2006 yılı arşivl

Bir kus misali…

0

Bugun Istanbul’dayız… Sonraki gun Londra’da… aynı aksam da Nothingham’da..
Bir kus misali geciyor bu kıs…
hadi hayırlisi 🙂

Yine yol göründü bize…

0

Komşu kıyıdan karşı kıyıya geçme zamanı geldi yine…

Aldım kızımı yanıma, düştüm yollara…

Daha katedilecek çok kilometreler (daha doğrusu deniz milleri) var!

Rüzgar izin verirse, bir gemiden diğerine binip varacağız ikimizin de doğduğu memlekete 🙂

İlk fırsatta, İzmir’den görüşmek üzere…

Balıklı Bamya

0

İzmir’de, bizim evde büyük bamyalar zeytinyağlı, minicik bamyalar da etli (genellikle kıymalı) pişirilirdi. Girit’e geldikten sonra burada, bamyayı zeytinyağlının yanısıra genellikle tavuklu pişirdiklerini görmek şaşırtmıştı beni. Ta ki birgün daha da ilginç bir kombinasyonu görünceye kadar: bamyanın balıkla birlikte ve tabi ki yine fırında pişirildiğini!

Bu sene birkaç kez biz de denedik ve çok beğendik. Fotoğraf çok net olmasa da sizlere değişik bir fikir verebileceğini düşündüm. Belki de hiç aklınıza gelemeyecek bu beraberlik, yalnız damağınıza hoş bir lezzet bırakmakla kalmayıp bamyanın fırında pişerken çıkardığı müthiş koku da bamya severlerin yüreğini hoplatacak derecede güzel! Hiç de az sayıda olmayan -nedenini de bir türlü anlayamadığım- bamya sevmeyenlere de diyebileceğim birşey yok. Onlar da belki fırında balığın uğruna bamyaya bir şans daha tanıyabilirler 🙂
Buradaki bamyalar, İzmir’de “bunlardan olsa olsa zeytinyağlı olur” diyeceğimiz kadar büyük olanlardan. İzmir’de Bornova bamyası diye satılan cinsten, boncuk gibi bamyaları zaten bulma şansınız yok. Aslında çoğunluğu iri bamyalardan olmak üzere içinde, orta boy bamyaların da bulunduğu koca yığınlar halinde satılıyor pazarda. İşin güzel yanı, buradaki pazarlarda herşeyi tek tek seçme şansımız olduğu gibi, bu ayrıcalığın, sabrınız ve zamanınız varsa bamya seçmek(!) için bile size tanınıyor olması. Yani, tezgahın önünde 1 saat dikilip de hepsi küçük parmağım boyunda bamyalar seçecekseniz kimse size karışmıyor, siz sonrasında, ellerinizin kaşınmasını göze aldıktan sonra… Manav bir kere teklif ediyor, bakıyor ki siz seçmeye niyetli ve azimlisiniz o zaman sizi bamyalarla başbaşa bırakıyor 🙂 Belki de bamyaların irilerinin daha revaçta olmasından dolayı, “eh, sen küçükleri seçersen büyükleri kime satacağım ben?” gibi bir derdi yok. Kısacası, pazarda bamyalarınıza birazcık ekstra zaman harcayarak hepsini neredeyse aynı boyda seçip eve geliyorsunuz.

Bamyayla birlikte pişirmek için, fırında pişmeye ve fırın tepsimizin boyutlarına uygun herhangi bir büyük balığı alıp, porsiyonluk parçalara bölüyoruz. Ben büyükçe bir tavuk balığı kullandım. Gerekli diğer malzemeler de bir bamya yemeği için gerekli olan şeyler:

  • 1-2 büyük kuru soğan
  • Bol miktarda olgun domates
  • Birkaç diş sarmısak
  • Bir limon
  • Tuz, kara biber
  • Zeytinyağı

Önce zeytinyağında soğanı kavurup, rendelenmiş olgun domatesleri, birkaç diş sarmısağı ve bir limonun suyunu ekleyip bir sos hazırlıyorsunuz. Bu arada porsiyonluk parçalara ayrılmış balık dilimlerini fırın tepsisine diziyoruz. Balıkların etrafındaki boşluklara özenle seçtiğiniz bamyalarımızı yerleştiriyoruz. Sosunuz birazcık suyunu çekmeye başladığında ateşten alıp, fırın tepsisindeki balıklarla bamyaların üstüne döküp fırında 180-200 derecede pişiriyoruz.
Bamyaların kurumaması için domates sosunun içinde kalmaları daha iyi. Tepsinizin boyutlarına ve bamyanızın miktarına göre domates miktarını kendiniz ayarlayabilir, gerekiyorsa fırına koymadan önce biraz daha domates rendesi ekleyebilirsiniz. Bir süre sonra, piştiğinin kokusu kendini belli edecek nasılsa 😉 Balıklar piştiyse tamam demektir!

Afiyet olsun!

Eylül Yağmuru

0


Hiç kısa kollu ve sandaletli iken Eylül yağmurunda ıslandınız mı?
Ben ıslandım.

Evet, sonunda yağmur buraya da geldi. Yaz yağmuru… Ne ağaçların ne de arabaların altı ıslandı, ne de duvar dibindeki saçak altları. Yazın bittiğine ne kadar inanmak istemezsek, o oranda da şemsiye almayı reddediyor insan bu ilk yağmurlarda. Kapıdan çıkar çıkmaz yağmur damlalarının hışmına uğrasa da insan, nasılsa geçer deyip hala sandalet giydiğine aldırmaksızın su birikintilerine şap şup basarak, ayak parmakları ıslana ıslana düşüyor yoluna. Ben de öyle yaptım. Nasılsa biter, geçer bu bulutlar dedim. Eh, utandırmadı beni yağmur. İşim 1 saat kadar sürmüştü. Tekrar dışarı çıktığımda yağmur çoktan dinmiş, caddeler yarı yarıya kurumuştu bile. Bulutların arasından pırıl pırıl sırıtıyordu güneş. İşte böyle anlarda, insan şemsiye taşımadığına değil de güneş gözlüğünü almadığına hayıflanıyor 🙂

Nedense ayaklarım ıslanınca, aklıma suyun içinde yetişen nilüferler geldi 🙂 Yazının başına, yıllar önce çektiğim bu nilüfer çiçeklerini koymak geldi içimden. Gerçi o zaman ilkbahardı. Girit’e yeni dönmüştük. Belki havalar şimdikinden daha serinceydi… ya da biz kolay kolay kışlıklarımızı çıkartamıyorduk. (Neden mevsim değişikliğine bu kadar direnir ki insanoğlu?!…)

Suyun içinde biten bu güzel nilüferlere hayran kalmıştım. Üstelik bunlar bir gölde değil de, zevkli ve özenli bir bahçe sevdalısının avlusunda, su dolu toprak bir kübün içinde çıkmışlardı. İçine koyulmuş birkaç tane kırmızı Japon balığıyla birlikte adeta gölden minik bir detay gibiydi.

Bir süredir pek çok alakasız şeyin üst üste ters gittiği şu günler, her halde zirvesine ulaşmış, zirveden aşağıya inişe geçmiş olmalıydı artık. Ard arda gelen haberler ve aynı günde gelişen olaylar, yüreğimde sevincin tekrar bu nilüfer çiçekleri gibi açmasına sebep olmuştu. Fotoğraf makinam -biraz beklemek zorunda kalsam da- tamir olacaktı, bozulan bilgisayar meselesi de halolucak görünürken, 2 aydan fazladır beklediğim kitap da en sonunda bugün ulaştı! Aylardır benim ve diş doktorumun seyahatleri sebebiyle ertelenen ufak operasyon en sonunda yapıldı. İş dönüşü elinde, artık neredeyse kaybolduğuna ikna olduğum kitapla birlikte gelen Yorgo, kitabı benden önce görüp de aldığı ve bana sürpriz yapabildiği için çok keyifliydi. Oysa genellikle bir paket geldiği ufacık bir kağıtla bildirilir sonra o kağıtla gidilip ancak ismi yazan kişi tarafından teslim alınabilirdi. Bu yüzden, o minicik kağıdın kesin kaybolduğuna inanmış ve 40 yılda 1 kere Internetten kitap ısmarlamanın hevesi boğazımda bir düğüm gibi kalmışken, tüm umutların tükendiği anda gelmişti işte! 🙂

Sırada terslikler ve belirsizliklerden sıyrılıp doğru bir yol bulması gereken başka şeyler de var elbet. Ama birşeylerin düzelmeye başlaması da az umut verici değil.

Eylül böyle işte… nasıl geldi, nasıl da bitti, anlayamadık bile. Havalar insanın canı denize girmek isteyecek kadar sıcak değil, ama şakır şakır yağmur da yağmıyor burada henüz. Sadece yüzümüzü, omuzlarımızı, bir de sandaletli ayaklarımızı ıslatıyor. Kimbilir şimdi nerelerde, ne yağmurlar yağıyordur ki benim gibi henüz şemsiye almamaya kararlıların canına okuyordur!

Gerçi hiç belli olmaz, siz bu yazıyı okuyuncaya kadar tekrar yağmaya başlayıp beni utandırabilir. Aynı bugün Yorgo’nun zaten yağmurdan bıkmış olan İngiliz turistlere:
“istatistiklere göre Girit’te yılın 300 günü güneşli geçer” demesinin üzerine, henüz vardıkları Knossos antik sarayında yağmur bulutlarının üstlerine boşalması gibi :))

Yaseminli Çin Çayının düşündürdükleri…

0

Bazen terslikler üst üste geliyor hayatta. Annemin ameliyatına biz İzmir’den döndükten sonra karar verildi. Gidemediğim için içim içimi yiyordu. Neyse ki kardeşim Bahar oradaydı ve benim yokluğumu aileme hissettirmediği gibi, beni de gelişmelerden haberdar edip her geçen gün annemin daha da iyileştiğini söyleyerek yüreğime su serpti. Dünya tatlısı ikizlerini mecburen babaannelerinin köyüne bırakıp gitmişti İzmir’e. Annemin “artık ben iyiyim kızım, sen de çocuklarına kavuş” ısrarlarıyla geçen hafta başında onları köyden almaya gitti. Bu arada tatlı yeğenlerimden birinin, Elif’ciğimin başına “ucuz atlatılmış” bir bisiklet kazası geldiğinden ne o haberdardı ne de biz. Şimdi Elifçik evde dinleniyor, anneciği de onunla birlikte. Bacağının iyileşmesi için bir süre daha ilaçlarına ve dinlenmeye devam etmeliymiş… Kısacası, Bahar’dan döneli beri ses seda çıkmayışının sebebi annemin rahatsızlığı değil fakat Elif’in başına gelenler. Umarım en kısa sürede iyileşip kendini toparlar güzel yeğenim.

“Gözden ırak gönülden ırak” derler ama olmuyor işte öyle…
Olayların ardı ardına böyle gelişmesi, ne kadar uzakta olursam olayım, yüreğim onlarla olduğu için ister istemez beni de etkiledi. Uzun bir süre, annemden gelen haberler ne kadar iyi olsa da, sanki her an birşeyler ters gidebilir gibi bir hisle doğru düzgün sevinemedim bile bu iyi haberlere. İnsanın gözü görmeyince yüreği hiç de daha kolay rahatlayamıyor ki…

Bu arada geçen hafta sonuna doğru, bir de fotoğraf makinam bozuldu 🙁 Öylesine, durduk yerde. Bir gün önce Maya’nın fotoğraflarını çekmiş, koymuştum rafa. Ertesi sabah açtığımda vizörden görünen görüntü, rengarenk bir ses grafiğini andırıyordu. Servisi var ama makinayı Atina’ya göndermem gerekiyor. Digital makinaların fiyatlarının her geçen gün düştüğünü göz önüne alırsak, inşallah astarı yüzünden pahalıya malolmaz bize. Bakalım…

Tabi ki bu aksilik diğerleriyle kıyaslanamayacak birşey. Ne de olsa maddi birşey. Tamir olursa, olur. Olmazsa -varsa parası insanın- yerine yenisi alınır. Oysa sağlığımız öyle mi ki?…
Onun kıymetini ancak elimizden kayıp gidivermek üzereyken anlıyoruz ancak. Geç de olsa, değerini anlayabiliyorsak yine de ne mutlu bize. Sağlıklı olmak, ayakta ve her işimizi kendi başımıza yapabilmek ne büyük bir nimet aslında.
Çocuklarımızın sağlıklı olmasına gelince, işte bu en büyük mucize benim için! Ne çocuklar var dünyada… yokluğun ya da savaşın içinde doğmuş olmayı bir kenara koyun, ne çeşit sağlık problemleriyle uğraşanlar. Kolu, bacağı olmayanlar, gözleri kör doğup annesini hiç görmemiş olanlar, doğuştan sağır olup hayatında hiçbir ses duymamış olanlar ve niceleri ki minicik yaşlarında ölümcül hastalıklarla boğuşanlar… neler var bu dünyada neler… Dünyada bunca dert, bunca hastalık ve sakatlık varken ve benim herşeyden önce eli ayağı sapasağlam, sağlığı yerinde, aklı yerinde, tatlı bir kızım varken; “fotoğraf makinam bozuldu” gibi bir laf etmemin ne kadar boş ve anlamsız olduğunu şimdi daha da çok idrak ediyorum.
Kızım melek gibi uyurken, Yorgo’nun çok sevdiğimi bildiği için Atina’daki Çinlilerden alıp da bana getirdiği yaseminli yeşil çaydan demliyordum kendime. İçindeki yasemin tomurcuklarının sıcak suyun etkisiyle tekrar birer çiçek gibi açılması içimde bambaşka duygular uyandırmış, günler sonra bilgisayarın başına geçip parmaklarımdan bu satırların dökülmesine yaramıştı.
İyi de oldu 🙂 Tekrar bir başladım mı, arkası daha kolay gelir… Hem ne zamandır yapılıp, fotoğraflanan ama yazılmayı bekleyen tarifleri de değerlendirme fırsatım olur böylece.
Bu arada, eğer bulursanız içinde yasemin tomurcukları olan yeşil çayı tavsiye ederim. Mis gibi yasemin kokusuyla içerken yalnızca içinizi değil yüreğinizi de ısıtıyor 🙂

Go to Top