Çocukluğumun Hıdrellezleri ve babaannemin banknotları

2

İzmir’de çocukluğumun Hıdrellez gecelerinin, şimdi istesem bile çocuklarıma yaşatamayacağım bambaşka bir tadı vardı. Gece yaklaşırken herkesten fazla bir telaş alırdı babaannemi. Bir tomar gazeteyi kucağına alır, onları üstüste koyar, sabırla keserdi keskin terzi makasıyla. Hepsi aynı boyda, banknotlar halinde, deste deste “para”. Gazeteden kestiği bu desteleri boyu bir karıştan büyük olmayan çantasına tıka basa koyar, zar zor kapatırdı çantayı. Sonra çantayı gülün dibine bırakır ya da son yıllarında Hızır’la İlyas’ın bulması daha kolay olsun diye çamaşır ipine mandalla asardı. Bütün bunlar, Hızır ile İlyas’a ne kadar çok para istediğini anlatabilmek içindi. Kendi için istemezdi, biliyorum, çok bonkördü. Bütün sevdiklerini sevindirmek için isterdi. Çünkü hediyeler almayı, insanları, özellikle de biz çocukları sevindirmeyi severdi, babaannem. Lakin parası yetmezdi buna.

Hiçbir zaman çok parası olmadı. Üç ayda bir aldığı dul-yetim maaşına kalsaydı; evlatları olmasa aç kalırdı. Zaten maaşını da aldığı gün bitirdi. Bize bir şeyler alırdı hep. İşte babaannem için bu yüzden çok önemli bir fırsattı bu Hıdrellez gecesi. Pembe akşam sefalarının çıkmaya başladığı, koca saksı fesleğenin sulandığında mis koktuğu, mayıs güllerinin çoştuğu bahçesinden olur da o gece Hızır ile İlyas uçarak geçerlerken belki gülün altına bırakılmış (ağzı zorla kapatılmış) çantayı görüverirler de belki o çantayı bir gün “gerçek” paralarla doldururlardı.

Babaannem, insanların Hıdrellezlerden medet ummayacakları öteki diyarlara gidinceye kadar yılmadı gazeteden kağıt paralar kesip çantasına doldurmaya.

Biz çocuklarınsa dünyasında ayrı bir yeri vardı bu şamatalı gecenin. Senede yalnızca bir tek o gece dışarıya çıkmamıza izin verirdi annemler. Herkes çıkardı sokağa zaten. Yakılacak ateşler için dallar, çalı çırpılar akşamüstünden itibaren biriktirilirdi bir köşede. Hava karardıktan sonra da, ateşler yakılırdı, koşarak üstünden atlanırdı. Pek şenlikliydi.

Uzun farbalı etekler tehlikeliydi. Ya kısa şort giyerdik ya da dar pantalon ki “eteklerimiz tutuşmasın”. Artık havalar ısındı diye, kısa kolluları, şortları giydiğimize ne kadar sevinirsek, düşündükçe hala irkildiğim başka bir şeyle de o derecede hevesimiz kursağımızda kalırdı. Oğlanlar nereden bulurlardı bilmem, ısırgan otlarını toplayıp bacaklarımıza sürer, canımızı yakarlardı. Nasıl kaşınırdık delicesine…

Bir de çiğdem tabi ki… Çiğdemsiz Hıdrellez gecesi olur mu hiç? Arkadaşlarımızla buluşup bir kapı eşiğinde oturur çiğdem yerdik. Çiğdem kabuklarını da yere atardık! Muhabbete daldığımız kapı önünde bir süre sonra yer görünmez olurdu ama hiç oralı olmazdık. Sabah çöpçüler çalıdan süpürgeleriyle süpürürken ne kızarlardı bize kim bilir?

Çiğdem yiye yiye gecenin o saatinde, mahalleyi bir baştan öteki başa voltalarken, o zaman yaşadıklarımızı bir gün istesem de bulamayacağımı bilemezdim.

Şimdi Hıdrellezin kutlanmadığı, Hıdrellez ateşi yakıp üstünden atlanmadığı bir yerde yaşıyorum.
Ama bu sene ne olduysa oldu? Geçen sene aldığım ama pek cılız gittiği için kara kışı asla atlatamayacaklarını sandığım 6 tane gül fidanından, soğuğu kışı atlatıp, baharda açan yoncaların arasında kaybolan kırmızı gül bir çoştu ki bu mayısta sormayın.

6 fidandan 4 tanesinin hala yaşıyor olmasına mı şaşayım, üstlerinin tomurcukla dolu olmasına mı? “Bu da mı tesadüf?” dedim kendi kendime. Bu sene güller bile bu kadar coşkuluysa, madem ki hıdrellez gelmiş, ben de bir dilek mektubu yazıp koyayım kırmızı gülümün altına, dedim. Olur ya, belki de Hızır ile İlyas’ın yolu Ege’nin bu tarafına düşer de görürler dilek mektubumu ve yanına koyduğum 1 avuç başka memleket parasıyla dolu para kesesini. Aynı boyda 1 çanta dolusu para kesen babaannem kadar sabrım olmasa da bu kadarcık yapmak bile bir umutla doldurmuştu yüreğimi.

Yine babaannemi düşündüm sonra. Hıdrellez gecesinin ardından, ertesi sabah çantasındaki “sahte” paraları çöp kutusuna boşaltırken, içini dolduran umut ona ertesi Hıdrelleze kadar idare ederdi. Ama o yine de her eline para geçtiğinde Milli Piyango biletini almayı da ihmal etmezdi.

90 yaşında öldüğünde, yıllarca müdavimi olduğu Milli Piyangodan amortiden başka ikramiye kazandığını hiç hatırlamam. Olsun… Hep o umutla yaşadı o.

Yunanca’da bir laf vardır: “En son umut ölür”. Gerçekten de onun için öyleydi. O, kendisi ölünceye kadar, umudunu hiç yitirmedi.

Siz de öyle yapın… Hıdrellez olsun olmasın. Bir dilek tutun, onu bir kağıda yazıp denize atın.
Kim bilir belki de tutar dileğiniz…

En son umut ölsün… 💕

Yukarıdaki yazım, 7.5.2015 tarihinde İzmir Kent-Yaşam.com sitesinde yayınlanmıştı.

Bademli Hurma Topları

1

2 avuç kadar İran hurması vardı.

Oldukça yumuşak, olgunluktan ballanmış, kabukları çatlamış. Hurmaların kabuklarını ve çekirdeklerini ayıklayıp güzelce ezdim. İçine 1 bardak badem tozu ekleyip iyice yoğurdum. Zaten elimle yuvarlanacak kıvama geldi. Tek lokmalık minik toplar yapıp bazısını şekere, bazısını tarçına veya susama buladım. Üstünü neyle kaplayacağınız sizin yaratıcılığınıza kalmış. Hindistan cevizi de olur, kakao da, file badem ya da fındık kırığı da…

Bizimkiler sol üstten sağa; susamlı, esmer şekerli, tarçınlı ve damla çikolatalı…

Benim favorim susamlı, sonra da çikolatalı…

EV YAPIMI FISTIK EZMESİ

1

Hayat o kadar da komplike değil aslında. Basit düşünmekte fayda var. Bazen bir şeyin en has halini bulmak; o şeyin kendisinden ibaret değil midir? 

Ambalajda almaya alışık olduğumuz yiyeceklerin pek çoğunu aslında evde yapılamaz olduklarından almıyoruz. Almak yapmaktan hep daha kolay bir çözüm olduğu için alıyoruz. Bir düşünsek… Ne kadar çok şeyi kendimiz yapabileceğimizi. Böylece ne kadar çok şeyi, -yığınla katkı maddesinden arındırıp- en saf haliyle yapıp  tüketebileceğimizi…

Fıstık ezmesi gibi… Evde fıstık ezmesi yapmak için ne mi lazım? Elbette ki fıstık… yalnız fıstık! Bir de kuvvetli bir öğütücü, mutfak robotu vs.

Bu tarifi ne kadar daha uzatabilirim, bilemiyorum…

Malzeme listesi yok! Tek malzemeli tariflerden. Bize gereken o bir tek şey de fıstığın ta kendisi! 🙂 Ben çok az tuzlu fıstık kullandığım için ayrıca tuz bile eklememe gerek kalmıyor.

Size gerekli olan tek şey kuvvetli bir öğütücü, demiştim. İstediğiniz miktarda fıstığı alıp, kabuklarını ayıklayıp öğütücüye koyuyorsunuz ve öğütüyorsunuz. İşte yukarıda gördüğünüz gibi fıstıklar, öğütülürken kendi yağını salıyor ve siz öğütmeye devam ettikçe de aşağıdaki gibi o kremsi kıvamı kendiliğinden alıyor.

Bizim evde fıstığın en sevilen hali ekmeğe sürülebilen fıstık ezmesi hali. Bittikçe yeni fıstık alıp yenisini yapıyoruz. Yakında bizim fıstıkçı “bu kadar fıstığı n’apıyorsunuz?” diye sorsa yeridir 🙂

Fıstıkın öğütülmeden önceki ve sonraki hali… ve en mutlu an! Kavanoza koyduktan sonra kaşığı yalama faslı 🙂 Tek mesele 1 kaşıkla kalabilmek ne zor!?!

Böyle yapalı beri artık marketten hazır fıstık ezmesi almıyoruz. Bence siz de almayın…

Turp otunun omlet hali

1

Turp otu ben çocukken annemin pazardan aldığı yegane ottu. Tezgahlardaki değişik değişik otlara benim içim giderken, o yine bildiğinden şaşmaz; gidip turp otu alırdı. Değişik ot çeşitlerinin tadına bakmak için Girit’e kadar gelmem gerekiyormuş 🙂 Hayat bu ki beni uçurdu uçurdu da otların cennetine düşürdü!

Geçen gün pazardan turp otu almıştık biz de. Çiçeklendiğinde sarı sarı minicik çiçekleri olan, Giritlilerin deyişiyle Vruves. Hardal otu olarak da bilinir.

Otları pişirirken en çok dikkat ettiğim nokta; yeşil rengini kaybetmeyecek kadar haşlamak. Yoksa hem görünüşü hem de lezzeti bütün iştah açıcılığını kaybediyor. Bahçedeki limon ağacından kopardığımız limonlar ve kendi sızma zeytinyağımızla tadına doyulmayan bu salataya bizim evde herkes bayılıyor.

Bu kez kalan turp otlarını farklı bir şekilde değerlendirmek istedim ve onlardan çok lezzetli bir otlu omlet yaptım. Omleti tarife gerek yok.
Küçücük bir soğanı kavurup içine önceden haşladığım turp otları katılırsa böyle bir lezzet çıkar ortaya…

 

U M U D U N ~ K A N A T L A R I ~

5

Bazen bazı şeyleri başarmak o kadar uzak görünür ki… Ne yapsak erişemeyeceğimizi sanırız. Omuzlarımız düşmüş, suratımız asılmış, gözlerimizdeki pırıltılı sönmüş halde; bir umut ışığı görmekten ümidimizi kestiğimiz anda… bulutların arkasından umudun ilk ışıklarını görmek nasıl da ılık ılık ısıtır içini insanın. Usul usul sokulur giriverir yüreğinin tam ortasına ❤

Yüzünü göğe kaldırıp baktığında gözlerini kamaştırırcasına öyle bir parlar ki… Anlarsın o an…

Her şey mümkün bu hayatta.

En yapamayacağım dediğin şeyler bile zaman döngüsünün en ummadığın anında karşında beliriverir. Ve sen asla yapamayacağım dediğin şeyi başarmanın gururunu bir gün aynada kendine bakarken gözlerinde bulursun. Kendinle hiç olmadığın kadar gurur duyar. Daha önce hissetmediğin kadar kendinden emin…

Her şey “sen“de başlıyor ve “sen“de bitiyor. Bil ki umudun ışığı hiç sönmüyor. Yalnızca tereddüt bulutlarının arkasında kalıyor.  Hem bulut dediğin nedir ki? Üflesen uçup gitmeyecek mi? Bulutların gölgesi çekilince de umudun kanatları açılacak.

“Umut binbir ayaklı, umut güneşte saklı. Umut edenler haklı, umut insanın hakkı.”  Nâzım Hikmet

 

Bu yazım, 6.Mart.2017 Pazartesi günü HTHayat‘ta yayımlandı.

Go to Top