Bir resim canlandırın bol çiçekli böcekli olsun
18 May

Bir resim canlandırın kafanızda. Resmin ortasına bir kadın yerleştirin, yanına da genç bir adam. Yanlarına 2 çocuk koyun. Bir kıvırcık oğlan, bir de kocaman yeşil gözlü bir kız çocuğu. Sonra onların yanına, sağına soluna çok çok kitaplar, çok çok oyuncaklar çizin. Herşeyden ÇOK ÇOK çizin; giyecekler, DVDler, dergiler, tabaklar, tencereler, kepçeler. O kadar çokmuş ki taşımaya gelen adamlar bile “ne çok şeyiniz varmış” desin. Biraz daha öteye apartmanlar çizin, çok çok arabalar, toz duman, kalabalık. Sayfa doldu değil mi?
Sonra alın silgiyi, silin yanlarındakileri. Hafiflesinler. Bunlara, bu kadar çok şeye ihtiyaçları yok aslında.
Sonra başlarına birer şapka koyun. Güneşten korusun. Ellerine birer kürek, kazma, süpürge. Yanaklarını kızartın. Kocaman kocaman gülsünler. Düşleyebildiğiniz en kocaman gülüşleri koyun.
Sildiğiniz yerlere ağaçlar, çiçekler çizin. Her renkten. Başlarının üstüne kelebekler. Yanıbaşlarında çekirgeler, kertenkeleler. Uğur böceği tutsun elinde kız çocuğu. Oğlanın da dizleri kapkara olsun topraktan. Çiçekleri sulasınlar. Yeni çıkacak domatesleri beklesinler. İlk yasemin çiçeğine sevinsinler birlikte.
Kadının kafasındaki düşünce balonunda “hangi dükkanda ne indirim var?” olmasın. “Yaptığımız kuş yemliğini portakal gagalı kara kuş daha fark etmedi” olsun tek derdi.
Çocuklar 1 aydır televizyonsuz yaşanabileceğini öğrensinler. Tv yerine ekilen sebzenin büyüyüşünü, bir çiçeğin açılıp solmasını seyretsinler. Arının polen toplayışı, karınca yuvalarının trafiği girsin günlük hayat programına. Bir de her sabah hiç şaşmadan ziyarete gelen portakal gagalı kara kuş.
Güneş parlasın, ortalığı ısıtsın. Bahçede şişme havuz keyfini çıkarsın çocuklar. Bağrış çağrış! Bizim kara kuş onları seyretsin limon ağacının dalları arasından.
Kimse “Koşmayın! Zıplamayın! Alt kattakiler uyuyor” demesin onlara. Kirlendiler diye kızan olmasın. Bulansın ufaklık topraklara bulanabildiği kadar.
Sonra bir motosiklet çizin babanın yanına. Kıvırcık oğlan “ama babanın hem arabası hem motoru var
” deyip bozulsun biraz. (Tanırsınız onu, bisikletçidir ama iş başa düşünce) Kadını da arabaya oturtun, farklı bir özgürlüğün tadını alsın. Yaklaşan yazla birlikte çocukları denize götürme hayalleri kursun. Kendine daha da güveni gelsin kadının. Korkmasın. Korktuğu zaman ne yaptığının sırrını versin size.
Bir dublecik Girit rakisi* içip ehliyeti alma macerasını anlatsın size sonraki yazısında…

Artık bir gelenek haline geldi. Geçen sene anneler gününü unutulmaz bir şekilde kutlamıştık; bu sene de çocuklarımla birlikte yine bisiklet turundaydık. Önceki geceden “yağmur yağabilir” deseler de korktuğumuz gibi olmadı. Hava güzeldi, güneş kollarımda tişortumun izlerini bırakacak kadar fazlasıyla yakıyordu. Maya’yla ben aynen resmettiği** şekilde 2 saate yakın tam 14 km. pedal çevirdik. Dario yine hiç yorulmadan yalnızca tadını çıkarandı arkamda
* İmla hatası değil
Girit’e özgü olan ve “raki” diye adlandırılan içecek, üzümden elde edilip minicik likör kadehlerinde sulandırmadan içilen, alkol oranı son derece yüksek olduğundan siz anlamadan çok fena çarpan bir içkidir.
** Maya’nın resmindeki sözler (Du du du podilata pandu) bizim Critical Mass turlarında söylediğimiz bir nakarat! “Her yerde bisiklet!” anlamında…
Yalnız bisikletçiler kasklarını takmayı da unutmamışlar, dikkatinizi çekerim ![]()
Portakal Aromalı Kahve
10 May

Komşuda Pişer grubuna, yukarındaki fotoğrafı koyup “Ne yaptım bilin?!” diye bir laf attım ortaya, neler neler geçti aklınızdan di mi? Portakal şekerlemesi belki de likörü, hatta portakal reçeli diyen de oldu, bergamot ya da turunç reçeli sanan da. Ama beni en çok “soyucuyu yeni aldın da denedin bakalım kesiyor mu” yorumu güldürdü
Ne yalan söyleyeyim, şu aşamada beni aşan tahminlerde bulundunuz. Benden beklentileriniz daha yukarılardaymış demek ki. Evimizde daha hala açılacak kutular varken oturup reçel için portakal/turunç kabuğu dizecek halim yok vallahi. Annemi hatırlıyorum nasıl uğraşırdı turunç kabuklarını elinde tek tek yuvarlar, ipe dizer, defalarca haşlar, süzer. Zor iş ne diyeyim. Yemesi güzel tabi
Ben çok kolay bir şey yaptım. Belki de biliyorsunuz. Şimdiye kadar denemediyseniz hemen sonraki kahvenizde deneyin. Eğer benim gibi portakal aromasını kahveyle birlikte solumaktan hoşlananlardansanız bayılacaksınız. Tarif edilecek bir şeyi de yok aslında.

Portakalın kabuğunu soydum
(Başucuma değil de :) Kahve press’inin içine koydum
üstüne kahvesini ve suyunu ekledim
ve bekledim.
Dikkat edilecek tek nokta, portakalı sebze soyucuyla soymadan önce güzelce fırçalayıp yıkamak. Benim bu iş için kullandığım, özellikle patates, pancar gibi kök sebzeleri yıkadığım bir fırçam var. Bulabiliyorsanız organik portakal kullanmak en güzeli. Hatta kendi bahçenizden olanı daha da güzel. Yoksa da güzelce fırçalamak şart çünkü meyvelerin kabukları belki de en tehlikeli bölümleri.

Yapay aroma katılmış kahvelerden nefret ediyorum ama işin içine o anda keyfinize göre doğal olarak katılmış aromalar girince durum değişiyor. Ben kahveme bazen tarçın çubuğu bazen de vanilya çubuğu katıyorum. Bazen de iki aromayı birlikte.
Vanilya çubuğunu boylu boyunca ikiye ayırmak hatta içindeki yumuşak kıvamlı kısmı bıçakla sıyırıp kahvenin içine atmak kokusunun daha da keskinleşmesini sağlıyor.
Deneyin. Yanında bir de portakallı kurabiye yapın benim için ![]()
1 Mayıs
7 May

1 Mayıs Yunanistan’da resmi tatil. Okullar, iş yerleri, dükkanlar kapalı. Artık havalar da güzel olduğundan o gün ailecek pikniklere gidilir. Dostlar bir araya gelir, açık havada masalar kurulur, eğlenilir. (Aslında yeni evimizde biz artık neredeyse her gün öğle yemeğimizi bahçemizde yiyoruz
Birkaç arkadaşımız bize çok da uzakta olmayan bir köydeki eğlenceye gideceklerini söyleyip bizi de davet ettiklerinde ilginç olabileceğini düşünüp kabul ettik. Canlı yerli müzik, danslar ve yiyecekler olacağını söylediklerinde bize uygun ne yiyecek olabileceği konusunda şüpheliydim gerçi. Çünkü böyle şenliklerde neredeyse etten başka bir şey bulunmuyor burada.
Çiçek toplanır, çocukların başlarına çelenk yapılır. Ben de nasıl yapıldığını bilmiyordum ama kendimce bir şeyler yaptım, Maya beğendi taktı

Dario’ya gelince. Çiçekler filan onun pek umurunda değildi. Eğlencenin olduğu avluya vardığımızda gördü ki insanlar masalarda oturmuşlar, bir şeyler yiyorlar. Anında “Anne, ben acıktım” dedi.

Girit müziğinin geleneksel çalgısı Girit’in Lirasıdır. Bizim Karadenizin kemençesini andırır. Dürüst olmak gerekirse 1 saat aynı ritmi dinledikten sonra beyni uyuşmaya başlar insanın
Ender olarak tulum da çalınır köylerde.


Çocuklar çok geçmeden sıkıldılar. Hava da çok sıcaktı ve oturacak bir gölge yoktu ne yazık ki. Oradan ayrılıp davetli olduğumuz başka bir eve gittik. Başka bir bahçede oturmaya.

Yolda bağların arasından geçerken çocuklara gösterdim; “bakın çocuklar yaprakların arasındaki şu minik minik salkımlar üzüm olacak sonra”.

İşte orada ne yemekler ne de gitarla çalınan şarkılardı ilginç olan. Maya topladığı çiçeklerden ipe dizerek kendine çelenk yapmayı öğrendi. Bütün günün en zevkli dakikalarını yaşadı.

Boncuk dizer gibi dizdi ipe çiçekleri.

Başını saracak kadar olunca da…

başına taktı tam da Mayıs tacını.

Kelebeğin kanadı, arının vızıltısı
1 May
Sabah yarım saat daha erken kalsam da hiç şikayet etmiyorum. Tam tersi, galiba ben doğayla barışık bu hayatı her geçen gün daha da çok seviyorum. Ben hiç lehir dışında yaşamamıştım. Şehir dışı dediğim de öyle fazla uzak bir yer değil aslında. Yalnızca canın ne zaman, ne isterse öyle gidip alıvermek yok artık. Öyle köşeyi dönünce market, çarşı yoksa yaşayamam ben, sanıyordum. Meğer aklımız fikrimiz şu alışverişte, neyi nereden alacağımızdaymış da hayatımıda nelerden feragat ediyormuşuz da farkında bile değilmişiz. Halbuki şimdi böyle bir manzaraya uyanıyoruz.
Sabahları avluya açılan kapıları açar açmaz içeriye kuş sesleri doluyor. Bahçemiz başlı başına bir heyecan! Acemi bahçıvanlık aşkıyla her gün acaba büyüdü mü diye kontrol ettiğimiz sebzelerimiz, yaseminlerimiz, bir de narımız var. Evin bahçesinde bol nane, lavanta, kurumaya yüz tutmuş bir öbek melisa, bir keçi boynuzu ağacı ve limon vermeyen bir limon ağacı vardı. Bir yabani gül, bir de gardenya hediye geldi. Biz de yukayla limonun arasında bir lime fidanı diktik. Artık kendi lime’larımızla içeceğimiz Mojitoları hayal ediyoruz, çocuklar da seneye boylarının limonu geçip geçemeyeceğini

Kulağının dibinden bir kelebeğin geçmesi, arının vızıltısı hayatımızın parçası oldu. Daha sineklikler takılmadığı için, gün içinde evin içine giren sineğe, böceğe bile alıştık. Geçen gün Dario başının tepesinde uçan kara sineğe, benim laflarımla “hayır, o sinek bizi ısırmaz” diye söyleniyordu. Eve giren ancak eşek arısı olursa ufak bir panik yaşanıyor. Çocuklar kaçışıyor. Ama giren de geldiği gibi çıkıyor bu panik büyümeden. Anlıyoruz ki doğada hiç birşey kendine zarar verilmedikçe zarar vermeye kalkışmıyor.
Sabah kahvesinin posasını kompost köşesine atmaya giderken bazen yeşil yanaklı bazen çizgili kuyruklu kertenkelelerle karşılaşmaya bile alıştım
O ani bir hareketimi kolluyor kaçabilmek için. Bense hareketsiz duruyorum. Tellerin ötesindeki bağlara dalıp gitmişim.
Ben de doğada büyümüş bir çocuk değilim. Yaz tatilimi köyde geçirdiğim hiç olmadı. Herkesin bir köyü varken bizim yoktu. Şehir çocuğu olsam da, oldum olası çocukları börtü böcekten korkutmaz, her bahar geldiğinde bulduğum uğur böceklerini alıp ellerine koyardım. Arı gördük diye kaçmaz, onun pole peşinde olduğunu hatırlatırdım. Bu konuda anne-babanın yaklaşımının ne kadar önemli olduğundan söz etmiştim önceki bir yazımda; “Anneleri bir böcek görünce tavana sıçrıyorsa çocukları da büyük bir ihtimalle bir böcekle sokakta dahi karşılaşmak istemez ömrü boyunca” demiştim. Belki de o yüzden ğaşam tarzımızdaki bu büyük değişimi hiç yadırgamadan kabulleniverdi çocuklar. Bahçede oynamak en büyük keyifleri.

Dario eline bir küçük kürek geçirdi mi dakikalarca kazıyor toprağı.
Maya desen bazen güneşleniyor, bizden izin çıkarsa çiçekleri suluyor. Koşuyorlar birbirlerini kovalıyorlar. Çiçek topluyor, karınca yuvalarını inceliyorlar. Saksının köşeciğine ilişmiş bir parça petek ilk günkü kadar şaşırtmıyor bile. Üstelik daha salıncakları takılmadı. Daha üstünde yuvarlanacak çimimiz de yok, bahçe kenarlarını çevreleyen çitlerimiz de. Herşeyin sırası ve zamanı gelecek.
Aynen açılmayı bekleyen kutulardan birer birer çıkan unutulmuş oyuncakları, kitapları gibi. Bazen özledikleri birşeye kavuşmanın çığlığı. Bazen de “bunda da yooook” diye başlayan isyankar hayal kırıklığı.
“Heeeey çocuklar, sürahileri ararken bu kaseleri, bir deeee granita kalıplarını buldum!” diye müjdeyi veriyorum. Çok geçmeden “Yaşasın! Anne, bize çilekli yapsana!” demeye başlıyorlar. “Çilek kalmadı ama portakallısını yaparım” deyince bir heyecan bir sevinç!
“Dario, Thomas’lı tişortun da bulundu” dediğimde Dario hemen “yarın okula bunu giycem” diyor.
“Maya’cım, minişlerin haaalaaaaa çıkmadı. Öyle çok oyuncak kutusu var ki bakalım hangisinden çıkacak?”
Onlar da bir sonraki günün sürprizi olacak! Oyuncaklarına kavuşan çocuklar bir süre için de olsa ortalardan kaybolacak. Anneleri de kahvesini alıp, bahçeye çıkacak ve yazısını yazacak ya da anneanneyle telefonda uzun uzuuuun konuşacak. Bahçemizi paylaştığımız kertenkeleleri duyan anneannenin hattın öbür ucundan attığı çığlıklara gülümseyip kendini “Yooo, korkmuyorum, alıştım artık. Biz köylü olduk
” derken bulacak.
Diyeceğim şu ki hayatımızdan memnunuz ![]()
Bir çocuğun gözüyle görme, işitme engelliler
14 Nis
Herşey bir süt şişesi kapağıyla başladı. Çocuklara aldığım sütü buzdolabına koyacakken yanıma gelen kızıma uzattım şişeyi. Kapağına dokunmasını istedim. Yalnızca 1 tek markanın da olsa, kapağında yer alan, böyle düşünceli bir ayrıcalığın farkına varmasını arzu ediyordum. Önce birşey anlamadı. Anlamsız bir desen gibi görünen bu noktacıkların, bizim kullandığımız alfabeyi görme imkanı olmayan insanlar için geliştirilmiş Braille (Körler Alfabesi) olduğunu söyledim. Böylece görme engellilerin de herkes gibi kitap okuyabildiklerini ekledim. Aynı sembollerden anneannesinin asansöründeki kat numaralarında da olduğunu hatırlattım. Hatta internette gördüğüm Braille Rubik Küpten söz ettim.
Bir arkadaşımız var. Görme engelli. Onunla Dünya Hayvanları Koruma Gününde yapılan kermeste tanışmıştık. Ben ve çocuklar. O ve Labrador cinsi köpeğiyle. Herhalde kızımın tanıştığı ilk görme engelliydi. “Yani hiç göremiyor mu?” “Bizi göremiyorsa nasıl tanıyor?” gibi o yaşta her çocuktan beklenecek sorular sormuştu. Ama doğrusunu söylemek gerekirse, O’ndan çok köpeğinden etkilenmişti. O günden sonra O’nu nerede, ne zaman görsek yanında daima köpeği vardı. O güzel, akıllı, sadık ve becerekli köpek. Bu köpeklerin çok özel bir eğitim aldıklarını, sahibinin adeta “gözü” kulağı olduğunu anlattığımda, sahibine her yerde eşlik ettiğini, onu karşıdan karşıya geçirirken yeşil ışığın yanmasını bile beklediğini söylediğimde bütün hayranlığı bu akıllı köpeğe yönelmişti. Onunla o Hayvanları Koruma gününde karşılaştığımızda bir hatıra fotoğraflarını çekmiştim.
Köpeğinin ona ne kadar yardımcı olduğunu anlatırken ne acındıracak ne de utanılacak bir durum yaratmamaya özen gösterdim. Öyle ki İoanna’nın da pekçok gözleri gören insandan farklı olmayan bir hayatı vardı. Üniversitede bir işi, birlikte hoş vakit geçirebileceği pekçok arkadaşı vardı. Ne zaman bir etkinlik, konser, kermes olsa O da oradaydı; bizim gibi
Hatta onun köpeğiyle birlikte içeriye girmesine izin verilmeyen bir restoranda yaşanan olaylar o kadar büyümüştü ki yerel gündemde günlerce konuşulmuştu. Bir ara seçimlerde Yeşiller partisinden adaylığını da koymuştu da, bizden de oy almıştı
Böylece kızımın gencecik hafızasına yanıbaşındaki akıllı köpeğiyle her zaman gülümseyen, hayatından memnun bir insan olarak kazınmıştı.
Her ikisi de Yorgo’nun Türkçe öğrencisi olan arkadaşımız bir çift var. Her ikisi de öğretmen. Her ikisi de Dilsiz Alfabesini biliyor. Zaten kız devletin engelli çocuklar okulunda öğretmen. Bizim çocukları da çok severler. Bir kafeteryada buluşup biraraya geldiğimiz bir gün, Maya önce Kosta’yla şöyle bir oyun oynamaya başlamıştı. Kosta’nın babasından ne kadar iyi Türkçe öğrendiğini test etmek için aklına gelen bir Yunanca kelimeyi ona söylüyor, o kelimenin Türkçesini bilip bilmediğini soruyordu. Tahmin edileceği üzere; kertenkele, çaydanlık, tornavida, örümcek gibi ucubik kelimeler bulup Kosta’yı zorluyordu. O da baktı ki bizim kızla baş edemeyecek, “başka bir anlaşma yapalım” dedi. “Sen bana bilmediğim Türkçe bir kelime öğret, ben de sana dilsiz alfabesinden bir kelime öğreteyim”. Şans bu ya, o sırada karısının okuldan bir öğrencisi oradan geçmekteydi. Bir merhaba demek için yanlarına gelip konuşmaya (yani işaretleşmeye) başladığında, Maya pür dikkat kesilmiş onları izliyordu. Kız öğretmenine ne diyor, öğretmeni ona nasıl cevap veriyordu. Hatta bize dönüp “Türkçe öğretmeni ve ailesi, çocukları” diye tanıtmıştı. Bütün bunlar inanılmaz gibi görünmüştü kızıma
Sonra Kosta’dan neredeyse bütün alfabeyi, yığınla da kelimeyi öğrenmişti.
Artık hava kararmaya başladığı için kafeteryadan ayrılırken, bana dönüp; “Anne bak” dedikten sonra;
önce eliyle göğsüne bastırıp, “Ben”;
sonra eliyle beni işaret edip, “Seni”;
sonra da iki elini yumruk yapıp kalbinin üstünde çarpraz yaptı, “seviyorum!”







Son Yorumlar