Komşuda Pişer 10 yaşında

82

Önce bir Giritliye aşık oldum, sonra onun memleketine…

Şimdi bir düşünüyorum da, hayatımın en verimli yılları Giritte geçti. Tabaklar dolusu tarifler, sayfalar dolusu yazılar ve buna 2 çocuk da dahil 🙂  

Giritli yazar Nikos Kazantzakis , ZORBA’da şöyle der:

  Hayatımın akışında, neden rastladım sana.

Sahi ben sana rastlamasaydım nasıl olurdum, Girit.

Ne çok şey öğrendim senden. Ne çok şeye şaşırdım, çokça da hayran kaldım.

Yorgo’yla İzmir’de başlamıştı birlikteliğimiz. Ona mükemmel bir iş bulsaydık belki de hayatımıza hala orada devam ediyor olacaktık. O zaman her yaz tatilinden tazelenen bir tatil  aşkı olarak kalacaktın, Girit’im.

Girit’e gelip yerleşmemiş olsaydım, şöyle bir düşündüm de; burada yazacak bu kadar çok şeyim olur muydu?

Eskiden çiçeğini bile tanımadığım kaparileri kendi ellerimle toplayabilir miydim?

Kabağı severdim ama aynı sabah kopartılmış çiçeğinin nasıl bir lezzete dönüşebileceğini görebilir miydim? 

Şu bergamotların dış görünüşüne aldırmayacak kadar lezzetli olduğunu bilebilir miydim?

Bu kadar çok çeşitli otun cennetinde buluverdim kendimi. Buranın havasını soluyup, suyunu içmesem; Girit yemeklerinin de yalnızca tatillerde, davet edildiğim sofralarda tadına bakabilecektim.

Küçük yerde yaşamanın verdiği rahatlığı ve acele etmeden de her şeyin olması gereken zamanda olacağını de bilemeyecektim.

Büyük bir şehirde olsam, ne çocuklarımla yan yana bisiklet turlarına katılabilecek, ne de haftanın her günü ayrı bir pazarın altını üstüne getirebilecektim. İzmir’de bir apartman dairesinde, büyük ihtimalle 7 kediye bakamaz, limonumu bahçedeki ağaçtan koparamazdım. Bahçemdeki baklalar, rokalar, ısırganlar, naneler başka topraklarda çıkardı. Ben de kapariyi yalnız kavanozda turşu, bergamotu da Earl Grey çayındaki esans olarak bilmeye devam edecek, ne güzelim şarapları doya doya içebilecek ne de aynı lezzetlerle misafirlerimi ağırlayabilecektim. 

Evimi, ailemi, işimi bırakıp yola çıktığımda, arkamdan endişeyle bakanların aksine; burada kendimi olduğum gibi kabul ettirebildim. Hatta (eminim ki) tanıdığım bazı insanların kafasında örümcek tutmuş, el değmemiş “Türk imajı”nın tozlarını üfleyip dağıtabildim.

Mercimek köftelerimin tadına bakanları şaşırtmakla kalmayıp bildiklerinin farkında bile olmadıkları Türkçe kelimelerle onlarca öğrencimi ağzı açık bırakıp Türkçe’ye hayranlık puanlarını arttırdım 🙂

Keçi sütünün tadını bilmezken, sütlacını, peynirini yaptım. Dalından zeytin, bağından yaprak topladım. Doğadan ot toplama avına çıktım, bu kadar nimetin arasında yaşayıp da bunca yıldır farkında olmayıp yanından geçip fark edemediklerime yandım. Bahçemiz olunca, ektiğimiz azıcık şeylerin tadına doyamadım.

Yemeklere, düğünlere, vaftizlere, sinagogta nikah törenlerine, ekolojik organik festivallere, kermeslere katıldım. Konserlere, sergilere, Antik Yunan tiyatrolarına gittim. Her milletten her dinden arkadaş edindim. Yunan adalarını, yetmedi, en uzak köşelerine kadar Yunanistan’ı gezdim. Hükümete isyanımızı duyurmak için yürüyüşlere, herkese eşit hak verilmesinden yana olduğumdan Girit’in ilk Onur Yürüyüşüne  katıldım.

Paranın geçmediği değiş-tokuş sistemine, çocuklarımızın ortak faaliyetler yaptığı anne gruplarına dahil oldum. Yediğimi, içtiğimi, yaptığımı, pişirdiğimi, gezip gördüğümü yazabildiğim zamanlar da oldu, uzun bir suskunluğa gömüldüğüm aylar da… Sonra yepyeni bir bebekle ve hayata 4 elle sarılmış olarak geri geldim. 

Acı, tatlı, ne çok şeyler yaşadım son 10 yıl içinde! Göz yaşına kahkahaları karıştırıp kimini yazdım kimini kendime sakladım.

Ben Girit’e gelmeseydim;

evden işe, işten eve monoton bir hayatım, bundan şikayet etsem de vazgeçemeyeceğim bir maaşım olacaktı, büyük ihtimalle. Hafta sonunu iple çekecek, mahalle pazarına gidecek olsam doğayla temas ettiğime inanıp huzur bulduğumu sanacak, Kordon’da vapura bindikçe nefes aldığımı hatırlayacaktım.

Bir duble Girit rakisini mideye indirmiş olmanın cesaretiyle direksiyon sınavına girmeyecektim, elbette!

Blogumda ne yazdığımı anlamadığı halde, ısrarla “tariflerini Yunanca’ya da tercüme etsen de biz de anlasak” diyen bunca Yunanlı arkadaşım da olmayacaktı, ne de tariflerimi deneyip benimle paylaşan siz, takipçilerim.

Rakiyi, kapariyi, bergamotu, incir reçelini, çiğ enginarı, bahçedeki baklanın tadını bilmiyor olacaktım ki sizinle paylaşayım…

Siz de beni bilmeyecektiniz.

Belki bir blogum bile olmayacaktı, paylaşmaya değer farklı bir şeyler yapmadıkça hayatımda.

Demek ki iyi ki gelmişim Girit’e, doldurmuş hayatımı. İyi ki yazmaya başlamışım 10 yıl önce.

Şimdi de SÜRPRİZE geldi sıra!!

Bu yazımın altına yorum bırakanlar arasından 5 kişiye, yalnızca Girit’in dağlarında yetişen şifalı Diktamon çayından göndereceğim. Yorumunuzu bırakın, Diktamon keyfinizi yapın!

Daha nice senelere…

Heidi’nin memleketi İsviçre

1

 

Siyah-beyaz televizyonun bir tek kanal, çocuk programlarının da günde bir tek çizgi filmden ibaret olduğu, çocukluk yıllarımda, Heidi ve Peter’in Alplerin uçsuz bucaksız bayırlarında yalın ayak koşarak keçileri kovalamalarını seyretmeye bayılırdık. Keçiler bile ne kadar mutluydu ve zıp zıp zıplardı onlarla birlikte… ya da bize mi öyle gelirdi çocukken?

Heidi’nin olduğu günü ve saati hiç kaçırmaz, “başlıyoooooor” çığlıkları eşliğinde, heyecanla televizyonun karşısındaki yerimizi alırdık, kız kardeşimle birlikte. Bembeyaz oğlakları kucaklayabildiği, yemyeşil çimenlere sırtüstü uzanıp gönlünce bulutları seyredebildiği, dedesine süt sağarken yardım etmeye kalkıştığında gözüne süt fışkırttığı için bile imrenir kalırdık, pembe yanaklarından sağlık fışkıran bu minicik kız çocuğuna. Böylesi hayatlar da var mıydı gerçekten? yoksa yalnızca masallara ve filmlere mi konu olurdu, bilemezdik.

O zamanlar İsviçre bizim için çoooooooooook uzak bir yerdi. 

Yorgo’yla tanışalı beri Türkiye ile Yunanistan arasında yaptığımız seyahatlerin sayısını çoktan saymayı bıraktım. Başlangıçta sınırlı bütçeyle ve 2 koca sırt çantasıyla, uyku tulumlarıyla olan yolculuklar, aramıza çocukların katılması, Atina-İzmir direk seferlerinin başlamasıyla, Atina’dan 1 saatte varılacak kadar kısa ve konforlu seyahatlere dönüşmüştü. Oturduğu şehirden dışarı adım atmayanlara bakarsanız, sürekli yurt dışı seyahati yapan bir aileyiz! Ama aslında gittiğimiz yerler: Girit-Atina-İzmir üçgeninin dışına pek çıkmıyor. Bunlar da zaten bizim 2 memleketimiz olduğu için, pek de “yurt dışı” tatilden sayılmıyor aslında… 

Bu sene, çocukların Noel tatilinde, bir değişiklik yapalım dedik ve ilk defa ailecek başka bir ülkeye gitmeye karar verdik. Bu kararı vermemizi kolaylaştıran en önemli etkenlerden biri de Yorgo’nun kız kardeşinin 3 sene kadar önce İsviçre’ye, St Gallen’e taşınmış olmasıydı. Yoksa 4 kişilik bir ailenin hep birlikte gideceği ilk yer olabilmesi için bayağı dolgun bir keseye ihtiyaç duyulacak bir ülke İsviçre.

St Gallen: Yaklaşık 75.000 kişinin yaşadığı Saint Gallen,  İsviçre’nin kuzey doğusunda bulunuyor. 612 yılında İrlandalı rahip Gallus tarafından, Konstanz gölü ile Appenzell Alpleri arasında kurulmuş bir şehir. 

St Gallen, Almanya sınırına 1 saat mesafede ve İsviçre’nin Almanca konuşulan bölgesinde. Bu yanıyla da, ilk kez ailede hiç kimsenin dilini bilmediği bir yere gideceğimizden; çocukların hayatında önemli bir tecrübe olacağına inanarak yola çıkmıştık. Ailemizde herkes 2 dili de mükemmel bildiği için Yunanistan’da ve Türkiye’de “evimizdeyiz”, tatile gelen turistler değiliz. Bu kez başka bir ülke görecek, başka bir dil duyacaktı çocuklarımız. Hatta parası bile başkaydı.

Çocukların daha yola çıkmadan kabul ettikleri bazı kurallar vardı:

Herkes kendi valizini itecekti (buna çok güzel uydular, yürüyen merdivenler dahil Dario bile kendisi indirip kaldırdı)

Birlikte seyahat ettiğimiz için birbirleriyle güzel geçinecekler (Eeh!? diyelim…)

Onlara çok değişik gelen şeyleri akıllarında tutarak veya not edip bize söyleyecekler…

Orada Euro geçmediğinden, harçlıklarını yanlarına alacaklar ama bir şey almak istediklerinde bizdeki Franklarla ödeyip bize euro olarak verecekler 🙂

Trende, otobüste, parkta (mümkün olduğunca) sessiz olacaklar, ..caklar,…caklar

St Gallen İsviçre’nin küçük bir şehri ama bu küçücük şehrinde bile ilk dikkatimi çeken her şeyin ne kadar bakımlı ve zevkli olduğuydu.

Bir anda gerek Türkiye’de gerekse Yunanistan’da evlerin balkonlarının, çatılarının keşmekeşi geldi gözlerimin önüne. Burada bütün eski binalar öyle bakımlı ki hayran kalmamak elde değil. Neredeyse yıkık, dökük hiçbir şey yok.

Bir sokak lambasının direği bile ancak böylesine dantel gibi zarif olabilir, değil mi? Üstüne de hiçbir kimse hiçbir ilan, afiş vs. asıp bozmamış bu güzelliği…

Rengarenk panjurlar, zarif balkonlar, bakımlı avlular… İnsan hangisine bakacağını şaşırıyor…

Aslında hep kar umuduyla gitmiştik ama Noel tatili ve Yılbaşı boyunca hiç kar görmeden geri döndük. Şansımıza, son bilmem kaç yılın en sıcak yılbaşını geçiriyormuş bu sene İsviçre. Aslında, biz fark etmesek de, kar olmaması gönlümüzce gezip dolaşabilmemize yardımcı olmuştu. Biz oradayken durmadan kar yağsaydı çoluk çocuk nasıl o kadar gezerdik, düşünemiyorum.

İsviçre’de kaldığımız süre boyunca en çok bindiğimiz araç tren ve metro oldu. Trenle şehirler arası giderken; kırsal kesimde evler gitgide seyrekleşiyor ve göz alabildiğine yeşil ovalar, ağaçlarla kaplı tepeler, büyüklü küçüklü her boyda göller ve bunları çevreleyen Alpler çok güzeldi de… Manzaramızın tek eksiği dağ tepelerinde bile ender rastladığımız kar’dı.

Oysa ki Noel zamanıydı, soğuğun ve karın en çok yakıştığı mevsim. Neredeyse bütün fırınların vitrinleri envai çeşit Noel çörekleriyle doluydu. Yıldız şeklinde olandan, pipo içen adam şekline, boy boy ayıcıklara kadar ne ararsan.

Daha ilk günden, bir parça çöreğin kilosunun 20 eurodan fazla olduğunu görmek, İsviçredeki fiyatların nasıl olduğu hakkında ilk izlenimlerimiz olmuştu.

Zaman da sınırlı, aile de 4 kişilik olunca, 1 haftada en ekonomik şekilde nasıl gezeriz? konusuna daha gelmeden önce kafa yormaya başlamıştık. İsviçre de -her şey gibi- ulaşım da son derece pahalı.

1 saatlik Zürih treni, adam başı tek yön 30 İsviçre Frankı olduğuna göre; 3 günlük (sınırsız kullanılabilen) Tren-metro biletlerinden almanın en doğru karar olduğunu idrak etmiştik. Böylece ailedeki her büyüğün yanında seyahat eden çocuklar da çok az bir ücret ödüyorlar ve yanlarında ebeveynleri olmak kaydıyla istedikleri kadar seyahat edebiliyorlardı. 

Biz bu hesap kitap işleriyle uğraşırken, 3 günlük bileti hangi günlerde kullanalım diye düşünüyorken; çocuklar da, kuzenleriyle birlikte kaldığımız evin çok yakınındaki bir parkta cezbedici oyuncakların tadını çıkarıyorlardı. 

En sevdikleri oyuncak, tabi ki, 2 çocuğun çekip de 3.sünün ip üzerinden kayarak karşı tarafa kadar gittiği ilkel bir teleferik misali oyuncak oldu.

Bundan biz, büyüklerin de alabileceği bir ders var ki “Çocuklar nereye giderlerse gitsinler hayattan zevk almayı biliyorlar“.


** Bundan sonraki yazı(ları)mda, İsviçre’de gün be gün trenle gittiğimiz rotaları anlatacağım. Umarım ilk yazıyı yazmam kadar gecikmeyecek.

   

46 yaşında öğrendim ki…

3

Bir sabah bir kalkıyorsun ki 47 yaşındasın!

Kimine göre çooook uzak görünen bu yaş, başından geçmiş birineyse “keşke şimdi…” dedirtebiliyor. Aslında herkes yaşadığı yaşın güzelliğinin farkına varabilse bir kere! Ama illa ki bir kusur, bir memnuniyetsizlik buluyoruz. Halbuki kusuru başkalarında, yeni yaşta, yeni yılda bulmakta gösterdiğimiz çabayı, yapamadıklarımıza harcasak gerçekleştiremediğimiz hayalimiz kalmayacak.

Oysa hayaller hep bekliyor. 

Bir türlü gidemediğimiz uzun seyahatler askıda bekliyor; çocukların büyümesini, kesenin dolmasını, patronun gönlünden birkaç gün izin kopmasını, onu, bunu…

Hayallerimizi gerçekleştirmek için o ilk adımı atacak cesaret olmayınca; “Çocuk var, para yok, iş çok, izin yok” gidi bahaneler, sebepsiz memnuniyetsizlikler de hiç bitmeyecek…


Mesela…

 

Sabah sabah kendi kendime diyorum: “47! Ne biçim bir yaş! Çift sayı değil, 3e bölünmüyor, 4e bölünmüyor, 5e bölünmüyor, 6ya, 7ye.. Asal sayı mıdır nedir?” 

 

Bahane işte!

46’nın güzelliği 2’ye bölünebilmesi değildi elbet… 46 yaşımı nasıl yaşamış olmamdı.

Geçen sene leyleği havada, yunusu denizde görmüş olmalıyım ki yalnız trenle, uçakla, otobüsle kilometrelerce yol gitmedim, denizlerde de fersah fersah gezindim.

2 çocuklu bir annenin bir sene içinde yapabileceği en uzun yolculuklara çıktım.

2 çocuklu olalı beri ilk defa kendimle bu kadar baş başa kaldım. Tek başına kalmak, sevdiklerinden ayrı kalmak pahasına olabiliyor elbette. Hiç özlemediğim kadar da çok özledim. Ama anladım ki bazen bunu da yapmak, her şeyi geride bırakıp gitmek de gerekiyormuş.

Bazı şeylerin ben yokken de olabileceğini görmek, idrak etmek lazımmış. Çocuklar da buna alışmalıymış, anne de…

Nasıl her batan günün ardından yeni bir gün doğuyorsa, yeryüzüne doğanların da devr-i daimi kaçınılmaz oluyor. Aldanıp da, biz olmadan yaşayamazlar, sandığımız çocuklarımız da kendi ayaklarının üstünde durmayı beceriyorlar. 

Dario, “Külotunu değiştir, oğlum” dediğim zaman, “neden? misafir mi gelecek?” diyecek kadar tatlı ve naif olsa da, kendi istediği gibi saç tıraşı bitince, aynaya şöyle yandan bir bakış atacak kadar;

Maya, eskrim takımıyla kendi başına Atina’ya yarışlara gidebilecek, bana “ne zaman topuklu ayakkabı giyebileceğim?” diye soracak kadar büyüdüler işte.

Onlar büyüyor, biz de büyüyoruz.

Ara sıra, benim “dinazor” dediğime Dario’nun “anne, o Trikeratops” dediğinde, Star Wars’ın onlarca Droid’ini çocuklar gibi ezberleyemeyip, “amaaan, bence hepsi droid  işte” dediğim zaman kendimi babaannem gibi hissetsem de mesele değil.

Hayat devam ediyor. Sadece rollerimiz değişiyor…

♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥

Son birkaç yıldır, her sene bir doğum günü yazısı yazmak geleneksel hale geldi. Belki de önceki seneleri de okumak istersiniz; 46 yaş, 45 yaş, 44 yaş, 43 yaş.

Girit’te ilk Onur Yürüyüşü – 1.LGBTQI+ Pride Κρήτης

1

Çok renkli bir hafta sonu geçirdik. Aynı zamanda ilklerin yaşandığı özel bir hafta sonuydu bizim için. Kelimenin tam anlamıyla şehrimize renk katan ilk olay, geçen Cumartesi günü gerçekleşen LGBTQI Onur Yürüyüşü’ydü. Girit adasında ilk defa gerçekleşen bu Onur Yürüyüşü, “bağzı” kesimler tarafından yadırganmadı desem, yalan olur.

Yürüyüşle ilgili, ilk tuhaf tepki, yürüyüş iznini bizzat veren İraklio belediyesinden geldi. Kim bilir buna izin verdiği için ne eleştirilere maruz kalmıştı ki yürüyüşten bir gün önce, “Onur Yürüyüşü sırasında çıkabilecek her hangi bir olaydan sorumlu olmadığını” -nedense- belirtme gereğini görmüştü.

Bu tuhaf durum, bana, yıllar önce bir gün İzmir’in pek de tekin olmayan bir mahallesine arabamızı park ettikten hemen sonra beliren, sataşmaya bahane arayan çocukların tehdidini hatırlatmıştı: “Buraya arabanıza park ediyorsunuz ama başına bir şey gelirse, biz karışmayız” demesi gibi, kendi kendine günah çıkartmak mıydı ki bu?

Bu sadece bir yürüyüştü. “Biz de varız. Kabullenseniz de kabullenmeseniz de…” demenin yürüyerek, en fazla haykırarak yapılanıydı. Bundan en fazla rahatsız olan, elbette ki kiliseydi. Zaten kilise, herkesi olduğu gibi bağrına basması gereken bir kurumken, tam tersi, ne kadar alışılmadık durum varsa hepsine karşıydı. İşin gerçeği “yüce” bir hesap-kitap ve çıkar müessesesine dönüşmüş olan kilise, yoga yapanlardan tutun da, “şeytanın müziği” dedikleri Rock müziğini dinleyenlere kadar pek çok kişiyi dışlamak için bahane aramakta, okullarda cinsel eğitim verilmesine bile karşı çıkmakta.

Siz, isteseniz de istemeseniz de, biz varız ve aranızda yaşıyoruz” diye haykırmaktan çekinmeyen LGBT bireylerinin, toplum içindeki varlıklarını kanıtlayabilmeleri ve homofobiye, transfobiye, heteroseksizme ve cinsel baskının her türlüsüne karşı dayanıştığı, seslerini duyurabildiği yegane bir fırsattır bence, Onur Yürüyüşleri. Cinsel kimliğini saklayan, saklamak zorunda kalan, şiddete maruz kalan pek çok LGBT bireyinin yegane arzusu yalnızca oldukları gibi kabul görmektir. Buna rağmen yalnızca “varlıkları” bile bazı insanların tahammül edemeyeceği kadar ucubik bir durumdur. Bunu gariplik, acaiplik, tuhaflık, sapıklık, günahkarlık, hatta tedavi olması gereken bir hastalık olarak görmekte ısrar ve inat ederler. Kapılarını “genel geçerli” koşullar dışındaki her çeşit ilişkiye tamamen kapatmışlardır. Yalnızca kapılarını mi?  Gözlerini de… Sanki “ötekiler” yokmuş,  hiç var olmamışlar gibi davranırlar.

Yukarıdaki fotoğrafı çekerken, yürüyüş kortejinin başını çeken 2 kişiyi, bilinçli olarak arkadan çektim. Onları destekliyorum, derken, kendime rengarenk malzeme etmek değildi niyetim. Öte yandan yaşadığım şehirde ilk kez gerçekleşen bu olayı gururla paylaşmak da istedim.  Bu fotoğrafı sosyal medyada paylaşmamın üstünden çok geçmeden Yunanlı bir arkadaşım da çok beğenmiş ve benim adımı da belirterek kendi profilinde, Giritte yapılan bu ilk Onur Yürüyüşünü överek dostlarına duyurmuştu. Birkaç dakika geçmeden, fotoğrafımın altında bırakılan yorumlar beni hayrete düşürdü:

– Bu ne rezillik!? Zaten afişlerini gördüğümde şok oldum, gözlerime inanamadım.  Onlarla bir alıp vereceğim yok ama böyle ortalıkta görünmeleri, özendirmelerine de hiç gerek yok. Buna tanık olan bir çocuğa gel de açıkla şimdi.Olacak şey değil yani… gibi tepkiler, üstelik bizim yaştan, yerli halktan geliyordu.

Anlaşılan geri kafalılığın ne yaşla ne milletle ne de dinle filan alakası yok.

Önceleri LGBT harfleriyle sınırlı olan terim, artık LGBTQI ( Lesbian, Gay, Bisexual, Transgender, Queer or Questioning and Intersex ) olarak daha kapsamlı hale girmiştir.

Bense, o gün Girit’te yaşanan bu ilk’i fotoğraflayıp ölümsüzleştirmek için, heyecanla yürüyüşün başlayacağı meydana erkenden gitmiştim. Yürüyüş, başlangıçta meydanda bekleşen çekingen küçük grubun, dikkat çekecek derecede çoğalmasına fırsat tanımak uğruna söylenenden 1 saat kadar sonra başlamıştı. Şehrin en büyük meydanından, merkezine doğru ana caddeden aşağıya ilerleyen kortej için trafiği kapatan polis memuru da 10 metre kadar önümüzden ilerliyordu.

İlkler kolay değildir. Tepki alır, yadırganır.

İlk LGBT Pride’tan rahatsız olanlar, yol boyunca fark ediliyorlardı: “Bir bu eksikti!” diyerek başını ayıplar gibi sallayan yaşlı teyzelerden tutun da, “bunlar şey canım… hani işte… kadın kadına…” deyip de “lezbiyen” lafını ağzına almaya bile çekinen yaşlı dedeler mi ararsınız?!…ki bir tanesine “Lezbiyen, denir onlara” diyerek yardımcı oldum kendisine ve aşamadığı tabularına 🙂

Böyle bir yürüyüşe -fikirlerini soracak olursanız- asla onay vermeyen hatta lanetlemekten de geri kalmayanların başında ise kilise geliyor tabi ki!…

İşte sırf bu yüzden bu kareleri çekmek için 2 saat sabretmiştim. Şehrin en büyük kilisesinin önüne yaklaştıklarında koşarak önden gidip en uygun köşeyi bulup beklerken, kortejin önünde giden polis bana -kendince- fikir vermeye kalkıştı:
– Şöyle karşıya, kilisenin basamaklarına çıksana, daha güzel çekersin, dedi.
Bense kaç saattir o anı beklemiştim. Ona:
– Olmaz, ben istiyorum ki yürüyüşün arkasından kilise görünsün, diyerek sırıttım.
Adam pek de anlam verememiş gibi baktı bana… bir şey anlamadığını anladım. Olsun, ben istediğim açıdan istediğim gibi kareleri yakalamıştım 🙂

 

 

1969 yılında yaşadıkları şiddet ve ayrımcılığa karşı lezbiyen, gey, biseksüel, trans ve intersekslerin çıkardıkları Stonewall ayaklanmasının yıl dönümüne denk gelen tarihlerde dünyanın bir çok yerinde yıllardır Onur Yürüyüşleri gerçekleştirilmektedir. Türkiye’de ise Onur Haftası adıyla 1993 yılından bu yana çeşitli etkinlikler ve yürüyüşler gerçekleştirilmektedir. İzmir’de de son üç yıldır onur yürüyüşü yapılmaktadır.
Burada kastedilen “onur”, kişinin kendisi oluşunun, kendi varoluşundan utanmayışının onurudur.

Oysa İstanbul’da, bu sene 23. kez düzenlenen Onur Yürüyüşüne polis müdahale etti; TOMA’yla, gazla ve plastik mermiyle saldırdı. Ramazan gerekçesiyle yürüyüş engellendi, polisin saldırıları basın açıklaması yapılması esnasında dahi sürdü.

Çok ilginç bir belgeye rastladım internette: Ramazan gerekçesiyle Onu Yürüyüşü’nü yaptırmayan AKP hükümeti, seçim propagandaları sırasında, Onur Yürüyüşü’nü bile kendine propaganda malzemesi yapmaktan çekinmemiş, “Türkiye Ramazan ayında Gay Pride yapılabilen bir ülke” diye broşürler bastırmıştı.

 Şu son birkaç gündür çeşitli yerlerde yapılan Onur Yürüyüşleri vesilesiyle yayınlananlar arasında belki de her şeyi özetleyen şu hashtag oldu:

#gözlerinizinönündebirbirimiziseviyoruz

“İnsanların birbirlerini farklılıklarına rağmen değil, tam da bu farklılıklar yüzünden sevdiği başka bir dünya mümkün.”

FALAFEL

6

Yemekli misafir ağırlamak kolay iş değil. Özellikle konuklar arasında, farklı kültürlerden gelen misafirler de varsa. Herkesin yediği, içtiği, inandığı kendine ama karşındakinin seçme hakkına da saygı göstermek zorundasınız.

Mesela;

Misafiriniz Musevi ya da Müslümansa domuz eti koyamazsınız tabağa. Hinduysa ya hiç et yemez vejetaryendir; et yiyense de dana pişiremezsiniz ona. Ortodoks Museviyse etin sütle, kremayla birlikte pişmesine Kaşrut izin vermez. Budistse zaten hiç et yemez. Jain ise et de yemez patates, soğan, sarımsak gibi hiçbir kök de yemez. Lacto ovo vejetaryense yumurtalı ve sütlü yiyecekler uyar;  Lacto vejetaryen yalnız sütlüyü yer; Ovo Vejetaryen yalnız yumurtalıyı yer. Kimi vejetaryenim der ama balık yer. Vegansa ne etliyi ne sütlüyü ne yumurtalıyı ne de ballıyı yer. Ramazanda Müslümana gündüz yediremezsin, Paskalya öncesindeki Büyük Perhiz‘de Hristiyana ne etli ne sütlü pişiremezsin; denizdekiler dışında hayvansal hiçbir şeyi yemez. Hatta Ortodoks rahipler belli günlerde zeytinyağ bile yemez; (diyeceksiniz ki insan ömründe kaç kere rahip ağırlar evinde, ama olur ya rast gelir bir gün…) benden söylemesi 🙂

 

Ama bitmedi. İnancı koy kenara sağlık sebeplerini de unutmamak gerek. Çölyaklıya bulgur pilavı yapamazsın, şeker hastasına pirinç pilavı. Tansiyonu olana turşu yedirilmez, hamileye ne gazlı ne de alkollü içecekler. Laktoz intoleranslıya muhallebi, kazandibi ikram edilmez. Aslında yumurta, çikolata, soya, gluten, çerez, mantar, bakla alerjisi gözardı edilemez.

 

Düşünün ki kişisel damak zevklerini hesaba katmıyoruz bile.

 

Şimdi tüm bunların kesiştiği bir nokta bulunmaz gibi gelse de, güzelim bakliyatlar, salatalar herkese uyar. Et olmayan sofralar, şahsen beni hiç bozmaz ama insanların çoğu sofrada misafirine etli yemek ikram etmedi mi, misafiri ağırladık saymazlar nedense… Et yemeyen insanları yemeğe çağırdıklarında da kara tasalara bürünürler ve nedense canım bakliyatları misafir sofralarına yakıştırmazlar. Onlara göre, kuru fasulye ve pilav, “misafirlik” bir yemek olmak ne kelime, esnaf lokantasında tabldot menüsü olmaktan öteye geçemez.

Siz de misafirinizi fasulye-pilavla ağırlamak istemeyenlerdenseniz; bakliyatların kraliçesi nohutla yapılan harika bir tarifim var size: FALAFEL!

Boşuna, Ortadoğunun en popüler pide arası fast-food’u olmamıştır.

Falafel, İsrail’de (özellikle Filistin’de), Lübnan’da ve Mısır’da yaygın olarak yapılır. Orta doğuya özgü bu lezzet, adını bütün dünyada duyurmuş, pide arasında elde yenen bir sokak yiyeceğidir aslında. O kadar popüler olmuştur ki fast-food deyince akla ilk gelen McDonald’s bile, bazı ülkelerde menüsüne McFalafel eklemiştir. Ramazan ayı boyunca, bazı ülkelerde ayak üstü iftar yerine de geçmektedir. Genellikle nohuttan; bazen kuru bakladan, bazen de ikisinin karışımından oluşturulan köfte harcından yapılan nohut-köfteleri bol yağda kızartılıp pide arasında soğan, maydanoz, domates, turşu, marul, roka ve tahin sosuyla birlikte bir lezzet şöleni olarak önünüze gelir. Protein ve lif açısından zengin olan nohutta; kalsiyum, demir, magnezyum, C ve B vitaminleri olduğuna göre, vejetaryenler arasında da popüler bir yiyecek olmasına hiç şaşmamak gerekir.

Arap ülkeleri ve İsrail arasında zaman zaman “Falafel kimin?” tartışmasının çıkmasına hiç şaşmamak gerek!

 Biz yıllardır, bıkmak usanmak bilmeden şu sözleri duymaz mıyız; “Kahve Türk mü, Yunan mı?”, “Baklava kimin?”, “Yoğurt bizim, hatta dolma da bizim!”. Verilecek cevap da kime, neye yarayacaksa?  

Bu arada, Kahvenin kime ait olduğu konusunda, fikrimi merak edenlere, daha blogumu yeni açtığımda, 2006da yazdığım şu yazımı okumalarını öneririm.

Biz falafeli ilk defa İsrail’de yemiştik ve tadı damağımızda kalmıştı. Hep dışarda yenen, evlerde pişmeyen bir şey olduğu için de tarifini edinemeden döndüğümüze çok üzülmüştük o zamanlar. Bir gün evimizde de aynı lezzeti yapıp, pek çok arkadaşımızın da ilk kez bizim sayemizde bu lezzetle tanışacağı aklımızın ucundan bile geçmezdi. Türkiye’de daha yeni yeni tanınmaya başlayan falafeli, daha önce dışarıda yiyip / beğenip de, falafelin evde nasıl yapılabileceğini merak ediyorsanız, benim tarifimi mutlaka deneyin derim.

Doğrusunu söylemek gerekirse biz hep göz kararıyla yaptığımız için, nohutun tam miktarını veremeyeceğim. Tecrübelerimden kesin olarak söyleyebileceğim tek şey, falafel için nohutları önceden haşlamaya kalkmayın. Birkaç başarısız deneyimden sonra işin sırrını öğrendik ki falafel için nohutlar haşlanmıyor ancak uzun saatler boyunca (en azından 12 saat) suda bekletilip kabartılıyormuş.

  • Önceki geceden suda ıslatılmış nohut (1 kilodan daha az – 800 gr. kadar)
  • 2 – 3 orta boy kuru soğan
  • 2 demet maydanoz  (isterseniz biraz da taze kişniş)
  • birkaç yemek kaşığı nohut unu (yoksa normal un)
  • kimyon, karabiber, tuz
  • kızartma için yağ
  • ve bütün bunları öğütebileceğiniz güçlü bir mutfak robotu/blender

Önceki günden suda bekletilmiş nohutları, maydanoz ve soğanlarla birlikte robotta öğütüyoruz. Nohutların tamamen püre gibi olması GEREKMİYOR; bilakis dişe gelecek kıvamda çekilmesi kızartıldığı zaman ona özgü kıtırlığı veriyor. (Çok da iri parçalar kalmamalı; o zaman da yaptığımız köftecikler yağda dağılabiliyor.) Açıkçası, öğütücünüzün kuvvetine göre ve zamanla deneye deneye en uygun kıvamı tutturuyorsunuz.

Falafel harcımız bu aşamada yemyeşil olmalı. Şunu da eklemek isterim ki nohutlar uzun süre suda bekledikleri için böyle bile yenilebilir. Aynı taze nohutların lezzetinde oluyor.

Sonra kuru malzemeleri ekliyoruz. Baharatlarımız ve karışımı elimize aldığımızda elimize yapışmayacak kıvama getirecek kadar birkaç kaşık nohut unu (ya da yoksa normal un). Çok fazla un eklemiyoruz ki nohut köfteleri hamurlaşmasın. Bu arada bir tavada yağı kızdırıyoruz.

Ve sıra geldi falafellerin hepsini aynı boyda yapan süper alete! Biz bunu, yıllar önce falafelle ilk tanıştığımız yer olan İsrail’den, Kudüs’ten almıştık. Sanırım internetten de satın almak mümkün. Ama böyle bir aletiniz yoksa da falafelleri bir yemek kaşığı yardımıyla, fazla büyük olmamak kaydıyla elinizle de yapabilirsiniz.

Bu özel aletin, yanındaki düğmeyi geri çektiğinizde haznesi açılıyor. Tekrar düğmeyi ittiğinizde de hazneye doldurduğunuz şeyi itiyor.

Böylece, falafel kalıbının haznesini karışımla doldurup bastırdığımızda aynı boyda köftecikler elde ediyoruz.

Bir bıçak yardımıyla kalıptan çıkıp kızgın yağa giren falafellerin kızarmış halleri de aşağıdaki gibi oluyor.

Kızarmaları da çok uzun sürmüyor. Neredeyse 2 dakika içinde, renkleri değişir değişmez yağdan çıkarmanız gerekiyor. Belki de falafel yapmanın, birden fazla kişiye ihtiyaç duyduğu en zor aşaması bu kısım. Birisi kızgın yağa falafelleri tek tek kalıptan çıkartırken, bir başkasının aynı anda kızarmışları çıkarması gerekiyor. Eğer bu işe yalnız kalkıştıysanız, o zaman tavayı çok fazla doldurmadan, azar azar miktarlarda kızartmanızı tavsiye ederim ki bir yandan kızaranları kavrulmadan çıkarmayı yetiştirebilesiniz. İnanın tahmin ettiğinizden de çabuk oluyorlar.

Falafellerinizi isterseniz kızarmış patatesle ya da bizim en çok sevdiğimiz şekliyle Arap pidesinin içinde servis yapabilirsiniz.

İşin en zevkli yanı da sofraya bütün malzemeleri koyup herkesin kendi falafelini istediği gibi hazırlaması. İnanın, çocuklar da bundan büyük keyif alıyorlar 🙂

Son olarak da, falafelin olmazsa olmazı “Tahin Sosu“ndan söz etmek istiyorum.

Sosun, malzemeleri tahin, limon, biraz tuz ve arzu ederseniz biraz sarımsak. Hepsi bu!

Tahinin içine limon suyunu -en ideali bir çırpma teliyle ya da mutfak robotunda- azar azar karıştırıyoruz. Çünkü limon suyu tahini koyulaştırıyor. Evet, yanlış duymadınız, sulandırmıyor, koyulaştırıyor. O yüzden limon suyunu azar azar katarak ve sürekli karıştırarak sosumuzu arzu ettiğimiz kıvama getiriyoruz.

Tahinli sos, inanın, falafellere çok yakışıyor.

Etsiz sofralarda misafir ağırlamaya utananlara, unutulmayan ziyafetler verebilmeniz dileğiyle…

Go to Top