2008 yılı arşivl

Artık bir açıklama yapma zamanı…

21

İnanılmaz rastlantılar ve insanın kaderini bir anda değiştiriveren olaylar yalnızca filmlerde olmuyormuş. Bazen en büyük mutlulukların gölgesinde; başımıza gelmesini hiç beklemediğimiz şey bizi en beklenmedik anda bulabiliyormuş. Bir gün herşey her zamanki gibi giderken, kendiniz hakkında öğrendiğiniz bir gerçek, o andan itibaren yaşama bakışınızı tamamen değiştirebiliyor ve artık hiç birşey eskisi gibi olmuyor.


Aylardır bir sürpriz olarak sakladığım bebeğimizin doğum haberini paylaşıncaya kadar, hayatın benim için ne sürprizler sakladığından habersizdim. Karnımda bir melek taşırken, göğsümde de sinsi bir şeytanı barındırdığımın farkında değildim bile. Günlük hayatın kargaşasında olmadık şeylere kafamızı takarken; bazen gözardı ettiğimiz ufacık birşey, olmasından en çok korktuğumuz şey olabiliyor. O gün, yürüyüşe çıktığımda oradan geçmeseydim, herşey çok daha kötü olabilirdi. Çünkü göğsümde hissettiğim şeyin sanıldığı gibi hamilelik ve emzirmeyle ilgili birşey olmadığı; başlangıç aşamasında keşfedilen bir göğüs kanseri olduğu anlaşıldığı anda hayatımın akışı da, anlamı da değişti benim için. Hiç bilmediğimiz bir dünyada, yeni bir mücadele serüveni başlamıştı.

Bu karamsar tablo içinde bebek de anne de, yine de şanslıydık…
Bebek şanslıydı; biraz erken de olsa hayata sağlıkla gözlerini açabildi.
Anne de şanslıydı; kendinin bile önemsemediği şeyi, önemseyenleri kader karşısına çıkarmıştı.

Oğlumuz Dario neredeyse 4 aylık oldu. Benim de tedavi serüvenim başladı.Yolum uzun…İyi ki yalnız değilim. Sevdiklerim hep yanımda.

Komşunun evinde, anneciğin ellerinden anne yemekleri pişiyor.
Birgün ben de değişik birşeyler pişirdiğimde geri döneceğim…

Rüyalara ve kabuslara giren makarnalar

0

Yediğiniz en kötü makarna nasıldı? Makarna dediğin de ne kadar kötü olabilir, diye düşünebilirsiniz. Ne olabilir ki? “Herkes makarna haşlayabilir” diyerek makarnayı ateşte unuttuğunuzda gereğinden fazla pişen makarnaların hepsi bir daha ayrılmamacasına birbirine yapışıp süzgecinizin şeklini alarak bir hamur kitlesine dönüşebilir. O yüzden makarna pişirirken bile ocağın başından ayrılmamak, çok gecikmeden ocağı söndürmek gerekir.

Ama benim korkulu rüyam haline gelen makarna ne yapış yapıştı ne de hamurlaşmıştı. İşin ilginci hayatımın en korkunç makarnasını, ne pişirse parmaklarınızı yiyeceğiniz kadar lezzetli olan bir ustanın elinden yemiş olmamdı. Makarnalar tam kıvamındaydı da benim katlanamadığım makarnaya eşlik edenlerdi.

90lı yıllarda, Yunanistan’a ilk gelişlerimden biriydi, Yorgo’nun Atina’daki dayısının evinde birkaç gece ağırlanıyorduk. Yengenin ellerinden birbirinden güzel yemeklerle midemiz adeta bayram yapıyordu. Yaptıklarına yaratıcılık katmayı bilen, geleneksel lezzetlerin neredeyse hepsini evinde de deneyen, bazılarının yalnızca “dışarıda yenilen yemekler” olarak gördüklerini bile evinde pişirebilen hünerli bir hanımdır yengemiz. Yedirmeyi sevdiğinden, annem gibi de bol kepçe olduğundan ne yapsa tabaklara tıka basa doldurur her zaman.

O gün de, ailecek sevdikleri gelenekse bir lezzeti benimle paylaşmak istemişti. Biz sabahtan dışarıda olduğumuz için ne yaptığını görememiş, koklayamamıştım. Hevesle ve iştahla sofraya oturduk. Tabakları birer birer aldı ve doldurdu(!!) Tek anlayabildiğim bir çeşit makarna olduğuydu; ama bu renk?! bu görüntü!?

Yengeciğim, Mürekkepbalıklı Makarna, yapmıştı. Üstelik makarna mürekkep balığının mürekkebiyle birlikte pişmiş, kapkara bir renk almış, makarnaların arasından ince uzun bacaklarıyla beni selamlıyordu 🙂 Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemediğim ender anlardan biriydi. Evdeki tek yemek oydu, etrafımdaki herkes iştahla yerken, yaptığı hakkında yorum yapmamı bekleyen yenge gözümün içine bakarken “ben bunu yiyemiycem” diyemedim. Ama boğazımdan nasıl geçti o makarna onu da bir ben bilirim. Tabi ki bitiremedim o tabak dolusu kapkara yemeği. Ayıp olmayacak (ölçüsü nedir ki!?) kadar yedikten sonra sofrada başını alıp giden sohbete katıldım ve herkes kalkıncaya kadar da tabağımdaki makarnayla öylece kalakaldım.

Belki tadına bakıp da beğenenleriniz vardır ama ben herşeyden önce görsel olarak bu yemeği kabullenemedim, ne diyebilirim. O günden sonra da Yunanistan’ın hiçbir yerinde, önüme gelen hiçbir yemekte bu kadar çok zorlanmadım 🙂

Elbette ki yemeğe bile dayanamadığım bu makarnanın tarifini vermeyeceğim sizlere. Benimki bildiğimiz fırın makarnanın, biraz hayalgücü yardımıyla mantar katılmış olanı. Evdeki birkaç mantarı değerlendirmek ve makarnanın lezzetini zenginleştirmek için “iyi” makarna deneyimleri arasındaki yerini aldı. Tarif bildiğiniz gibi, kolay, çabuk, lezzetli ve korkacak bir yanı yok 🙂

  • 1 paket fırın makarnaya uygun makarna
  • 150-200 gr. rendelenmiş peynir (kaşar, gravyer cinsi)
  • 5-6 orta boy taze mantar

Beşamel için:

  • 1 kahve fincanı tereyağ
  • 1 büyük fincan un
  • 5 büyük fincan süt (4 fincanı süt + 1 fincanı krema da olabilir)
  • 1 büyük fincan rende peynir
  • 2 yumurta
  • tuz, kara biber, muskat cevizi rendesi

Bir tencerede tereyağında unu kavuruyoruz. Soğuk sütü yavaş yavaş eklerken sürekli karıştırıyoruz. İstenilen kıvama geldiğinde ateşten alıp içine rende peyniri ve çırpılmış yumurtaları, tuzu, biberi, muskatı ekliyoruz.

İnce ince doğradığımız mantarları birazcık zeytinyağında kavuruyoruz. Bu arada haşladığımız makarnaları süzüp kavurduğumuz mantarlarla ve rendelenmiş peynirin yarısıyla karıştırıyoruz. Pişirdiğimiz beşameli ekleyip güzelce karıştırdıktan sonra fırın kabımıza döküp kalan peyniri üstüne serpiştiriyoruz. 200 derecede üstü kızarıncaya kadar pişiriyoruz.

Yabani pırasalı ve patatesli omlet (sfugato)

0

Yabani pırasalar daha çok kış aylarında dağ da bayırda kendiliğinden yetişiyor. Özellikle yeşil kısımları renkleri ve yassı yapraklarıyla taze sarımsağı andırıyor. Ama sarımsağa göre daha yassı olan beyaz kısımlarından sarımsak olmadıklarını anlıyorsunuz. Yetiştirme olmadıkları için, genelllikle ot satanlarda küçük demetler halinde satılıyor pazarlarda.

Girit’e yeni geldiğimde yabani pırasayı bilmiyordum. Burada gördüm ilk defa. Zaman içinde, kışın zeytin toplamaya gittiğimiz zamanlarda zeytin ağaçlarının yakınlarında kendiliğinde biten bu minik cılız pırasaları tanır oldum. Hatta elimde bıçak olmasına rağmen çok derinlere uzanan köklerine ulaşmanın neredeyse imkansız olduğunu gördüm. Böylece yabani pırasa demetlerinin neden hep başlarından kesilmiş olarak (püskülsüz) satıldığını anlamıştım.

Bu fotoğraf aylar önce çekilmiş ama tarifiyle birlikte yayınlanmak üzere beklemekteydi. Yakın zamana kadar pazarlarda vardı yabani pırasa demetleri. Pırasalara veda etmeden bu tarifi de yayınlamak istedim. Aslında pırasalı omlete patatesleri eklemek benim fikrimdi. Çünkü pırasalar çok fazla değildi ve kavrulduklarında iyice azalmışlardı. Siz aynı tarifi rahatlıkla bildiğimiz pırasayla da uygulayabilirsiniz.

  • 1 demet yabani pırasa
  • 3-4 patates
  • 4 yumurta
  • tuz, kara biber, pul biber
  • Biraz zeytinyağı

Pişme süreleri aynı olmadığı için ayrı bir tavada ince doğranmış pırasaları, bir başka tavada da küp küp doğranmış patatesleri zeytinyağında kavuruyoruz. Sonra omleti yapacağımız tavaya aktarıyoruz. Tuzunu, biberini, arzuya göre pul biberini ekleyip, çırpılmış yumurtayla karıştırıp omletimizin bir tarafının iyice kızarmasını bekliyoruz. Bir tabak ya da kapak yardımıyla çevirip diğer tarafını da kızartıp, dilimleyerek servis yapıyoruz.

* İster pişerken, yumurtasıyla birlikte, isterseniz tabaklara servis yaptığınız sırada peynir rendesi de ekleyebilirsiniz.

Spanakorizo

0

“Bildiğimiz ıspanak yemeğinde pirincinin ölçüsüyle biraz oynarsanız ne olur?” demiştim.

Yunan usulü Zeytinyağlı ıspanak olur. Buna da spanakorizo derler. (Zaten “spanaki” ıspanak demektir, “rizi” de pirinç. Pirinçli ıspanaktan çok, aslında ıspanaklı pirinçtir yani)
Ispanağı, börek yapmak dışında, pişirmenin en yaygın yoludur komşunun mutfağında.
Bu tarif, salçasız ve pirinci bol olduğundan ortaya çıkan, yeşil-beyaz bir yemektir. Üstelik sulu bir sebze yemeğinden çok, sebzeli bir pilav kıvamındadır.
Memleketimizde 1 avuç pirinçle yapılıp daha sulu kalan ıspanak yemeğine ilk bakışta benzemez. Tadındaki en büyük fark da zeytinyağının ağızda hissedilir belirginliği, bol soğanın verdiği tatlımsılık ve varsa muskat cevizinin aroması. Tarifi şöyledir:

  • 1 kilo ıspanak
  • 1 bardak pirinç
  • 2-3 soğan, yemeklik doğranmış
  • 1 tatlı kaşığı şeker
  • 1 çay kaşığı muskat rendesi
  • Zeytinyağı
  • Tuz

Ispanakların ayıklanma ve yıkanma faslını bir cümlede geçtikten sonrası ne kadar zor olabilir değil mi? 🙂 Yemeklik doğranmış bol soğan zeytinyağında kavrulur. Kavrulmasına yakın şekeri ve muskat cevizi rendesi eklenir. Doğranmış ıspanaklar koyulup kavrulur. Pirinciyle birlikte 1 bardak kadar da sıcak su eklenir. Tuz, kara biber ilavesiyle altı kısık olarak pişirilir. Pirincin cinsine göre biraz daha fazla su isteyebilir. (Eğer yağ konusunda kısıtlama yapmıyorsanız piştikten sonra üstüne birazcık zeytinyağı gezdirip karıştırmak çok iyi gidiyor doğrusu 🙂

Not 1: Bu tarifin en çok sevdiğim yanı da, saatle ayıklanıp yıkanan ıspanağın, sadece bir avuç yemek kalmayıp bereketli olması 🙂
Not 2: Fotoğrafa dahil edip de değinmediğim ufak bir detay da, burada ıspanağın (spanakorizo’nun) yoğurtla değil de limon sıkılarak yenilmesi.
Madem ki süt ürünleri ıspanağın içindeki demirin emilimine engel oluyormuş. Bir dahaki sefere siz de yoğurt yerine limonla deneyin. Çok ferah, iç açan bir lezzet oluyor…

Kuzu etli stamnagati

0


Stamnagati, Girit’te oldukça yaygın bir çeşit radika. Acımsı tadından hoşlananlar çiğ yemeyi tercih ediyor, bazıları da haşlayıp tüketmeyi. Bir de buralara özgü olarak kuzu, hatta tercihen keçi etiyle yapılan yemeği oluyor. Arapsaçı neyse ama radika cinslerini kuzu etiyle pişirmek Ege’de pek yaygın olmadığı için bu tarif bana değişik gelmişti ama nedense merak edip de etlisini pişirmek bunca yıl sonra aklıma geldi. Otları tek başlarına bile öyle çok seviyorum ki, başka bir lezzetle denemek yerine hemen zeytinyağı ve limona gidiyor elim nedense 🙂

Tarif oldukça yalın ve kolay. Üstelik bazı kitaplarda stamnagati yerine bildiğimiz radikayla da yapılabildiğini okuduğumu da eklemek istiyorum.

  • Yarım kilo stamnagati (ya da bulabildiğiniz bir cins radika)
  • Yarım kilo kuzu/keçi eti
  • 2 limonun suyu
  • 1 yumurta
  • kara biber, tuz
  • zeytinyağı

Stamnagati’leri ayıklayıp güzelce yıkadıktan sonra kaynar suda 5 dakika kadar haşlayıp süzüyoruz. Bu işlem aynı zamanda otların acılığını da alıyor.
Yemeklik parçalara doğranmış eti zeytinyağında 4-5 dakika kadar kavuruyoruz.(Bazı tariflerde bu aşamada eti 2 yemek kaşığı kadar şarapla söndürüyordu. Ben kullanmadım.)
Yarım bardak kadar sıcak su ekledikten sonra kapağı kapalı kısık ateşte yarım saat pişiriyoruz. Yarım saat sonra haşlayıp süzdüğümüz otları ekleyip yavaşça karıştırıyoruz. Tuzunu ve kaara biberini ekleyip 20 dakika daha kısık ateşte pişirmeye devam ediyoruz. Pişmenin sonunda limon suyu ve çırpılmış yumurtayla yaptığımız terbiyeyi -yemeğin suyundan alıp yavaş yavaş alıştırarak- yemeğimize ekliyoruz.
Sıcak servis yapıyoruz.

Go to Top