2009 yılı arşivl

Bütün dünya aynı dili konuşsaydı

5

Edoardo Triscoli

Saat 7:15. Akşam olmak üzere. İşim bitti, ancak duşa girebiliyorum. Yemeği fırında; çocukları da salonda, babalarının yanında bıraktım. “En azından burada yalnızım” diyorum ama aklım içeride, bağrış çağrış. Babaları zar zor başediyor ikisiyle. Halbuki benim her günkü halim 🙂
Misafirlerimiz 8:00de gelecekler. Ne zamandır biraraya getirmeye çalıştığımız 3 çifti bekliyoruz. 2 çiftin yaşları bizden büyük, birbirlerine daha yakın. 3. çiftin yaşı bize daha yakın. Evimize gelenler genellikle ya Türkçe konuşurlar ya da Yunanca. Olmadı İngilizce anlatırız derdimizi. Ama bu gece işimiz biraz daha zor. Hepimizin ortak bir dili yok! Durum şöyle:

1. çift: Kadın İranlı kocası Alman. Aralarında Almanca ve İspanyolca konuşurlar. Biz “Guten Tag, Danke Schön”den öte Almanca bilmeyiz. Onlar da Yunanca bilmezler. Allahtan adam mükemmel İngilizce bilir de durumu o kurtarır. Ama İranlı karısı İngilizce bilmez! Adamcağız biz anlayalım diye birşeyleri anlatmaya kalktığında karısı anlamaz. Karısına dönüp Almanca konuştuğunda biz bön bön bakarız 🙂 Hatta uzun yıllar İspanya’da yaşadıkları için zorda kalınca İspanyolcasını söylerler. Biz aramızda Yunanca konuşunca bu kez onlar birşey anlamazlar, ama Türkçe konuşunca kadının birkaç kelime yakalama şansı yüksek 🙂 Aynı şekilde Yorgo, kadının Farsçasından bir kelime anlayacağım diye dikkat kesilir, kulak kabartır. Biz arada bir Türkçedekine benzer bir kelime bulduk mu define bulmuş gibi seviniriz, kadının kocası Farsça bilmez.
Kadın şimdiye kadar yazın burada olduğundan Yunanca öğrenmeye çalışır ama bazen bir kelimeyi öyle farklı telaffuzla söyler ki suratımızı buruşturup birbirimize bakarız Yorgo’yla umutsuzca…

2. Çift: Kadın Amerikalı adam Yunanlı. İkisi de birbirinin dilini bilir. Yerine göre -neredeyse hiç hatasız- iki dilden birini konuşurlar. Yeni evliyken, hatta kızları dünyaya geldiğinde Almanya’da oturduklarından Almanca da bilirler. Bu çiftin herkesle konuşacak bir dili olduğundan en şanslı konumdadırlar. Yalnızca bizim İranlı kadınla Türkçedeki Farsça kökenli kelimeleri bulma çabalarımıza seyirci kalıp birşey anlamazlar. Bir de İranlı kadının Yunancasını “bizim” tercümanlığımız aracılığıyla çözebilirler 🙂

3.çift: Kadın İranlı, adam Yunanlı: Tesadüf bu ya, bu çift de Almanya’da yaşarken tanıştıkları için her ikisi de Almanca bilir. Uzun yıllardır burada yaşadıkları için, genç İranlı kadın Yunanca bilir. Kocasının Farsçası, İran’a yaptığı pekçok seyahatten yadigar, Yorgo’nun şimdiye kadar öğrendiğinden birazcık daha fazla. Almanca dışında İngilizce de bildiklerinden burada problem yok. Onlar yalnızca biz aramızda Türkçe konuşsak “Fransız kalırlar” 🙂 Kadınlar aralarında -fırsat bu fırsat- Farsça konuşurlar. Duyduğum her kelime bana sanki anlayacağım gibi gelir 🙂

Aslında bizim dışımızdaki herkes Almanca anlaşabilir. İranlı-Alman çifti dışındakiler Yunanca bilirler. Farsça öğretmeni İranlı kadın dışındakiler derdini İngilizce anlatmayı becerir. Ama yine de herkesin de bildiği, anladığı tek bir dil yoktur.

Herşeye rağmen benim çok hoşuma gider bu gece, evimizde bu kadar çok dilin konuşulması, anlamasam da duyulması… Yunanca, Türkçe, İngilizce, Almanca, Farsça, İspanyolca… Amerikalı-Yunanlı çiftin Almanya’da yaşayan dil koleksiyoncusu kızları 1 hafta önce gelip aramıza katılsaydı, sayesinde bir de İbranice eklenirdi soframıza. O bize herşeyin Türkçesini sorardı, biz de ona İbranicesini söyletirdik; birara bizimle ders yapıp Türkçe öğrenmek istemişti, olmadı.
Ne kadar çok dil bilirse insan, ufkunun o kadar açıldığı bir kez daha kanıtlanır bu gece evimizde. Bir diğerinin dilini bilmeyen mahsun kalır. Olayların dışında kalır. Esprilere gecikmeli olarak, tercümeden sonra güler 🙂 Ama yine de iyi niyet vardır, herkes herkese birşeyler anlatmak ister. Anlatamadığı yerde de gözünün içine bakar gülerek.

Ama dünyanın neresine giderseniz gidin, ortak bir dil vardır ki evrenseldir, en doğal ihtiyaçtır. Hem dili hem de mideyi tatmin eder ki o da önümüze konan yemektir; kurulan sofrayı paylaşmak, kadehini kaldırıp tokuşturmaktır.

Herşey çok güzel geçti. Yemeklerime her dilde iltifatlar edildi. Kimini anladım kimini anlamadım 🙂 Bu vesileyle Almanca’daki bir deyimi de izah ettiler bana, iltifat ederken. “Bu yemek çok iyi, fazlasıyla iyi” anlamında Almanların bu durumda “ayıp derecede güzel” demelerine ben çok güldüm 🙂 Nesi ayıp ki bunun?! :))

Kısa gecenin karı yalnız bu değildi elbet; Farsça’dan yeni cevherlerdi:

Şarap, sarhoş, şeytan, şebnem, bahçe, çarşamba, perşembe, taht, baht, padişah, zehir, zindan gibi kelimelerin Farsçadan geldiklerini biliyorduk da… en çok Farsçadan gelip de Türkçe’de anlam değiştirmiş kelimelere şaşıp kaldık.

Çatala Farsça’da “çangel” dediklerini,
Kelebek’i de “parvane” diye adlandırdıklarını duyunca, Yorgo’yla aramızda “çangal’ıma parvane kondu” deyip güldük 🙂

Tabakları mutfağa götürdüğümüzde, ne yazık ki duygularını istediği kadar ve rahatça ifade edemeyen Azize bana sarılıp bu gece için çok teşekkür etti. Becerebildiği kadarıyla;

“Sen, kızım, 2 çocukla ne çok şey hazırlamışsın. Kendini yormamalısın…” demeye çalıştı, ben anladım.

“Ah, aslında, daha ne çok şeyler yapmak isterdim size ama inan ki yetiştiremedim :)” dedim.

İranlıların da patlıcanı sevdiğini ve pilavsız sofra kurmadıklarını bildiğim için Patlıcanlı gizli kebapla İç Pilav yapmıştım.

İranlı-Yunanlı genç çift ilk kez geliyordu, olur da et yemeyen vardır diye Kabaklı Yufkasız Börek bulundurmuştum sofrada. Kalanı salata ve ufak birkaç mezeydi.

Biz yemekleri yedik, güzel bir gece geçirdik, üzerinden çok geçmeden duygularımı paylaşmak istedim 🙂 Tarifler bir sonraki yazıda gelecek…

Mevlana’nın şu sözlerini eklemeden geçemeyeceğim. Ne güzel söylemiş:
“Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilirler” diye.

Καληνύχτα!
Gute nacht!
Good night!
Buenas noches!
İyi geceler!
شب بخیر

(Kullandığım resim: Edoardo Triscoli’nun ağaç üzerine çeşitli diller ve alfabelerde “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nin yazılı olduğu bir dizi eserinden bir kaçına ait)

Hangisi ÇOK hangisi az?!?!

1


Küçükken, çoook küçükken az ve çok kavramlarıyla ilgili aklımın bir türlü almadığı birşey vardı. Büyüklerin konuşmalarını, alışverişlerden sonraki yorumları dinledikçe aklım iyiden iyiye karışır, büyük olmanın ne zor iş olduğuna gitgide ikna olurdum. Şu büyükler bunca çok çeşitli sebze içinde, hangi sebzeden ne kadar, hangi meyveden ne kadar alınacağını nasıl oluyordu da akıllarında tutabiliyorlardı. Mesela;

Karpuz alındığında, güzel çıksın, olgun olsun diye, 4-5 kiloluktan aşağı almazdı babam.
Ama sıra muz almaya gelince, 1 kilo, hadi biraz fazlası alınırdı. Çünkü muz bekledikçe kararırmış. Bittikçe alınırmış. Ama elma alıyorsan, 1 kiloya kaç tanecik gelecek ki?, derlerdi.
Sarmalık yaprak alınacaksa yarım kilo yetiyordu da, başka bir sebzeyi 1 kilodan az almazlardı. “Domates, soğan her yemeğe gidiyor, en azından 2-3 kilo al” diye ısmarlardı, annem. Ama ıspanaklar güzel diye babam 1,5 kilo alıp gelince, “1,5 kilo ıspanağı nasıl yıkayacağım, 1 kilo yeterdi”, denirdi. Bamyayı 1 kilo aldık mı, yan komşumuz “çok değil mi? biz yarım kilodan yapıyoruz” diye yorum yapardı.

Gel de çık işin içinden!?! O çocuk aklımla “ben şimdiden bir liste yapmaya başlayayım, büyüyüp kendim pişirmeye başlayıncaya kadar ancak listem tamamlanır, ben de ne ne kadar alınır diye ezberlerim” diye düşümdüğüm çok olmuştur.

Hatta evlendikten sonra (o zaman İzmir’de oturuyorduk) ilk pazara gidişimizde tesadüfen annemle aynı soğancıda kariılaşmıştık. O “aman da kızım büyümüş de pazara gelmiş” diye gururlanırken, ben fırsat bu fırsat “anne kaç kilo soğan alayım?” diye sıkıştırmıştım onu 🙂 Sanki soğancı pazar dersinden sınıfta bırakacak :)))son

Aradan yıllar geçti. Artık öğrendim. Kendimce işi kolaya indirgedim elbet. Sebzeleri 1 kilodan az, meyveleri de -kavun, karpuz, sıkmalık portakal hariç- 2 kilodan çok almıyorum. Böylece ne az geliyor, ne de bayatlayıp atılıyor.

Bu eski sıkıntımı bana hatırlatan Maya’nın bir sorusu olmuştu. O gün gelinceye kadar “ne zaman Türkiye’ye gideceğiz?” diye en azından günde 20 kere soruşlarından birinde “Kızım, 2 hafta sonra gideceğiz” dediğimde, “Anne, bu çok mu az mı?” deyince, onun için çok da birşey ifade etmediğini anladım. Sonra, 1 haftayı okula gittiği 5 gün + 2 gün tatille izah edip, böyle bir tane daha geçince…” dediğimde aklında şekillendi olay.

Bilmeyince, “bunun şimdi ne kadarı az ne kadarı çok” hiç birşey ifade etmiyor. “Az zaman mı kaldı çok zaman mı?” kestiremiyor çocuklar. Yalnız çocuklar mı? Biz büyükler de bazen duraksamıyor muyuz? diyelim ki hiç bilmediğiniz yepyeni bir malzemeyi almaya kalktınız; ne kadar alınır ki? ne kadar ve nasıl kullanılır ki? biraz düşünmek gerekmez mi? Eh, varsa şansınız bir bilene sorarsınız, yoksa kafanıza göre bir karara varırsınız.

Geçenlerde Drama’ya giden Yorgo’nun kız kardeşi de öyle yapmış. Eşinin memleketi olduğundan bunca yıl gider gelirler. Ama kısmet bu seneyeymiş ki oradaki bir kasapta pastırma görmüşler. Pastırma Yunanistan’ın her yerinde bulunan bir şey değil. Hala ki Girit’te iyice gurme malzemesi sayılır, kasaplarda bulunmaz, şanslıysanız vakumlu paketlerde bazzı marketlerde yalnızca. Neyse, Drama’da pastırmayı görünce; “bizim çocuklar bunu pişirmeyi bilir” diyerek cesaretlenip, o bir anlık “pastırma ne kadar alınır ki” kararsızlığından sonra sağolsunlar, 1 kilo pastırmayı alıp getirmişler. Geçen gün koca bir somun ekmek kadar pastırmayı Yorgo’nun eline tutuştururken bir de tembihlemiş kardeşi “siz pişirin de bizi de çağırırsınız” diye 🙂

Kardeşim, pastırma da 1 kilo alınır mı? Tamam, yemesine yenir, dayanmasına dayanır ama… pastırma dediğin gıdım gıdım azıcık alınır, pinti ellerden çıkmış gibi incecik dilimlenir. Kiloyla alınır mı? Üstelik onu ince ince dilimleyebilmek de bir dert…

Anlayacağınız, biz de bir süredir pastırmalı günler devam etmekte…
* Pastırmalı-peynirli hazır yufka böreği yaptım. İçi biraz kuru oldu, fena değildi.
* Pastırmalı yumurta yapıldı. bir klasik, Maya için fazla iddialı olacağını sandım ama beğendi 🙂
* Pastırmalı-gravyerli tost yaptım. Börekten daha yumuşak ve lezzetli oldu.
* Son olarak da pastırmalı kuru fasulye denedim.

  • Yarım kilo kadar kuru fasulye (önceki geceden ıslatılmış)
  • 2 kuru soğan
  • 3-4 biber
  • 4-5 olgun domates
  • Birkaç sap kereviz yaprağı
  • 1 yemek kaşığı domates salçası (varsa biber salçası)
  • Arzuya göre ince dilimlenmiş pastırma, çemeniyle birlikte
  • Zeytinyağı, kara biber, tuz

Önceki geceden kuru fasulyeleri suda beklettim. Bu kez fasulyaları fırında yapmadım, düdüklü tencere kullandım. Düdüklü tencerede ince ince doğranmış soğanlarla biberleri zeytinyağında kavurdum. Daha sonra 1 kaşık salçayı ekleyip biraz kavurduktan sonra, geceden iyice kabarmış olan fasulyeleri süzüp tencereye alıp gözelce karıştırdım. Rendelediğim olgun domatesleri, ince dilimlenmiş pastırmaları, ince doğranmış kereviz yapraklarını, tuzunu, karabiberini ve yetecek miktarda suyunu koyup pişirdim. Benim düdüklüyle 20 dakika yeterli oluyor.

Yanında geçen yaz annemler buradayken yaptığımız minik soğancıklar (dağ sümbülü) çok yakıştı.

Bir rica: Evdeki pastırmayı bitirme kampanyamıza, göndereceğiniz değişik tariflerle/fikirlerle katkılarınızı bekliyorum.
Bir hatırlatma: Bugün 9.9.09 Böyle tarihleri hep sevmişimdir 🙂

Eleni’nin Patlıcanları

0

“Artık tutabilirsen tut bu çocuğu! Dario ışık hızıyla emekleyerek yanımdan geçiyor. Gözleri parlayarak, çığlık çığlığa gidiyorsa ya -ona yasaklı olan- banyonun kapısını açık bulmuştur ya da büyük ihtimalle merdivene çıkmayı aklına koymuştur. Yukarı çıkmasın diye kapı taktığımız merdivenin en alttaki 3 basamağı (kenarları olmadığından mecburen açıkta kalan kısmı) en büyük eğlencesi bugünlerde. Çıkmayı beceriyor da inmeyi beceremiyor. Bütün mesele de burada zaten. Ele avuca sığmaz, kucakta bile oturmaz oldu.” diye başlamışım 2 ay kadar önce, sonra draft’a atılmış, üstünden neredeyse bir yaz geçmiş. Bu arada komşuda neler pişmiş neler; iki küçük yavruyla Türkiye’ye gidip gelmeyi bile başarmışım 🙂


Dönünce, Girit’teki hayatımıza ve kendi ritmimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. Maya bu yıl ana sınıfına gidiyor, Dario da inemediği merdivenden artık inebiliyor. Bununla da kalmadı; geçen haftadan beri de yürüyor!! Yürürken gitgide hızlanıyor, aniden sağa sola dönmeyi deniyor; elinde birşeyleri taşırken yürümeye, bazen de yürürken aynı anda su biberonundan içmeye çalışıyor. Mutfak dolaplarını karıştırıyor, her döndüğümde ayağımın dibinde bitiveriyor. Artık onu kimsenin tutamayacağını açık açık ilan ediyor!

İşte yine çıktı merdivene, göz açıp kapayıncaya kadar. Çıkmakla da kalmadı. Tek eliyle kapının parmaklıklarına tutunup öbür eliyle başarısını kutluyor. Aynı anda da dizlerini kırıp, sallanmaya başladı. Artık bu kadarına tanık kalamam…
Tam onu kucağıma alıyorum ki telefon!

Tanımadığım bir erkek sesi, lafı hiç de uzatmadan konuşuyor.
– Eleni?!
– (Eleni de kim?) …Üzgünüm yanlış numara.
Adam, kiminle konuştuğundan hala(!) emin, devam ediyor:
– Eleni, patlıcanları getirdim. Bizim bahçeden.
– !?!?…patlıcanları mı?
Patlıcana bayılırım ama burada Eleni diye birisi yok. Yanlış numara çevirdiniz.

Telefonu suratıma kapatıyor…Diyecektim ki…
– Eleni’yi bulamazsan, patlıcanları geri götürme köyüne.
Verecek kimse bulamazsan, yani… ben alırdım 🙂
(İşte burada Türk insanının patlıcana olan dayanılmaz düşkünlüğü giriyor devreye)
Halbuki buzdolabında patlıcan var. Bu patlıcan açgözlülüğü değilse nedir?

Aklımın bir köşesi de sürekli düşünmekle meşgul; Eleni patlıcanlarına kavuşsaydı ne pişirirdi acaba? Büyük ihtimalle ya musakka ya da briyam.

Ama ben patlıcanlarımı lasagna yaptım bu kez. Patlıcanla arası çok da hoş olmayan Mayacık bile, kendisini “patlıcanlı” olarak tanıştırmayınca o çok sevdiği lasagna’yı indiriverdi mideye 🙂

 

PATLICANLI LASAGNA

  • 6-7 patlıcan (karnıyarığa niyet lasagna’ya kısmet olan bostan patlıcanları)
  • 2 kuru soğan
  • 3 diş sarmısak
  • 4 olgun domates
  • 1 yemek kaşığı domates salçası
  • 1 tatlı kaşığı esmer şeker
  • Kekik, kara biber, tuz
  • Zeytinyağı
  • 1 paket önceden pişirmek istemeyen lasagna
  • 400 gr. gouda (mozzarella, gravyer ya da kaşar peyniri)
  • 200 gr. light krema

Tarifte dikkatimi çeken beyaz sossuz oluşuydu. Beşameli de hesaba katmayınca, her zamankinden de hızlı bir lasagna oluvermişti.

* Patlıcanları boyuna dilimleyerek yağlanmış tepsiye dizip, 200 derecede yumuşayıncaya kadar fırınladım.
* Peynir ve krema dışındaki malzemelerden domates sosunu yaptım. İnce doğranmış soğanla sarmısağı kavurup, rendelenmiş domatesleri, salçayı, şekeri, tuzu, kara biberi ve kekiği ekleyip bir taşım kaynattım. Salçanın suyunu çekmemesi gerekiyor; susuz kalırsa biraz sıcak su ekleyin. Çünkü lasagna makarnaları önceden haşlanmadıkları için sosun suyuna ihtiyaçları var.
* Benim peynirim hazır dilimli olduğu için rendelemedim. Siz rende peynir kullanabilirsiniz.

* Yağlanmış tepsiye makarna-domates sosu-patlıcan-peynir sırasında kat kat dizin.
En üstte muhakkak bir kat peynir kalsın. Kremayı tepsinin kenarlarından döküp içine çekmesi için biraz sallayın. 200 derecede ısıttığınız fırında en azından 1 saat pişirin. İçi pişmeden üstü fazlasıyla kızarırsa, fırının ısısını 180 dereceye düşürüp pişirmeye devam edin.

Yanında cacıki ile nefis oluyor…

Mayısı ucundan yakalamak

2


Mayısı, gitmeden ucundan yakalamak istedim. Zaman nasıl da geçiyor. En azından 8 hafta sürecek radyoterapi hiç bitmeyecek gibi geliyordu. Hergün hastaneye gidip gelmek, evde bir de bebeğin olduğunu ve Yorgo’nun da sezonunun başladığını hesaba katarsak hiç mi hiç kolay değildi. Zaman geldi, yavrukuşu bile yanımda götürmek zorunda kaldım. O hastanenin bahçesinde bir arkadaşımla dolaşırken ben de içeride 5 dakikalık terapimi yapıyordum. Bazen klinikte başına üşüşen, “Aa, Papatya bebeğini de getirmiş!” diyenlere bastı yaygarayı, bazen de birisini bulabilirsek evde kalıp gelişimi bekledi dört gözle *8)

Çok yoğun geçen günler hızla akıp gidiyor aslında. Geçen hafta radyo terapim bitti. Klinikte, annelik duygularımı herkesten iyi anlayıp bana çok yardımcı olan doktorumla, her Allahın günü görüştüğümüz teknisyenlerle “bir daha iniallah görüşmeyiz” diyerek vedalaştık 🙂

Yorgo’nun hemen her gün ve bütün gün işte olmasıyla, 2 çocuklu olmanın ne anlama geldiğini ancak idrak ettiğim dönemde bir de hastaneye gidiş-gelişlerle iyice yoğunlaşan programda kendime ayıracak hiç mi hiç zaman kalmıyordu. Yumurta haşlanacak kadar sürede alel acele öğle yemeğini yemek, Maya çişini yapıncaya kadar kahveyi kafama dikmek, asansör 4. kata çıkıncaya kadar sürede Dario’nun (kakasızsa!) bezini değiştirmek, sağ elimle sarmısak döverken sol elimle elma, armut yemek gibi yeteneklere sahip oldum. Şimdi bu yoğun programdan hastaneye gitmek bir den çıkıverince de yapmayı özlediğim o kadar çok şey vardı ki hangisini yapacağıma karar veremez oldum; şöyle ağız tadıyla yavaş yavaş bir kahve içmek bile kendimi kraliçeler gibi hissetmeme neden oldu. Bir kek yapmayalı ne kadar zaman olmuştu? Maya ne zamandır çilekli dondurma istiyordu, Dario’ya bir şapka almalı artık, eski şapkası kafasına sığmaz oldu. Sahi bu arada ne çok büyüdüler!! 🙂 Geçen seneki eteklerinin hepsi Maya’ya süper mini olmuş. Dario’cuğun da neredeyse 1. doğum günü olacak. Tabi ya geçen sene bu zamanlarda hastalığımın teşhisi konmuştu da, bebeğimi azıcık daha geç doğursam olmaz mı pazarlıkları yapıyordum doktorumla. Tüm bu belirsizliklerin, korkuların, endişelerin üstünden 1 yıl geçti. Hala hayatta, neredeyse eskisi kadar sağlıklı ve umuyorum ki bu savaştan galip çıkmış olmak çok güzel… Herşeyin tadına varmak, çocukların her gününün, her anının kıymetini bilmek ne önemliymiş.

Aileyle birlikte olmaya, paylaşmaya daha çok vakit harcamak… Zamanımın birazını da mutfakta geçirmek elbette. Sevdiklerime sevdiklerini pişirmek, sevgi katmak. Alelacele yapıp alelacele yemek yerine özenerek pişirmek sindirerek yemek.

Havada kısa sürecek bir bahar kokusu var. Çok yakındır kaynar yaz sıcakları… Bu havaları kaçırmadan, otlar sararmadan, doğanın en canlı renkleri solmadan, taptaze mevsim sebzeleriyle birşeyler pişirmeli… Pişirip de buraya getirmeli…

Bugün bir mezeyle açılış yapmak istedim. Girit’in meşhur peksimetleriyle hazırlanan, Dakos adında bir meze. Geleneksel olarak arpa unundan yapılan bu peksimetleri evde yapanına rastlamadım belki köylerde hala kendi odun fırınında ekmeğini yapanlar yapıyordur. Bizimki gibi şehirlerde ekmek fırınlarından hazır alınan bu peksimetleri Türkiye’de bulmak mümkün değil, ne yazık ki… Ama olur da yolunuz Girit’e düşerse, bir tane de Dakos ısmarlamayı unutmayın. (Belki aynı tarifi kızarmış ekmek dilimleriyle de denemek istersiniz)


DAKOS (*Kukuvaya)

  • 1 adet Girit peksimedi (arpa unundan)
  • 1 büyük olgun domates
  • 2-3 kaşık ufalanmış beyaz peynir (Yunan Fetası, Türk teneke peyniri ya da tulum loru)
  • Zeytinyağı
  • Kekik
  • Deniztuzu
  • Kapari

Girit peksimetlerini ıslatmadan yemek her yiğidin harcı değil. Dişlerini sağlam değilse hiç denemeyin derim. Her şeyde olduğu gibi bu peksimetlerin de bir usulü var. Peksimedi ya çeşmeden akan suyun içinde tutacaksınız ya da 1 kase suya daldırıp çıkaracaksınız. Ben size akan suyun altında tutmayı tavsiye ederim. Çünkü böylece elinizde dayılmayacak kadar yumuşadığından emin olabiliyorsunuz. 1 kase suya daldırmak dendiğinde, ne kadar kalması gerektiğini belirtmek çok zor ve peksimet bir anda öyle çok yumuşayabilir ki tutup kaseden bütün halde çıkarmak mümkün olmayabilir.

Dediğim şekilde yumuşattığım peksimedi tabağa alıyoruz. Üstüne olgun, kıpkırmızı bir yaz domatesini rendeliyoruz. Tuzunu ve kekiğini atıp bolca sızma zeytinyağı gezdiriyoruz.

Üstüne beyaz peynirimizi ufaladıktan sonra, tekrar kekik, tekrar zeytinyağı gezdiriyoruz. En üstünü de (tercihen ev yapımı) kaparilerle süslüyoruz.

İşte insanın içini ferahlatan bir lezzet…

*Dakos ile ilgili birkaç ilginç not:

Dakos, Girit’e özgü peksimetle yapılıyor olsa da, paketlenmiş peksimetleri Yunanistan’ın pekçok yerinde bulmak mümkün. Dolayısıyla Dakos’a çoğu Yunanlı aşina. Ama Girit’te bu mezenin bir başka ismi daha var ki bunu ilk duyduğumda çok şaşırmıştım. O da “Kukuvaya”. Şaşırdım çünkü “kukuvaya” Yunanca ‘da “baykuş” demek, ama bu mezenin baykuşla ne ilgisi var bugüne kadar bilene rastlamadım 🙂

Birgün Yorgo’ya şoförlerden biri anlatmış. Boğazına düşkün, içkisi de mezesi de sofrasından eksik olmayan, Girit’in köylüsü bir adam. Laf nasıl olduysa “kukuvaya”ya gelmiş. “Kukuvaya’nın hası nasıl yapılır bilir misin?” demiş adam. “Nasıl?” diye sormayı beklemiş. “Ben demiş peksimedimi suya değil, zeytinyağına daldırırım, zeytinyağının hasında yumuşatırım” Ne diyebilirim ki?… Boşuna değil, kişi başına zeytinyağı tüketimi Girit’te rekor düzeyde.

Yunanistan dışında bütün Avrupa’nın en çok zeytinyağı tüketen ülkesi İtalya’da kişi başı yıllık tüketim 15 kg.yu bulmazken, Yunanistan’da 20 kiloyu geçmekte, Girit’te ise 25 kiloya ulaşmakta… Zeytinyağı içinde yüzüyoruz, kısacası 🙂

Balık Çorbası

0


Çorbası yapılan balıklar neden hep çirkin olur?

Yoksa tam tersi mi? Tabağımıza konduğunda bizi korkutacak kadar çirkin oldukları için onlara “çorbalık” olmak mı layık görülür?

Öyle ya da böyle, hayatımda, balığın çorba olarak önüme gelmesi çok eskilere dayanmıyor, ne yazık ki.. Yazık ki diyorum çünkü çocukluk yıllarımda bu lezzetten mahrum kalmış olduğumun farkına geç vardım. Evimizde balık kızartılır, fırınlanır, plaki yapılırdı da çorbası olmazdı hiç. Balık çorbasını ilk defa burada, Girit’te tattım. Tadını aldıktan sonra evimizde de pişirmeye başladık. Kızımın ilk içtiği çorbalardan oldu, her zaman da severek yedi. Çocuğunuza balığı yediremiyorsanız, lütfen çorbasını içirmeyi deneyin, balık yediğini bile anlamayacak.

Burada hemen her evde pişirilir balık çorbası. Ama anladığım kadarıyla her evin balık çorbasının tarifi de, o evin zevkine göre değişiklikler gösterir. Kimi domates de koyar, kimi koymaz; kimi kabak rengini bulandırır der koymaz, kimi kabak olmazsa olmaz diye düşünür. Balıklar bile zevke ve o gün balıkçıda bulunan balığın çeşitliliğine göre değişir. Balığın çok taze olmasına dikkat edilir. Ayrıca derler ki ne kadar çok çeşitli balık kullanılırsa çorbanın lezzeti de o kadar güzel olur. Balığa eşlik edecekler arasında olmazsa olmazlar; patates, havuç, soğan ve kereviz sapıdır. Çorbayı koyulaştırmak için, çoğunlukla pirinç koyulur ama şehriye de olur. En sonunda da yumurtalı terbiyesi eklenir. Kısaca böyledir balığın çorba olma hikayesi.

Balık çorbasının sunulması da ayrı bir seramoni aslında. Herşey bir tencerede olup bitmez. Karşımıza da bir tas çorba çıkmaz yalnızca. Bütün lezzetlerin özüne işlediği çorbanın yanında, haşlanmış balık(lar) uzun bir servis tabağında, haşlanmış sebzeler de ayrı bir kasede gelir karşınıza. Siz ister önce çorbanızı içer, sonra balıktan ve eşlik eden sebzelerden alırsınız ya da isterseniz balığınızı ve sebzeleri çorbanıza katıp hepsini birlikte yersiniz.

Herkesin Balık Çorbası tarifi ayrı demiştim. İşte benimki de şöyle:

  • Çorbalığa uygun cinsten, büyükse bir balık, küçükse bir kaç balık
  • 5-6 orta boy patates, iri parçalara bölünmüş
  • 4-5 orta boy havuç, iri parçalara bölünmüş
  • 1 kuru soğan, bütün ya da ikiye bölünmüş
  • 1 demet kereviz sapı, yarıya bölünmüş
  • 1 limon
  • 1 yumurta

Şehriye ya da pirinç (Bu kez kızım için harfli şehriye koymuştum. Kardeşim için glutensiz olsun istersem pirinç koyuyorum)

Limon dışındaki bütün sebzeler, çorba için yeterli miktarda suyla kaynatılır. İyice pişmelerine yakın, balık bütün halde (ya da en fazla kafasıyla gövdesi ayrılmış olarak) kaynayan sebzelere eklenir. Balığı parçalamamakla çorbanın suyuna daha az kılçık dökülmesini sağlamış oluyoruz. Balığı koyduktan sonra çorbanın başından ayrılmamak gerekir. Çünkü oldukça kısa bir süre sonra, balığın iyice yumuşadığını gördüğümüzde, onu dağılmadan çıkarmamız gereklidir. Balığı bir kenara koyduktan sonra, içindeki sebzeleri de süzgeçli bir kepçeyle ayrı bir kaba ayırdığımızda geriye yalnızca sebzelerin ve balığın suyu kalır. Her ihtimale karşı bu suyu da süzüp içinde kılçık olmadığından emin olduktan sonra, tekrar tencereye alıp, içine yeterli miktarda pirincini/şehriyesini atıp kaynatılır. Pirinci kabardıktan sonrası malum. Alıştıra alıştıra yumurtalı-limonlu terbiyesiyle çorbamız hazır olur. Önceden ayrı ayrı servis tabaklarına konan balıklar ve sebzelerle birlikte sofraya gelir.

Siz de isterseniz, daha önce sözünü ettiğim gibi, sofraya gelen balığın etinden ve sebzelerden de çorbanızın içine alıp, bütün lezzetlerin tadına bir arada varabilirsiniz.

Not: Burada listesini veremeyeceğim kadar çok sayıda arkadaşım/okurumdan aldığım kucak dolusu iyi dilekler ve yüreklendirici sözler için hepinize çok teşekkür etmek istiyorum. Uzun bir süre daha sessiz kaldım. Birşeyler kötü gittiği için değil… Aksine, benim için endişelenen bunca insan varken, herşeyin yolunda gittiğini de söylemeliyim. Yazacak şey, söyleyecek söz bulamadım zaman zaman. Günler geçiyor, çocuklar büyüyor, ışın tedavim devam ediyor, saçlarım uzuyor 🙂 Annemle babam İzmir’e dönse de, elbette bu tencere kaynamaya devam ediyor. Birşeyler pişiyor, bazen “ah, bunu yazsaydım” dediğim de oluyor… bir yerden başlamalı tekrar.
Birşey anladım ki, hayatı sevmek herşeyin yeniden başlangıcı oluyor.

Go to Top