FOMAMA
1 Temmuz 2010
Her çocuğun yıllarca hatırlanacak ilk kelimeleri oluyor. Çocuklar bazen hiçbir dilde olmayan bir kelimeyi uyduruveriyor bazen de beceremediği bir kelimeyi kendince algılayabildiği gibi söylüyor.
Aylar önceydi. Bir süre ortalarda “fomama, fomama” diye dolaşıyordu da, hiç kimse derdini anlayamıyordu minik Dariocuğun. Sonra nasıl olduysa elinde tuttuğu, o çok sevdiği trenlerinden biri çağrışım yaptı da işin sırrı çözülmüştü birden.
Minik Dario, o küçük mavi lokomotifini pek seviyor ama ona “THomas” demeyi beceremiyordu, onun yerine “Foma” diyor, buna son heceyi tekrarlama alışkanlığını da ekleyince ortaya “Fomama” çıkıyordu. (Zira ekmek’e de aylardır “mekeke” diyor
Gel zaman git zaman yalnız 1 numaralı minik mavi trene değil bütün tren oyuncaklarına da “Fomama” demeye başlamıştı ama benim azimli ve ısrarlı düzeltmelerimle, diğerleri “tiyen” oldular sonunda.
Birkaç ayda, “fomama”nın anılmadığı bir tek gün bile geçmezken, evimizde her boyda treni, minik kitapları, bluzları hatta terlikleri baş köşede yerlerini almışlardı çoktan. Dario’nun “fomama” lafını duymayan, onu gördüğü zamanki heyecanına tanık olmayan neredeyse kalmamıştı
Bu arada 20 Haziran’da bizim minik Dario’muz 2 yaşını doldurdu!
İnanılır gibi değil! Ailemizin minik üyesi, artık kıvırcık saçlarıyla, hergün yeni öğrenip hevesle tekrarladığı kelimelerle, Fomama’ya, Mickey Mouse’a ve aydedeye olan düşkünlüğüyle başlıbaşına bir karakter olup çıktı; evde varlığını hissetmemek mümkün değil
Onu doğumgününde mutlu edecek şeyin ne olduğunu tahmin ediyordum. Artık çocuklarıma ne olduğunu bildiğim pastalar yedirmekte kararlı olduğum için bir pastaneye Tren Thomas’lı pasta ısmarlamaya hiç niyetim yoktu. İlk kez Maya’nın doğumgününde annemle birlikte yaptığımız pastadan da cesaret alarak, Dario’cuğuma çok sevdiği minik mavi trenden bir pasta yaptım. Pasta son yılların modası şeker hamurundan değildi, kesmeye kıyamayacak kadar mükemmel de değildi, itiraf ediyorum. Bu şehirde pasta kreması boyasının nerede satıldığını bile bilmiyordum. Arayıp buldum. Bir uzun kek, bir de minik yuvarlak kek pişirdim. Kremayı Thomas’ın rengini buluncaya dek damla damla maviye boyadım. Maya’nın elişi malzemelerinden de 2 yuvarlak dönen göz ödünç alıp, Maya’yı da pastayı süslerken bu işe dahil etmeyi ihmal etmedim. Dario uyurken biz onun mavi tren pastasını boyadık, ablası gözlerini yerleştirdi, çikolata kaplı yuvarlak bisküviler yuvarlanıp tekerlek olarak yerlerini aldı
tıpatıp aynısı olmasa da elimden geleni yapmıştım. Harcadığım çabanın, uğraştığım zamanın, uykusuz kalmanın karşılığını da ertesi günü almıştım. Ertesi sabah Dario’yu mutfağa çağırıp, muhtemel bir hayalkırıklığına taviz vermemek için yine de tedbirili davranıp “bak, anne sana nasıl bir pasta yaptı?” diyerek buzdolabının kapısını açtım! Dario’nun yüzünün ifadesi tam şöyleydi >>>>>>> *8) Kıvırcık buklelerin altındaki gözler kocaman açıldı, önce koca bir gülümseme sonra da “FOMAMA” çığlığı!!! O tanımıştı ya, daha ne isterim!
Ondan sonra, partisi başlayıp da tam (kendisi dahil 11 tanesi oğlan) toplam 14 çocuk evin içinde koşuşturmaya başlayıncaya kadar, 5 dakikada bir buzdolabının kapısının önüne gelip minicik parmağıyla işaret edip içerde “fomama” olduğunu hatırlayıp durdu.
Bu sevinç de bana yetti, bütün yorgunluğumu omuzlarımdan silkitip attı. İkram yiyecekleri de, pastayı da, herşeyi kendi başıma yapmış olmamı herkes takdir etti; kimi “herşeyi “ev yapımı” bir parti oldu” dedi; demek ki artık böylesi, ısmarlama yiyeceksiz partilere çok rastlanmıyor, halbuki bizim çocukluğumuzda herşeyi annem pişirirdi, hazır hiçbirley alınmazdı. Kimisi de “Papatyaki (Papatyacık) sen herşeyi başarırsın” dediğinde “başardım da nasıl başardım bir de bana sor” diye düşünmeme sebep oldu. Annem burada olsa -kızardı- kızım cam silmeden, balkon yıkamadan doğumgünü kutlanır mı? derdi. N’apalım, oldu işte annecim
Herşeyi de yapmaya ne vakit ne de kuvvetim vardı. Onları yapsam, belki de pastaya vakit kalmayacak, pastaneden o kremaya boğulmuş pastalardan biri gelip sofraya kurulacaktı. Kimseye yemesi için ısrar edemeyecek, kendi çocuğum gibi pekçok çocuğun da pastası çöpe gidecekti. Halbuki ben herkesin yerken içinde ne olduğunu bileceği birşey yapmak istedim. Her katına sevgi koyup, sevgimin herkese geçmesini arzu ettim. Mumunu kendi üfleyemese de, artık kendisi için bir şeyler yapıldığını anlayacak kadar büyümüş olan bebeğimin yüzüne o mutluluk gülücüğünü kondurabildim ya… benden mutlusu yok artık!
Dario o gün, doğumgününde çok mutluydu!
Annelerin günü
9 Mayıs 2010
Hindistan – Delhi 1
26 Nisan 2010
HİNDİSTAN! Adını telaffuz etmek bile tuhaf duygular hissettirmez mi insana?… kimi heyecanlanıverir (benim gibi), kanı kaynar; gidip görmek için can atar, yargılamadan. Kimisi heyecanlanır ama bir duraksar; “acaba, buna katlanabilir mi yüreğim?” diye bir tereddüt eder. Böylesi gitse de yalnız pislik görür; fakirlik ve sefillik o kadar derinden etkiler ki bir daha asla geri dönmez. Kimisi zaten gitmiş, tadına bakmıştır, gideceğinizi duyunca buğulanır bakışları, anıları gelir aklına, “isabetli karar” diye gülümser. Bu “yıllar önce gitmiştim, yine de giderim” diyenlerdendir. Hindistan böylesini geri çağırır, bir daha, bir daha… Kimisi da en baştan reddeder. İçinden “Yok kalsın, deli miyim ben oraya gidecem” derken yüzünüze “eh, ilk gideceğim yer olmazdı” der kibarca. Kimin ne düşündüğü umurumda bile değildi. Bunca yıldır belki birgün giderim diye kaç tane Hindistan Gezi rehberi bile almıştım. Tam 40 yıl boyunca gitmeyi hayal ettiğim yerdi. 41. yaşımı doldurduktan sonra gerçek oluyordu hayalim ve beni kimse durduramazdı. Annemin ilk duyduğunda “Aman kızım, gitme mikrop kapacaksın oralarda” demişti. Annemin ” gidecek başka yer bulamadın Papatya” nidaları arasında, doktorumdan da izin çıkınca kim tutabilirdi ki beni. Oradaki sefilliğin ve pisliğin hakikaten tasavvur edemeyeceğim boyutta olduğunu tahmin ettiğimden, kendimi riske atamazdım. Daha biletlerimizi almadan doktorumla konuştum, onun “Oraya gidecek herhangi bir insandan daha farklı bir riske sahip değilsin. Herkes gibi içtiğin suya dikkat edeceksin; salata, kesilmiş meyve yemek yok, içeceklere buz yok” tembihlerini yalnız kulağıma değil adeta beynime kazıdım
Biletler alında, aşılar olundu, el dezenfekte jelleri/mendilleri stoklandı. Heyecan dorukta, gideceğimiz güne geri sayım başlamıştı. Nereye gideceğimizi soranlara, ağzım kulaklarımda “Hindistan’a
” diyordum artık.
Hindistan her gün öyle çok şaşırtıyordu ki bizi… gördüklerimin hepsini, Hindistan’ı bir tek kelimeyle özetle deselerdi bana; İNANILMAZ derdim. İ-na-nıl-maz! Gördüğüm, kokladığım, tadına baktığım, duyduğum herşey inanılmazdı. Herşeyi en aşırı uçlarda, aşırı yoğunlukta yaşıyorlar orada. Pisliğin de düzensizliğin de, yokluğun, fakirliğin yanı başında inanılmaz zenginliğin de, insanın içine işleyen kokuların, renklerin, baharatların, lezzetlerin ve ağız yakan acıların. Böyle bir yerin olabileceğini hayal edemez insan. Gerçekten gözle görmeden ne kitaplarda okumakla ne de fotoğraflara bakmakla edinilebilen bir deneyim. “Çok gezen mi bilir çok okuyan mı?” bir türlü karar veremez, ne çok gezene ne de çok okuyana haksızlık edemezdim. Ama bu geziden sonra anladım ki bazı şeyler var ki, hiçbir kitapta bulunmaz, hiçbir yerde okunamaz, okunsa da ne kokusu gelir burnuna ne de lezzeti ağzına
Özellikle yemekleri yemek kitaplarından görüp de tahmin etmek olanaksız,, hele ki ömründe tatmadığın birşeyi tarifi okuyarak yapmaya çalışmak (yaptığını sanmak!) da imkansız-mış!
Hindistan hakkında tespit edebildiğim birkaç şey;
* Herşey ama herşey sokaklarda oluyor, Hindistan da hayat sokaklarda yaşanıyor. Orada yiyorlar, uyuyorlar, pişiriyorlar, satıyorlar, dikiş dkiyorlar, traş olup saç kesiyorlar, tuvalet ihtiyaçlarını gideriyorlar. Sokaklarda günün her saati, her an birşeyler yiyenler var. Sokakta akla gelmeyecek şeyler satılıyor; dilimlenmiş meyveler, şekerkamışı şerbeti, tanelenmiş taze nohut, çorba kadar sulu yemekler, yağda kızartılmış tostlar… Sokaklarda etli yiyecek neredeyse hiç yok. Vejeteryanlar için alternatifler sonsuz.
* İnsanlar hayatlarında herşeyin en asgarisiyle yetinmeye alışmışlar. Bunda, iyi insanlar için dünyaya “bir dahaki gelişlerinde”(!?) daha iyi bir hayat vadeden Hinduizmin etkisi büyük olmalı. Ama herkesin Hindu olmadığını düşünürsek, toplumun geneline baskın bir kültürün etkisi var. Üstelik çok kalabalık olduklarını da unutmamak gerekir. (Biz otobüste biri bize dokunacak olsa rahatsız oluruz!) Otobüslerde, rikşalarda, kamyonetlerde giden insanlara oturacak yer yok! Üst üste, diz dize gitmek kimseyi rahatsız etmiyor. Gideceği yere bir araç bulduğuna şükrediyor. Bu lüksü olmayanlar da, varsa bisikletiyle yoksa tabana kuvvet gidiyor. Bebek arabası gibi batı icadı şeyler kullanılmıyor. Çocuklar yürüyünceye kadar annelerinin kucağında taşınıyor, yürüyecek kadarsa elinden tutularak götürülüyor.
* Nüfusun çok büyük bir çoğunluğunun çok zayıf olmasına şaşmamak gerek. Mini minnnacık kaplarda yemek yiyen insanları gördükçe kendi yediğmiz porsiyonlardan utandım.
* Fakirlik sınır tanımıyor, tahminleri aşıp geçiyor. Ama hiç kimse fakirliğinden, yaşadığı sefil ortamdan utanıp sıkılmıyor, tersine içten bir gülümseyişle poz veriyor objektifime. Mesela, aşağıda bebeğiyle oynayan gencecik anne Delhi’nin göbeğinde sokakta yaşayan yığınla insandan yalnızca biri.
* Kadınlar sarilerini giymişler, inşaat işçiliğinden hammallığa her işte çalışıyorlar.
* Hintlilerin pisliğe katlanma katsayıları çok çok yüksek! Vücutlarındaki antikorların haddi hesabı olmamalı
* Hep “yediğin içtiğin senin olsun gördüklerini anlat” denir ama Hİndistan’a gidip da yediklerinden söz etmemek olmaz, olamaz.
Hint yemeklerinin acısına suyla, pideyle katlanılır sanıyordum. Yanılmışım, hem de çok!
Fotoğraflarda gördüğünüz yemeklerden birisi Ispanaklı ve (Hint peyniri) Paneer’li Masala, diğeri de domatesli paneer’li masala. Şu iki tabak yemeği yiyebilmek için nasıl çaba harcadık bilemezsiniz.
Bu nasıl bir acıdır yarabbim! Sosunun içindeki acı chili biberleri ayıklasak da ne çare… Her lokmada su içtik, pidelerimizi katık ettik yetmedi. Dudaklarımı Anjelina jolly’ninkiler gibi hissetmeye başladığımda güçlükle garsona “Lütfen bize 1 tabak sade basmati getirir misiniz? Çünkü yemek ÇOK ACI!” dediğimde, garsonun ilk tepkisi şaşkınca “Acı mı??” demek oldu. Tabi onlara göre son derece katlanılabilir bir acı bu…
*Bu kadar çok acı yedikten sonra neredeyse tad alma duygusunu yitirecek kadar uyuşmuş dilmize damağımıza en iyi gelecek şey nedir? Elbette buz gibi tatlı birşey!
İşte bu Hintlilerin safranlı dondurması KULFİ; toprak minik kaselerde porsiyonlar halinde yapılmış, çok yoğun süt kremasının safranın eşsiz kokusuyla ve Antep fıstığı parçalarıyla mükemmel beraberliği ağzınızda erirken size öyle bir huzur veriyor ki, yediğiniz mükemmel yemek ne kadar acı olursa olsun bütün ateşinizi bir anda söndürüyor.
* Dikkat ettik ki -belki de bu yüzden- Hintliler de tatlıya düşkünler. En küçük lokantalarda bile, bir tek çeşit de olsa menüde hep tatlı da var. Restoran ne kadar iyiyse, menülerinde yemek çeşitleri kadar tatlı çeşitleri de o kadar çok artıyor.
* Yemeklerini, kıyafetlerini, takılarını, tapıaklarını, tanrılarına sunumlarını, hayatlarındaki herşeyi rengarenk seviyorlar. RENKLER VE KOKULAR ÜLKESİ HİNDİSTAN!
Aslında öyle çok şey oldu ki…
15 Mart 2010
Bu sabah Bach (Air on a g string) dinlerken, oluverdi işte.
Çellonun tellerinden akıp gelen müzik usulca gelip kanıma giriyor, bunca aydır uyumaktan uyuşmuş parmaklarımı canlandırıyor, ellerimi saran zincirleri kırıyor sanki…
Yedikçe yiyesi gelir insanın, okudukça okuyası, yazdıkça da yazası…
Bunun tam tersi de geçerli, ne yazık ki…
Yazmadıkça zor gelir insana, klavyeye bir türlü varmaz parmaklar.
Her yemek yapışta, daha tabakta soğumadan koşa koşa yazmaya gelen hevese ne olur ki?
“Hep aynı şeyleri pişiriyorum. Değişik birşey yaptığım yok ki…” diye uyduruk bahaneler buluruz, kendimizi kandırmak için… ya da “değişik bir şey olmadı ki yazmaya değer son günlerde”.
Halbuki ne çok şey olur her gün, her an. Artık Dario daha çok kelimeler söylüyor. Maya dünyayla ilgili mantıklı sorular soruyor. Saçlarım her banyodan sonra daha da bukle bukle oluyor. Maya “ma,me,mi,mo”dan sonra “na,ne..”leri, “la le…”leri, “ta,te..”leri okuyor, yazıyor. Dario “daha dün annemizin kollarında”nın melodisini taklit ediyor. Hastaneye 3 haftada 1 gidişlerimden geriye son 2 tanesi kalıyor
Aslında ne çok şey oldu, en son yazımdan bu yana:
* Okulun yılbaşı tiyatrosuna çıkmasından tam 1 hafta önce, Maya feci sonuçlanabilecek bir kazayı ucuz atlattı. Günlerce sözünü etmek istemedim kimseye.
* Yanağında yara iziyle çıktığı tiyatrosundan sonra hazır bekleyen valizlerimizi alıp, 2 yıl sonra ilk kez dördümüz İzmir’e gittik, yılbaşında. (Dario için ilk kez
* Dönüşte, Maya’nın 6. doğum gününü kutladık. İlk kez pastasını ben yaptım
* Şubat tatilinde annemler geldi Girit’e. Çocukları onların emin ellerine bırakıp, 40 yıllık bir hayalimi gerçekleştirmek için yola çıktık
Hayallerimin ülkesi, renklerin, kokuların cenneti Hindistan’a gittik, bunca yıl sonra 10 gün *başbaşa*…
Çoooooook lezzetli yemekler yedik, farklı inançlara sahip insanlar tanıdık, şaşırdık, acıdık, güldük, hayran kaldık. İnsanların ne kadar azla yetinip yine de mutlulukla gülümseyebildiklerine tanık olduk.
Kendimizi hep daha fazlasını elde etme girdabına kaptırmadan, varolan durumumuzla gayet mutlu olunabileceğini artık idrak etmeli. Hayat bizi ne kadar bunaltırsa bunaltsın hayalleri ertelememek lazım. Öncelik vermek lazım iç huzura… Hayata bakışımızı değiştirmek lazım acilen, geç olmadan.
Galiba kendimce bunu başarmaya başladım: En son grup terapisinde, psikologumdan “Aferin!” aldım
Bana “şu anda nasıl hissetiğimi sorduğunda”, “gayet iyi
” demiştim. “Hastalığımı öğrenmeden önceki dönemi şimdiyle kıyaslarsak, etrafımda hoşuma gitmeyen durumlar/olaylar/şeyler/kişilerde nasıl bir değişiklik olduğunu” sormuştu.
Düşündüm ki “aslında bazı şeyler hiç de değişmedi” dedim; “peki ne değişti?” diye sorduğunda, “benim onlara bakışım değişti” diye yanıtlayınca;
“Bravo Papatya, duymak istediğim de buydu!” dedi
Hiçbir günü hayatımızda hiç birşey olmuyormuş gibi küçümsememek lazım.
Her yeni güne, “bakalım bugün benim için neler getirecek?” diye hevesle başlamak lazım.. İşte o bambaşka alemde yaşadıklarımı/tadına baktıklarımı, dönüncede evde yapmaya çalıştıklarımı bir an önce yazmak lazım.
Lazım da… Sırada bir de taşınmak var. Evi değil ama sayfamı
Komşuda pişer Girit’te neler olup bittiğini, neler piştiğini anlattığım Türkçe okuyuculara hitap eden bir sayfaydı. İşin bir de öteki yüzü var. Komşunun buradaki komşuları… aynı şehirde yaşayıp aynı pazara gittiğimiz halde aldığımız aynı şeyleri benim nasıl pişirdiğimi, Türk usulü pilavı nasıl yaptığımı, çayı nasıl demlediğimi bile merak eden Yunanlı dostlarımız da var.
Ne zamandır bana “sayfana gelip fotoğraflarına yutkuna yutkuna bakıp imreniyoruz, artık şu tariflerin Yunancasını yazsana kızım” diyorlar.
Biz de Yorgo’yla birlikte kolları sıvadık. Yepyeni bir mekana taşınmaya ve tariflerimizi çift dilli yayınlamaya karar verdik. Şu aralar arşivimi düzenliyorum.
Yeni yazılarla, yeni fikirlerle, yepyeni adresimizde olacağız.
Bütün dünya aynı dili konuşsaydı
17 Eylül 2009
Saat 7:15. Akşam olmak üzere. İşim bitti, ancak duşa girebiliyorum. Yemeği fırında; çocukları da salonda, babalarının yanında bıraktım. “En azından burada yalnızım” diyorum ama aklım içeride, bağrış çağrış. Babaları zar zor başediyor ikisiyle. Halbuki benim her günkü halim
Misafirlerimiz 8:00de gelecekler. Ne zamandır biraraya getirmeye çalıştığımız 3 çifti bekliyoruz. 2 çiftin yaşları bizden büyük, birbirlerine daha yakın. 3. çiftin yaşı bize daha yakın. Evimize gelenler genellikle ya Türkçe konuşurlar ya da Yunanca. Olmadı İngilizce anlatırız derdimizi. Ama bu gece işimiz biraz daha zor. Hepimizin ortak bir dili yok! Durum şöyle:
1. çift: Kadın İranlı kocası Alman. Aralarında Almanca ve İspanyolca konuşurlar. Biz “Guten Tag, Danke Schön”den öte Almanca bilmeyiz. Onlar da Yunanca bilmezler. Allahtan adam mükemmel İngilizce bilir de durumu o kurtarır. Ama İranlı karısı İngilizce bilmez! Adamcağız biz anlayalım diye birşeyleri anlatmaya kalktığında karısı anlamaz. Karısına dönüp Almanca konuştuğunda biz bön bön bakarız
Hatta uzun yıllar İspanya’da yaşadıkları için zorda kalınca İspanyolcasını söylerler. Biz aramızda Yunanca konuşunca bu kez onlar birşey anlamazlar, ama Türkçe konuşunca kadının birkaç kelime yakalama şansı yüksek
Aynı şekilde Yorgo, kadının Farsçasından bir kelime anlayacağım diye dikkat kesilir, kulak kabartır. Biz arada bir Türkçedekine benzer bir kelime bulduk mu define bulmuş gibi seviniriz, kadının kocası Farsça bilmez.
Kadın şimdiye kadar yazın burada olduğundan Yunanca öğrenmeye çalışır ama bazen bir kelimeyi öyle farklı telaffuzla söyler ki suratımızı buruşturup birbirimize bakarız Yorgo’yla umutsuzca…
2. Çift: Kadın Amerikalı adam Yunanlı. İkisi de birbirinin dilini bilir. Yerine göre -neredeyse hiç hatasız- iki dilden birini konuşurlar. Yeni evliyken, hatta kızları dünyaya geldiğinde Almanya’da oturduklarından Almanca da bilirler. Bu çiftin herkesle konuşacak bir dili olduğundan en şanslı konumdadırlar. Yalnızca bizim İranlı kadınla Türkçedeki Farsça kökenli kelimeleri bulma çabalarımıza seyirci kalıp birşey anlamazlar. Bir de İranlı kadının Yunancasını “bizim” tercümanlığımız aracılığıyla çözebilirler
3.çift: Kadın İranlı, adam Yunanlı: Tesadüf bu ya, bu çift de Almanya’da yaşarken tanıştıkları için her ikisi de Almanca bilir. Uzun yıllardır burada yaşadıkları için, genç İranlı kadın Yunanca bilir. Kocasının Farsçası, İran’a yaptığı pekçok seyahatten yadigar, Yorgo’nun şimdiye kadar öğrendiğinden birazcık daha fazla. Almanca dışında İngilizce de bildiklerinden burada problem yok. Onlar yalnızca biz aramızda Türkçe konuşsak “Fransız kalırlar”
Kadınlar aralarında -fırsat bu fırsat- Farsça konuşurlar. Duyduğum her kelime bana sanki anlayacağım gibi gelir
Aslında bizim dışımızdaki herkes Almanca anlaşabilir. İranlı-Alman çifti dışındakiler Yunanca bilirler. Farsça öğretmeni İranlı kadın dışındakiler derdini İngilizce anlatmayı becerir. Ama yine de herkesin de bildiği, anladığı tek bir dil yoktur.
Herşeye rağmen benim çok hoşuma gider bu gece, evimizde bu kadar çok dilin konuşulması, anlamasam da duyulması… Yunanca, Türkçe, İngilizce, Almanca, Farsça, İspanyolca… Amerikalı-Yunanlı çiftin Almanya’da yaşayan dil koleksiyoncusu kızları 1 hafta önce gelip aramıza katılsaydı, sayesinde bir de İbranice eklenirdi soframıza. O bize herşeyin Türkçesini sorardı, biz de ona İbranicesini söyletirdik; birara bizimle ders yapıp Türkçe öğrenmek istemişti, olmadı.
Ne kadar çok dil bilirse insan, ufkunun o kadar açıldığı bir kez daha kanıtlanır bu gece evimizde. Bir diğerinin dilini bilmeyen mahsun kalır. Olayların dışında kalır. Esprilere gecikmeli olarak, tercümeden sonra güler
Ama yine de iyi niyet vardır, herkes herkese birşeyler anlatmak ister. Anlatamadığı yerde de gözünün içine bakar gülerek.
Ama dünyanın neresine giderseniz gidin, ortak bir dil vardır ki evrenseldir, en doğal ihtiyaçtır. Hem dili hem de mideyi tatmin eder ki o da önümüze konan yemektir; kurulan sofrayı paylaşmak, kadehini kaldırıp tokuşturmaktır.
Herşey çok güzel geçti. Yemeklerime her dilde iltifatlar edildi. Kimini anladım kimini anlamadım
Bu vesileyle Almanca’daki bir deyimi de izah ettiler bana, iltifat ederken. “Bu yemek çok iyi, fazlasıyla iyi” anlamında Almanların bu durumda “ayıp derecede güzel” demelerine ben çok güldüm
Nesi ayıp ki bunun?!
)
Kısa gecenin karı yalnız bu değildi elbet; Farsça’dan yeni cevherlerdi:
Şarap, sarhoş, şeytan, şebnem, bahçe, çarşamba, perşembe, taht, baht, padişah, zehir, zindan gibi kelimelerin Farsçadan geldiklerini biliyorduk da… en çok Farsçadan gelip de Türkçe’de anlam değiştirmiş kelimelere şaşıp kaldık.
Çatala Farsça’da “çangel” dediklerini,
Kelebek’i de “parvane” diye adlandırdıklarını duyunca, Yorgo’yla aramızda “çangal’ıma parvane kondu” deyip güldük
Tabakları mutfağa götürdüğümüzde, ne yazık ki duygularını istediği kadar ve rahatça ifade edemeyen Azize bana sarılıp bu gece için çok teşekkür etti. Becerebildiği kadarıyla;
“Sen, kızım, 2 çocukla ne çok şey hazırlamışsın. Kendini yormamalısın…” demeye çalıştı, ben anladım.
“Ah, aslında, daha ne çok şeyler yapmak isterdim size ama inan ki yetiştiremedim
” dedim.
İranlıların da patlıcanı sevdiğini ve pilavsız sofra kurmadıklarını bildiğim için Patlıcanlı gizli kebapla İç Pilav yapmıştım.
İranlı-Yunanlı genç çift ilk kez geliyordu, olur da et yemeyen vardır diye Kabaklı Yufkasız Börek bulundurmuştum sofrada. Kalanı salata ve ufak birkaç mezeydi.
Biz yemekleri yedik, güzel bir gece geçirdik, üzerinden çok geçmeden duygularımı paylaşmak istedim
Tarifler bir sonraki yazıda gelecek…
Mevlana’nın şu sözlerini eklemeden geçemeyeceğim. Ne güzel söylemiş:
“Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilirler” diye.
Καληνύχτα!
Gute nacht!
Good night!
Buenas noches!
İyi geceler!
شب بخیر
(Kullandığım resim: Edoardo Triscoli’nun ağaç üzerine çeşitli diller ve alfabelerde “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nin yazılı olduğu bir dizi eserinden bir kaçına ait)
















Son Yorumlar