yukarı beni zorlasa da bu keyfe miniğimizi de dahil etmekten mutluyum 🙂 Ayrıca onun biner binmez “gideliiiim!” sevinç çığlıkları da ayrı bir eğlence 🙂

Bisikletin doğasever, sessiz ve egsozsuz oluşunu; park derdinin olmayışından pratikliğini; insanın zorlanmadan, kapalı salonlarda terlemeden, açık havada keyifle dolaşırken tüm vücudun egzersiz yapmasını da sağladığını çocuklarım da öğrensinler, sevsinler, sevdirsinler istiyorum.

Siz kaçıncı sıradasınız?

8

Bir süredir bana yakınıyordu arkadaşım. Kocasından; 10 senedir birlikteler, 6 yıldır evliler. Kızları 6 yaşında. Neredeyse o doğduğu günden beri de birşeyler iyi gitmiyor evde.
Sürekli kavga gürültü çocuk için de sağlıklı değil. Ama belli ki seviyor kocasını ve her seferinde umutla kurtarmaya çalışıyor ilişkilerini.

Birgün geldi, bütün gece ağlamaktan gözleri şişmiş. Gitti, dedi. “Hep söylüyordu, gidicem, diye ama bu kez topladı eşyalarını ve gitti” dedi. Yüreğim ferahladı ne yalan söyleyeyim.
Hergün gider ihtimaliyle korku içinde yaşamaktansa bir kerede olsun, bitsin, diye düşündüm ama böyle söylemedim tabi. Artık yürümüyorsa, er yada geç birgün bitmek zorunda kalacağını anlatmaya çalıştım.
“Böylesi hem senin hem de kızın için daha az yıpratıcı” dedim. Her zaman ona desteğe hazır olduğumu belirttim. Çünkü kızıyla tek başına yeni bir hayat kolay olmayacaktı.

Kızları uğruna hala görüşüyorlar. Beni şaşırtacak sıklıkta hatta. “Keşke tekrar..” diye düşünüyor insan. Aman benim işim değil deyip savıyorum bu düşünceleri aklımdan.
Sonra gelip daha da şaşırtıcı şeyler söylüyor. “Acıyorum ona”, diyor. “Çünkü ne de olsa burada yabancı.” (Adam Yunanlı değil, Avrupalı bile değil, oturma izni falan) “İşinden de yeni ayrıldı”
“İyi de” diyorum, “çekip giden O değil mi? Sen herşeye rağmen devam etmeye hevesliydin. Evlilik danışmanlarına gidelim, uzman desteği alalım” dedin. Oysa hep reddetti. Üstüne üstlük
‘nasıl işimi bıraktım, seni de bırakırım öyle!’ diye tehdit de ediyordu. Sonunda da yaptı. Şimdi hayatı zorlaştıysa kendi kararının sonuçları bunlar. Sen de artık onu fazlasıyla düşünmekten vazgeç.
Onun ardından, hayatındaki sorumluluklar ister istemez arttı zaten. Biraz da kendi ruh sağlığını düşün. Kendini unutup başkalarını kendinden çok düşünmekten vazgeç!”

Ah, SÖYLEYENE BAKIN!

Geçen sene grup terapisine gittiğimde, psikoloğumuz bize birer kağıt dağıtıp “kendimizi ve hayatımızdaki en önemli insanları şöyle bir düşünmemizi sonra da önem sırasına göre sıralamamızı” istemişti. Sonra da herkes listesini paylaşıp üstünde konuşacaktı. Biraz düşündükten sonra listemin son şekli şöyle oldu: Çocuklarım, Yorgo (hafiften suçluluk duydum ama nasılsa bu terapilerde konuşulan burada kalıyordu :), sonra ailem (kendi annem, babam, kızkardeşim ve onun çocukları), daha sonra da en yakın arkadaşlarım, ondan da sonra…… başla kimseyi bulamadım!? Listem bitti!

Sıra bana geldiğinde;  Psikolog listemi eline alır almaz, masmavi gözlerini gözlerimin içine dikip tatlı bir sitemle “Papatya!?” dedi. “Evet!” dedim gülümseyerek; ben hala anlmış değilim.
“SEN nerdesin bu listede?!”

Aaa, şey… sahi ya.. tabi ya.. ben kendimi şey..”

“Unuttun di mi?”

……  (Ne desem boş o anda)

“Kendini herşeyden önce düşünmelisin. Kendine herkesten çok önem vermelisin ki onlar da sana önem versinler. Sen iyi hissedersen onlar da iyi hissederler…”

Öyle ya.. ama işte.. neden ihmal ediyoruz bazen kendimizi. Kendini unuturcasına fedakarlık akıl karı mı? Yoksa düpedüz enayilik mi?

Siz kendi listenizde kaçıncı sıraya koyuyorsunuz kendinizi?

Erken doğan bebeklerin dile getiremedikleri istekleri: ANNEMİ İSTİYORUM

0

Keşke bebekler erken doğmak zorunda kalmasalar. Ama bazı durumlarda seçme şansları kalmıyor; bazen kendi hayatlarını bazen de -benim bebeğim gibi- annesinin hayatını kurtarmak için rahatlarını bozup geliyorlar dünyaya.
Bütün yenidoğan bebeklerin herkesten çok annelerine ihtiyaç duydukları şüphesiz. Ama erken doğan bebeklerin ihtiyacı diğerlerinden daha da fazla.
Çeşitli sebeplerden dolayı dünyaya vaktinden daha erken gelen bebeklerin hayatlarının ilk günlerini (belki de haftalarını) kuvözlerde geçirmek zorunda kalmakla kendilerini daha da yalnız hissediyor olmalılar.
Minicik yüreklerindeki bu boşluğu doldurabilmeleri için annelerinin kucağına, sıcaklığına, kokusuna, sevgisine ve anne sütüne herkesten çok ihtiyaçları var.

Ben çalışan anne olmadığım için bebeklerime bana en çok ihtiyaçları olduğu zamanda gereken sevgiyi, ilgiyi, sıcaklığı verebilecek kadar şanslıydım. Çalışan anne de olsaydım bebeğimle birlikte olabilmek için hakkım olan izni sonuna kadar kullanır, olmazsa ücretsiz izin alır, o da olmazsa işimden de ayrılırdım. Böyle yapmam gerekmedi ama her anne benim kadar şanslı değil, ne yazık ki…

Siz de, erken doğan bebekler anne sütü ve sevgisinden mahrum kalmasınlar diyorsanız “Annemi İstiyorum Kampanyası”nı destekleyin.

İsrail’in korktuğu Türk kızını Araplara da beğendiremedik

3


2002 yazında, haftada 3-4 charter ve birkaç kruvazyerle gelip, kelimenin tam anlamıyla İsrailli turistlerin akınına uğradığımızda,
sokaklarda en çok duyulan ikinci dil İbranice olmuştu. Benim dil koleksiyoncusu kocacığımın oldum olası ender dillere olan merakı gitgide kabarmış. Gelen gruplara (İngilizce) rehberlik yapmaya başlamasıyla o dile kulak aşinalığı da kazanmıştı. Böylece öğrenme arzusu doruk noktasına ulaştığında bu dili öğrenmeye karar vermişti(k) – o zaman çocuğumuz yok, vaktimiz çok; ben de atlar nallanırken özenen kurbağa misali 🙂
Ben de gideyim, iyi güzel de… İsrail’in, Avrupa Birliğinin Hrıstiyan ülke mensuplarından vize istemezken, (Türkiye’yle olan sözde iyi ilişkilerine rağmen) Türklere “feci” bir vize uygulamakta olduğundan haberdar değildik.
Yunanistan’da oturuyoruz diye iyi niyetle Atina’daki İsrail konsolosluğuna başvurmuştuk. Onlar da bir an önce başlarından savabilmek için topu anında Türkiye konsolosluğuna atmışlardı. Böylece bizim “Yakar top” oyunu başlamıştı. “Madem Türk vatandaşıymışım. Türkiye’den başvurmalıymışım” !!

Türkiye’ye gittik. Belirsiz ve sayısız evraklar hazırlandıktan sonra bile, başvurumuzun hala kabul edilip edilmeyeceği şüpheliydi. O sıralar benim vizemi beklerken bir yandan da durmadan İsrail’den bomba haberleri gündeme düşüyordu. Ortam gergin. Israrla oraya gitmeye çalışanlara, “kesin bu işte bir iş var” gözüyle bakılıyordu. Hani 1 haftalığına turist olarak gitsen, belli bir acenteyle vizeni alsan, belki mesele olmayacaktı ama bana 1 haftalık değil en az 3 aylık vize lazımdı. Neden 3 aylık diye sorulunca, masum masum “dil öğrenmeye gidiyoruz” deyince de, “özrü kabahatinden de büyük” oluyordu!?! Öyle ya.. kim ister ki bu dili öğrenmeyi…
Olsa olsa casuslar… İslami örgüt taraftarları filan… Kolay mı?’!

Onlarınki “yıldırıncaya kadar elimden geleni yaparım” politikasından başkası değil. O dönemde Türkiye’den -dindaşları olmadıkça- kimseye kolay kolay vize vermediklerini anlamıştık. Araya tanıdıklar soktuk, olmadı; cemaatten insanlar; tık yok! En sonunda, Kudüs’te yanlarında kalacağımız arkadaşlarımızdan davet mektupları istedik; onların yanında kalacağımızı, kimlerle nerede kalacağımızın belli olduğunu söyledik. Yok! İşin komik yanı, hayır kardeşim vize alamadınız da denmiyordu. Beklemede… bırakıldık. Arkadaşlarımız Kudüs’teki yabancılar şubesindeki sorumlu memuru buldular, o kadının Türkiye’yle irtibata geçmesini sağladılar. Yine de vizeyi almamız için yaptırdıklarına herhalde dünya vize tarihinde az rastlanır. En sonunda Kudüs’teki arkadaşlarımızın banka hesaplarındaki yüklü bir paraya resmen bloke koydular; bana olan güvenlerinin kanıtı olarak. Kısacası bende bir b*kluk çıkacak olursa, çocuk da parasını kaybedecekti. Herhalde olabilecek en korkunç cezaydı, devletin de cebine para atması için bir fırsat!! Tabi uslu çocuk olmaya söz verdik ya sözümüzü de tuttuk 🙂
Değerli vizemizi alıp neredeyse donumuza kadar soyunup detektörden geçmemiz de yetmemiş gibi, İsrail’e vardıktan sonra bile sorgu sual devam etti. Ney mişiz, kim mişiz? Nereye, niçin, neden, kime gelmişiz? Dil öğrenmeye mi? HHımmmm… Daha giriş mühürü vurulmadan, evinde kalacağımız kişiler telefonla arandı, kendilerine de aynı sorular sorulup cevaplar eşleştirildi. Amanın iyi ki tam puan aldık ki salıverildik!

Benim hikayemde, vize alma süreci 2001in yazında başladı ve biz 2002nin Ocak’ında girebildik ülkeye. İsrail benim dinle ne kadar alakalı olup olmadığımı sorgulamadan, yalnızca nüfusumda İslam yazdıkları için, tüyleri diken diken olup da bana vize vermemek için 40 dereden su getirdi de ne oldu? Mescit-i Aksa’daki elin Arap’ı da beğenmedi, yeterince “Müslüman görünmeyen” pasaportumu!
Ne diyeceksin, adımız Ayşe,Fatma, Emine değil de Papatya, soyadı da Papadopoulos olursa; Yunanlı kocasını koluna, fotoğraf makinasını boynuna takıp da gelirse, “yok, turistler giremez” der tabi…
Oraya gidip meşhur Duvar’ı görmüşüz, bir de Mescid-i Aksa’yı görelim demiştik. Daha kapıya yaklaşırken 2 Filistinli asker silahlarına sarıldı, kapının önünde siper aldı. Telsizle bildirmeler, içerden gelen daha rütbeli daha da çatık kaşlı askerler, sorgu sual… N’oluyoruz, demeye kalmadan, işin ciddiyetini ve Yorgo’nun asla giremeyeceğini anladık. Eh, bari ben girip birkaç fotoğraf çekeyim, dedim.
-Ama ben Türkiye’denim… dedim, kendimden emin.
-Adın ne?
-Papatya (N’apayım yani Fatma, değil)
-…. (Yorum yok)
-Pasaportunu göreyim…
Pasaportlarımızda -o zaman fark ediyorum ki- din hanesi yok!!
Kimliğimi çıkarıyorum…
-Bakın işte, İslam yazıyor… (40 yılda 1 işe yarıyor din hanesi- yarıyor mu? dur daha..)
Pasaportum içeri gidiyor, bilinmeyen ellere..
İçerden daha da suratı kararmış bir adam çıkıyor ve beni hiç de hakkı olmayan bir mülakata tabi tutuyor.
-Sen, diyor Kur’an’ı okuyabiliyor musun?
(Yuh yani.. bir Kur’an getirtip okutmadığı kalıyor!? Hiç bu kadar aşağılandığımı hatırlamıyorum. Alt tarafı bir camiye girmeye çalışıyoruz)
-Hayır, diyorum. Biz okulda Arapça öğrenmiyoruz, Türkçe okuyoruz!!
Onu Yunanlı olduğu için sokmuyorsunuz ama ben Türküm, beni sokmak zorundasınız, diyorum…
Adam da bana
-Nerde senin pasaportunun hilali? diyor??!! (O anda donup kalıyorum!!?!)
Benim pasaportun üstünde, Türkiye-Yunanistan arasında gidip gelmekten, hilal filan kalmamış, ama bu onu ne ilgilendirir ki?…
Son olarak da
– Başın açık diyor, eşarbımı çıkarıp başımı da örtüyorum. (İnşallah, bu kadar çileye değer, diye düşündüğümü hatırlıyorum!)
En sonunda yanımda, silahlı, bir nöbetçiyle birlikte içeri girmeme izin veriyorlar. Adam sürekli ensemdeyken ne duygular içinde olabilirim ki…
Tabi ki hiç de olmasını arzu etmediğim bir ruh halinde, sinir içinde, sonunda girebilmiş olduğuma bile sevinemeden, içeri giriyorum.
Fotoğraf çekmeme bile izin vermediklerinden kısacık bir tur atıp, ensemdeki nöbetçiyle alelacele çıkıyorum. Arkama bile bakmadan…

Nedir bizden korkuları?? Hangisini hangi yanımız korkutuyor? Avrupalıya göre müslüman sayılıyoruz, İsrailliyi korkudan titretiyoruz da Arap mücahitlerine kendimizi bir türlü beğendiremiyoruz ama…
Biz nereye aidiz Allah aşkına?

Şimdi hilalli pasaportlarımıza Avrupai chipler de takıldı, tam olduk!

Bahar Yaka 6 Kasım’da TÜYAP Kitap Fuar’ında

0

Bahar Yaka,  çölyak hastalarının hayatında yepyeni umutlar doğuran kitabı “Glutensiz Tatlar”ı  sizlerle paylaşmak için

6 Kasım günü TÜYAP Kitap Fuar‘ında bulunacak.

Keşke orada olabilseydim ben de…

Go to Top